Milliyet,ümmet;aralarında din,dil ve tarih
birliği olan topluluktaki haldir.
Millet olarak;”Milliyetimiz bir
vücuddur. Ruhu;İslamiyet,aklı Kur’an ve İmandır.”[1]
“Fikri milliyet,hürriyetin
pederidir.”[2]
“Zira hürriyet,milliyeti gösterdi.
Milliyet sadefinde olan İslamiyetin cevheri nuranisi tecelliye başladı.”[3]
Aynı zamanda;Kimin himmeti milleti
ise o tek başıyla bir millettir. Ben ölsem de milletim sağ olsun,düşüncesinde
mezc olma,yoğrulma inancı.
Irk;Nesil,zürriyet,sülale,soy ve
kök...
Kavm;Bir peygambere bağlı ve tabi
insan topluluğu,aynı zamanda millet...
Kavmiyetçilik;Bir kavmin
hususiyetleri. İslamiyetin men ettiği soy-sop üstünlüğü ileri sürerek kendi
kavminden olmayanlardan ayrılmak ve onları hakir görmek,asabiyeti
cahiliye,cahiliye döneminde uygulanan kendi kavmini üstün görme...
Kişilerin ırki taraf tutma neticede
diğer insanları da bir anarşi ve ihtilale kadar vardırır. Anarşinin en büyük
silahı ırkçılıktır. İslâmın ise reddettiği ırk değil,ırkçılıktır.
Bölgecilik,particilik,sınıf farkı gibi ayrıntılar ırkçılığın hep aynı
uzantısıdır. Zira,aynı temel esaslara inanan insanların ayrılması,aralarında
tefrika tohumunun ekilmesi söz konusudur.
Başlangıç itibarıyla insanlar Adem
ve Havva’dan olmak itibariyle birdirler.
Veda hutbesinde belirtildiği gibi:”Hepiniz Adem’densiniz,Adem ise
topraktandır.” O halde aslı toprak olan insanların birbirlerine
tefâhura,üstünlüğe hakkı yoktur. Üstünlük ancak Takvâ’da,Allah’dan korkma
nisbetindedir.[4]
Diğer bir çok âyette de bu mana
ifade edilmektedir.[5]
Râzi;Din ve iman dışında herhangi
bir farklılık sebebiyle bir müslümanın,ğayrı müslim bir kimseyle bile olsa
istihza edip ona karşı böbürlenmeye kalkmasının caiz olmıyacağını,kafir
olsun,mü’min olsun bütün insanların iman ve küfür haricinde,övünülen şeylerde
müşterek olduklarını belirtir.
Kur’anın:”Bütün mü’minler
kardeştir.”[6]
hakikatı,ırkçılığı temelinden yıkar. Zira kardeşler aynı anne ve babanın birer
evladları olduklarından bir üstünlük durumu olmayıp,ancak fazilet cihetinden
imtiyaz ve farklılık görülecektir.
Kur’an-da yapılan hitablar,ırklara
göre değil,iman eden ve etmeyene göredir. Bir ırk ayrımı yapılmamıştır.
Irkçılık yahudinin mesleğidir ve değiştirilmiş Tevrat’ın hükmü olup:”Allah’ın
insan olarak sadece yahudileri yaratmış olduğu,onun dışındakilerin hayvan
olduğuna”itikad edilir.
İnsanları cinslerine göre seçme ve
ayırma kasabta geçerlidir. Temel ruhtur. Ruhta ırk yoktur. ırkçılık ancak
ruhsuzların işidir.
Ahirette insanların ayırımı da ırk
üzerine değildir. İman-Küfür üzerinedir. Cennetin tabakaları da ırklara göre
ayrılmamıştır.
Peygamberimizin:”Mü’minler
birbirlerine destek veren bir binanın taşları gibidirler veya bir vücudun
azaları gibidirler.”Sırrı da bize şunu ifade eder ki;elbette o taşların ve
organların birbirleriyle uğraşmaları,üstünlük taslamaları yıkılmalarına sebeb
olacaktır. Merdivenin ilk basamağı, son basamağı ayakta tuttuğundan,ayak da
başı taşımış olmasından dolayı birbirine köstek değil,destek olup,umumi gayeye
doğru hareketlerinde birbirlerini takviye edeceklerdir.
İstila,sürgün,savaş,zulüm ve
katliamların temelinde ırkçılık yatar. Alman ırkının hakimiyeti düşüncesidir
ki;Hitleri zalim,mazlum,kadın,ihtiyar,çocuk demeden dünyayı ateşe verip yakma
düşüncesi ırkçılığın meyvesidir.
1789’da Fransız ihtilali ile ortaya
çıkıp,müslümanların içine atılan bu sari illet,illetliliğini hala devam
ettirmekte ve devam edeceğe de benzemektedir.
Saddam’ı mazlumların âhına kulak
vermeden zulme iten en büyük sebeb ırkçılık,yani kendi zihninde tasarladığı
Arap ırkçılığı ve hakimiyetidir.
Hele hele dünyayı bir ev haline
getiren terakki asrında ırkçılık en büyük seddir ilerlemenin önünde...
Kur’an kan bağını değil,iman bağını
esas alır. Nitekim;Hicretin 5. yılında Beni Mustalikle yapılan savaşta galib
olduktan sonra dönüş de,Müreysi kuyusunda su sırası yüzünden Hz. Ömer’in
ücretle tuttuğu seyisi Cehcah bin Mesud ile baş münafık Abdullah bin Übeyy’in
arkadaşı Sinan bin Veber münakaşaya tutuşunca Cehcah Sinan’a
vurur,Sinan;yetişin ey Ensar cemaatı,Cehcah’da;Yetişin ey Muhacir! diye
seslenince müslümanlar birbirine girecek duruma gelirler.
