L
A İ K
L İ K
Mukaddesatı
çiğnenmiş,öz yurdunda harabeye dönmüş,yıllarca yapılan içli dışlı
yıkımlar,dindarları takipler,eza ve cefalar. Hüküm laikçe...
Kimine
göre;dinsizlik,kimine göre uygun sistem,kimine göre de ne o,ne de bu. O halde
ney? Atatürkçülük mü? Peki Atatürkçülük ne? Bir din ve mezheb olmadığına
göre,devrim ve inkilablar mı? Neyin devrilmesi? Neyin değişmesi? Açıklık
getirilmesi gereken hususlar. Kimlerce mi? Milletin hakemliğinde muhalifin ve
muvafıkın karşılıklı meseleleri takdimiyle.
Binlerce
meselelerimiz çözüm beklerken biz hala tedirginlik ve korku içerisindeyiz.
Korkumuz niye? Ortada bir yanlışlık ve haksızlık yok ise... Bu ise tarihin
tekerrürü,geçmişte yapılan hareketlerin tekrarı ve de uygun adım yerinde
saymadan başka bir şey değildir.
Oysa
dünya herkes için terakki dünyası olsun da yalnız bizim için mi tedenni dünyası
olmakta devam etsin. Hayır ve asla. Buna insanlar müsaade etse de,zaman göz
yumsa da tarih affetmeyecektir.
İlmin
ve vesikanın,delilin hükümran olduğu ve de olacağı şu asırda fikre ve dile
pranga vurmak,gerçeklere göz yummak demektir.
Baba
evladını,kişi kişiyi,öğretmen talebelerini bir laiklik meselesinde bile
aydınlatamazken bu millet olarak acaba ne anlamaktır? İşe gelmeyenleri olsa
gerek!
Bununla
beraber batıda kalıp oradan bize bakan vatandaşlarımızın orada daha iyi ve
rahat İslâmiyeti yaşamalarını söylemeleri ister istemez bize şu soruyu
sordurmakta: Bizdeki bir çok sorularla beraber laiklik sorusunun gerçek anlamı
balıklar kavağa çıkınca mı açıklama getirilecek? Sınırları çizilerek açıkça ne zaman ifade
edilecek?
Salman
Rüşdi gibi kalem-şörlük yapabiliyorsun! Çünkü laiksin! Dini meselelerde hakaret
kastıyla herzeler savurabilirsin! Çünkü laiksin! Eğer laik değilim sözünü,H.
İbrahim Çelik söylemişse suç,Doğu Perinçek söylemişse suç olmaz! Çünkü laikiz!
Veya buna layıkız. Adını siz kurun nasıl laikiz?
Oysa
Avrupa’da gelişen bu laiklik,skolastik,engizisyon mahkemeleri ve batıl bir
dinin baskısı gibi koyu karanlıktan kurtulmak için giriştiği reform sadece bir
elbise değiştirmek iken biz bunu böyle bir değiştirme ihtiyacı yani dinin
terakki ve buna benzer şeylere mani olma durumu söz konusu değilken,cildimiz
durumunda olan İslâmiyeti değiştirmek,cildimizi soymak demek,hayatı tehdit edip
ölüme kasdetmek demek olan hareketi seçtik. Elbette cildi yavaş yavaş da
soysanız haklı olarak bir feryad,bir çare,bir sebeb ararken,böyle bir harekette
ne derece iyi niyet gösterecek veya beklenecektir?
Gelecek
nesillerin;-Ey Mirasyedi
yaramazlar!-demelerini beklemiyorsak, hüviyetimi-
zi,kimliğimizi,meselelerimizi ortaya koyalım,AKLANALIM , PÂKLANALIM...
İslâmiyetin
müdafaa edilmeye ihtiyacının olmadığını,medeniyete beşiklik ve hiçbir zaman
ışıktan mahrum olmayıp,ışıklandırdığını söyleyen”İslâmiyetin deha cevheri”
yazarı fransız düşünürü R. Caratini şöyle der:”Bu insani ve fikri mayanın
tuttuğu devir ortaçağ karanlığı ise,bugün kurtuluşu bulabilmek için,hepimiz
ortaçağ karanlığı dedikleri zamana dönmeliyiz.”devamla:
“Batı
her şeyi yanlış anlıyor. Kur’an-a ve onun özüne dönüş,gericilik olamaz. Bu
İslâmın özünde yok. Kur’an-ın özüne dönüş,yani batı dili ile
fundemantalizm,İslam aleminin modern teknolojiyi ve müslüman olmayanlarla
diyoloğu terk etmesi anlamına gelmez. Bazı ulema,İslam alemini hiçbir ekonomik
ve siyasi kaideye bağlı kalmadan yaşatmak istiyorlar. Bazıları ise,İslâmın
özüne dönebilmek için,siyasi iktidar sahibi olmak ve bu kudretle hedefe varmak
niyetindeler.”[1]
Bir
Papaz olan Laura Veglieri’de şöyle der:”Cimri,yanık,medeniyet yollarından ve
insan fikrinden uzak bir memlekette,vahşi her türlü zapt ve iradeye karşı
serkeş kabileler arasında saf ve hayat verici bir pınar fışkırmıştır. Bu pınar
İslâmiyettir. Kaynak o kadar coşkun idi ki,önce bir çay,sonra bir nehir halini
aldı,muhtelif kollara ayrılarak bütün dünyayı dolaştı. Bu karıkalı meşrup
nerede tadılmış ise orada,tefrikaya düşmüş milletler birleşirler,ihtilaflar
sükunet bulur. İntikam hakkının hüküm sürdüğü aynı menşeden gelen kabileleri
müttehid tutan,kan rabıtasından başka hiçbir şey içtima-i bağın tanınmadığı
yerlerde,yeni bir his,aynı ahlak ve aynı din mefkuresiyle birleşmiş olan
insanlar arasında kardeşlik hissi hakim olur. Bu ilahi pınar,önünde durulmaz
bir sel halini alınca eski
medeniyetlerin mağrur devletleri üzerine de görülmemiş bir kuvvetle atılmış ve
hatta bu beldeler ahalisi hadisenin büyüklüğü hakkında bir fikir
edinmeden,memleketleri teshir ederek,setleri yıkarak,muhtelif ırklardan tek bir
millet yaratarak o devletleri sarmış,altüst etmiştir.
Böyle
bir hadise tarihte asla görülmemiştir. İslâmiyetin fütuhatında gösterdiği
sürat,ancak bazı heyecanlı kimselerin akidesi olduktan sonra,milyonlarca insanın
dini haline gelmesi şayanı hayrettir.
