İ S L Â M              H U K U K U

 

(Not:İçindekiler”sonda)

            Allah’ın indinde hak haktır,küçüğüne ve büyüğüne bakılmaz. Tüm meselelere bu açıdan bakılmış ve değerlendirilmiştir.  Kuvvetlinin haklılığı değil,haklının kuvvetliliği esas alınmıştır. Allah’ın Hak isminin tahakkukuna ve yerleştirilmesine çalışılmıştır. Öyle ki; “Doğmamış çocuğun yani ceninin bile hakkı vardır. Mirası sabit tutulur.,düşmesine sebep olan hayattaki bir insanın ki gibi diyet öder.”[1]

            İnsanın sadece hayatta kaldığı dönemle değil,belki;doğumdan önceki dönemden,ölümünden sonraya kadar ki tüm dönemleri kapsar. Yani,anne karnında hayat bulmasından itibaren hukuk başlar. Böylece ;”Allah’ın dinine mensub herhangi bir kişiyle alakalı bir şey olsunda,Allah’ın kitabı Kur’an-da,bunun çözümüne dair bir delil bulunmamış olsun.”[2]

            Aleyh-de ve leh-deki tüm tasarruflar onun için câridir. Ona zarar vermek de aleyh-de hükmü câri kıldığı gibi,miras-dan istifadede de leh-de hüküm geçerlidir.[3]

            “Kanunlar elbiseler gibi olmalı,hizmetine girmesi istenen kimselere uygun olmalı.”[4]

            “Kanunların bittiği yerde zulüm başlar.”[5]

            Zira” Kuvvet Kanunda olmalı,yoksa zulüm tevzi olmuş olur.”[6]yayılır.

            İslâmiyet Edille-i Şer’iyye ile yani Kitap,Sünnet,İcma ve Kıyas ile,hayatta meydana gelecek bütün meselelerin çözümüne ışık tutmuştur. Nitekim Âyette:”Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”[7]

            Bu külli özelliğiyle de diğer dinlerin hukuku üzerinde müessir olmuştur.[8]

            Ölçüyü de şu şekilde koymuştur. Peygamberimiz Muaz bin Cebeli Yemendeki Cened-e  kadı olarak gönderip ne ile hükmedeceğini sorduğunda:”Kitabullah,Sünneti Rasulillah ve Kendi içtihadım”demiştir.[9]

            İslamiyet bütün asırların hukukunu cem etmiş,ileriye dönük bir düzeydedir. bundan dolayı getirdiği hükümler ya yeni hükümlerdir veya geçmiş-de olanları alarak ta’dil ettiği hükümlerdir. (Kölelik gibi)[10]

            Davud Peygamber zamanında sürü sahibi birisinin ekinlere zarar vermesi üzerine  Hz. Davud şu fetvayı verir:” Tahrib edilen ekinin kıymetinin,sürülerin kıymetine denk gelmesinden dolayı sürülerin tarla sahibine verilmesi...Hz. Süleyman ise;Ekin tarlası sürü sahiplerine verilip onu eski haline getirinceye kadar tarlanın bakımını üstlenmeli,bu süre içerisinde de sürüdeki hayvanların sütünden,yününden ve kuzularından tarla sahibi istifade etmelidir.

            Hz. Davud oğlunun bu kararını kendisininkinden daha uygun bulup,kendi görüşünden vazgeçer.[11]

            İslam hukukunun ve Kur’an-ın diğer dinlerden ve hukuklardan farkı:” Eski zaman peygamberleri,ümmetlerine Kur’an gibi izahat vermediklerinin sebebi;o devirler beşeriyetin bedeviyet ve tufûliyet devirleri olmasıdır.;ibtida-i derslerde izah az olur.”[12] ve “ Başka dinlerin icmallerine mukabil İslâmiyet’de tam izahat verilmiş.”[13] Yani” Dünya üzerinde mevcut üç hukuk branşı olan İslâm,Roma ve İngiliz”[14] hukuklarının en şümullüsü,bir çok hususiyet açısından farklı ve imtiyazlı olanı şüphesiz İslâm hukukudur.

            Kur’an:” Diğer dinlerle de münasebet esasını gözetmiş ve ihtimam göstermiştir.”[15]

            Şer’i esasların uygulanmasında (mesela hırsızlık gibi)müslim ve gayri müslim fark etmemektedir. ancak Zımmiler kendi dinlerine göre bir suç işledikleri zaman cezalandırılmalarının patrikler hahambaşılara terk edilmektedir. Para cezalarında da müslümanlara uygulananın yarısı uygulanır. İşte İslâmın âdilane hukuku.[16]

            Zimmiler için geçerli olmayan zorlama;İslâm dinini kabul eden kimse için ;”Dinin icabını yerine getirmeğe mecburdur ve bunun için dinen zorlanır. Mesela-ileride de ifade edeceğimiz üzere- Namaz kılmayan kimsenin –Şafii mezhebine göre tevbe etmezse-cezası idamdır. Hanefi mezhebine göre hapistir. Oruç tutmayan kimse her iki mezhebe göre hapsedilir. içki içen kimseye ceza olarak seksen değnek vurulur.”[17]

            Bu uygulamasıyla;”İhmal,kayırma ve hukukun geciktirilmesini zulüm saymıştır.”[18]

            İslâm hukukunu ağır gören Yahudi ve Hristiyanlar kendilerinde bulunan önceki hukuklarını düşünseler acaba nasıl değerlendirirler. Mesela onlardaki hukukta:

            “ Elli vakit namaz kılmak,mallarının dörtte birini vergi vermek,pislik bulaşan elbiseyi kesmek,vatanlarından sürülüp çıkarılmak,bir çok konuda hemen idam cezası uygulanmak,tevbe etmek için intihar ile yükümlü olmak,bir isyan üzerine hemen ceza verilmek,herhangi bir hata meydana gelirse,helal olan yiyeceklerden bazıları yasak kılınmak gibi hükümler vardı..”[19]

            İslâm hukuku Allah ve Rasulüne bildirildiği hükümlerle tesis edilmiştir. Bir Roma hukukundan alınma değildir. Zira”Roma hukuku laik bir hukuktur. Hukuk kitapları,ilgili kanunlara göre eşhas,eşya ve kaza şeklinde bölümlere ayrılmıştır.

