Bu olay
Kırşehir’in küçük bir köyü olan Çimeli köyünde,1942’de cereyan eder.
Türkiye’nin her tarafında olduğu gibi Çimeli’de de
halkın kaldırdığı buğdaylar toplanır. Öşür adıyla ellerinden alınır. Olay şöyle
gelişir:
Bir
öğle vakti Mehmet anasına seslenir:
-Anaaa! Ana,gel,gel.
Öşürcüler gelmiş.
-Ne
telaş edersin oğlum,gelcez.
-Bacı bu harman sizin mi?
-Evet
oğul,çok şükür bizimdir.
-Nede çok kaldırmışsınız!
-Allah vergisi. Allah bizlere acıyor veriyor,devlet
bizlere acımıyo,elimizden alıyo...
Bacı,devlet onu askere verecek tamam mı? Toplayın
buğdayları... Ben bunu böyle işaretledim. Bundan alınmayacak. Alınırsa çok ağır
ceza var,bilirsiniz. Yarın gelip alacaz.
Tamam mı muhtar? Seninde haberin olsun..
-Bey oğlum. Bize ne yiyecek kaldı,ne
de tohumluk? Acıma yok mu? Biz ne yiyecez? Biraz
merhamet edin.
-Bacım devletimiz sağ olsun!
-Bey
oğlum,biz öldükten sonra devlet sağ mı olur? Biz ölürsek,oda ölür. Biz diri olmalıyız ki,oda
diri olsun.
-Bu bööyle. Muhtar,buğdayı
mühürledim. Yarın gelip alacağız. Hadi eyvallah...
*****************
-Ana,niye düşünürsün?
-Oğlum
Mehmedim.Ben
Hacce anan düşünmesin de kim düşünsün? Ben kendimi de
düşünmem. Bir nefisim. Ya bu soyhalar? Bu insanlar ne
yiyecekler?
-Ana! ana,bak hele. Be bende
çalarım.
-Şiiişşt. Öyle delilik yapma.
Hemen git yerine,karışma öyle işlere,haydii...
*****************
(Mahzun
gecenin yarısında anne oğlu Mehmedi kaldırır.)
-Ne var ana? Beni niye gece vakti kaldırırsın?
-Hemen konuşmadan kalk. Torbaları getir,buğdaylarımızı
alacaz.
-Ana
sen bana kızmamış mıydın,başımızı belaya sokmayalım
diyen sen değil miydin?
-Haydii...haydi
,durma. Doldur. Götür de içeri boşalt. iyi,iyi. Etraf
da kimseler de yok...
-Ooff be. Ana yetmez mi? Çok
götürdük? Pek bir şeyde kalmadı! Belli olur?
-Götür
oğlum,götür. Kendi malımızın hırsızı olduk. Etrafı
iyice süpür. bende kasaları etrafına koyayım. Şööylecene mühürledim mi,oldu işte..
Haydi gidiyoruz. Şimdi iyi bir yat...
******************
-Memeed,memeeed..
-(Mehmed gözünü ovalayarak) Ne var muhtar emmi.
Rahat uyuyamıyacak mıyız yavv.
-Oğlum
öşür memurları geldi,sizi çağırır.
-(Öşür
memurları şaşkın şaşkın bir buğdaylara,bir
mühüre bakar,bir türlü bir şey anlıyamaz.)
Allah ,Allaaah.. Yahu
muhtar,dün buğday bu kadar değildi.. Bu buğday eksik
görünüyor. Dün topladığımızda gayet çokdu. Ama mühürü yerinde,noolmuş
buna?
-Emmi! Dün nasıl koyduysanız,öyle
durur. Bak muhtar emmi beni uykudan yeni kaldırdı,uyurdum.
-Valla muhtar bunda bir yanlışlık var ya! Ama nerede? muhtar bunları sana teslim ediyorum. Devlet isteyene kadar
sende kalacak. Tam 140 teneke buğday...
