Tüm devirlerdeki
şahsiyetler,zamandakilere göre mi oluşmakta,yoksa onlara göre mi o zamandakiler
şekillenmektedirler?
Hz.
Ebubekir dönemindekiler;ilk sah,halis sahabe ve o kadar kemiyette olan müşrikler
içerisinde sahabeler ağırlıkta,yabancı ve yabanilerin ağırlığı ise,ses ve
gürültüden fazla bir mana ifade etmemektedirler. Ve halkı da ona göre
biçimlenmektedir. Hz. Ebubekir’in sohbeti ve manevi tasarrufuyla
şekillenmekteler.
Nitekim;Rasulullah’ın
manevi boyasıyla boyanan o sahabeler,insanların fevkinde bir makam alıp,onun
sıfatıyla sıfatlandıkları gibi;asırlardaki insanlar da asrının büyüğünün
özellikleriyle donatılmaktadırlar. Uzaklaştıkça o şekillenme,belli bir biçim
alma durumu azalmaktadır.
Hz.
Ebubekir dönemindekiler,biraz daha fazla olarak enfüsi yani iç alemlerinin
kemaliyle meşguldüler. Mesailer onun üzerine teksif edilmişti.
Hz.
Ömer dönemi ise;enfüsi alem kabuğunu kırıp,dışa açılma dönemi veya dış alemin
içe girdiği,iç de terbiye gördüğü dönem. Artık ağırlıkları hissedilmektedir.
Daha ziyade Hz. Ömer’in şahsiyeti ağır basmakta,dengesizlerin sebeb olduğu
dengesizlik,onun dengesiyle dengelenmekte,adalet hakkıyla tahakkuk etmekteydi.
Bu
dönem geçiş ve çıkış dönemi...
Hz.
Osman dönemi;artık fitne kapılarının kırıldığı,fitne unsurlarının baş
göstermeye,kıyama kalktığı dönem.
Hz.
Ömer’in celadetli ve haşmetli döneminden,Hz. Osman’ın halim ve şefkatli
dönemine geçişte bu merhametkâr hali bir boşluk addedenler,bundan istifadeye
çalıştılar. Babalarından yüz bulamayanlar,annelerinin bu şefkatini su-i istimal
ettiler.
Hilekârlar;hile
dolaplarını kurmaya ve çalıştırmaya başladılar.
Kader
de plan ve proğramını kurmuştu.
“Onlar
(kâfirler ve münafıklar) hile yaparlar. (Hile yapanların hilelerini boşa
çıkartıp,başlarına geçirmede) Allah’da hile yapar. Ve Allah hile yapanların en
hayırlısıdır.”[1]
âyeti de yürürlüğe girmişti.
Harici
unsurların,dahili unsurlara galebe çalmaya çalıştığı dönem. İçe
çekilip,duraklama dönemi.
Dönemi
şiddetli,sahibi merhametkâr,denge unsurunun bozulmasından kendisini halka feda
ettiği dönem.
Ancak
bu durum;duraklamayı atağa kalkmaya sebeb kılıyor ve ona geçiş dönemini
başlatmış oluyor.
Toplumun kanının akmaması için,kendi kanının akmasını tercih ediyor.
Hz.
Ali döneminde fitne önceden aldığı birikim ve enerjiyle kabarık,ancak Hz.
Ali’nin ne kendisini,ne de halkını fedayı düşünmediği dönem. Bu adilane
hüküm,kaderin hükmünü değiştirmiyor.
İnsanlar
zulmetse de,kader adaletini gösteriyordu.
İçten
meydana gelen şişme ve büyüme bir patlamayı ortaya çıkarıyor. Bu patlama ölümün
habercisi değil,belki tohum gibi,doğumun ve doğuşun patlaması ve müjdesidir.
Çekirdeğin
patlayışı,yumurtanın zarını ve kabuğunu patlatıp çıkması gibi bir çıkış ve
doğuşu hazırlamış olmaktadır.
Her
şey bir bedel istediği gibi,bu doğuş da büyük bir bedel karşılığı idi.