            İslâm hukuku dini bir hukuktur. İbadet,muamelat ve ukubat taksimi de bu karakteri açıkça ortaya koymaktadır.”[20]

            Beşerin hukukunda ise;”Beşer için bir ömrü tabii olduğu gibi,yaptığı kanunlar içinde bir ömrü tabii vardır;onun nihayeti olduğu gibi,bununda nihayeti vardır.”[21]

            Bundan dolayıdır ki;”Evet,nev’i beşerin ahvaline dikkatle  bakılırsa görülür ki,ruhun manen terakkisini,vicdanın tekamülünü,akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkih eden,yani aşılayan,şeriatlardır;vücut veren,tekliftir;hayat veren,Peygamberlerin gönderilmesidir;ilham  eden dinlerdir.”[22]

            Çünkü şeriat kanun şeklinde “Külli bir akıl”[23]dır.

            Sava Paşa der:”Hukukçu geçinen bazı asrilerin öteden beri ağızlarında geveledikleri gibi,bende İslâm hukukunun muamelata dair kısmının Roma hukukundan alındığını zannederdim. Fakat sonra İslâm hukukunun kaynakları üzerinde uzun müddet yaptığım ilmi araştırmalar ve derin incelemeler sonucunda gördüm ki,bu büyük hukuk sisteminin Roma hukukundan intikal ettiği hakkındaki mütalaa,çok zayıf bir esasa dayanmakta ve gerçek olmaktan ziyade hayal bulunmaktadır.”[24]der.

            Kur’an-da bulunan hükümler:

            a)Aile,şahıs ve miras münasebetleri ile ilgili olmak üzere yetmiş ayet,  

            b)Borçlara ve eşya hukukuna aid yetmiş ayet,

            c)Muhakeme usulüne dair on ayet, 

            d)Ceza hukukunu ilgilendiren otuz ayet,

            e)Esas teşkilat sahasını düzenleyen on ayet, 

            f)Devletler umumi ve hususi hukuku ile alakalı yirmi beş ayet, 

            g)Maliye ile ilgili on ayet tesbit edilmiştir.”[25]  

            Ve bu Ahkâm ayetlerinin 500 kadar olup“Muhakkik alimler,nesih edilenlerin 5-6 kadar olduğu kanaatındadırlar.[26]

            İslâm her yönüyle insan hak ve hukukunu gözetmiş,insanlara zulmetmeyi menetmiştir. Hadis-i Kudsi-de:” Kullarıma işkence yapmayınız.” Nitekim Peygamber Efendimiz de İslâmdan önce yapılan zulümlere engel olmak üzere kurulan cemiyete dahil olmuştur. Şöyle ki; İslâmdan önce Mekke’de Cürhüm kabilesinden üç Fazıl adındaki kişinin haksızlıklara karşı durmak maksadıyla yemin ederek kurdukları –Fazılların Yemini-adıyla kurulan –Hılful Fudul-cemiyeti. Tarihe karışıp, daha sonra tekrar kurulan bu cemiyete iştirak edenler arasında Peygamberimiz de vardır. Bunun hakkında:” Eğer bir kimse tarafından bu gün bile  öyle bir cemiyetin kuruluşu için davet edilsem,davete hemen icabet ederim.”buyurur.[27]

            Bir de eski hukuklarda uygulanan uygulamalarda;”Suç işleyenin ailesi,hatta kabilesi de ceza görürlerdi. Eski Roma ve Atina da vatan hainlerinin çocukları da idam cezasına çarptırılırdı. Bu uygulama anlayışı,Batı medeniyetinde 18. asra kadar devam etmiştir. Fransız ihtilal hükümeti,18. asrın sonuna doğru hala aynı anlayışı uygulama halinde idi.”[28]

            Oysa İslâmiyet-de:”Bir adamın cinayeti ile başkaları mesul olmaz. Hem,bir masum rızası olmadan,bütün insanlara da feda edilmez. Kendi ihtiyarı ile,kendi rızasıyla kendini feda etse, o fedakarlık bir şehadettir ki,o başka meseledir diye,hakiki adaleti beşeriyeyi te’sis ediyor.”[29] Yani:”hiçbir günahkar diğerinin günah yükünü çekmez.”[30]

            “Kur’an-ın düsturları,kanunları ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup,ölüme mahkum değildir. Gençtir,kuvvetlidir.”[31]

            Bediüzzaman Hazretleri Tanin baş yazarı Hüseyin Cahit ve dolayısıyla onun gibi düşünenlere verdiği cevap-da:”....Dünya yüzündeki dinler arasında münhasıran İslâmiyettir ki,kendi mensubları için,hayatın iki safhasında da hükümleri ebedi kıstaslar koymuştur. Münakehât,muamelat ve ukûbatın ihtiva ettiği esaslar haricinde,bir insanın dünya üzerindeki hayat safhasına giren hangi mevzular kalıyor. Bunu hiç düşündünüz mü? Emin olunuz ki yoktur.

            Yalnız yapılacak olan,akıl ve irfanın yolu ve nuru ile,içtihadın vazifesinin yalnız, mahsus olmayan hususata münhasır olmayıp,örf ve adata da müstenid olan,ahkamı mahsusa da dahi,içtihadın vazifesini müdrik olmaktır.

            Ey Hüseyin Cahid Bey! Zatı aliniz,bu şekilde zamanın tagayyürü halinde ahkamın tebeddülü  esasını kabul edebilmek cesaretini ve dur-endişliğini göstermiş zihniyet önünde,sadece şükran ve hayranlık hissetmeden nasıl oluyor da,başka dinlerin çaresizlik içinde tutmaya çalıştıkları bedbaht istinad-gahlar üzerinde dolaşıyorsunuz. Bunu izah edebilir misiniz?

            Edemezsiniz,çünkü,sizlerin en büyük hatanız,bizimle hiçbir maddi-manevi münasebeti olmayan menbaları,bizim için kabili tatbik kabul etmeniz,yaşadığımız zamana da bu esasata göre boyanmış renkli camlarla bakmış olmanızdır."[32] Boyalı kanun...

