-Sanattaki
mükemmellik,sanatkârdan gelir.
Alemde yaratılan her şey bir
sanat eseri olup,harika bir yaratılışı gösterir. Yaratılan hiçbir şeyde bir abeslik
olmadığı gibi,sanat cihetinde,sanat estetikliliğinde de bir abesiyyet ve
çirkinlik söz konusu değildir.
Yaratılan
her bir şey;bir sanat,bir desen,bir nakış gibi dokunmuştur. Bir yazarın
kitabını yazarken gösterdiği ihtimam gibi,ondan daha harika bir şekilde
harf,kelime ve cümlelerin dizilişindeki maharet misal,her bir varlık öyle bir
sanat değeri içerisinde yazılmış ve yapılmıştır.
Sanat
sanatkardan haber verir. Sanat sanatkarın mahiyetini yansıtır. Onun bir aynası
olup,iç alemini dışa yansıtır. Bana yaptığın sanatı göster,sana kim olduğunu
söyliyeyim,diyebiliriz.
Sanat
bir şiir gibi,şuurdan akar. Kalem ile veya bir alet ile dışa yansır. Sanat da
bir yapıcılık vardır. Sanatsızlık,bir yıkıcılık ve anarşidir,boşluktur.
Cemil
Meriç’in ifadesiyle:”Türk insanını ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim.
Muhteşem bir maziyi,daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü. Sanat
düşüncenin,düşünce mukaddeslerin mukaddesi. Hakikat ve sevgi.
Hafızasını
kaybeden bu zavallı nesilleri biz mahvettik. Bu cinayet hepimizin
eseri,hepimizin yani aydınların.
Gerçek
sanat ayırmaz,birleştirir.”[1]
Mukaddesatını
kaybeden bir milletten sanat ve sanatkar beklenemez. Maneviyatını yitirmiş bir
insanın sanat anlayışı yığınlar topluluğudur. Ya boyalar,ya betonlar yada
tahtalar yığınından bir araya gelir.
Mukaddesatı eline alan
Selçuklu ve Osmanlı sanatı da,elinden indirmemiştir. Yaşadığı mekanlar bunun
canlı birer şahitleridirler. Bu sanatını ve medeniyetini ta batıya kadar
götürmüş,kendini ve medeniyetini kabul ettirmiştir. İsmail Hami Danışmend’in
ifadesiyle:”Şimdiki garb medeniyeti hakikatta şark medeniyetidir.” ve- Libri ve
Gustave le Bon”da:”Tarihten müslümanları silerseniz,ilmi rönesansımız asırlarca
geri kalmış olur.”[2]
C.Meriç Namık Kemal’den
nakille:”Medeniyet asayiş de kemaldir. Asayiş,maddi ve manevi huzur.”[3]
Gerçek medeniyet birikimlere
eklemekle olur,birikimleri bitirmekle değil. Bu konuda Tanpınar ise:”Tanzimat
ve ona yaklaşan zaman şüphesiz ki geniş manasında yapıcı bir devir olmuştur.
Fakat sadece yapmakla kalmış,asıl yaratmağa gidememiştir. (ruh ve ruhunu
verememiştir.) Bu ikisinin arasındaki farkı o zamandan kalma eserlerin hepsinde
görmek mümkündür. Şehirlerimizin umumi çerçevesi içinde derhal yadırganan bir
yığın eser,mimarinin sadece muayyen bir malzemeyi,muayyen bir gaye uğrunda
kullanmaktan ibaret olmadığını gösterirler.
Cedlerimiz inşa
etmiyorlar,ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve
imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor,bir ruh parçası kesiliyordu.
Duvar,kubbe,kemer,mihrab,çini hepsi yeşilde dua eder,muradiyede düşünür ve
yıldırımda harekete hazır,göklerin derinliğine susamış bir kartal hamlesiyle
ovanın üstünde bekler. Hepsinde tek bir ruh terennüm eder.”[4]
İşte sanat ve sanatkâr
budur,buna derler. Sanat verdiği mesajla sanattır. Edepsizliğin sanatı olmaz.
Edepsizlik edepsizliktir. Adam öldürmenin sanatlıcası olmaz. Bir evi,evleri
yakmanın,tahrib edip yıkmanın sanatlılığı olamaz. Menfilik olup yapma yerine
yıkmayı esas almaktadır. Bir memlekete,kendi öz halkına bomba atıp,masum ve
mazlumları yok etmenin ne sanatı,ne de sanatkârlığı olmaz. Aksi takdirde
bu,yahudilerin,nazilerin,ermenilerin ve sırpların mantığı olur ki,onların en
büyük sanat yaptıklarını söylemek gerekir! Onların olması,onlara verilmesi
fikrini ve düşüncesini getirir. Böyle bir düşünceyi onlar bile kabul etmez.
Nerde kaldı ki,akıllı,vicdanlı ve de insaf sahibi kabul etmiş olsun...
Lise son sınıf talebelerine
ne olmak istediklerini soruyor ve olacakları meslek hakkında da bilgi
veriyorduk. Talebelerden birisi avukat olacağını söyleyince o konuda konuşmaya
başladık. Doğru ve haklı olanın savunulması gerektiğini söylediğimizde;bu kişi
şöyle demişti:”Avukatlık madem ki savunmadır,parasını veren herkesi savunurum.”dedi.
Ve bunu da bir meslek gereği olarak ifade etmeye çalıştı.
Kiralık katil ve kiralık
silahşörü,mafyayı duymuş ve şimdi de bir de kiralık avukat duymuş olduk! Eğer
bu bir dürüstlük ise,sefih ve rezil bir şekilde sanat yapmakta öyle olabilir
mi? Toplumun sahib olduğu mukaddes değerleri hiçe sayan,ruhsuz bir madde yığını
olan,geçmişinden kopuk,geleceği olmayan,her şeye karşı yabancı ve yabani olan
bir sanat ve sanatkar,köksüz,kopuk,abuk-sabuk bir yığıntı ve kalitesizlikten
ibaret olacaktır.
O halde dünyadaki ve bizdeki
bu durum neden ileri gelmekte,nereden kaynaklanmaktadır ki,rezalet ve sefalet
ve de kepazelik sanattan sayılmakta?
Karanlıkta durup aydınlığa
seslenen aydınlarımızdan Cemil Meriç’in teşhisiyle:”Avrupa tanzimattan beri
aynı emelin kovalayıcısıdır. Türk aydınında mukaddesi öldürmek. Mukaddesi yani
İslamiyeti..Bu mukaddesin yerine kendi mukaddesini aşılayamazdı. Çünkü
misyonerin hedefi devleti âliyeyi hristiyanlığa kazanmak yani,devleti aliye ile
bütünleşmek değil,ezeli düşmanını “Etnik” bir toz yığını haline
getirmekti,istediği kalıba sokacağı şuursuz ve iradesiz bir toz yığını. Kaldı
ki İslâma teksif edeceği bir maddesi de yoktu,Avrupalının,tahrib ameliyesi hiç
değilse aydınlar kesiminden tam bir başarıya ulaştı. Batının muharref hristiyanlığa
tevcih ettiği tenkidleri kendi dinimiz için de geçerli sandık.” Ve;“Aydının görevi,fildişi kulesini
yıkarak,bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak,acısını anlamaya
çalışmaktır.”[5]
MEHMET ÖZÇELİK