Bunu duyup olay yerine gelen
Rasulullah kızarak;”Bırakın şu cahiliyet davasını,bölücülük iddiasını! Çünkü o
kötü bir adettir. Mü’minleri bölen kimse,cahiliyet davası güttüğünden cehenneme
atılır.”buyurdu. Oruç tutsa,namaz kılsa da mı? denilince:”Evet,oruç tutsa,namaz
kılsa,müslüman olduğunu söylese de...”buyurdu.
Bu durum münafıklar için,özellikle
Abdullah bin Ubey için bulunmaz bir tezgahtı. Nitekim oda tezgahını kurdu.
Ensara;Siz azaldınız,onlarsa çoğaldılar. Vallahi Medine’ye bir dönelim,izzetli
v kuvvetli olan,zelil ve zayıf olanı muhakkak oradan sürüp çıkaracaktır.
Bunu duyan Hazreç gençlerinden Zeyd
bin Erkam-da;vallahi kavmin içinde zelil,kalil ve menfur olan sensin. Hz.
Muhammed ise Allah tarafından aziz kılınmıştır,diye cevab verdi. Ve durumu
Peygamber Efendimize iletti. Bu durumdan Medine uzun müddet çalkalandı. Hz.
Ömer rasulullahdan izin isteyib onu öldürmek istediğinde Peygamberimiz;Hayır ya
Ömer,bu dediğin olmaz. İşin iç yüzünü bilmiyenler:”Muhammed ashabını
öldürüyor.” diye konuşmaya başlarlar. Hal nice olur? Asıl fitne bundan sonra
başlar.” demiştir.
Hatta İbni Übey’in oğlu Abdullah
babasının bu çirkin sözlerini duyunca,Rasulullaha gelerek;”Ya Rasulallah,sana
dediklerinden dolayı babamı öldürtmeyi düşünüyorsan,onu öldürmeyi bana emret.
Olur ki başkası öldürürse ona tahammül edemem.” Peygamberimiz bu sözlerden
memnun olup:”Hayır,merak etme. Babana karşı yumuşak davranırız. Aramızda
yaşadıkça da ona iyi arkadaşlık ederiz.”buyurdu. Daha sonra inen ayetler
Abdullah bin Ubey ve arkadaşlarının islâm aleyhine olan sinsi davranışları
açıkça belirtiliyordu.
İşte ırkçılığın açtığı vahim
netice.. İki tarafın kendi taraflarını çağırıp etrafı bulandırmaları...
Peygamber Efendimiz,ümmetimin helak
olması üç şeyden ileri gelecektir:
1)Kaderiye (Kaderi inkar edenler)
2)Unsuriyet. (Kendi ırkının üstünlüğünü kabul etme.)
3)Dini meselelerin rivayetinde
gevşeklik,laubalilik)(Mu’cemus Sağir.)
-“Irkçı bizden değildir.”
-“Irkçı cehenneme iki dizi üzerine sürünür,oruç
tutsa,namaz kılsa da.”(Hadis)
-“Kavmiyetçilikte bulunan cahiliye ölümü üzere
ölmüştür.”(Hadis)
-“Arabın Arab olmayana üstünlüğü yoktur.”(Hadis)
Şeytanın Adem’e secde etmemesinde bir derece
ırkçılık,yani ona karşı üstünlük vardır. İnsanın üstünlük taslayışı
zenginlikten değil (zira o kesbidir.),nesebtendir.
Ancak birinin kavmini sevmesinde bir sılayı rahim
(akrabalar arasında ağlılık,ziyaret,yakınlaşma) vardır. Ancak nehyedilen,zulme
ve adaletsizliğe,kayırma,hakir görmeye alet edilen sevgidir.
Hadisde:”Kim haksızlıkla kavmine yardım
ederse,kuyuya düşüp,kurtarılmak için (beyhude yere) kuyruğundan çekilen deveye
benzer.” Yani abesle iştiğaldir.
Körü körüne ecdadla iftiharda yasaklanmıştır.
Nitekim ayette:”Çoğunluk olma iddianız sizi o kadar meşğul etti
ki,mezardakileri ziyaretle oradakileri de sayacak kadar oldunuz.”[7]
Nüfusun çokluğu ile övünenler tenkid edilir.
Lenin,Marx,Stalin gibi keferelerin kabirlerini
yaparak övünmeleri de bu kabildendir.
Türklerle övünürken Moğolları ve Macarları
çıkarmadan onları da katarak övünmek ırkçılıktır,zulümlerine ortaklıktır.
Uhud savaşında Rasulullah,cengaver olan Kuzman ez-
Zaferi için;-Falan kişi cehennemliktir.-buyurmuştur. Bir çok kişiyi
vurub-geçiren Kuzman daha sonra yaralanıp atından düşünce,bunu gören Katâde
İnbu Nûman ona.”Sana şehâdet mübarek olsun.” Buna cevaben:”Vallahi bu cengi din
için yapmadım,kavmimin şerefi için yaptım.”der. Ve sonra da yaralarının
ızdırabına dayanamıyarak intihar eder.[8]
Zira Allah’ın ismini yüceltmek için yapsaydı ölümü
sevecek ve şehidlik mertebesine ulaşacaktı. Ancak yapılan iş kavminin ismini
yüceltmek olduğundan hayat ve ölüm onun için anlamsız olmaktadır.