            Burada olduğu gibi;İslam devletlerindeki ve batının şeriat deyince soğuk ve uzak durup,ya sükut,ya da tenkidin sebebi tıpkı İslâmın zuhuru zamanında;”Mekke hükümetinin (Müslümanlara) bu sert tepkisinin sebebi,devletini tehlikede görmesinden ileri geliyordu. Çünkü Hazret-i Muhammed-in (SAM)tebliğ ettikleri kabul edilse,Mekke devletini idare eden ve insanlar tarafından yapılmış olan kanunların yerini ilahi kanunlar alacaktı ki bu,onların işine gelmiyordu. Zira Hazreti Muhammed (SAM),onların devletinin meşru görüp teşvik ettiği içkiyi,fuhuşu,kumarı,v.s-yi yasaklayacaktı kendi kuracağı devlette...”[33]

            Türklerin hukuk tarihine baktığımızda görürüz ki;”Türkler İslâmiyeti kabul ettikten sonra İslâmı,bir din,bir hukuk sistemi ve hayat tarzı olarak benimsemişlerdir. bu sebeble İslâm hukuku,ahalisinin hemen hemen tümü İslâmiyeti kabul etmiş olan Türk devletlerinde Türk hukuku olarak kabul edilmiştir.”[34]

            İslâmı ve İslâm hukukunu ilk benimseyen Türk devleti Karahanlılar.”dır. “940-1926 yılları arasındaki 986 yıllık dönem için İslam hukuku,bütün müslüman Türklerin hukuk sistemi haline gelmiştir.”[35]

            Türkler bunu Hilafet ile,tüm İslâm alemini İslâmın hukuk şemsiyesi altında toplayarak yapmıştır. “ Osmanlı padişahları,Yavuz Selim’den itibaren hem Sultan ve hem de halifedirler,yani İslâm aleminin reisidirler. Saltanat itibariyle 30 milyonu idare ediyorsa,hilafet itibariyle 300 milyona başkanlık etmektedir. Saltanat kanadını sadaret,hilafet kanadını ise Şeyhul-İslâmlık temsil etmektedir.”[36] ve halifenin görevleri de belirlenmiştir.[37]

            İslâm hukuku ideal manada  ilk olarak Peygamber Efendimiz ve dört halife döneminde uygulanmıştır. “Gerçekten Raşid halifeler,hem bir halife hem de dindar bir cumhur-reisi idiler. İslâm hukukunun anladığı manada ideal devlet,sadece raşid halifeler zamanında görülmüştür. Daha sonra zikredilen vasıfları taşıyan ideal bir devlet görülmemiştir. ancak ideal olmasa da Abbasiler,Selçuklular ve Osmanlılarda birer İslâmi devlettirler....

            Osmanlı padişahları olmak üzere,bütün müslüman Türk sultanları,Şer’i şerif denilen hukuk ile kayıtlıdır ve asıl hakimiyet sahibi olan Allah’a ve onun kanunlarına karşı manen de olsa sorumludurlar.”[38]

            Osmanlının 119 maddelik kanunu esasisinin maddelerinden hukuk ile ilgili olarak:”Sekizinci madde=Devlet-i Osmaniye tabiiyyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhebden olur ise olsun bilâ- istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve iza’a edilir.

            On birinci madde=Devleti Osmaniyenin dini, dini islâmdır. Bu esası vikaye ile beraber asayiş-i halkı ve adab-ı umumiyeyi ihlal etmemek şartiyle memaliki Osmaniyede ma’ruf olan bil-cümle edyanın serbesti-i icrası cemaatı muhtelifeye verilmiş olan imtiyazatı mezhebiyenin ki-mekan cereyanı devletin taht-ı himayetindedir.

            On beşinci madde=Emri tedris serbesttir. Muayyen olan kanuna tebaiyyet şartıle her Osmanlı umumi ve hususi tedrise mezundur.

            On altıncı madde=Bilcümle mektebler devletin tahtı nezaretindedir. tebaa-i Osmaniyenin terbiyesi bir siyak-ı ittihad ve intizam üzere olmak için iktiza eden esbaba teşebbüs olunacak ve milel-i muhtelifenin umur-i i’tikadiyelerine müteallik olan usul-i talimiyeye halel getirilmeyecektir.

            Yirmi üçüncü madde= Yapılacak usul-i muhakeme kanunu hükmünce hiç kimse kanunen mensub olduğu mahkemeden başka bir mahkemeye gitmeye icbar olunamaz.

            Yirmi altıncı madde= işkence ve sair her nevi eziyet kat’iyyen ve külliyen memnudur.

            Seksen üçüncü madde= herkes huzuru mahkemede hukukunu muhafaza için lüzum gördüğü vesait-i meşruayı istimal edebilir.

            Seksen altıncı madde= Mahkemeler her türlü müdahelattan azadedir.

            Doksan birinci madde= Umur-ı mesaiyede hukuku ammeyi vikayeye memur müdde-i umumiler bulunacak ve bunların vezaif ve derecatı kanun ile tayin kılınacaktır.”[39]

            İslâm tarihinde genel hak ve görevleri tesbit eden 622 yılında 47 maddelik ilk yazılı anayasa Hz. peygambere atfedilen Medine Site devleti anayasasıdır.[40]

            “Medine vesikası,Hristiyan,yahudi ve müslümanlara kendi hukuklarını uygulamayı getiren bir sözleşme mahiyetindedir.”,

            “İslâm hukukunda insanlar mensub oldukları dinlerine göre birbirlerinden tefrik olunurlar. Vatan ve millet mefhumları yerine aynı dinin tabiileri demek olan ümmet tabiri esas alınır.”[41]

            Zamanımızda büyük çapta ihtiyacı hissedilen İslam anayasası konusunda 21-24-Ocak-1951 yılında Karaçi’de seyyid Süleyman Nedvi başkanlığında içlerinde büyük İslâm alimi Mevdudi’nin de bulunduğu 31 üyenin İslâm Anayasası ile ilgili tesbit ettikleri prensipler şöyle belirlenmiştir:

            “1)Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’a aittir.   

              2)Kanunlar,Kur’an ve sünnete dayanmalıdır,bu iki kaynağa muhalif kanunlar yapılamaz.

              3)Devlet;ülke,dil ve soy gibi beşeri esaslar üzerine değil,İslâmın getirdiği ilahi esaslar üzerine kaimdir.

               4)Kitap ve sünnetin emir ve yasaklarını icra;marufu emir ve münkeri nehiy temel esastır.

               5)İslâm kardeşliğini tercih etmek,devletin en önemli görevidir.