“Fitne
katilden daha büyüktür.”[2]
Fitneler
yaptıkları tesirler itibariyle katilden beter olduğunu gösteriyor.
Sıffin
savaşı,Cemel vak’ası doğuşun bedelleri idi.
Gelişme
içten olmalıdır ki bir fayda sağlasın. Dıştan geliştirmeye -ve şimdiki
reformistlerin savunduğu herzeler gibi-ve yenileştirmeye çalışmak tam bir
tahribdir.
İnsan
vücudu iç-den büyür. Dıştan onu büyültmeye ve geliştirmeye çalışmak,onu iç-den
öldürmek demektir.
İşte
Hz. Ali dönemindeki gelişme bu manada bir gelişme olup,asırlardır büyümeyi
sağladı.
Artık
böylece yeni bir atak dönemi başlamış oluyordu.
Dört
halifenin elden ele verdiği kutsal emanet,insanlık alemine sunulmuş oluyordu
Doğruluk
ve saadet asrı olan ilk safı,adil asır olan ikinci saf,onu şefkat asrı ve onu
da kalb ve aklın hüküm sürdüğü asır ve dördüncü saf takib ediyordu.
Gelecek
asırları şekillendirecek planlar o dört asırda çiziliyor ve kaderce
planlanıyordu.
O
zamanın insanları idarecilerinin,baştakilerin kabiliyetlerini taşımakta veya
onların kabiliyeti halkın arasında yayılmış oluyordu.
Bu
dâva tüm zamanın insanlarını saadete ğark ediyor,boğulmakta olanları Nuh
peygamberin gemisi gibi içerisine alıyor ve kurtarıyordu.
Bu
dâvanın ve dinin şu büyüklüğüne de bakınız ki;içine gireni içine kadar
aydınlattığı gibi,dışında kalarak,içine girmeyip inad edeni dahi küfrün
karanlığında ve bilinmezliğinde bilinir ve meşhur yapıyordu. Çünkü o kişi en
azından şuursuzca hakikatların neşrine vesile oluyor,böylece dünyada
ücretlerini almış oluyorlardı.
Güneşe
hırlamakla,her gün güneşten istifade edipte ünsiyet eden insanların nazarı
dikkatini çekmiş,varlığından bir defa daha haberdar etmiş oluyordu.
Evet,bir
zamanlar düşük olup da göklere yükseltilenler gerçekten şimdi neredeler? Onlar
da şimdi herkes gibi yerin altındalar. Zaman onları tüketti. Zira onlar
kendilerini zamanın tüketici ağzına attılar. Bittiler,bitirildiler...
Zamana
uyanlar,yandılar. Kur’an-a uyanlar,uyandılar...
Bir
ömür boyu zamanı kemire kemire dünyayı bitiremediler. Ama dünya onları çoktan
bitirdi.
70
yıllık bir insana baktığında,organları bitmiş. Çünkü 70 yıldır dünyanın peşinde
ve pençesinde koşuyor. Hal mi kalır?
buna rağmen bir 70 yıl daha koşmak istemektedir.
Bir
zamanlar dünya’sı olanların,bu gün ve dün,yası vardı.
Bazıların
dünyası gider,bazılarının da yasına gidilir. Bari dünyası da bir işe yarasa?
Aktör
Vahi Öz’ün son sözünde söylediği gibi:”Kim bilir şimdi nerelerde filimlerim
oynuyor ve halime gülüyorlardır.Film koptu,kopuyor,artık
yiyeceğimizi,içeceğimizi bitirdik. İnsan gençliğinde parasını kadına,kumara
harcar,ihtiyarlığında da eğer kalmışsa doktora,hapishaneye.”
Hayatlarını
haramda harcayanlar,harcanıyor.
Evet,insanlar
ahirette de,dünya hayatında oynadıkları rolü seyredecekler. Ya kurtarıcı
olarak,baş rolde veya hayattaki rolünde olduğu gibi,bir kalleş olarak...
Dünya
hayatını eğlenceden ibaret görenlere Horas’ın şu son sözü hatırlatılır:”Kâfi
derecede yedin içtin,oynadın,güldün,artık gitme zamanı geldi.