(Öşür
memuru düşünceli düşünceli gide dursun,aynı
hayretini muhtarda gizleyemez.)
-Yaav bacı. Dün gördüğümüz buğday
bu kadar değildi! Bunlara nolmuş?
-Ne olacak muhtar. Siz topladınız,siz
mühürlediniz. Bak mühür bile bozulmamış.
-Doğru,doğru,amma??
******************
(Muhtar
kendisine teslim edilen köyün buğdaylarını bir yere toplar,etrafını
taşla örerek,çamurla suvar. Her günde sabah-akşam etrafında bir gezer,acaba her hangi bir durum var mı?diye...)
*******************
-Oğlum
Mehmed,haydi
akşam oldu. Kimse görmeden şu buğdayları eşeğe yükle. Boztepeye
değirmene götür de,öğüt. unumuz
bitmiş. Kimse görmeden de geri gel. Kimseye görünme haaa?
-Sen telaş
etme ana. Kimseye çaktırmam. Ruhları duymaz. Nasıl olsa işsiz adamım. Orada
kahvede vakit geçirir,soranlara gezdiğimi söylerim.
-Oğlum Mehmed! Biz yeriz ya,köylüde hiçbir şey kalmamış. Ne kendileri yerler,nede hayvanları. Ekinlikleri bile yemiş
bitirmişlerdir. Bak Hanife bacın gelir. Kabını da örtüsünün altında saklar.
-Hacce anaa!
-Geldim kızım. Kabını ver. Biterse gene gel. Sen neysen de o
çocuklar ne yapar! Al ununu kızım.
-Allah senden razı olsun Hacce ana.
Sende olmasan bizler ne yapardık? Halimiz nice olurdu?
-Aman haa kızım. Kimselere
söylemeyin?
-Yok ana,hiç söyler miyiz. Burası bir çok
kimsenin rızık kapısıdır. Bu kapımızda kapanırsa,biz hangi kapıya gideriz? Demek Allah bir kapıyı kaparsa,başka bir kapıyı açarmış. Allah kapınıda
açık etsin,Hacce ana...
(Hacce ana un bittikçe oğlu Mehmedi
Boztepe’ye geceleri yollar,üğüdür,gece
döner. Oraya devamlı gidiş gelişinin dikkat çekmemesi için de gezdiğini,arkadaşını ziyarete geldiğini söyler,geçiştirirdi.
Değirmencide ,eğer bunlar olmasa değirmende sinek avlıyacakdı. Zira her kesin buğdayı bitib,kalmadığından,kimse
değirmene buğday götüremez. Mehmedin devamlı buğday
getirmesi durumunu hayretle karşılayan değirmenci fazla dayanamaz ve sorar:
-Yahu evlad. Sen bu buğdayları
nereden alırsın? Sizin buğdaylar hiç bitmez mi? Millet yemeye kepek bulamazken,siz buğday yersiniz?
(Durumun
vehametini ve kritik olduğunu anlayan,ele
verilmesinden çekinen Mehmed)
-Değirmenci Emmi! Sen bu işlere karışma. Eğer karışır,başkalarına söylersen,beraber çaldığımızı ve ortak
olduğumuzu söylerim. Bunca yol geliyom. Senin
değirmeninden başka da yok. Paranıda veriyorum. Daha
bu işe niye karışırsın?
-Aman
oğlum,bana ne! Ben niye başkasına söyliyeyim.
Ancak öğreneyim,dedim. Bu buğdayları nereden
alıyorsunuz diye?
********************
(Artık zamanla kendilerince yenilen ve köylülerin fakir
olanlarına gizlice verilen buğday ve unda biter. Bunları da bir telaştır alır.
Ne yapacaklarını konuşurlar.)
-Oğul her kesinki gibi artık bizim
buğday da bitti. Bundan sonra biz ne yapacağız? Kimden isteyip,kimden
alacağız?)