               6)Devlet,sınıf ve din farkı gözetmeksizin,zaruri ihtiyaçlarını temin edemeyenlere yardım elini uzatmakla mükelleftir.

               7)Vatandaşlar,fırsat eşitliğine sahiptir ve bütün hak ve hürriyetlerden eşit olarak istifade ederler.

               8)İslâmın müsaade ettiği istisna-i haller dışında,söz konusu haklara tecavüz edilemez ve cezalandırmada da şahsilik prensibi esas alınır.

               9)Meşruiyeti kabul edilen bütün mezheb müntesibleri,mezheb hürriyetinden tam olarak istifade ederler.

              10)Gayr-i müslimler,din ve vicdan hürriyetine sahiptirler;ahval-i şahsiye konusunda isterlerse kendi hukuklarını tatbik edebilirler.

              11)Gayr-i müslimlerle yapılan zimmet andlaşmasına devlet riayet etmekle mükelleftir;7. maddedeki haklardan bunlarda istifade ederler.

              12)Devlet reisinin müslüman,erkek ve diğer aranan şartlara haiz birisi olması gerekir.

              13)Devleti yürütme gücünün başı devlet reisidir;ancak yetkilerinin bir kısmını fertlere yahut kurullara devredebilir.

              14)Devlet reisi,devleti şura usulüne uygun olarak idare etmekle mükelleftir.

              15)Devlet reisi,anayasayı ilga edemez ve istibdad yoluna baş vuramaz.

              16)Devlet başkanını seçme hakkına sahib olanlar,azletme hakkına da sahiptirler.

              17)Devlet reisi,medeni haklar açısından diğer vatandaşlar gibidir;kanun dışına çıkamaz.

              18)Devlet ricali de dahil olmak üzere bütün vatandaşlar için tek kanun vardır;bunları da sadece mahkemeler tatbik eder.

              19)Yargı (kaza) bağımsızdır.

              20)Devlet nizamına aykırı olan,fuhuş ve anarşiyi teşvik eden ve dini tahkir eden yayınlara müsaade edilemez.

              21)Ülkenin vilayet ve eyaletleri,devletin idari üniteleridir;kabile,dil ve soya dayalı ünitelere müsaade edilemez.

              22)Anayasanın hiçbir hükmü,Kur’an ve Sünnete aykırı olarak tefsir edilemez.”[42]

           

           

İSLÂM HUKUKU HAKKINDA BATILILARIN GÖRÜŞLERİ

 

            Evet,garb uleması ve feylesofları itiraf ve ikrar etmişler ki;

            “İslâmiyetin kanunları,yüksek bir tarzda alemin islahına kâfidir.”

            Hem,Külliyet-ül Hukuk kongresinin cemiyetinde,bütün hukukiyyunun toplandığı o kongrede 1927 senesinde onun reisi feylesof üstad Shebel demiş ki;”Muhammedin (SAM) beşeriyete intisabıyla bütün beşeriyet muhakkak iftihar eder. Çünki;o zat ümmi olmasıyla beraber,on üç asır evvel öyle bir şeriat getirmiş ki;biz Avrupalılar iki bin sene sonra onun kıymetine ve hakikatına yetişsek,en mesut,en saadetli oluruz.”

            Bernard Shaw’da:”Din-i Muhammedinin (SAM) en yüksek makamı takdire çıkmasının sebebi;gayet acib ve sağlam bir hayatı temin etmesidir. Bana açılan budur ki;O din;tek,yekta,emsalsiz bir dini ferid olup,bütün muhtelif ayrı ayrı hayatın etvarlarını ve çeşitlerini hazmettiriyor. Yani;islah ve istihale tarzında tasfiye ve terakki ettiriyor. Hem Muhammedin (SAM)dini öyle bir dindir ki,insanın ayrı ayrı bütün milletlerini kendine celb edebilir. Ben görüyorum ve itikad ediyorum ki;beşere vacibdir ki desin:”Muhammed (SAM),insaniyetin halaskarıdır. Ve halaskarlık namı,O’na verilmek lazımdır.” Hem diyor:            “Ben itikad ediyorum ki;Muhammedin misli,yani sîretinde,tarzında bir adam şimdiki yeni aleme reis olsa,hükmetse;bu yeni alemin müşkilâtını halledip,bu yeni karmakarışık alemde müsalemeti umumiyeye ve saadeti hayatın husulüne sebeb olacak. Evet,bu yeni alemin müsalemet ve saadeti hayatiyeye ne kadar şedid ihtiyacı var olduğunu her kes anlar.”[43]

            Meşhur şarkiyatçı Corci Zeydan –Medeniyeti İslâmiye Tarihi- adlı eserinde İslam ve batı hukukunu mukayese yaptığı mesajdır:”İslâmiyet devlet şekline girdiği zaman,müslümanların emirleri (idarecileri,devlet başkanları) ve diğer hükümet reisleri,şahsi haller ve medeni muameleler bakımından halk arasından meydana gelen ihtilafları fasletmek ve memleketin intizamını temin etmek için kanunlar koymaya mecbur olmuşlar.  Ve bu hususta Kur’an-ı Kerim ile Hadis-i Şeriflere müracaat etmişlerdir. Onlar,Kur’an ve Sünnet-den çıkardıkları hükümlerden meydana gelen bir kanunla memleketi nizama koymuşlar ve halkın üzerindeki hakimiyetlerini tahkim etmişlerdir.

            Yunanlılar-kısa bir müddetten başka- sair zamanlarda büyük bir devlet teşkil edemediklerinden,kanunlar ile idari,adli ve devlete aid nizamlar koyma hususunda pek ehemmiyetli bir gayret göstermemişler ve fikri faaliyetlerini felsefeye ve teferruata ait şeylere sarf etmişlerdir.

            Romalılara gelince,Arapların memleketlerinin genişlemiş olduğu gibi-bunlarında memleketleri genişlemiş olduğundan ve hakimiyetleri her tarafa yayılmış bulunduğundan,şan ve şöhret sahibi olmuşlar ve kanunlar,nizamlar koymaya mecbur kalmışlardır.

            Bununla beraber, Romalılarda kanunlar ve nizamlar,ancak,bu devletin kuruluşundan birkaç asır sonra,533 senesinde,meşhur kanun koyucusu Jüstinyen zamanında tekemmül edebilmişti.