Peygamberimiz:”El-İslâmiyetü Cebbetil Asabiyyetel
Cahiliyyete”(İslamiyet cahiliyet döneminde güdülen ırkçılığı kökünden
kesmiştir.”buyurub,bunu da şöyle uygulamıştır: Kölesi Zeydi Kureyş’in önde
gelenlerinden,itibarlı olan Hz.Zeyneb’e vermesi... Ve oğlu Üsame’yi (evlatlığı)
orduya kumandan tayin etmesi.. İran asıllı Selman,Bizans asıllı Süheyb,Habeş
asıllı Bilâle müstesna yer vermesi,hükmünü teyid eder.
Hz.Ömer’den;Mekke’ye kimi halef kıldın?diyen valiye,
kölelerden –azadlı- İbnu Evzâ’yı demiştir.
Ömer ibnu Abdulaziz;devletçe tahsis edilen
ödeneklerde –yiyecek-giyecek,nakit ve diğer çeşit ikramlarda- Arap ve Mevâli
(azad edilmiş köleler) arasında tam bir eşitlik vazeder.
Toynbee:”Garbın kavmiyetçilik mikrobu ile ortaya
çıkan siyasi hastalık (kavmiyetçilik) İslâmiyetin temeli olan insanların
kardeşliği prensibi ile tedavi edilebilir.” Ve”Müslümanlar arasında ırkçılığın
kaldırılması İslâmın kalıcı ahlaki başarılarından birisi. Günümüzde bu İslâmi
özelliği yaygınlaştırmak zorundayız. Çünkü tarih kayıdları her ne kadar
ırkçılığın çoğalan insan ırkları arasında bir istisna olduğunu gösteriyorsa da
bu gün ırkçılığın bu denli kabul görmesi bir felaket sayılmalı,ki bu daha çok
son 400 yıl içinde batılı güçler arasındaki yarışmada,yeryüzünün paylaşılması
konusunda aslan payını alan ülkeler tarafından körüklenmekte...”[9]
Yazar izdeki yükselişine şöyle işaret eder:”1922’den
beri Türkler İslâmi inceliklerle alay etmek için ellerinden geleni
yaptılar,yinede,Türkleri küstah olarak anons eden diğer müslümanlar arasında
bile saygınlıkları arttı. İşte bu yüzden bugün Türklerin oldukça kararlı
yürüdükleri milliyetçilik yolunda yarın diğer müslümanların aynı şekilde
yürümesi mümkün gözüküyor.
....Gerçekte,milliyetçilik müslümanların içine
düştükleri bir oyun;müslümanların büyük bir çoğunluğu için milliyetçiliğin
kaçınılmaz bir sonucu,batı dünyasının proleter kalabalığı içinde erimek
olacaktır.
Ondokuzuncu yılın ilk çeyreğinde,halifelik ünvanını
Topkapı sarayının sandık odasında bulan Sultan Abdulhamid,onu kendi
kişiliğinde”Panislâmcı” duyguyu canlandırmak için kullandı. 1922’den sonra M.
Kemal ve arkadaşları yeniden diriltilen bu halifelik müessesesini kendi radikal
“Herodian” cı siyasal görüşlerine aykırı bularak,önce halifeliği laik bir kurum
getirdiler ve sonra tamamiyle ortadan kaldırdılar. Türkiyedeki bu hareket diğer
müslümanları üzdü ve 1926’da Kahire’de tarihsel islâmi bu kurumu, çağın
şartlarına uydurma yollarını araştırmak üzere bir konferans düzenlemeye
zorladı. Bu konferansın kayıdlarını incelediğinizde,halifeliğin öldüğüne
inanacaksınız. Bunun en büyük sebebi elbette ki”Panislâmizmin “uykuda olması..”[10]
Irkçılık tehlikesine karşı tek çarenin İslam ve onun
kurumlarının işlettirilmesiyle ortadan kaldırılacağını ifade eden yazar şöyle
der:”Panislamizm uykudadır,ne var ki batılılaşmış dünyanın proleter kalabalığı
batı sömürgeciliğine karşı ayaklanıp,anti batıcı bir hareket oluşturursa,uyuyan
devin uyanabileceğini hesaba katmak zorundayız.
Bu çağrının,İslâmın militan ruhunu,kış uykusuna yatmış gibi görünüyorsa
da uyandırıp zafer dolu bir çağa yöneltmede,hesab edemediğimiz etkinlikleri
olabilir. Geçmişte İslâm,doğulu bir toplumu batı saldırısına karşı çok güzel
ayaklandırmıştı. Peygamberin ilk takibçileri zamanında İslâm,Suriye ve Mısırı
bin yıldır ellerinde tutan Helen egemenliğinden kurtarmıştı. Zengi,Selahaddini
Eyyubi ve Memlukler zamanında İslam,haçlı seferlerine ve Moğol istilasına karşı
durdu. Eğer insanlığın bu günkü durumu bir “IRK” savaşına yol
açacaksa,İslam,tarihi görevini yapmak üzere bir kere daha çağrılmalıdır.
Dileyelim ki böyle bir savaş çıkmaz.”[11]
Bizdeki batıl batıcıların kulakları çınlasın. Kendi
değerlerini ve hastalıklarının reçetesinin İslâmiyet olduğunu bir batılı kadar
da anlamaktan mahrum,bigane ve ilgisiz!
Yine bu yazar ırkçılık tehlikesine İslâmın tek çare
olacağını söyler ve İslâm tehlikesini de bertaraf etmek için ikide yol
gösterir:”1)İçkinin halk tabakasına yaygınlaştırılması. 2)Irkçı düşüncelerin
müslüman milletlere sokulması.[12] Yani Toynbee batı için tehlikenin ne dindar
mutaassıb ne de laik batıcıdan gelmeyip,”İstanbul hamalları” ve Mısır
fellahları diye diye nitelediği halk tabakasından geleceğini söyler. Yine
Toynbee’ye göre,İslam bu iki iblisi reddederek kendini korumuştur.