...İslâmiyet
hem din,hem kanundur. İnsanlara Allah’ı haber verdikten sonra şahsi hürriyet
için bir takım sınırlar çizmiş ve ifası bir kudrete vabeste bazı hak ve
vazifeler koymuştur. Fakat İslâmlar indinde halife dini bir şeftir,diktatör
değildir. Lahuti hiç değil... Hak yolunu takip ettikçe kendisine itaat
olunur,hak ve adalet yolundan ayrılırsa halk onu vazifeye davet eder. Ona
ihtarda bulunur. Bu takdirde halkın sözüne kıymet vermezse yerine başka bir
halife getirmek hakkını haizdirler.”[2]
İnsan
hakları İslâmdadır. Batının insan hakları beyannamesi 10-12-1948 yılının
tufeyli olan bir mahsulü iken İslâmın ki 1400 senelik mahsuldar neticesidir.
Sadece
Veda Hutbesi batının kağıt üzerindeki göstermelik beyannamelerinin fevkindedir.
Hürriyet
yolunu açanlar laiklik gereği hürriyetleri alınmış ve idam edilmiştir. Bumudur
laiklik?
Gizli
Kur’an okuma,gizleme,kaçma laikliğin uygulamalarındandır.
Batıda
dinin ve kilisenin hakim olmadığı bir kurum ve yer gösterilemez. Diyanet bile
çok zincirlerle bağlı. İşte laikliğimiz.
Din
dersi öğretmeni her halde Dini anlatır. Öyle olması gerekir. Buna rağmen bir
şikayet üzerine soruşturmaya gelen İlçe Milli Eğitim Müdürü;sınıfta örtüden
bahsedip bahsetmediğimi sordu. Bende ;-Evet-dedim. Nasıl olduğunu sorunca
bakanlığın bana anlatmam gerektiğini söyleyip;Setr-i Avret konusundan dolayı
nasıl örtünmesi gerektiğini izah ettim. Örtünme konusuna üç sebebten birisiyle
girecektim;Ya gündemde olan bir soru üzerine veya namazdaki örtünmeyi anlatmak
amacıyla veya talebeleri bu konuda aydınlatmak,doğru bilgiyi yine o dersin
sorumlusu olan bir kimse tarafından öğreneceklerdi.
Bunun
üzerine sayın müdür;Hayır ben onu demek istemiyorum,siz sevdiriyor musunuz
–diyerek sözü değiştirdi. Bende;anlatmakla yükümlü olup,kimseyi
zorlamayacağımı,kabul edip etmemek onlarındır diyerek,sözü bitirdiğimde haklı
bulup ayrılmıştı.
O
bunu laiklik adına yapmıştı.
Harpten
çıkmış olan millet bitkin bir haldedir. Kendini bırakmış, hiçbir şey düşünmemiş,
düşünecek halde de değildir.
Bazılarının ise hesabı vardır.M.
Kemal bu hesabı çok iyi yaptı. İnkilabları uygulamak, laikliği yerleştirmek
için birinci meclisi değiştirdi. Çünkü onlar Osmanlı meb’usu
idiler,mücadeleleri,zorlukları,geçmişi bilen vatanperver idiler. Derken ikinci
meclis de değişti. İstenilen seviyeye
gelinmiş,arzu edilen kimseler yerleştirilmişti. Konuşan olursa Topal
Osman-lar,Ali Şükrü’leri kaldırmak için... Üç Ali’ler de hazır beklemekteydi.
Geçmişe
aid ne varsa silindi hepsi... İnkilab ve laiklik uğruna...
Ali
Şükrü gibi inkilab kurbanlarının vasfı bu vahim durumlara tahammülsüzlükleri
idi. İsmet İnönü’nün ifadesiyle:”Ali Şükrü bey meclisin en sert bir üyesi ve
özellikle Atatürk’e karşı son derece insafsız ve kırıcı ifadeler ve
hareketlerle muhalefet eden bir unsuru idi.” Veya Falih Rıfkı Atay’ın
deyimiyle:”Mecliste M. Kemal’den kuşkulanan en tehlikeli ve azgın grup
muhafazakar takımı idi.”[3]
Çünkü
Ali Şükrü hesap sormaktadır. “Mehmetçiğin süngüsü ile kazanılan muazzam zafer
Lozan’da heba edildi. Lord Gürzon’un oyunlarına kurban gittik.”[4]
Anayasada,parti
proğramların da yer alan:”Devletin dini,dini İslâmdır.” Dine,dini inançlara
saygılı olma,gibi ifadeler laikliğe feda edilerek kaldırıldı. Kurulan İstiklal
Mahkemeleri önce asmayı kararlaştırdı,sonra da ifade aldı,göstermelik olarak...
Edirne’den Kars’a kadar bu kıyım sehpaları işledi.
Takrir-i
Sükunla millet susturuldu,ağızlar tırpanlandı. İslâmiyetin girdiği bütün
müesseselerden çıkarılması birinci hedef olarak,Lozan anlaşmasının gereği
olan:”Din öldürülecektir.” kararı uygulanmaya başlandı. Din çıkarıldı,yerine
konulan laiklik ise –hala muğlaklığını koruyup ve öyle olması da istenerek-
boşluğu doldurmak şöyle dursun,yeni bir çok boşluklara ve asırlık kavgalara
zemin hazırladı.
Laiklik
hala halkla çatışma halindedir. Bu durumda da halk laikliğe feda edilmesi
tercih edilirken,laiklik halka feda edilmeyip,inkilabların bekçiliğini
yaparak,halkın ve hakkın üzerinde tutularak kabul edildi. Vücuda giydirilen
laiklik elbisesi ve kumaşından kesilip vücuda göre biçilmedi,belki vücuttan
kesildi. Haklı feryatlar çıkmaya başladı.
Amerika
laik;Turgut Özal’ın da dediği gibi,paralarının üzerinde:”In God we Trust” yani
–Allah’a inanırız.”yazılıdır.
Bush-Nixon
yemininin İncile el basarak yaptı ve orada devlet dinden ayrı olup,din işine de
karışmaz. Mahkemede yeminler İncil üzerine yapılır. Avam kamarasında toplantı
İncil okunarak açılır.
Türkiye
ise bu sistemle 63 yılın 25 yılını yani yüzde kırkını sıkı yönetimle
geçirmiştir.