            Bu kanunlar ve nizamlarda,Latin,Sebins ve Roma’ya tabi olan diğer kavimlerin,zamanın geçmesiyle bir araya gelen ve tevali eden bir takım adet ve inançlarından ibaret idi. Tedricen toplanan bu adetler ve inançlar,Jüstinyen’in zamanında bir kanun olmuştu.

            Müslümanlar ise,kanuni hükümlerini Kur’an-ı Kerim ile Hadis-i Şeriflerden iktibas etmişlerdir.

            Müslümanların-İslâmiyetin zuhurundan itibaren- gerek Kur’an-ı Kerimi,gerekse Hadis-i Şerifleri hıfz ve taallüme ne kadar ehemmiyet verdiklerini daha evvel göstermiş idik. Bundan dolayıdır ki,İslâmiyetin ortaya çıkışından itibaren,iki-üç asır geçmeden,İslâmi kanunlar ve nizamlar,tekâmül mertebesine ulaşmış ve fıkıh ilmi vücuda gelmiştir.

            Fıkıh,dünyanın en yüksek kanuni hükümlerini cami’dir. Müslümanlar nasıl bir şekilde dinlerini tesis ve neşretmişlerse;bunda da öyle bir sür’ate muvaffak olmuşlardı.”[44]

            “1937 senesinde,Lahey’de,ikinci defa olarak toplanan bir hukuk konferansında davetli olarak Cami’ul Ezher’den iki İslâm alimi katılmış ve şu iki meselede mütalaada bulunmuşlardır:

            1)İslâm hukukuna göre,medeni ve cina-i mesuliyetler.

            2)İslâm hukuku ile Roma hukuku arasında bir alaka bulunup bulunmadığı ve “İslâm hukukunun yüksekliği ve toplum hayatını en mükemmel bir şekilde mütekeffil bulunduğu” hakkındaki mütalaaları,bu konferansa katılan Avrupalı temsilcilerinin tamamının takdirlerini kazanmış ve bunun sonucu olarak bu konferansa katılan bütün delegeler,oy birliği ile aşağıdaki maddeleri karar altına almışlardır:

            1)İslâm hukuku(İslâm şeriatı),umumi hukukun (Mukayeseli hukukun) kaynaklarından biridir.         

2)İslâm hukuku canlıdır,tekamüle sâliktir. 

3)İslâm hukuku bizatihi kaimdir,başkalarından alınmış değildir.

4)İslâm hukukunda mesuliyet bahsi, (Bu konferansa sunulan birinci konu) konferansın siciline Arapça ile tescil edilecektir. Bu durum,kendisine müracaat edilmek üzere hazırlanan ilmi mecmuada da nazara alınacaktır.

5)Arapça,bu konferansta istimal edilecek ve gelecek devrelerde de buna devam edilmesi tavsiye olunacaktır.”[45]

“Fazilet odur ki düşmanlar dahi onu tasdik etsin.”

Konu ile ilgili ayetlerde:”Gerçekten Allah size,emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitici,her şeyi görücüdür.”[46]

“Hayır;Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümde içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu)tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”[47]

“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana kitabı hak ile indirdik;hainlerden taraf olma!”[48]

“Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliyet idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre,hükümranlığı Allah’dan daha güzel kim vardır?”[49]

“Biz,içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat’ı indirdik.  Kendilerini (Allah’a) vermiş peygamberler onunla,yahudilere hükmederlerdi. Allah’ın kitabını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zahidler ve bilginlerde (onunla hükmederlerdi.) Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. (Ey yahudiler ve hakimler) insanlardan korkmayın,benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse (onu tasdik etmezse) işte onlar kafirlerin ta kendileridir.”

“Tevrat’ta onlara şöyle yazdık:Cana can,göze göz,buruna burun,kulağa kulak,dişe diş (karşılık ve cezadır.) Yaralarda kısastır. (Her yaralama misli ile cezalandırılır.) Kim bunu (Kısası) bağışlarsa kendisi için o keffâret olur. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.”[50]

(Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmetmeyenlere üç noktadan bakılmış:O’nu inkâr manası taşıdığı için “Kâfir”; Allah’ın hükmü adalet,onu zıddı zulüm olduğundan “Zâlim”denilmiştir. 47. âyette ise Allah’ın emrinden çıkış manası göz önüne alınarak “Fâsık “denilecektir.”

“İncil sahipleri,onun içinde Allah’ın indirdiği (hükümler)ile hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıklardır.”[51]

“Sonra şöyle dedi:Ey oğullarım! (Mısır’a) hepiniz bir kapıdan girmeyin,ayrı ayrı kapılardan girin. ama Allah’tan (gelecek)hiçbir şeyi sizden savamam. Çünkü hüküm Allah’dan başkasının değildir. Onun için ben yalnız O’na dayandım. Dayananlar yalnız O’na dayansınlar.”[52]

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasulüne davet edildiklerinde  ‘İşittik ve itaat ettik’ demek,sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.”[53]

“Sonra seni din konusunda bir şeriat (ve düzen)sahibi kıldık. sen ona uyabilmeyenlerin isteklerine uyma.”[54]

 

ALLAH ‘ IN   ADALETİ

 

İslâmın adaleti Rasulullahın adaleti,Rasulullahın adaleti Kur’an-ın adaleti,Kur’an-ın adaleti Allah’ın adaletidir. Allah’ın adaletinden yüz çevirip bigane kalmak zulmü ve rezaleti davet etmektir. Allah mutlak âdildir. Hukukta her kese eşit muameleyi,zulmü terk etmeyi emreder.

Adaleti Allah hesabına yapıp,nefis karışmamalı. Zira nefis karışırsa adalet edeyim derken zulmeder. Zalim ve katil olur. Nitekim:”Bir zaman bir hakim,bir hırsızın elini kestiği vakit eseri hiddet gösterdiği için,ona dikkat eden adil amiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü;şeriat namına,kanunu ilahi hesabına kesse idi,nefsi ona acıyacak idi ve kalbi hiddet etmeyip,fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için adaletle iş görmemiştir.”[55]

“Beraâtı zimmet asıldır.”,İmkânat vukuat yerinde değerlendirilemez. İnsanlar yorumlara göre cezalandırılamaz,cürmü meşhud yerinde değerlendirilemezler.