Mutaassıb bir hristiyan olan bu yazar,bir yandan
batıya ışık yakarken diğer yandan da reçetesinin ne olduğunu belirterek ona baş
vurulacağı alternatifi de gösterir. Mü’min olmayan bir müslim sıfatıyla hal
çaresini de göstermekten ve onu uygulamaktan başka çarenin olmadığını da ifade
eder.
Garaudy’de şöyle der:”Fakat her şey batı tarafından
sokulan çok kötü bir hastalığın pençesine yakalanmış durumda;ırkçılık üçüncü
dünya ülkelerinin ırkçılığı,sömürgeciliğin ulaştığı bir zaferdir. Tipik misali
şu:milliyetçilik teorisi asla müslümanlar tarafından geliştirilmedi. Baas
partisini kuran teorisyen Michel Eflak adlı bir hristiyandı. Sizin ülkenizde
Pantürkizmi icad eden bir yahudiydi,hem de padişahın yakınına sokulan bir
yahudi;Van Berri. İşte üstesinden gelmek zorunda olduğumuz hususlar:ırkçılığa
karşı mücadele ve güney-güney alışverişinin temini. Diğer yanda,askeri
zaferlerine rağmen güçlüklerle karşı karşıya bulunan ABD.”[13]
Kur’an-ın da ifade ettiği gibi,insanların dişi ve
erkek,cemaat ve kabileler halinde ayrı ayrı yaratılmalarındaki
sebeb,birbirlerini tanımak,toplum hayatına âid mesele ve bağlantıları bilmek ve
birbirine yardım etmektir. Yoksa birbirlerine düşmanlık için değildir.[14]
Hele böyle bir zamanda,yani bolşeviklik (Koministlik
ve dinsizlik) ve sosyalistliğin her tarafı istila ettiği bir zamanda karşısında
mukavemet edecek ancak ve ancak İslamiyet ve onun esaslarıdır.
Prof. M. Kemal Öke araştırmalarında İngilizlerin
açıkça belgelerinde:”Alemi İslâma milliyetçilik perdesi altında bu ırkçılık
tohumlarını biz attık.”Ve işte alemi İslâmın durumu. Türk ve Arab arasındaki
uçurum. Ve Arabların bölük-pörçük düşmüş oldukları vaziyetler.. Yek ve tek
vücud halindeki Osmanlıyı yıkan sebeb ırkçılıktır.
Irkçılığın modası batıda ikinci cihan savaşından bu
yana geçmiş olmasına rağmen, bizde varlığı hala devam etmekte,körüklenmektedir.
Bizdeki ırkçılıkta batılı müsteşriklerin büyük rolü olmuştur. Planlı olarak bir
kısmı Türkçü,bir kısmı Arab ve Farsçı ve yaptıkları şey Hz. Ali’nin dediği
gibi:”Batıla alet edilen doğru söz.”
Irkçılığın en büyük amili dinden uzaklaşmadır. Oysa
Hz. Nuh oğlu Kenan’ın kendisine uymayıp,sular yükselip boğulunca:”Ya Rabbi,o
benim ailemdendir,oğlumdur”demesi üzerine Allah;Hayır,o senin oğlun değildir.”[15] demekle,İman bağının kopuşu, irsi bağında
kopmasına sebeb oluyor. İslam hukukunda,böyle inanmayan bir evlad babasından
Miras alamaz. Hak taleb edemez. Birleştirici ırk veya aynı kökten olma
değil,iman birliğidir.
Türk düşmanlığının gerek içte ve gerekse dıştaki tek
sebebi;tarihinde göstermiş olduğu rolüdür yani-İ’la-yı kelimetullah- Allah’ın
yüce ismini duyurma,ilan etme davasındandır. İngiliz araştırıcı Bernard Lewis
bunu şöyle açıklar:Osmanlı imparatorluğu,kurulduğu andan yıkıldığı ana
kadar,İslâm imanının neşrine,hakimiyetinin ilerlemesine ve düşmanlara karşıda
müdafaasına kendini adamış bulunan bir devlet idi.”
Türk milleti kendi milliyetini İslâmiyetle mezcetmiş
bir millet olduğundan Kur’anca övülmüştür.”Ey İnananlar! Aranızda dininden kim
dönerse bilsinki,Allah,sevdiği ve onların onu sevdiği,inananlara karşı alçak
gönüllü,inkarcılara karşı güçlü,Allah yolunda cihad eden,yerenin yermesinden
korkmayan bir millet getirir. Bu,Allah’ın dilediğine verdiği bol nimetidir.
Allah her şeyi kaplar ve bilir.”[16]
Nerede bir Türk varsa müslümandır,müslüman olmayan
Türk,Türk de değildir. Macarlar ve Bulgarlar gibi.
Türklerin yapmış oldukları bütün hizmetler,kendi
milliyetlerine değil,İslamiyet defterine ve hesabına geçmiştir.
Avrupayı taklid edip,milliyet uğruna mukaddesatı
terketmek şuna benzer ki:Bir kadına bir jandarma elbisesi giydirilmez! Bir
ihtiyar hocaya tango bir kadın elbisesi giydirilmediği gibi,körü körüne taklid
dahi,çok defa maskaralık olur.