Avrupa
da Gırnata el Hamra sarayının duvarları baştanbaşa –Allah dışında galib
yoktur.-yazılı.[5]
Ruşen
Eşref Ünaydın’ın da anlattığı gibi:”Laikiz dedik,dinle alakamızı devlet olarak
kestik. Cumhuriyetiz dedik,rejimimizi tehlikeye düşürmemek için saltanat
devrini kötüledik. Kazanılmış büyük zaferleri bile birkaç satırla geçiştirmeye
kalkıştık. Latin harflerini aldık,yeni nesilleri binlerce yıllık tarih
hazinesinden mahrum bıraktık.”[6]
Ahmet
Taşgetiren laikliğin İslâmiyeti tecrid ettiğini şöyle anlatır:”Laiklik Allah’ı
devreden çıkaran ve insanın hükmünü putlaştıran bir doktrindir. Bo
doktrinin,müeyyidesiz karakteriyle,insanın her türlü olumsuz eğilimini de
putlaştırması kaçınılmazdır.
Kıyıcılığı,sömürgeciliği,haksızlığı,ahlaksızlığı,laik insanın hakimiyet
kazanması nisbetinde putlaştırması kaçınılmazdır. Türkiye’de düzen,bunca haksız
bir niteliğe bürünmüşse,bunun altında,laik karakterden daha başka bir motif
aramak boşuna çaba sarf etmektir.
...
Sapkınlıları laiklik özendirmiyorsa da İslâmsızlık özendiriyor. İslâmsızlık ise
laikliğin ürünüdür. Yani nereden bakarsanız bakın bu ahlaksızlıkların özünde
laiklik sendromu vardır. Ancak bunun bu netlikte kabulü laikliği iman haline
getirmiş bir kişi için zordur. Laikliğin ahlaksızlığı yoksa da ahlakı da
yoktur. Ve toplum değerleri de boşluk kabul etmez. Eğer ahlaki alanı
boşaltmışsanız,onun yerini saydığınız şeylerin doldurması kaçınılmazdı. Laiklik
toplum değerlerini İslâmdan tecrid etmeğe yönelmişti. Bugünde sonuçlarını
devşiriyor. TV-de,sokakta,mektebte...”[7]
Laiklik:1)İslâmı
kendimize uydurmayı esas alır.
2)İslâmiyet hristiyanlık gibi sadece
ahiret dini değildir. Zira onlarda ruhbanlık yani evlenmemek ve evlenmemeyi
ibadet ve sevab itikad etmişlerdir.[8]
İslâm ise kanunlar doğrultusunda,müsaade nisbetinde yaşanılmaktadır.
3)Hristiyanlık belli bir kavme gelmiş
olup ahlak konularını ihtiva eder. Dünya ile ilgili hiçbir hüküm,emredip
yasaklayıcı ahkam yoktur.
4)Sanki laiklik İslâmın önüne bir sed
olarak yapılmış,esintisinden bile rahatsızlık duyulmakta,hatta öcü gibi
bakılıp,korkulmaktadır.
5)İslâmiyet ismin Ali olup,Coni gibi
olunmak demek değildir. İslâmiyet hem şekilde,hem de manada hakim
pozisyonundadır.
6)Fert ve millet olarak
baktığımızda,asırlar içerisinde acaba nasıl ve hangi durumdayız. Dünya
mı,ahiret mi,ikisi de mi kazanılmış,yoksa kaybedilmiştir?
7)Her şeyin bir bedeli vardır. İmanında
bir bedeli olacaktır. Oda ödenmesi ve yaşanması gerek...
İngiliz
ajanlarının müslümanların kuvvetli noktalarından tahrib etmeye çalıştıkları
maddelerden biri:”Müslümanların akidelerine bid’atlar sokup,İslâmı gericilik ve
terör dini olmakla,itham edeceksiniz. İslâm memleketlerinin geri
kaldığını,sarsıntılara maruz kaldığını söyleyecek ve böylece onların İslâma
olan bağlılıklarını zaifletmiş olacaksınız.”[9]
Başkalarına
laikliği uygun gören İsrail oğulları kendilerine neden uygun görmemektedirler?
Mısır
devlet başkanı müteveffa Enver Sedad’ın müsteşarı Hasan Tahimi’nin
başkanlığında,müslümanların Camp David anlaşmasına karşı muhalefetlerini kırmak
için bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyonun diğer bir amacı da (İhvan-ı
Müsliminin ve) İran’daki İslâm inkilabının tesirini yok etmek ve İslâmın
uyanışını önlemekti.
Komisyon
üyeleri,raporun metni,topladıkları istihbaratın özetinden sonra almış oldukları
önleyici tedbirlerde:”Israrla laiklik yani din ve siyaset ayırımı düşüncesi
işlenmeli. Müslümanlar devamlı taciz edilmeli,maddi ve manevi bakımdan sürekli
baskı altında tutulmalı.
Okullarda
İslâm tarihi ve din dersleri proğramları yeniden ele alınmalı,din siyasetten
ayrılmalıdır. Din yalnızca ahlaka bağlı olarak anlatılmalı. Hilafet ve bilhassa
Osmanlıların halifelik müessesesi çok kötü ve çirkin bir şekilde tanıtılmalı.
Ayrıca sürekli batının kiliseden ayrıldığı için hızla ilerlediği vurgulanmalı.
Müslüman
ulemaya bilhassa düşünceli olanlarına karşı iftira ve karalama kampanyaları
açılmalı ve onları halkın karşısında küçük düşürmeliyiz. Zaman zaman aşırı
müslüman dincileri gündeme getirerek onları tutuklamalı,halkın onlara yönelmesi
yerine onlardan soğuması için kahramanlıklarını okşayarak ölçüsüz girişimlerde
bulunmalarını teşvik etmeliyiz. Ayrıca onları red cephesi devletlerinin yani
Camp David anlaşmasına karşı olan Libya ve Irak gibi devletlerin ajanları
olarak göstermeliyiz.
Üniversitelerdeki
müslüman öğrenci liderlerinin ellerine dolaylı yoldan sınırlı miktarda
patlayıcı maddeler ve silah koymalıyız. sonra bunları bahane ederek müslüman
cemiyetleri tasviye edebilir,onlara dehşet ve ibret verici cezalar vererek
diğer müslümanları caydırabiliriz. Cemiyet-ül Tekfir ve Şeyh Zehabi gibi
liderler bahane edilerek müslümanlar yok edilebilir. Üniversitedeki kızlar ve
çalışan kadınlar İslam düşüncesine karşı tahrik edilebilirler. Aynı zamanda
erkeklere karşı da kolaylıkla kışkırtılabilirler. Çünkü İslam ahlakı ve aile
sistemi kadınlara bazı kısıtlayıcı emirler getiriyor. Bunları abartıp,kızları
ve kadınları hem İslâma hem de erkeklere karşı kışkırtarak harekete
geçirebiliriz.