Hz. Ali’nin bir yahudiyle,Fatih’in bir yahudi mimarıyla suçlu sandalyesinde sorguya çekilmesi,seçkinle avamın adalet karşısında eşit olması hep İslâmın birer şeref tablolarındandır.[56]

Allah adaleti emreder,[57]adaletle hükmeder.[58]

Peygamber Efendimiz Amr İbnul As’a:” Şayet sen, bütün aklı selimini kullanmak suretiyle adaleti tahakkuk ettirebilirsen on sevab (veya iki ecir)mükafatına nail olursun;şayet yanılacak olursan,bu halde bile bir sadaka sevabını (içtihad ecri olarak) elde edersin.”buyurur.[59]

“Delil göstermek,talebte bulunan yani iddia eden tarafa ve yemin ise kendini müdafaa eden davalıya düşer.”(Buhari)

Şüphelerle hadlerin uygulanmayacağını Peygamberimiz bildirmiştir.[60]

Peygamber Efendimiz vefatına yakın mescide gelerek:” Şayet ben herhangi birinizin sırtına vurmuş isem işte kısas için sırtım;şayet ben herhangi birinize hakarette bulunmuş isem öç almak için işte benim şeref ve haysiyetim,şayet ben herhangi birinizin malını almış isem işte benim mallarım.”ve “yemin ederim ki,kızım Fatıma’da hırsızlık etse ona da Haddi-yani hırsızlık cezasını- uygularım.”buyurarak adaletin müşahhas örneğini hayatı,malı ve evladıyla göstermiş olmaktadır.[61]

Yine Hadis’de:”Tıp ilmini bilmeksizin bir hastayı tedavi edecek kimse mes’ul tutulacaktır.”[62]

Hz. Ömer Mısır valisinin oğlunun kendisini at yarışında geçen Mısır’lı bir Kıpti’yi “ sen bir asilzadeyi nasıl geçersin.”diye dövmesi üzerine cezayı uygular ve şöyle der:”Analarının hür doğurduğu insanları siz ne zamandan beri köle yerine koydunuz.”[63]

İslâmiyetçe hukuki olarak insan her yönüyle korunmuştur.

Adalet timsali Hz. Ömer Abdullah bin Kays’a gönderdiği mektubta şöyle der:”Bismillahirrahmanirrahim,Mü’minlerin emiri ve Allah’ın kulu Ömer’den Abdullah bin Kays’a. Kaza,muhkem farz ve uyulan sünnettir. Şunu bil ki sana bir dava getirildiği zaman tatbiki mümkün olmayan delillerin faydası olmaz. insanlara karşı şahsi münasebetlerinde ve adaletinde eşit muamele yap ki,kuvvetli senin nüfuzundan korksun,zayıf da adaletine sığınsın. Delil göstermek davacıya aittir. İnkar edene yemin etmek düşer.

Bununla beraber,müslümanlar arasında barış yapmak da caizdir. Ancak helalı haram,haramı da helal kılan sulh kötüdür. Bir dava da hüküm verdikten sonra bu hükmün yanlışlığına kanaat getirdiğinde doğruya dönmekte tereddüt etme. Çünkü asıl olan doğruya dönmektir ve bu esas yanlış da devam etmekten daha hayırlıdır. Kur’an ve Sünnet de açık bir hüküm bulamadığın hallerde hüküm vermekte zorluk çekersen önce buna benzer davalar ve örnekler ara ve hali hazırdaki dava ile aralarındaki ortak yanları tesbit et. Ondan sonra Kur’an ve hakka en yakın olduğunu umduğun fikre itimat et ve buna özellikle dikkat et. Hak iddia edenler,bunu isbatlayabilmeleri için delil getirebilecekleri bir mühlet tanı. Bu süre içinde delil getirebilirse lehte,aksi takdirde aleyhte hüküm vermen gerçeğe daha yakın ve şüpheden daha uzak olur.

Müslümanlar,hukuki meselelerde birbirlerine lehte ve aleyhte şahitlik edip,adaletin tecelli etmesine yardımcı olmalıdırlar. ancak sabıkalı olanlar,yalancı şahitliği veya iftirası sabit olanlar ve soyu bilinmeyenler,bu iş için makbul kişiler sayılmazlar. Çünkü Allah,insanların vicdanlarında olanları bilir,şahitlik ve yemin gibi tamamen vicdani faktörlerle adaletin tecellisini sağlar.

Davalara bakarken telaşa,çığırtkanlığa ve tarafların haysiyetini kırıcı davranışlara asla müsaade etme. Çünkü adaletin yerini bulması için sükunet ve ciddiyet şarttır. Hakkın tecelli etmesi ise ilahi adaletin itibar kazanmasına sebeb olur. Bir müslümanın niyeti iyi ise Allah,onun insanlarla olan münasebetlerini islah eder. Ama içi başka dışı başka olursa,Allah ona musibet verir. Bu durumda hakimin görevi Allah’ın rızık ve rahmet hazinelerinin kulları arasında adaletle dağıtılmasını sağlamaktır. Vesselam.”[64]

Hz. Ebubekir’in de Filistine hareket edecek olan komutan Üsâme’ye verdiği talimat da:”Ey insanlar durun! size on tavsiyem var,onları unutmayın: Emanete hıyanet etmeyin,aldatmayın,itimadı kırmayın,kulak-burun kesmeyin,küçük çocukları,ihtiyar erkekleri ve kadınları öldürmeyin. Hurma ağacını,meyve veren ağacı kesmeyin,yakmayın. Gıda için olmadıkça keçi,öküz,deve boğazlamayın. Belki bir manastırda inzivaya çekilmiş insanlara yakın geçersiniz,onları kendi hallerine bırakın. Belki size çeşitli nimetlerden yemekler getiren insanlara rast gelirsiniz,birinden sonra ötekini yediğiniz zaman onların üzerine Allah’ın ismini zikredin ve insanlara rast geleceksiniz ki onların saçlarının biçimi tepelerinin üstünde şeytan yuva yapmış gibi görünür ve tepelerinin üstünde sarığa benzer bir şeyler vardır,onları kılınçlarınızla delin. Allah’ın adıyla yürüyün,Allah sizi mızrak ve taunla mükafatlandırsın.”