Zira Avrupayı ayakta tutan fen ve felsefe ise;Asyayı
ayakta tutan din ve diyanettir. Hem ne vakit müslümanlar,dine ciddi sahib
olmuşlarsa,o zamana nisbeten yüksek terakki etmişlerdir. Buna şahid,Avrupanın
en büyük üstadı,Endülüs İslâm devletidir.
Hem ne vakit dine karşı lakayd vaziyeti
almışlar,perişan vaziyete düşerek alçalmışlardır.
Şu memleketimiz eski zamandan beri çok göçlere maruz
olduğundan,diğer kavimlerden gelib yerleşmişlerdir. Bu durumda menfi milliyeti
iddia etmek manasız ve hem pek zararlıdır.
Türk milleti Avrupanın ejderhalarına karşı hayatını
ve varlığını devam ettirmesi dininden gelen “Ölürsem şehid,öldürsem gaziyim.”
düşüncesi olup,bunun yerine elbette başka bir şey gösterib,böyle bir fedakarlık
yaptıramaz. Kişi kendi milletinin kıymet
ve değerini düşürmemek,faydalı şeylerde bulunmak için milletini sevebilir. Buda
müsbet milliyettir. Yani dini milliyetine değil,milliyetini dine hizmetçi
kılmaktır.
Emevilerin bir parça ırkçılığa girmeleri İslâmın
yayılmasını engellemiş,duraklama dönemi yaşatmıştır.Türklerin İslâmiyete
girmelerini geciktirmiştir.
Gerçek huzurun imanda olduğunu,günahlardan
kaçınmakla gerçekleşib,ırkçılıkla eski cahiliyet dönemindeki ateşin yakılması
olduğu hususu ayette şöyle belirtilir:”İnkar edenler,gönüllerindeki cahiliye
çağının asabiyet ateşini ateşlendirdiklerinde,Allah,peygamberine ve inananlara
huzur indirdi;onların takva sözünü tutmalarını sağladı. Onlar,bu söze layık ve
ehil kimselerdi. Allah,her şeyi bilmektedir.” [17]
İnsanların ırk ve kabile bağında bir birliğe
karşı,din bağında bin birlik bağları vardır. Çünkü yaratıcıları bir,rezzakları
bir,peygamberleri bir,kıbleleri bir,kitapları bir,vatanları bir.Bir,Bir,binler
kadar bir bir...
İslâmiyet inançda Tevhid dini olduğu gibi,yaşayışta
da insanların birliğini ister.
Vatan birliğinden önce gerekli olan,iman birliğidir.
İslâmdan önceki peygamberlerin ümmeti milli (bir
kavim),bir ümmet iken,Nitekim:”Ey Muhammed,doğruya yönelmiş olan ve Allah’a eş
koşanlardan olmıyan İbrahim’in dinine uyarız,de.”[18] Peygamberimizin ümmeti bütün insanlığı içine
almıştır.Ayette.”Şüphesiz ben Allah’ım,benden başka ilah yoktur,bana kulluk
et;beni anmak için namaz kıl.”[19]
Hadisde:”El Küfrü milletün vahidetün.”(Küfür ise tek
bir millettir.)
Gayrı müslimleri bağlayan bağ vatan ve millet
bağıdır. Mesela Din Mehmet ise,milliyet de onun parçalarıdır.
Milliyet;bir toplum yılbaşını kutlarken,diğeri milli
adet,örf ve inancından dolayı Mevlidi kutlar.
Ölmüş adetler canlandırılamaz. Fakat canlı adetler
rahatlıkla öldürülebilir. Yani batının teknik ve teknolojisini alırken,onun
küfür ve adetlerini almamakla değerler korunur.
Bir frenk illeti olan kavmiyetçilik de zalimane bir
düsturdur ki:”Milletin selameti için her şey feda edilir.” Böylece Emevilerin
Hz. Hasan ve Hüseyine giriştikleri milliyet davasında hem diğer milletlere
zarar verildi,hem de hadisdeki:”Müslüman olduktan sonra Habeşli bir köle ile
Kureyşli bir efendi arasında fark yoktur.”esası çiğnenmiş oldu.
Özellikle,çeşitli özellikteki insanları içinde
barındıran Türkiye için bu tam bir illettir. Oysa zamanımız ideolojiler
devridir. İdeolojiler çarpışırken,ırkı esas almak,düşmanı bırakıp kendiyle
uğraşmaktır.
O halde her şeyde olduğu gibi bunda da yapılacak iş
vasatı,orta yolu yani istikameti takib edip,Kur’an ve hadisin ışığında hareket
etmek gerekir;yoksa”Bir kimsenin cahiliye adetince kavim ve kabilesine intisab
ederek onlardan yardım taleb ettiğini duyacak olursanız ona:”Babanın bilmem
nesini ısır,deyiniz.”(Başka rivayette-Bunu açık açık söylemeyiniz-de
denilmiştir.)
“Her kim övünmek ve şereflenmek kastıyla kafir olan
atalarından dokuz tanesini kendisine nisbet ederse,cehennemde onların onuncusu
olur.”
Ve böyle kimseler:”Pisliği yuvarlayan mayıs
böceğinden daha değersiz olurlar.”Hakikatına mâsadak olur.
Seyfullah namıyla bilinen,İslâmın bahadır bir evladı
Halid bin Velid’in yalancı peygamber Müseylimeye karşı;Muhacir-Ensar ve diğer
kabileleri ayrı ayrı ayırmasındaki sebeb,sebat etmelerini sağlamak içindir.
Bunda da netice başarıyla sonuçlanmıştır.
Nurettin Topçu der:”Ziya Gökalp’in milliyetçiliği
dört devredir:1)Soycu olarak işe başladı.