Ahirettekilerden
dünyadakilere bırakılan son not:-Bizi sorarlarsa deyiniz;onlar şimdi yok,burada
değiller. Gittiler... Gidenlerin yanına gittiler,gidenler gibi... Çünkü gelenler
gitmek için gelirler.Kalmaya değil,gitmeye mahkumdurlar.
Ancak
Saib’in dediği gibi:”Dünyaya taslak olarak geldin ve öylece gittin.
yazık,kendini bir çok törpü ile düzeltmedin.”
Dünyanın
ve zamanın kendilerini rahat ettireceklerini düşünenler aldanmışlardır.
Hadiste
de buyurulduğu gibi:”Dünyada rahat yoktur.”
Zaten
buraya rahat etmeye değil,rahat etmek için hizmete gönderildik.
“Zaman
iki kişiyi rahat vermiştir,biri ölen,öbürü doğmayan.”[3]
“Dünya
bir gebedir ki bu kadar çocuğu doğurdu ve öldürdü;artık ondan analık
muhabbetini kim umar.”[4]
İşte
dünyanın ve zamanın mahiyeti budur.
“Zaman
sana uymuyorsa,sen zamana uy” Bu söz eğer,teknik ve teknolojiye ayak uydurup
geride kalmamak için söylenmişse,mesele yok.
Eğer
sefâhet yönüyle söylenmişse,bu sapık söz,insanı heder etmek için,insan
kasaplarınca uydurulmuş bir herzedir.
Zamandaki
zamâneler,İslâmdan kopuk birer kopuk iseler,başkalarının da kopuk olmasını
gerektirmez.
Zaman
–öl- diyorsa,-ölmek- mi gerek? O halde –söz- zamanın ve zamanelerin
değil,onların sahiblerinindir.
Eğer
meseleler zamana uymakla çözümleniyor olsa idi,Peygamberlerin
gelmesine,kitapların gönderilmesine gerek kalmazdı!
Mesele,zaman
ve zamanlar üstü olma meselesidir.
Ters
istikamete giden zamanı ve tersine dönmüş zamaneleri de çevirmek,tersine dönen
dünyayı rayına oturtturmaktan zorda olsa,imkansız değildir.
O
halde mesele mümkünü başarmaktadır.
Saadet
asrı olan asrı saadet asırları tacı,insanların miracıdır. Dünyanın sultanıdır.
Kendisinden
önceki çirkin asır ve zaman, saadet asrının sahibiyle kendisini
bulmuş,kimliğine kavuşmuştur.
Peki;ya
aynı vaziyete kapılıp ve uyub el atılmasa,körü körüne uyub taklid
edilseydi,insanlığın tarihinde böyle bir saadet söz konusu olamazdı.
Zaman
Peygamber Efendimize uydu,onda şekillendi. Zamanların da efendisi oldu o
zaman...
Hz.
Âdem’den şu asrımıza varıncaya kadar tüm asırlarda mümtaz
olan,sevilen,sövülen,sivrilenler,zamanın törpülemesinden azade,farklı ve üstün
olanlardır.
Zaten
insanlar,ya zamanların hakimidirler veya mahkumudurlar.
Zamanın
mahkumu olanlar,ancak maddenin mahkumu olanlardır.
“Zamanım
yok” müflis bahanesi,aczin ifadesidir. Zamanın sonsuzluğa kadar boyutu vardır.
“Zamanımı
harcadım” Müsrif bahanesi,şuur ve irade fakirliğidir. Zamanını harcayanlar,kendi
kendilerini harcadıklarının farkında değillerdir. Veya kusuru başkasına atarak
cezayı hafifletme çabasıdır.
Zaman
bir ödenektir. Ödenilen yerler hesap ve belgeye tabidir.
Peki,bir
de insanların zamanlarını harcayan zaman azmanlarına ne demek lazım?
Değerli
veya değersiz,zirvedeki veya zirveleştirilen şahsiyetler toplumun aynasıdır.