-Muhtar
dayımdan isteriz ana,nasıl olsa onda çok...
-Aman oğul o devletindir. Dayın hiç verir mi? Görmüyor musun
o günden beri her gün sabah-akşam iki defa kontrol eder.
-Ana,bende çalarım!
-Aman oğul, hiç olur mu? Görürlerse ne yaparız?
-Ana,sen o işi bana bırak. Herkes yatınca giderim,duvarın
arkasından taşı söker,buğdayı alırım. Geri taşı yerine kor,suvarım.
Kimse de farketmez. Nasıl olsa dayım dışardan bakıyo. Bir şey olmayınca,içeriye
girip de kontrol etmiyor.
-Bilmem ki oğul. Ancak korkarım!
-Tamam
ana,ben böyle yaparım...
****************
(Yaza kadar hal bu minval üzere devam eder. Bu hane aç
kalmaz. Artık gün gelmiş-çatmış,her yerlerden
buğdaylar ofise götürülmek üzere istenmektedir. Çimeli köyüne de emir gelir.
Derhal gönderilmesi-diye...
Muhtar
etrafını duvarla çevirdiği anbarın kapısını açar.
Hayret ve dehşet içinde dona kalır. Çünkü buğdayların yarıya yakını yoktur.
Odanın belirli bir cephesinden buğdaylar alınmıştır. Ancak kim almış olabilir?
Bu cüreti kim göstermiş olabilir ki? Olsa olsa
şimdiye kadar açlık ve buğday sıkıntısı çekmeyen Hacce
bacı gil olabilir. Nasılda şimdiye kadar düşünmemişdim? Devlete ne cevab verecek,kaybedilenlerin yerini nasıl,kimden alıb dolduracağım?
Sorularına
cevab bulmak üzere Hacce
bacı gile gider.)
-Bacıı! bacıı.
Ne yaptınız? Ocağıma ağaç diktiniz. Bunu siz yaptınız,siz..
-Dur
kardeş,dur. Ne var? Kıyamet mi kpptu?
-Daha ne ola? Buğdaylar,buğdaylar?
Hırsızladığınız buğdaylar? Başıma kıyameti kopardınız...
-Evet kardaş... Biz aldık. Ne
yiyecektik?
-.............
-Madem öyle. O halde sizde bunun çaresine bakın. Ofisede siz götürün. Nasıl götürürseniz,götürün?
İstemiş olduklarını verin?
(Mehmed soğuk kanlılıkla lafa
karışır.)
-Men
yaparım,dayı! Sen karışma. Bir senin selamını götürdüm
mü,olur işte.
Allah
kerimdir dayı...
(Mehmed birkaç kişide yanına alır,kafasındaki
planı uygulamaya koyulur. Ofise üç sefer yapılacak. 140 torba buğday
götürülecektir. 90 torba ancak vardır. Ya diğerleri? onu
Mehmede bırakalım)
-Arkadaşlar! Torbaların yarısına kadar kum doldurulacak,üstüne de buğday konulacaktır. Ancak dört torba
tamamen buğday olacaktır. O özel...
(birinci seferlik buğday hazır olup kağnıya konularak ofisin
önüne getirilir. Mehmed müdürün yanına sokulur.
Kulağına eğilerek,fısıltı ile:
-Efendim! Müdür beg! Muhtarımızın
size selamı var. Şu dört torbayı size yolladılar.
(İstifini
bozmayan ofis müdürü,bir şey yokmuş gibi davranarak
seslice):
-Çimeliler!.. Siz çekilin. Bekleyin
bakalım şurada...
-...............
-Çimeliler,geçin
bakalım. Sizinki tamamdır,eksik yok. Kontrol
edilmiştir.
(Fısıltı
ile Mehmede) O dört torbayı bize götür bırak..