2)Şaman dinini isteyip,sonra İslamlığı kabul etti. Ancak buda Arabın
İslamlığından ayrı Türk dili ile.. 3)
Hayatın zaruretlerinden dolayı İslamlığı kabul etti. 4)Sadece dilde Türkçü,Kemalistti.
Kendisi Kürt asıllı olan Ziya Gökalp,ateist olan
Abdullah Cevdet’in tesiriyle çeşitli bocalamalardan sonra Türkçülük akımını
İslâmla beraber mezcettirmeyip,mücerred olarak milliyetçilik akımını
sürdürmüş,Atatürke fikir babalığı yaparak ölümüyle de onu ağlatmıştır.
Batıda millet anlayışı farklıdır. Fransızlar
kültür,Almanlar ırk esasına,İsviçreliler vatan,Romanyalılar dil,Avusturya
Almanları mezheb esasına dayanır. ABD: devletlerinde tabiiyyet,Çinde
kültür,Batı Asya ile Kuzey Afrikadaki Arab aleminde dil esasına dayanır.
Bizdeki anayasanın 88. ve 54. maddesinde de olduğu
gibi,vatandaşlıktır. Buda Halk partisi döneminde kanunlaşmıştır. Askeriyede
ise;ırk esası takib edilmiştir. Bizde 1932’den beri milli eğitimde dil ve ırk
esasları ile izah edilmiştir. Bizdeki milliyet meyilsiz yani beynelmilel
milliyetçileriz. Hepsi de bizde var,İslâmınki ise yok..
“Müslüman kişi,diğer müslüman kişinin
(rengi,dili,doğum yeri,içtima-i durumu,cinsiyeti ne olursa olsun) kardeştir.
Öyle ise ona zulmedemez,ihanet edemez,aldatamaz,yardım isteğini cevabsız
bırakamaz,tahkirde edemez.-Allah sizlerin cesedlerinize,mallarınıza
bakmaz,fakat kalblerinize ve amellerinize bakar.-kalbini göstererek- takva
şuradadır,takva şuradadır. Kişinin kötü sayılması için müslüman kardeşini
tahkir edip horlaması kafidir. Bir müslümanın kanı,malı ve ırzı diğer bir
müslümana haramdır.”[20]
Bediüzzaman Milliyet konusunda:”Asrın veba ve belası
olan ırkçılık konusunda tatmin edici tavsiye ve reçetelerde bulunmuştur.
Bilhassa tarihten gelen büyük şerefe sahib Türk milletine –Dikkat –demiştir.
Milliyetçiliğin,insanların nefsî nefsî demelerine
sebeb olup,menfaatı esas aldığını,oysa bir ekmeği yemek için çok ellere
muhtaç,bunca eller nasıl defedilir milliyetçilikle...[21]
Şarkı kalkındıracak olan milliyet duygusu
olmayıp,din duyusudur.[22]
Belli bir milliyeti tutmak,diğer unsurları reddetmek
olup,onları rencide eder. Bir buçuk milyar kardeşi bırakıp,200 milyon kardeşi
kabul etmeyi netice verir. Bu ise vatana,hükümete,dindar siyasilere ve Türklere
büyük bir tehlikedir. Ve öyle yapanlar da hakiki Türk değillerdir.[23]
Irkçılık esas olduğunda adalet ve hak takib
edilmediğinden zulüm olur. Emeviler gibi.[24]
Bu
bir frenk illeti ve öldürücü bir zehir hükmündedir.[25]
“Şimdi ise,
en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi
tahakkümü altında ezilen anasır ve kabâil-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle
birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felâkettir
ki, tarif edilmez. Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka
çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle; büyük
ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini
açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım
edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara veya cenub
tarafındaki dindaşlara adavet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları
ve mehaliki ile beraber; o cenub efradları içinde düşman olarak yoktur ki,
onlara karşı cephe alınsın. Cenubdan gelen Kur'an nuru var, İslâmiyet ziyası
gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur.”[26]
Bid’akarların işi olan bu milliyetçilik,hamiyet dava
eden sarhoşların işidir.[27]
Dikkat ettim,bana zulmeden,eziyet veren ve ta’ciz
eden kimselerin hakiki Türk olmadıklarını anladım.”[28]
Bediüzzaman Şeyh Said isyanına katılmak isteyenlere
şu cevabı verir:”Türk milleti tarihde İslâmın reisliğini en iyi şekilde
yapmıştır. Şimdiden sonra da,yine İslâmın reisliğini onlar deruhte edecektir.”[29]
Bediüzzaman Şeyh Said’e yazıb (Bu mektub İstiklal
mahkemeleri dosyalarının içinde Şeyh Said’in dosyasında mevcuttur.) gönderdiği
mektubda:”Yaptığınız mücadele kardeşi kardeşe öldürtmektir ve neticesizdir.
Çünki Türk-Kürd birdir. Kardeştir. Türk milleti bin senedir İslâmiyete
bayraktarlık etmiştir. Dini uğrunda milyonlarca şehid vermiştir. Binaenaleyh
kahraman ve fedakâr İslâm müdafiilerin torunlarına –Türk milletine- kılınç
çekilmez. Ve ben de çekemem.”[30]
diyerek hem onların davet mektubunu reddeder,hem de vazgeçmelerini onlara
hatırlatır.[31]
Tarihçi Mikosch,Şehy Said isyanının sebebini şöyle
açıklar:”Hilafete dokunulmadığı sürece Kürdler sakin durdular. Hilafetin
kovulması ve İslâmi kurumlara karşı yasalar çıkarılması,Türkiye Cumhuriyetinin
din düşmanı ve tanrı tanımaz bir hükümet olarak gösterilmesine kolayca imkan
verdi,buda Kürtleri isyana sürükledi.”[32]
Osmanlıya bağlılığını her vesile ile göstermiştir.