Okul
ve üniversitelerde öğrencilik dönemlerinde İslâm hareketi ile irtibatı olmuş
kimseler ve sakallı gençler kesinlikle polisliğe,askerliğe ve devletin hassas
mevkilerine alınmamalı,mevcut olanlarda önemsiz ve uzak bölgelere tayinleri
çıkarılarak uzaklaştırılmalı. Müslümanların birliğini bozup aralarına nifak
sokmak ve itimatsızlık oluşturmak için onlardan birbirlerini ihbar ediyormuş
gibi ifadeler alınıp,bunlar yazıya dökülerek yayılmalı ve onların yüzleşmeleri
önlenmeli ki gerçek ortaya çıkmasın. Aynı zamanda bütün müslümanlara ve İslâma
karşıymış gibi görünmemek için sert tavırlarla çıkış yapmamaya dikkat
etmeliyiz. Çünkü böyle yaptığımız takdirde müslümanlar,müslüman kardeşlerle
bütünleşerek bize karşı koyabilirler.”
Mısırda
icra edilen bu oyun bizde de tamamen bir benzerlik arz etmektedir.
Bizdeki
laiklik batı usulü laiklik değildir. Batıda amiri de memuru da kilise ve
İncille iç içedir. Bizde ise küs durumda olup,sırtı dönüktür. Ne zaman ve ne
kadar hatırlanılmaktadır?
Ali
Ulvi Kurucu bir dostunun anlattığı bir hatırayı şöyle nakleder:”1974’de
Türkiye’den 150 bin kişi hacca gelmişti. O zamanki Endonezya başbakanı Dr.
Muhammed Nasır’da hacca gelmişti. Kendisiyle tanışırdık. Ziyaretine gittim.
Bana-Türkiye’den bu sene hacca kaç kişi geldi? diye sordu. Ben,150
bin,deyince,Allah’a şükrederek secdeye kapandı. Gözleri yaşarmıştı... Bende
heyecanlanıp ağladım. Dedi ki,-Lozan-ı ben iyi bilirim. Ben bir diplomatım.
Lord Gürzon Balkan ve Birinci dünya harbinden ve kurtuluş savaşından bitkin
vaziyette çıkan Türklerin işini bitirmek istiyordu. Bunun içinde ruh kökünden
koparmayı planladı. Ortamı da müsaid görünce –Hristiyan olun,her şey bitsin.-
Eğer halk isyan edecek duruma gelirse LAİKLİK DE anlaşırız,diyordu. Lord
Gürzon’un istediği laiklik Rusya tipi bir anlayıştı. Şimdi bakıyorum,Türkiye’de
lozandan sonra tek bir kilise yapılmadı. Ama bizim zayıf bir dönemimizde bize
yardım teklif eden batılılar,önce hastahanelerle işe başladı. Millet fakirdi.
Açtıkları hastahanelere hristiyan kuruluşlarından bol bol ilaç yardımları da
geliyordu. Ama her hastanenin yanında bir kilise kurulmuştu. Tedavi edilen
Endonezyalı’ya;-Bak sana şifayı Mesih İsa veriyor. (Haşa),gel seni bir takdis
edelim deyip,cahil hastanın üzerine bir haç çıkarıyorlardı. Şimdi tezada
bakın,ben düşünüyorum da şuna varıyorum:”Sizin milletiniz,kendisini Allah (CC)
için cihada vakfetmiş. Şehid olup Allah yolunda can verirken sâfiyane ve
kalbinden gele gele ellerini Allah’a açıp:”Ya Rabbi! evlatlarımın ve geride
kalanlarımın imanı sana emanet.”diye dua ediyor. Onun içinde her şeye rağmen
sizin nesilleriniz İslâmiyetten dönmüyorlar. Zira Allah’a tevdi edilen bir
emanet asla zayi olmaz.”[10]
Bediüzzaman’ın
talebelerinden Ahmet Feyzi Kul,laikliği ihlal suçundan mahkemeye verdiği uzun
beyanatında özetle şöyle der:” Biz,kominist usulü laiklik istemiyoruz.[11]
Zira uygulamalar
o doğrultudadır. Mesela:Celal Bayar;”Bir inkilapçı için bütün mürtecileri feda
ederim.”[12]
Celal Bayar:”Biz
Türkiyede şeriatı yaşatmayacağız.”[13]
R. Sezgin:”Biz
laik,Kemalist gençlik istiyoruz.”[14]
1937’de İnönü ve
180 arkadaşı adına verilen önerge ile kabul edilen laiklik[15]
‘den sonra Türkiye’nin genelindeki hal insanlık tarihinde eşine rastlanmayan
uygulamalardır. O. Y. Serdengeçti’nin ifadesiyle:” Allah diyenlerin Yallah diye
hapishanelere atıldığı” yıllar...
M.P.si meclis
grubu reisi O.N.Köni:”Türkiye’de hristiyanlar,Museviler var,dini işlerini
cemaatları görür. Bütçeleri buraya geliyor mu? İşlerine karışıyor muyuz? Bu
ayrılık,gayrılık nedir? Onlar,bu sahada daha mümtaz yaşıyorlar demektir.
İbadetin şekline
de karışıyoruz;şöyle kamet getirilecek,böyle ezan okunacak diye... Buna da hakkımız
yoktur.
Bu müdahaleler
anayasaya da,demokrasiye de aykırıdır.”[16]
Daha neler ve
neler mi? Asırların bitiremeyeceği meseleleri satırlar bitiremez. İşte
özetle:”1925’de M.E.B.ı olan Mustafa Suphi Din derslerini tümüyle
yasaklar.”,”Camilere sıra konup,adı müslümanlık olan yeni bir hristiyanlık dini
üretilmeye çalışılır.”,Mary Adkinns adındaki bayan misyonerin ifade ettiği
gibi:”Amerika Türkiye üzerindeki emellerine ancak müslüman halkın hristiyan
olması ile erişmiş olur.” emeline çalışılır. “Yıkılan ve ahır yapılan
Türbeler.”,”Yakılan Kuran’ı Kerimler,Kilitlenen ve dinamitlenen
camiler,Kur’an-ı Kerim-i okuturken dövülen kadınlar,yahudi Vakko’ları memnun
etmek adına idam edilen Atıf Hocalar...