Oranın insanlarının yüz akı veya yüz karasıdır. Böylece toplum –işte ben buyum-
demiştir. Veya öyle olmadığını gösterme çabası içerisine girmiştir.
Zamanlarını
başkalarına teslim edenler,baştan teslimiyeti veya teslim olmayı kabul
etmiştir.
İslâmiyet
ve onun dairesi ise,teslimiyetini göstermiş;küfür veya onun girdapları
ise;çabasız veya gayretsiz kan emicilerin kucağına kendisini atmayı kabul etmiş
demektir. Buda şeytanın avı ve askeri olmak demektir.
Dünya
ve içindekilere sahib olmak isteyen zamaneler,sözlerini de ancak maddeye ve
bedene geçirebilir,hakim olabilirler. Neticesi ise,zulüm ve kan ve de varlığını
devam ettirmek için,başkalarının yokluğuna fetva vermek demektir.
Ve
bunlar zamanla sınırlı,zamanın hududunu aşamayıp,dar sahası içerisine
dönmektir. Tıpkı mahkumlar içerisindeki hakim görüntüleri gibi...
Zamana
uymayıp hükmeden veya o uğurda ölenler ise;maddi dar sahayı aşmış,gönüllere
kadar nüfuz ederek,her an tasarruf eden şahsiyetlerdir. Bunlar için engel
yoktur. Zaman ve an yoktur. Vasıta istemez. Bunlar kendilerini ruhlara
kazırlar,hiçbir surette silinmezler.
Ancak
kendilerinin sadece maddi özellikleri olup,manevi hiçbir kıymeti olmayanlar
sahte hakimdirler.
Nitekim
Ashab-ı Kehf zamanındaki Dakyanus keferesinden insanlar ya sinmiş,ya da onun
zulmünden kaçan o mana hakimleri 300 sene sonraya hükmetmişler. Dakyanus’un ise
sahte ve geçersiz olan soğuk demir
paralar üzerinde sadece resmi ve ismi kalmış,hiç de itibar edilmeksizin...
Çünkü o zamanların değil,kendisinin bile olmayan o kısa zamanın hakim görüntüsü
içerisinde idi.
Ama
Ashab-ı Kehf ise,zamanlarını aşmış,ta zamanlarının ötesinde,zamanımıza kadarki
insanların gönlüne taht kurmuş,Allah’ın kelamında en ulvi makamı elde etmiştir.
Mısır’daki
Piramitler,Rusya’daki heykeller taşlaşmış bir zulüm ve riyanın simgesidir.
Onlar da,mazlumların âhı,yetimlerin göz yaşları saklıdır. Onlar ile
yoğrulmuştur. Ancak netice de onların ah-ları ve göz yaşları zulmün ve zalimin
kalesini yıkmıştır.
“Küfür
devam eder,zulüm devam etmez.”hakikatını bir daha isbat etmişlerdir.
Zamânelerin
zamanları günlüktür. lezzetleri de anlıktır.
Zamana
hükmedenlerin günleri asırlar gibidir. Elemleri ise anlıktır.
Zamâneler
zamanlarını yasaklarla devam ettirmeye ve geçirmeye çalışırlar. Bu yasaklar
ruha ve vicdana vurulan birer paslı,demir kilitlerdir.
Nitekim;ehli
imana bir asırdır ve tüm mukaddesata ve onu takviye edici değerlere konulan ve
vurulan yasaklar,hep bu kabildendir.
Kanunlar
insanlar için olması gerekirken,insanlar kanunlara feda edilmişlerdir.
163.
madde ile din ve vicdan hürriyetine getirilen yasak,mehter,ezan,sarık,dini
eserlere ve onların başında Kur’an-ı Kerim-i okumaya,onun tefsirlerini yapan
iman hakikatlarını engelleyici zorbalıklar,öyle ki Allah,İnşaallah,
Maşaallah,Efendim gibi sözlerin bile
söylenilmesine tahammülsüzlükler;köle ruhlu,köle satıcılarının,pazarlıklı
pazarlamalarıdır.
Dinsizlik
bir dinmiş gibi zorla kabul ettirilmeye çalışılıyor,vicdanlara bile el
atılıyordu.