Diğer tebliğinde:”Size Allah’tan korkmanızı emrederim. İtaatsizlik etmeyin,hile yapmayın,korkaklık göstermeyin,kiliseleri tahrib etmeyin,hurma ağaçlarını suya boğmayın, ekinleri yakmayın,hayvanlara eza etmeyin,meyva ağaçlarını kesmeyin, ihtiyarları, çocukları, kadınları öldürmeyin.”[65]

 

Ş  E  R  İ  A  T

 

Hadisde:”Aranızda,Allahın kitabıyla,yani ‘Allahın hükmü ile’ hükmet.”[66]

- Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh)'dan rivayet edilir ki, şöyle buyurmuştur; "Gecesi gündüz gibi olan çok aydınlık bir şeriat üzere terk edildiniz. Çöldeki bedevîlerin ve mahalle mekteplerindeki çocukların dini üzere olun. (Âyet ve hadisten öğretilenleri olduğu gibi takib edin, kendinizden katıp karıştırmadan taklid edin.)

 - Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: Ebu Cehil mel'un, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e: "Biz seni yalanlamıyoruz, biz senin getirdiğin şeriatı tekzib ediyoruz" dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu ayeti inzal buyurdu: "(Ey Muhammed!) Onların söylediklerinin seni üzeceğini elbette biliyoruz, doğrusu onlar, seni yalancı saymıyorlar, fakat zalimler Allah'ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlar. Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımcımız gelene kadar yalanlamalarına ve sıkıştırılmalarına katlandılar..." [67]  

            Cenâb-ı hakkın iki tarzda kanunu vardır:Biri,tabiata koymuş olduğu kanunlar ki bunlar;yer çekimi,ateşin yakma ve suyun kaldırma kanunu gibi kanunlar olup,kainatın ve dünyamızın denge ve düzeni ancak bunların olması ve devamı iledir. Dünyamıza konulan kanunları bir anlık çekmek her şeyin herc-ü merc ve alt-üst olması için yeterli sebeb olur.

            İkincisi ise;insanların şahsi,ailevi,içtima-i yani dünyevi hayatlarının temin ve tanzimi için,ahiret hayatlarının da saadetleri için Allah tarafından vazedilip konulan dinin kanunlarıdır ki,buna da dini terim olarak Şeriat denmektedir.

            Birincisi yani dünyanın ve kainatın dengesi için konulan kanunlar ne derece zaruri ve lüzumlu ise,insanların hayatlarını tanzim eden ikincisi de ondan daha zaruri ve lüzumludur. Zira şeriat her iki hayatın teminatıdır.

            Şeriat;Cenâb-ı hakkın kulları için vazetmiş olduğu dini,dünyevi ahkamın heyeti mecmuasıdır (bütünüdür.)[68]

            “Şeriatın nazarı ise,evvela ve bizzat saadeti uhreviyeye bakar. İkinci derecede ahirete vesile olmak,dolayısıyla-dünyanın saadetine nazar eder.”[69]

            “Şeriat tabiatın tecavüzatına sed çekmekle onu tadil edip nefsi emmareyi terbiye eder.”[70]

            Yani bazı duygularına had konulmayan insanın hareketleri şeriatça tanzim edilir. Nitekim:”İnsandaki kuvve-i şeheviyye (istek,şehvet duygusu),kuvve-i gadabiyye (kızma duygusu),kuvve-i akliyye(düşünme duygusu),sani’ tarafından tahdid edilmediğinden ve insanın cüz-i ihtiyarisiyle terakkisini temin etmek için bu kuvvetler başıboş bırakıldığından,muamelata zulüm ve tecavüzler vukua gelir. Bu tecavüzleri önlemek için,cemaatı insaniye,çalışmalarının semerelerini mübadele etmekle adalete muhtaçtır. Lakin her ferdin aklı,adaleti idrakten aciz olduğundan,külli bir akla ihtiyaç vardır ki,fertler,o külli akıldan istifade etsinler. Öyle bir külli akılda ancak kanun şeklinde olur. Öyle bir kanun,ancak şeriattır.”[71]

            Şeriatın uygulanmasındaki en önemli nokta;şâri’i hakiki yani o şeriat hükümlerini koyan Allah’ı düşündürmektir.[72]

            Ezelden gelip ebede giden[73] ve sebebi saadetimiz bulunan şeriatın alemde tecellisiyle hakiki terakki mümkün olur.

            İslâmın getirdiği hükümlerin diğer hükümlerden farkı ise:”Kur’an,bütün kütüb-ü salifenin güzelliklerini cem etmiş olduğundan,usulde muaddil ve mükemmildir. Yani ta’dil ve tekmil edicidir. Yalnız,zaman ve mekanın tagayyür etmesi tesiriyle tahavvül ve tebeddüle maruz olan Füruat kısmında müessistir. Bunda akli ve  mantiki olmayan bir cihet yoktur. evet,mevasimi erbaada giyecek,yiyecek ve sair ilaçların tebeddülüne lüzum ve ihtiyaç hasıl olduğu gibi,bir şahsın yaşayış devrelerinde talim ve terbiye keyfiyeti tebeddül eder. Kezalik,hikmet ve maslahatın iktizası üzerine,ömrü beşerin mertebelerine göre ahkam-ı fer’iyyede tebeddül vardır. Çünkü,fer’i hükümlerden biri,bir zamanda maslahat iken,diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilaç,bir şahsa deva iken şahsı âhere da’ (hastalık)olur. Bu sırdandır ki Kur’an,fer’i hükümlerden bir kısmını neshetmiştir. Yani,vakitleri bitti,nöbet başka hükümlere geldi,diye hükmetmiştir.”[74]

            “Rasulullah (SAM) Efendimizin getirdiği şeriat nesih kabul etmez.. Çünkü o,kendinden evvel gelen ümmetlerin getirdiğini câmi’dir. Hepsini eksiksiz getirdi. ve lüzumu olmayanları da kaldırdı.

            Ayrıca kendine has bir özelliği de vardır ki o,başkalarında yoktur.

            Sonra o,sekizinci semadan,yani,kürsünün bulunduğu kattan nazil oldu. Zira orası tam ve sabit bir makamdır ve zatı ilahi ile kaimdir. Hiçbir halde değişmez.