“O günler öyle
günlerdi ki evinizden çıktınız mı,acaba hangi sokağa sapsam ki;darağacında
sallanan bir adamla karşılaşmasam,derdiniz. Zira adım başı asılan birine
rastlanıyordu. Bir defasında Hacı Bayrama giden dört yol ağzında böyle bir
darağacıyla karşılaşmıştım. Anlaşılan pek dalgın yürüyormuşum
ki,kendimi,birdenbire yüksekçe asılmış bulunan bir adamın ayaklarının altında
buldum. Bu zat sonradan öğrendiğime göre Altındiş Halid namında birisiymiş.
Darağacını bekleyen jandarma bana bir dipçik vurdu. Elimdeki çantayı
fırlattım,ayakkabılarımı çıkartarak istasyona kadar koştuğumu hatırlıyorum.”
Bütün bunların
sebebi ne idi? Bunlar, Atatürk’ün İnönüye şifreyle bildirdiği üç şey
içindi:”Yeni Türk tarihinin dönüm noktaları üçtür:
1)Çete
rejiminden ordu rejimine geçilmesi;
2)Lozan
andlaşmasının yapılması;
3)Cumhuriyetin
kurulup inkilablar rejimine başlanması...
Bu, üç büyük
hadisede Atatürk’ün sağ eli,İnönü’dür.”[17]
Ancak şu
garabetlere bakınız ki:”Ne dindara ne de dinsize ilişmemek”[18]
tarzında hareket etmesi icab ederken;tersine işleyip,müslümanların kıyımı
noktasında gerçekleştirilir. Şapkaya muhalefet etti gerekçesiyle bohçacılık
yapan Şalcı Bacı adında bir kadın,içinde yazar Çetin Altan’ın dedesi kumandan
Tatar Hasan Paşa’nında bulunduğu heyetçe idam edilir.[19]
Ve 1939’da köy imamı olan İsa Parlak’ın şapkaya muhalefetinden dolayı
vatandaşlıktan çıkarılmasıyla,aynı halin devam edip,hala vatandaşlığa kabul
edilmemesindeki garabet...[20]
“Tek parti
iktidarı,en masum dini hareketlerin laiklik bahanesiyle önlendiği bir devir
oldu. Dini bir risale neşretmek veya bir gazete sütununda Dinden bahsetmek
cesaret meselesi olmaktan da çıktı,resmi yasaklar arasına girdi. 17-5-1943’de
Dahiliye vekaletine bağlı Matbuat umum müdürlüğü tarafından gazetelere
gönderilen tamimde,dinden bahseden bütün yazı ve tefrikaların on gün içinde
hitama erdirilmesi emrediliyordu. Gerekçe:”Biz her ne şekilde ve surette olursa
olsun,memleket dahilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer
yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine
taraftar değiliz.”[21]
Müslümanların
İslâmiyeti yaşamaları ve öğrenmeleri bizzat devlet eliyle engellendi.
Engizisyon mahkemelerini unutturan,utanç duvarını çatlatan,haçlı seferlerini
unutturan 163. madde ile,halkla İslâm arasına sur ve Çin seddi örüldü.
Hekimoğlu
İsmail’in deyimiyle:”Türk ceza kanununun 163. maddesi de,dinsizlikten dine
geçmek isteyenlerin prangasıydı. Bunun için her dindar,163-ü görünce ürperir.
Zulmün abidesi
olan bu madde kanun mantığına da aykırıydı.
Anayasada ve
ceza hukukunda laikliğin tarifi yoktur.”der.[22]
Bunu Süleyman
Demirel’de söyler:”Cumhuriyetin temelinde laiklik ilkesi yoktur.”[23]
O 163. madde ki[24]
şöyledir:”Laikliğe aykırı olarak,devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi veya
hukuki temel düzenini kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla
cemiyet tesis,teşkil,tanzim veya sevk ve idare eden kimse,sekiz yıldan on beş
yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.
Böyle
cemiyetlere girenler veya girmek için başkalarına yol gösterenlere beş yıldan
on iki yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
Laikliğe aykırı olarak,devletin
sosyal veya ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzenini,kısmen de olsa dini
esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat
temin ve tesis etmek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes
tanınan şeyleri alet ederek, her ne suretle olursa olsun propağanda yapan veya
telkinde bulunan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası ile
cezalandırılır.
Yukarıdaki
fıkralarda yazılı fiilleri devlet daireleri,belediyeler veya sermayesi kısmen
veya tamamen devlete ait olan iktisadi teşekküller,sendikalar,işçi
teşekkülleri,okullar,yüksek öğretim müesseseleri içinde veya bunların
memur,müstahdem veya mensubları arasında işleyenler hakkında verilecek ağır
hapis cezası üçte bir nisbetinde arttırılır.
Üçüncü ve
dördüncü fıkralarda yazılı fiiller,yayın vasıtaları ile işlendiği takdirde
verilecek ceza yarı nisbetinde arttırılır.”[25]
“163. madde Din
hürriyetinin kanlı katilidir.”diyen merhum avukat Bekir berk:”Türkiye’nin 67
vilayetinin 66’sında Sulh ceza,Asliye ceza,Ağır ceza,Ağır ceza Yargıtay,askeri
mahkemeler ve askeri yargıtay’da laikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla
mahkemelere sevk edilen,karakollara tıkılan,hapishanelere atılıp zindanlarda
çürütülen müminlerin müdafaasını deruhte ettim.”ve devamla:
“TCK’nın 163.
maddesi dinin gereklerini kimseye zarar vermeden eda etmek,tenevvür etmek
isteyen,iman icablarını yerine getirmek isteyen müminlerin üzerinde bir zulüm
kamçısı,bir cellat satırı olarak kullanıla gelmiştir.”
Başlangıçta bu
maddenin ne şekilde kabul edildiği,ne şekilde tatbik edileceği,ancak ne şekilde
tatbik edildiği hususunda 1950’den önce
mecliste yapılan muhalefette DP adına Muammer Alakan şöyle tenkitte
bulunmuştur:”163. maddeyi tedkik ettiğimiz zaman burada vicdan
hürriyetine,fikir hürriyetine karşı büyük baskıların olduğunu
görüyoruz.Vatandaş,mübhemiyetle karşı karşıyadır. Bununla kominizm aleyhtarı
propağanda yapılmayacaktır.