Ahmet
İzzet Paşa eserinde;1908 ve sonrası ihtilalciler hakkında:”İhtilalcilerimizin
Paris’de kazandıkları şeylerden biride dinsizliktir.”
Bu
dinsizliğin sebeblerini de şöyle sıralar:”Bu dinsizliğin sebebleri aslında
dinlerinin hükümlerini öğrenmemiş,tarihiyle hiç uğraşmamış olan bizim ihtilal
kahramanlarının vatanımızın uygar milletlere oranla bulunduğu kötü durumu ve
düşüşü,Sultan Hamid’e olduğu kadar,onun liderlik ve hilafetini iddia ettiği
İslam diyanetine yüklemek gibi bilgisizce bir kanı ve büyük ihtilale benzetmek
(1789 fransız ihtilaline) gafil hevesiyle beraber,bir taraftan da dinleyip
okudukları Auguste Comte ve Gustave Le Bonn gibi meşhur filozofların
sözlerine,araştırmadan ve iç yüzünü bilmeden tam bir imanla bağlanmalarıdır.”der[5]
Fransız
ihtilalinden sonra insanların kalblerinde yer edemeyenler,kalıblarını işgal
için meşru olmayan ihtilaller yoluyla hükmetmeye çalışmışlardır.İhtilallerle
kendi evlatlarını yemişlerdir.
Özellikle
şu kapkara asır olan 20. asır dünyası ve bizim dünyamız tam buhranlı bir asır
olmuştur. Değerlerin kaybolup,yerini değersizlerin aldığı bir asırdır.
Zulmün
boğduklarıyla dolu kan ve irin asrı...
Asırlara
taş çıkartacak kaybedenlerin,kaybedişlerin kayıb asrı...
İnsanlara
inançlarından dolayı yapılan işkenceler asrı...
Dakyanusların
asrı.. o da bir de değil ki...
Önce
ceza, sonra şahit. Görülmemiş ve duyulmamış bir uygulama...
Asırların
zulmü,asırlık zalimlerin tasallutu sanki asrımızda toplanmış...
Çeşitli
bahanelerle çektire çektire,ezdire ezdire,bezdire bezdire,gezdire
gezdire,süzdüre süzdüre,üzdüre üzdüre,düzdüre düzdüre,büzdüre
büzdüre,derilerini yüzdüre yüzdüre yapılan işkenceler,engizisyon mahkemelerini
dahi arattıracak,onlara rahmet okutturacak cehennemi haletler... İslâma
düşmanlık namına,onun insanına ve mensubuna yapılanlar. İşte istiklâl
mahkemeleri...
Kur’an-ı
Kerim-i öğretenin üzerine su döküp dövmeler,öğrettiği için yapılan amansız
baskınlar ve sövmeler...
Geçmişten
günümüze bakıp,tahlil ettiğimiz de görürüz ki;1925-50 yılları;kapalı ve
karanlık yıllar... Hala o yıllar hakkındaki belgeler arşivlerde kapalı.
Kalemler yazmaya kapalı... Tek kişinin hükümranlığını ilan etmeye çalıştığı bir
asır ve bir dönem...
Ondan
sonra da her on senede bir hakim olmak için ihtilal yoluna baş burulmakta,mazlumlar
mağdur edilmektedir.
Zulmün
asrından nur asrına giden tüm yollar tutulmuş. Sahibleri imhaya
çalışılmış,sahiblenenler de sindirilmiştir.
Sosyolojik
ve psikolojik açıdan tahlil edecek olursak;şu devrelerdeki değişimler,geçmiş
asırlardaki uzun dönem değişmeleri hatırlatır:
-1910-50:
Bu devre her şeyin ters yüz edilip,kalp para gibi,kaybolmuş nesilleri görürüz.
Yapılmayan,yapılmayacak olan kalmamış. Tüm dünyada ayaklarla başların yer
değiştirdiği dönem...
300
sene de yapılamayacak tamiratın,yapıldığı tahribat dönemi...