Nitekim İstanbulun işgalinde de Doğu ve Güney Doğudaki meşayih,ulema,ümera ve
rüesanın,işgal komutanlılığına uzun bir telgraf çekerek –İstanbul için başımızı
veririz.- demişlerdir.[33]
Bediüzzamanın küçük kardeşi Molla Abdulmecid Efendi
der:”Tarihçe malumdur ki;Kürdistanı Osmanlı Türk devletine ilhak etmeye
muvaffak olan İdris-i Bitlisidir. Türk milletinden çok kimseleri dalaletten
kurtaran da Said-i Bitlisidir. Said’de tarihe geçecektir.”[34]
Yavuz Sultan Selim’e gönderdiği mektubla da bu
bağlılığını belgelemiştir.[35]
Ve Yavuz Sultan Selim’in büyük Çaldıran seferindeki fütuhatçı ordusunda Kürt
unsuru özellikle göze çarpmaktaydı.[36]
Unsuriyet fikrini hortlatmakla hem cahiliye adeti
canlandırılıyor,hem de fitne uyandırılıyor.[37]
Bediüzzaman:”Emin olunuz ki biz Kürtler başkasına
benzemiyoruz,yakinen biliriz ki;içtima-i hayatımız Türklerin hayat ve
saadetinden neşet eder.”[38]
Bundan dolayı Kürt devleti fikrinin akim ve
neticesiz olduğunu bildirir.
Eşref Edip nakleder:”Yine bir vakit,Mevlanzâde Rıfat
namında birisi Kürdistan devleti kurmak fikriyle,Kürt Teali cemiyeti kurmuştu.
Bu cemiyetin reisliğine Bediüzzamanı getirmek için yaptıkları
teklife:”Yaptığınız milleti parçalamaktır. Millete ihanettir. ben sizin
cemiyetinize giremem.”diye şiddetli bir surette reddetmiştir. Bu red mektubu
halen hayatta bulunan Konsolidçi Asaf namıyla maruf ihtiyar bir gazetecidedir.”
Ve devamla:
“Ezcümle mütareke devrinde Kürt teali cemiyetinin
reisi Abdulkadirin;kendisini kavmiyetçiliğe yönelen faaliyetlerine
iştiraklerine davete karşı,merhum Said-i Nursi şu cevabı vermiştir:”Allah-u
zülcelâl hazretleri Kur’an-ı Kerim-de:”öyle bir kavim getireceğim ki;Onlar
Allah’ı sever,Allah’da onları sever.”buyurmuştur. Ben bu beyanı ilahi
karşısında düşündüm,bu kavmin Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman
millete hizmet yerine ve dört yüz elli milyon hakiki müslüman kardeş bedeline
birkaç akılsız,kavmiyetçi kimselerin peşinden gitmem.”şeklinde yazmıştır.
Ve Rıfat beye:”Rıfat Bey! Kürdistan teşkil etmek
değil,Osmanlı imparatorluğunu ihya edelim. Bunu kabul edersen,canımı bile feda
ederek çalışırım.”diyordu.[39]
Böyle bir iş doğuda Kürtçülük faaliyetlerine
girip,bunu da Türkçülük perdesi altına girerek yapan Ziya Gökalp gibi mülhid ve
inkarcıların yapacağını söyler ve der:”Bu temsilin mealiyle (İkinci sözün)
mühim bir mecliste,Ankara’da otuz sene evvel Ziya Gökalp gibi müthiş bir
mülhid,şakk-ı şefe etmiyecek (ağız açmıyacak) derecede ilzam oldu.”[40]
Ortadoğunun karışmasında İsrailin yeri ve rolü ne
ise,başta Türkiye ve Türk devletleri arasında Ermeninin yeri ve rolü odur. Ve o
rolünü oynamak için doğu karakolluğunu ele geçirmesi gerekir. Yeni olmayan bu
doğu meselesi yine ermeninin tavassutuyla bir asır öncede vardı. Ancak şimdiki
gibi ilgisiz ve bilgisiz geç kalınmış ve bütün bütün sahibsiz değillerdi. Bir
yandan Bediüzzaman uyarırken,diğer yandan Abdulhamidin usta siyaseti ve
doğudaki şeyh ve ağaların ağırlığı o halkı tahrik edemiyor,ağızlarının payını
alıyorlardı.
İşte Sebilürreşad’daki Bediüzzamanın yazısı:”Bağus
Nübar ile Şerih paşa (Ermeniye alet olup,Boş herif-de denilir.) arasında akd
edilen mukaveleye en müskit ve beliğ cevab Vilayatı Şarkiyyede Kürt aşairi
rüesası tarafından çekilen telgraflardır. Kürtler camia-i İslamiyeden ayrılmaya
asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler mutlaka makasıdı mahsusa
tahtında hareket eden ve kürtlük namına söz söylemeye selahiyattar olmayan
beş-on kişiden ibarettir.