Arkadaşlar
bununla bilerek veya bilmeyerek kominizm mücadelesi yapılmak istenirken onun
karşısına bir taviz kondu,dinde ceza-i müeyyidelerle karşı karşıyadır. Şimdi
arkadaşlar geliniz burada bir anlaşma yapalım. Memleket,dünya karşısında bizi
hacil düşürecek vicdan üzerindeki ve fikir hürriyetini bağlayıcı hükümleri
kaldıralım. Vicdan hürriyeti,fikir hürriyeti,düşünüş hürriyeti ve bu devletin
bekasını,emniyeti ihlal etmedikçe bunları söylemek hürriyeti mahfuz kalmalıdır.
Biz memlekette demokrasiyi kökleştirelim derken biz memleketin anti-demokratik
kanunlarını kaldırmak durumundayken bunların aksine,engizisyon kanunlarında görülen
vicdanları ve fikir hürriyetini aynı derecede tazyik eden kanunlar vaz etmek
selahiyetine malik değiliz. Bunun için bu cihete asla gitmemeliyiz arkadaşlar.
Arkadaşlar bu istibdattır. Buna hiçbir akıl v mantık cevap vermez. Biz,bunun
için teklif edilen bu maddeyi anti-demokratik buluyoruz. Ve demokratik hakların
tatbikinde baskı vasıtası olarak kullanılacağını telakki ediyoruz. Başbakanın
bunu demokrasiyi tatbik etmek için,demokrasiyi korumak için teklif ediyoruz
şeklindeki sözleri hayret uyandırmıştır. Bu sözler,hürriyet uğruna giyotine
gönderilen madam Rola’nın sözlerini hatırlatıyor:”Ey demokrasi senin
adına,senin namına nasıl kanunlar tehdit ediliyor.”diyordu.
Gerçekten de 40
yıl boyunca bu millete giyotin içittirilircesine;zulüm,baskı,kominizm ve
anarşiye pirim ve rüşvet verilmiş,ekilip-yeşertilmiş,din ve mukaddesatına bağlı
olanlar susturulmuş,ektikleri güller soldurulmuş,ekimine de son verilmiş. Ve
işte şimdiki derdiklerimiz!!!
Aynı konuda
İstanbul müstakil milletvekili Osman Nuri Köni’de endişesini şu şekilde dile
getirir:”Bu kanun anayasaya aykırıdır. Tekrar ediyorum kusura bakmayınız ki bu
tasarı dinsizlik hakkında hiçbir fıkrayı ihtiva etmiyor. Dinsizliği terviç
ediyor,bu anayasamıza muğayirdir... Dini İslâma tecavüz vardır bu fıkrada. Bu ne
derece doğrudur takdirinize ve vicdanınıza bırakıyorum arkadaşlar. Din
propağandası yapılmıyacak deniyor ,fakat dinsizlik hakkında sükut. Yani
yapılacak deniyor. Bunun manası budur. Laiklik maskesi altında bir tahakküm
meydana getirmektir. Eğer başbakan demokrasiden bahsetti ise bu hürriyetsiz
demokrasidir. Açık söylüyorum beni ikna etsinler, görünüş de demokrasi
müessesatımız var hem demokrasiye sığınıyorlar hem de onu yıkmaya
uğraşıyorlar.Halbuki öyle inkilablar,din müessesesine tecavüz mahiyeti taşıdıkları
takdirde vasıtayı istibdat,vasıtayı zulüm eder. İstihsal edilen gaye nedir?
Tasarı,dine
bilhassa dini İslâma tecavüz taşıyan hükümleri ihtiva etmektedir. Rica ederim
bu kanunu tekrar tekrar okuyunuz. Vicdan ve fikir hürriyeti bumudur? Halbuki
başbakan hakiki demokrasiden bahsediyor alemi kandırmak,aldatmak için. iz adli
baskı icad ediyorsunuz. Adliyeyi de manen öldürüyorsunuz,alet ediyorsunuz ne
diyeyim? Bu masum milletin mezarını kazıyorsunuz,başka diyecek bir şey yoktur.
Milleti esir gibi yaşatmak istiyorsunuz. TBMM size hitab ediyorum,bu tasarı
dini İslâma tecavüz,laikliğe külliyyen muhalif ve anayasayı ayaklar altına alan
bir tasarıdır.”
Bu madde
insanları diri diri gömme sanatıdır. Demokrasi havariliği yapanların
aldatmacasıdır. Vicdanları sönmüşlerin bir takdiridir. Buna karşı sükut sükut değil,tam bir
sukuttur,düşüklüktür. Okunmayan bu kanunu hayatımızla ödedik.
O.N.Köni’nin:”Hükumeti
Osmaniyenin son zamanlarında,bilhassa mütareke devrinde,memleketi asla sevmeyen
bir sadrazamı vardı. Damad Ferid,öyle değil mi? Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin
Damad Ferid Paşası işte bu Şemseddin (Günaltay)beydir.”[26]
dediği o zamanın başbakanı olan bu zat ise şu sahte kılıfı giydiriyordu:”Hiç
merak etmeyin bu madde böyle olacak,fakat hiçbir vakitte tatbik olunmayacak. Ancak
pek fevkalade ahvalde yani;”Şeriat isteriz.”gibi bir ihtilalde nazarı dikkate
alınmak için yapılmıştır. Biz memlekette ihtilal ve irtica-ı yaşatmayacağız.
Buna meydan vermemek için çalışıyoruz. DP başkanı Celal Bayar ile bu meseleyi
birkaç defa konuştum. DP başkanı daima irtica endişesini izhar etti. Bende
kendisine irticayı önleyecek kanun tasarısı hazırlayacağımızı söyledim. Sizlere
mi başkanınıza mı inanayım? Rica ederim samimi olunuz efendiler. Kanun belki
hiç tatbik edilmez,fakat hükümet elinde böyle bir kanun bulunması memleket
düşmanlarına ve fena düşünenlere karşı hükümeti önleyici imkanlarla tatbik
edilecektir.”[27]
Demoklesin
kılıncı gibi,elde hazır bulunan kof bir iddia. Bunca yıldır kimin tehlike,kimin
dost olduğu maskelerin düşmesiyle daha net görülmektedir.