Bu
dönem bizlere Hz. Musa’nın İsrail oğullarıyla birlikte Mısır’da fir’avunun
zulmüne maruz kaldığı dönemi hatırlatır. Tek farkı;o zaman ki bir ilaha
bedel,şimdi bir çok...
-1950-90:
Bu dönem hafif nefes alma imkanının doğduğu,ancak yine de fırtına ve
kasırgaların estiği dönem...
Kurtuluş
parıltılarının çaktığı dönem. Ancak her türlü tarassud ve takibatlar,baskılar
dönemi...
Bu
da Hz. Musa’nın kavmini alıp,Mısır’dan kaçışıyla birlikte,yine de fir’avunun takibatının
başladığı,korkusunun yaşandığı döneme denk gelmektedir.
Zulüm
bitmemektedir. Zulüm bulutları hala milletin üzerine çökertilmektedir.
1990-2010
: Bu dönem artık zulmün boğdukları tarafından boğulma çırpıntıları geçirdiği
dönem. Akıttığı kanların ağırlığı dolayısıyla hayatın ağırlık geçirdiği dönem.
Bu dönem zulmün yerini nura terk etmeye başladığı dönemdir.
Bu
bize Peygamber Efendimizin (SAM) şu hadisini hatırlatmaktadır:”Deccalın birinci
günü bir senedir,ikinci günü bir ay,üçüncü günü bir hafta,dördüncü günü bir
gündür.” Yani;
“Hem
büyük deccalın,hem İslâm deccalının üç devre-i istibdatları manasında üç eyyam
var.” Bir günü;bir devre-i hükümetinde öyle büyük icraat yapar ki,üç yüz senede
yapılmaz.
İkinci
günü,yani ikinci devresi,bir senede,otuz senede yapılmayan işleri yaptırır.
Üçüncü
günü ve devresi,bir senede yaptığı tedbirler on senede yapılmaz.
Dördüncü
günü ve devresi adileşir,bir şey yapmaz,yalnız vaziyeti muhafazaya
çalışır.”diye,gayet yüksek bir belâğatla ümmetine haber vermiş.”[6]
-1960-70-80
yılları ve aralarındaki anarşiler hep yıkmanın kılıflaştırılmış formülleri...
Böylece insanlar dünyada kendi mahiyet ve kabiliyetlerinin pozunu
vermektedirler. Fotoğraflardaki görüntüler gibi...
Nasıl
? Yakışacak şık ve şıklıkta ve yakışıklıkta mısınız ?
Evet,dünya
bir uykudur. Bir rüya gibi geçer,gider. Şu temelsiz ömür dahi,bir rüzgar gibi
uçar,gider.
Burada
uyanmayanlar veya uyanamayanlar,orada uyanırlar veya uyandırılırlar!
Kimileri
vücutlarını zulmetmek için taşıyor. Bedenlerini o istikamette kullanıyor.
Yorgun düşünce de gidiyor.
Kimileri
de vücutlarını,ruhlarına kılıf görevi yapıp,olgunlaştırmasından sonra memnun ve
mesrur olarak bu dünyadan göçüp gidiyor,belki gönderiliyor.
Ruhlarını
koruyup,ihmal etmeyenlerin bedenleri de korunuyor.
Ahiret
yolcuları dünya yolcularını çok gerilerde bırakarak gidiyorlar.
Melek-cin-şeytan-hayvan
ve insan belli bir misyonun tamamlayıcı unsurlarıdırlar.
Hayatımız
içinde en çok yorulan maddemiz mi,manamız mı? Hangisini hangisine
taşıttırmakta,feda ettirmekteyiz?
Şimdiye
kadar hep maddenin ve maddemizin,maddelerin esiriyiz. Maddelerine hakim olanlar
azınlıktadır.
Oysa
hep ölenler,yok olup çürüyenler,maddeler değil mi? Mesela;kahve gider,hatırası
kalır. Ampul gider,cereyan yine vardır.
Mâna
ölmez,gizlenir,saklanır,kaybolur.
Madde
ampulümüzü öldürmeyelim...
Mâna
elektriğimizi söndürmeyelim...
11-3-1996
MEHMET ÖZÇELİK