            İşbu gerekçe iledir ki:Rasulullah (SAM) Efendimizin getirdiği şeriat nesih,yani değişme kabul etmez. Ama diğerleri böyle değildir...Değişirler...şimdiki halleri gibi..”[75]

            Cenâb-ı Hakkın kainata ve dünyamıza koymuş olduğu kanunlar milyonlarca ve milyarlarca yıl geçtiği halde hala tazeliğini korumuş ve eskimemiştir. O zamanda yakan ateş bugünde yakmakta,o zamanki yer çekimi şimdi de çekmekte,ve bunun gibi bütün kanunlar kıyamete kadar da devam edecektir. Kur’an ve ondaki kanun kıyamete kadar bâkidir.

            “Ezmanın tagayyüriyle ahkâmın tagayyürü inkar olunamaz.” Yani,nas ile sabit olmayan ve ahkâmı külliyeden bulunmayan bir kısım cüz-i hükümler,zamanın değişmesiyle değişebilir. Yoksa kat’i naslar ile sabit olan veya zulüm ve i’tisaf gibi memnuiyeti ahkâmı umumiyeden bulunan şeylerde zamanın tagayyürü müessir olamaz.”[76]

            Zaruret gibi durumlar ki onlarda şeriatça belirlenmiş olup;akıl,mal,din,can ve ırz gibi beş esasta yok edici durumlarda geçerlidir.

            Âdem (AS) zamanında gelen bir din veya suhuf ve kitabı kıyamete kadar devam edecek olsa idi;insanlarda bir monotomluk,bir ülfet,bir ilgisizlik,bir gelişmeme durumu olacaktı. Birde bütün asrın insanları aynı kapasitede,aynı kabiliyet ve ilerleme içerisinde olmadığından dinler farklılık arz etmişlerdir. Mevsimlere göre giysi ve ilaçların farklılığı gibi. Ancak bunlar da temelde bir olup sadece füruât da farklılık arz etmektedirler. Mesela:”Eski şeriatlarda,ezcümle Hz. Süleymanın şeriatında timsal bile caizdi,yasak değildi.”[77]

            Ancak”İslâm şeriatı ise,geçmiş de insanları putperestliğe kadar götüren,fayda yerine zarar getiren bu müsaadeyi kaldırmış,canlıların suretlerini yapanları lanetlemiş,onların ahiret te en ağır azaba uğrayacaklarını haber vermiş.”[78]

            Bediüzzaman bu konuda:”Sanemperestliği şiddetle Kur’an men’ettiği gibi,sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan suret-perestliği de men’eder. Medeniyet ise,suretleri kendi mehasininden sayıp Kur’an-a muaraza etmek istemiş. Halbuki:Gölgeli gölgesiz suretler,ya bir zulmü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir hevesi mütecessimdir ki,beşeri zulme ve riyaya ve hevâya,hevesi kamçılayıp teşvik eder.........Öyle de:ölmüş kadınların suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine hevesperverâne bakmak,derinden derine hissiyat-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar,tahrib eder.”[79]

            Hâli âlem bu hükmü tasdik etmektedir.

            Ve yine İslâmda emredilmeyip sadece müsaade edilmiş olan teaddüdü zevcat yani dört kadınla evlenme[80] meselesi Hristiyanlıkta yani Hz. İsa bir erkeğin 10 kızla evlenmesini mümkün görmektedir.[81]  Hz.Davud’un doksan dokuz hatuna,Hz.Süleyman’ın yetmiş hatuna sahib olması o zamana ait bir hükümdü.[82]

Kitab-ı Mukaddesin,Tevrat’ın bir çok yerinde Şeriat ifadesine rastlamaktayız. Özellikle Tevrat’da”Musa’nın üçüncü kitabı”olan –Levililer-bölümü ve bundan sonrakiler “Çeşitli şer’i hususlar ve tarihi haberlerden”[83]bahsetmektedir.

Âyet’de:”Sizden her birisi için bir şeriat,bir açık yol yaptık.”[84]

“Her milletin şeriatı kendi zamanında has bulunmuştur. Şeriatı İslâmiyenin salif (geçmiş) şeriatları nasih olduğu (hükmünü ortadan,yürürlükten kaldırdığı)hakkında da icma vardır.” [85] 

“Mevrid-i nasda içtihada mesağ yoktur.” Yani;”Hakkında şâri’i mübinin nassı (hükmü) mevcut olan bir meselede artık içtihad zaid ve o nassın hılafına hüküm batıldır.”[86]

“Şer’i hükümlerden biri,diğerine tercih edilip hüküm tercih edilen delile göre verilebilir.”[87]

“İlahi hükümleri yerine getiren peygamber şeriatının hakimleri,mübarek dinin direkleridir.”[88] Onun yıkılması dinin diğer esaslarının da yıkılmasına sebeb olur.

Gizli olan umura,şeriat emarelere,zahire göre hükmeder. Bu hükme göre bir mesele hakkında peygamber hükmetse zahire göre o hüküm geçerlidir. Gerekirse hüküm verdiği sahibini affettirir. ancak bir de işin batını vardır ki,her şeyin faş edilip açıldığı ahiret gününde Cenab-ı hakkın da vereceği bir hüküm vardır ki,bu hüküm Allah’a aid bir hükümdür. Hakikat ortaya çıktığından bu hükümle insanlar muameleye tabi tutulurlar.

Yani şeriatın uygulanmasında bir ameli salih’de varır.” Ameli salih,maddi-manevi hukuku ibada tecavüz etmemekle,hukukullahı bihakkın ifa etmekten ibarettir.”[89]

Bu konuda Bediüzzaman şöyle der:“Din yalnız iman değil,belki ameli salih dahi dinin ikinci cüz’üdür. Acaba katl,zina,sirkat,kumar,şarab gibi hayat-ı içtimaiyyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men’etmek için yalnız hapis korkusu ve hükümetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kafi gelir mi? O halde;her hanede,belki herkesin yanında daima bir polis,bir hafiye bulunmak lazım gelir ki,serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler.

İşte Risale-i nur,amel-i salih noktasında,iman canibinden,herkesin başında her vakit bir manevi yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gazab-ı ilahiyi hatırına getirmekle fenalıktan kolayca kurtarır.”[90]

İşte şeriat bu mana ve temeli te’sis eder ve de etmektedir.

Böylece “Şeriat,doğrudan doğruya,gölgesiz,perdesiz,sırr-ı ehadiyet ile rububiyet-i mutla