Laiklik neymiş
bir de bunu Halide Edib Adıvar’ın bir
hatırasından dinleyelim:
“Edinburg
Muharrirler Kongresinde bizimle çok alakadar ve çok kuvvetli hristiyan ve
dindar olan biri demişti ki;
“Sizdeki
Laisizm,nihayet İslam dinini kaldıracak ve hepiniz hristiyan olacaksınız.”Ben
gülerek;
“Müslümanların
hristiyan olmaya ihtiyaçları yoktur. Çünkü hristiyanların insani yüksek tarafı
esasen İslamda da vardır.”demiştim. O da dedi ki:
“Laisizm
ruhunu,İncil’deki bir hikaye ile ifade eder. Musevilerin sofu ve riyakar bir
zümresi olan Pharisee’ler,musevileri yıktığına inandıkları ve düşman bildikleri
İsa’nın ayağını kaydırmak ve ona Romalılara yok ettirmek maksadıyla ona ajanlar
gönderiyorlardı. Bunlardan birisi Hz. İsa’ya:”Sen doğru bir adamsın efendim.
İnsanlara Allah’ın yolunu gösteriyorsun. Bu halde Sezar’a (Kayser’e,Roma
hükümdarına) vergi vermek doğru mudur? diye sormuştu. İsa:
“Vergi parasını
bana gösterin.”demiş. Sonra’da Sezar’ın resmini işaret ederek:”Sezar’ınkini
Sezar’a,Allah’ınkini Allah’a verin.”demişti...
(Ve adam sözüne
şöyle devam etti:
“Bana öyle
geliyor ki hanımefendi:Siz Türkler,Laisizmi yaparken yalnız Sezar’ınkini değil
Allah’ınkini de Sezar’a verdiniz.”[28]
Ne kadar
benziyoruz değil mi?
Bediüzzaman’da
laiklik konusunda şu açıklamalarda bulunur:”Hükümetin laik cumhuriyeti dini dünyadan ayırmak demek olduğunu
biliyoruz. Yoksa,hiçbir hatıra gelmeyen dini reddetmek ve bütün bütün dinsiz
olmak demek olduğunu,gayet ahmak bir dinsiz kabul eder. Evet,dünyada hiçbir
millet dinsiz olarak yaşamadığı gibi;Türk milleti misüllü bütün asırlarda
mümtaz olarak,bütün aktar-ı cihanda,nerede Türk varsa müslümandır.”[29]
Yani:”Dini
dünyadan tefrik edip-bîtarafâne kalmak- prensibini kabul
etmiş;dinsizlere,dizsizlikleri için ilişmediği gibi;dindarlara da,dindarlıkları
için ilişmemesi o prensibin icabatındandır.”[30]
CHP'nin 1947
tarihli kongresinde laiklik tarifi şöyle yapılmıştı: "Laiklik, yalnız din
ile siyasetin arasında bir alâka kurulmaması değil, sosyal hayatın her yönüyle
din arasında münasebet kurulmamasıdır. Binaenaleyh laiklik, sosyal hayatın her
yönünü, müsbet bilimin verilerine uydurmasını tazammum eder" (1947 tarihli
CHP kongresi metninden).[31]
Bediüzzaman 1908
yılı Aralık ayında;Tanin baş yazarı Hüseyin Cahid’in”Laiklik”isteyen yazısına
karşı verdiği cevapta:”Bana öyle geliyor ki,sizlerin hatası bilhassa şu
noktadan istikametleniyor. Ve çıkış istikameti hatalı olduğu için elde edilen
neticeler,tezatlardan kurtulamıyor. Sizler,İslâmiyetin esas hükümlerinin
üzerinde temelini bulmamış zihniyetle,başka dinlerin ve kavimlerin
mecralarından muhassallaşmış neticeler alıyor,bunların üzerinde,zamanın
icablarını mülahaza ediyorsunuz. Bu hatadır. Çünkü,dünya yüzündeki dinler
arasında münhasıran İslâmiyettir ki,kendi mensubları için,hayatın iki
safhasında da,hükümleri ebedi kıstaslar koymuştur. Münâkehât,muamelat ve
ukûbatın ihtiva ettiği esaslar haricinde,bir insanın dünya üzerindeki hayat
safhasına giren hangi mevzular kalıyor. Bunu hiç düşündünüz mü? Emin olunuz
ki,yoktur. Yalnız yapılacak olan,akıl ve irfanın yolu ve nuru ile,içtihadın
vazifesinin,yalnız mahsus olmayan hususata münhasır olmayıp,örf ve adata da
müstenid olan,ahkamı mahsusa da dahi,içtihadın vazifesini müdrik olmaktır.
Ey Hüseyin Cahid
bey! Zat-ı aliniz,bu şekilde zamanın tağayyürü halinde ahkamın tebeddülü
esasını kabul edebilmek cesaretini ve dur-endişliğini göstermiş zihniyet
önünde,sadece şükran ve hayranlık hissetmeden nasıl oluyor da,başka dinlerin
çaresizlik içinde tutmaya çalıştıkları bedbaht istinadgâhlar üzerinde
dolaşıyorsunuz. Bunu izah edebilir misiniz?
Edemezsiniz,çünki,sizlerin
en büyük hatanız,bizimle hiçbir maddi-manevi münasebeti olmayan menbaları,bizim
için kabil-i tatbik kabul etmeniz,yaşadığımız zamana da bu esasata göre
boyanmış renkli camlarla bakmış olmanızdır.”[32]
Yani;aleme ve her
şeye boyanmış renkli ve de siyah camların arkasından bakıp,değerlendirmenin
diğer adıdır laiklik... Renkli camın arkasındakinin hakikatı her ne olursa
olsun,camın rengi değiştikçe hakikatın rengi de değişmekte ve ona göre şekil
almaktadır. Boyalı laiklik,renkli dünya. Rengarenk insanlar ve alemleri. Boyalı
fikirler ve zikirleri...
Almanyanın
tanınmış ilahiyatçılarından Prof. Hans Küng laiklik konusunda:”Laik kafa
yapısına sahib olanlar dünya insanlığı hayatında,insanlık tarihinde dinleri çok
önemli bir faktördür. Ve bu,bugünde aynen geçerliliğini muhafaza etmektedir.
İslamiyet:”Din insanların şahsi meselesidir umumla alakalı değildir.”diyenler
aksini açık ve net bir şekilde ortaya koyuyor. Ve yine din ile siyasetin yani
devlet işlerinin basitçe birbirinden ayrılamayacağını yine İslâmiyetten
öğreniyoruz. Biz politikayı,siyaseti ve ekonomiyi bir tarafa din ve
ahlakı diğer tarafa koyuyoruz,fakat neticede ortaya çıkan bunun yanlışlığıdır.