(Mehmed önceden haberdar ettiği
arkadaşlarına verdiği talimatı uygulattırır. Bir araba gidecek,boşaltmadan
arkadan gidip,dönerek bir daha gelecek. Ta ki sayı tamamlanana kadar...
Nitekim
4 torba rüşvet verilen buğday hürmetine ilk posta rahat atlatılmış olur. Özel
torbalar önceden haberdar edilmiş olan ofis müdürünün hanımına teslim edilir.
Hanımı da akşamleyin gelenlerin blançosunu kocasına
bildirir. Geldi mi diye?
(Mehmed köye varır,muhtara uğrar
ve;
-Muhtar
dayı,tamam teslim ettim. Müdüründe size selamı var.
-Ula,bire oğul! Sen hangi selamdan bahsediyorsun? Hele
buğdayları ne yaptın,ondan haber ver?
-Tamam muhtar dayı. Teslim ettim. Senin dört torbayı da
kendisine göndermiş olduğunu söyledim. Evine götürdüm. Oda sana selam gönderdi,o kadar...
-Oğlum,sen hangi göndermeden bahsediyorsun? Bizim buğday
zaten eksikdi,birde müdüre mi gönderecek mişiz?
(Diğer
iki seferi de bu şekilde bitirip,ofis müdüründen:”Tam
teslim edildi.”Mühürlü kağıdını alıp,ayrılacak olan Mehmede
sırasını bekleyen köylülerden birisi yanaşarak:
-Kardaş! Noolur,bizim şu işi de
yapın. Köy komşunuzdanız. Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bir kağnılık buğdayımız
eksik.
-...Olur
kardaş. Arkadaşlar! Bunlarla bir sefer yapıp,onlara katılında işleri bitsin.
Bir çok defa geçtikleri halde kapıdakilerin dikkatini
çekmeyen kağnılar bu sefer kapıdaki bekçinin gözünden kaçmaz. Çünkü rüşvet olan
buğdayı bunlardan almamıştır. Bekçi:
-Dur hele yav! Bu demin geçen boz
katır değil mi? Bu demin geçmişdi. Torbalar sayılsın.
-Etme ağam! Yapma ağam. Kulun kölen olam.
Bırakda boşaldalım. Biz
daha ilk,yeni geçiyoruz.
(Güç bela boşaltılır. Köye dönülür.)
Mehmed –Berat- kağıdı
mesabesindeki “Alındı” pusulasını muhtara teslim eder. Muhtar yine şaşkındır.
Artık her şeyin olup bittiğini,bunun ve bundan önceki
meydandan buğdayı nasıl çaldıklarını sorar. Mehmedin
annesi Hacce ana anlatmaya başlar:
-Muhtar,siz memurla konuşurken memur damgalıyor ve
bırakıyordu. Bende onun arkasında tezek ile meşgul olup,sizlerle
ilgilenmiyor görünerek,o kalın olan mühürü tezeğe
çıkarıyor,temizleyip yerine koyuyordum. Buğdayı almak için mühürü
bozduğumuzda,önceden tezeğe çıkardığımız mühürü vuruyordum. Memurda dikkatli bakmayıp,sadece
mühürlenmiş olduğuna baktığı için fark etmemişti.
-(Mehmed’de):Muhtar emmi,bende
yarısını kum doldurdum. Ofis müdürüne rüşvet olarak dört torba verince,kapıcılarla anlaşmış olduklarından,benim ne kadar
getirdiğime bakmaksızın göz yumdular. Bizde hepsini geçirdik.
-Vay sizi gidi... Verdiği buğdayı çalan buğday hırsızları!
Buğday hırsızları vayy!
(O yıl Türkiye’de alınan buğday torbalarının altları hep
kumlu çıkar. Anbarlara konulan buğdaylar da küflenir
ve denize dökülür.
Hay’dan gelen Hu’ya gider. Yani
O’ndan gelen yine O’na döner.
İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn...
4-12-1992
MEHMET ÖZÇELİK