Bunun en bariz misalleri de,halkımız arasında idareciler hakkında:”Onlar
yukarıda her şeyi yapıyorlar ve bu hakkı nereden alıyorlar?”sorusu hiç de
haksız değil.”[33]
İngiliz
tarihçisi Arnold Toynbee’de:”-Kurtulmak için ne yapmamız gereki-yor?sorusuna
verdiği cevapta:”POLİTİKA alanında dünya hükümetini başaracak kurucu bir sistem
hazırlayın. EKONOMİ alanında,serbest yatırım ile sosyalizm arasında uzlaştırıcı
(yer ve zamana göre değişebilme esnekliğine sahib) (Yazar burada sosyalizme
atıfta bulunması önceki yaşantısının etkisinin bir belirtisi olarak
görülmektedir.Bu gün yıkılan rusya ve dünya sosyalizmi,sosyalizmin hiçbir
reçete olabilecek özelliğe sahib olmadığını göstermekte,despot bir idareyi
hedef almaktadır. )çalışma düzenleri bulun. RUH alanında laik üst yapıyı dinsel
kurumlarla birleştirin. Bu gün batı dünyasında bu amaçlara ulaşmak için
çalışmalar yapılıyor. Eğer bu üç alandaki amacımıza ulaşırsak,medeniyeti ayakta
tutmak savaşında zafere ulaşabiliriz....
Bu üç görevden
Din alanında olanı ilerde çok önem kazanacaktır. Ruhsal diriliş öyle bizim
istediğimiz zaman gerçekleşecek bir olay değil,ruhsal olgunlaşmayı yavaşça
izleyen bir olay.”[34]
Sakın Yahudi
Agop gibi olmayalım. Agop hanımına gelir,yahudi dinini bırakıp hristiyan
olacağını söyler. Oda sen bilirsin,der. Papaza da gelerek hristiyan olduğunu
açıklar. Ancak bir müddet sonra hristiyanlığı beğenmediğini papaza söyleyerek
hristiyanlıktan ayrılır ve müslümanlara gelerek İslâmiyeti araştıracağını
söyleyerek,araştırmaya koyulur.. Ancak ömrü kifayet etmez,bir müddet sonra
müslüman olamadan ölür.
Agop’un hanımı
kocasını gömmek üzere yahudilerin mezarına götürür. Ancak yahudiler onun kendi
dinlerini terk edip,hristiyan olduğunu söyleyerek kabul etmezler. Hristiyan
mezarlığına getirdiğinde onlarda;evet,hristiyan olmuştu ancak bir müddet sonra
ayrıldığından dolayı kabul edemeyiz-derler. Müslümanların mezarlığına
getirdiğinde ,müslümanlar da kabul
etmezler,çünkü onun İslâmiyeti araştırmakta olduğunu ancak daha müslüman
olmadan öldüğü için kabul edemeyeceklerini söylemeleri üzerine hanımı kocasının
başı üzerinde oturup bir yandan ağlarken bir yandan da şöyle feryad
eder:Aaah Agop aah...Musa’yı
küstürdün,İsa’yı terk ettin,Muhammed’i de bulamadın,kaldın ortada,kaldın
ortada. Vay senin haline,vay senin haline...
Sakın bizim
laikliğimiz de Agop’laşma olmasın?
Kendi
değerlerimiz var iken Avrupa’ya dilencilik neye?”Avrupa’ya dilencilik etmek
İslam adına büyük bir cinayettir.”,”Batıyı kıble tayin ederek,batıya
müteveccihen namaz kılmak gibidir.”
“Ey bu vatan
gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız... Aya,Avrupa’nın size ettikleri
hadsiz zulüm ve adavetten sonra,hangi akıl ile onların sefâhet ve batıl
efkarlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid
edenler,ittiba değil,belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi
kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Agah olunuz ki! Siz
ahlaksızcasına ittiba ettikçe,hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz! Çünki
şu surette ittibaınız milliyetinize karşı bir istihfaftır ve milleti bir
istihzadır!”[35]
28-11-1992
MEHMET ÖZÇELİK
[1] Zaman gazt.6-5-1992.
[2] Mabetsiz Şehir. O.Y.Serdengeçti.sh.95-98.
[3] İnkilab Kurbanları. Hüseyin Yılmaz. sh.11,24.
[4] Age.sh.60.
[5] Altınoluk dergisi.Ağustos.1990.
[6] Zaman Gazt.18-12-1990.
[7] Agg.11-11-1992.
[8] Bak. Hak Dini Kur’an Dili.E.H.Yazır. 1 / 33.
[9] Hempher’in itirafları.İngiliz casusu.Sh.48.
[10] Zaman Gazt.6-11-1992.
[11] İttihad Gazetesi. 11-11-1969.
[12] Agg.30-12-1969.
[13] İnönü Dönemi. Abdurrahman Dilipak. Sh.216.
[14] İttihad Gazt.30-12-1969.
[15] İnönü Dönemi.age.Sh.201.
[16] Age. Sh.203.
[17] Age. Bak. Sh.59,65,85,100,139,265,267,270,272,274,276,278,280,282.
[18] Din ve Vicdan Hürriyeti. Prof. W. Hamel. Sh.158.
[19] Bak.Zaman Gazt.19-11-1992.
[20] Agg.4-11-1992.
[21] Laikli nedir,ne değildir? Yeni Asya yayınları. Sh.14.
[22] Zaman Gazt.5-11-1992.
[23] 2000’e Doğru.20-11-1988. Sh.13.
[24] Bak.Sur dergisi.!990.Ocak,Din-Devlet İlişkileri.H.Hüseyin Ceylan. 2 / 433.
[25] Bak Diyanet Dergisi. Şubat.1991. Sh.17.
[26] İnönü Dönemi.age.Sh.205.
[27] Zaman Gazt.13-5-1991.
[28] Temellerin Duruşması. Ahmet Kabaklı.Sh.201.
[29] Tarihçe-i Hayat. Sh.205.
[30] Age.214.
[31] Bak.Yeni Şafak Gazt.Nazlı Ilıcak.3-11-2001.
[32] Tarih Sohbetleri.Cemal Kutay. 6 / 199-200,202-203,,Bak.Devlet Felsefesi. Safa Mürsel. Sh. 481-482,237.
[33] Zaman Gazt.20-5-1992.
[34] Medeniyet Yargılanıyor. Sh.42.
[35] Lem’alar. B. Said Nursi. Sh.111.