Kürtler,İslamiyet nam ve şerefini i’la için beş yüz
bin kişi feda etmişler ve makamı hilafete olan sadakatlarını isar ettikleri kan
ile bir kat daha te’yid etmişlerdir. Mahut muhtıranın esbab-ı tanzimine gelince,Ermeniler
vilayatı şarkiyyede ekalli kalil derecesinde bulundukları için asla bir
ekseriyet teminine ve ne kemiyeten ne de keyfiyeten şarki anadoluda iddiayı
temellüke muvaffak olamıyacaklarını son zamanlarda anladılar. Maksadlarına
kürtler namına hareket ettiklerini iddia eden Şerif Paşayı alet etmeyi müsait
ve muvafık buldular. Bu surette kürt ve ermeni davası ortada kalmayacak ve
Şarki anadoludaki iftirak amali mevki-i fiile çıkmış olacaktı. İşte bu gaye ile
mahut beyanname müştereken imzalandı ve konferansa takdim olundu. Ermenilerin
maksadı kürtleri aldatmaktan başka bir şey olamaz.[41]
Çünki ileride kürtlerin kemiyeten hal-i ekseriyette bulunduklarını inkar
edemeseler bile keyfiyeten yani ilmen,irfanen kendilerinden dun (aşağı)
oldukları bahanesiyle kürtleri bir milleti tabia haline getirecekleri
muhakkaktır. Buna ise aklı başında hiçbir kürt taraftar değildir. Zaten kürtler
bu beyannameye yalnız sözle değil bilfiil muhalif olduklarını isbat ediyorlar.
Kürtlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünki her
şeyden evvel müslümandırlar. Hem de salahiyeti diniyeyi taassub derecesinde
isal eden hakiki müslümanlardan,binaenaleyh ermenilerde aynı ırktan bulunup
bulunmadıkları meselesi onları bir dakika bile isbat edemez.
İslam,uhuvveti İslâmiyeye münafi olan kavmiyet
davasını meneder. Esasen bu tarihe ait bir şeydir. Kürtlerin asıl ve nesilleri
ne olursa olsun İslâmdan iftiraka vicdanı millileri asla müsait değildir.
Bununla beraber kürtlerin arap kavmi necibi ile ırken alakadar bulunduğu
hakaiki tarihiyedendir.
İslâmiyet her hangi bir ırkın diğer bir unsuru İslâm
aleyhine olarak menfi surette intibah hasıl etmesini kabul etmez. Binaenaleyh
kürtleri müslümanlıktan ayırmak istiyenler esasatı islâmiyeye muhalif hareket
ediyorlar. Fakat onlarda kimlerdir? Bir-iki kulüpte toplanan beş-on kişiden
ibaret Hakiki kürtler kimseyi kendilerine vekil-i müdafi’ olarak kabul
etmiyorlar. Onların vekili ve kürtlük namına söz söyliyecek ancak meclisi
mebusanı Osmanideki mebuslar olabilir.
Kürdistana verilecek muhtariyetten bahsediliyor.
Kürtler ecnebi himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense ölümü tercih
ederler. Eğer kürtlerin serbesti-i inkişafını düşünmek lazım gelirse bunu Bağus
Nübarla,Şerif paşa değil,devleti âliyye düşünür. Hülasa;Kürtler bu hususta
kimsenin tavassut ve müdahalesine muhtaç değildir.
Seyyid Abdulkadir efendinin beyanatı malumesine
gelince bu hususta şimdilik bir şey söyliyemem. Bununla beraber bu beyanatın
tahrif edilip edilmediğini bilmiyorum.”[42]
Türklere bu kadar sadakat gösteren bu milletin haklı
olarak o Türk milletinden de bazı istekleri olacak veya onlara
verilecektir.Zira bu verme netice itibariyle yine kendimizedir. Çünki bu
devletin; biri aklı ise,diğeri bedenidir. Bu Konuda da Bediüzzaman:
“Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil
eden kürdistan ahalisinin ahval,hükümetçe malum ise de,hizmeti mukaddese-i
ilmiyeye dair bazı metalibatı arz etmeye müsaade dilerim. Şu cihanı medeniyette
ve şu asrı terakki ve müsabakatta sair ihvan gibi yek-ahenk terakki olmak
için,hizmeti hükümetle”Kürdistanın kasaba ve kurasında mekteb tesis ve inşa
buyurulmuş olduğu aynı şükran ile meşhud ise de,bundan yalınız lisanı Türkiye
aşina etfal istifade ediyor. Lisana aşina olmayan evladı ekrad,yalınız medarisi
ilmiyeyi ma’deni kemalat bilmeleri ve mekteb muallimlerinin lisanı mahalliye
ademi vukufiyetleri cihetiyle maariften mahrum kalmaktadır. Bu
ise;vahşeti,keşmekeşi,dolayısıyla garbın şematetini (şımarıklığını) davet
ediyor. Hem de ahalinin ve taklid hal-i ibtidasında kalmaları cihetiyle evham
ve şükukun tesiratına hedef oluyor. Eskiden beri her bir vechiyle ekradın
madununda bulunanlar,bugün onların hal-i tevkufda (geri kalma9 kalmalarından
istifade ediliyor.Bu ise ehli hamiyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta kürtler
için istikbalde BİR DARBE-İ MÜDHİŞE hazırlıyor. Gibi ehli basireti dağ-dar
etmiştir.
Bunun çaresi:Nümune-i imtisal ve sebebi teşvik ve
terğib olmak için,kürdistanın nikatı muhtelifesinde (Değişik
yerlerinde);Biri:Ertuşi aşairi merkezi olan “Beyt-üş şebab” cihetinde...
Diğeri;Motkan,Belkan,Sason vasatında...
Biri de:Sipkan ve Haydaran vasatı olan nefsi –Van-
da medrese nam-ı me’lufuyla,ulumu diniye ve fünunu lazime ile beraber-hiç
olmazsa ellişer talebe bulunmak ve oraca medarı maişetleri hükümeti seniyece
tesviye edilmek (düzenlenmek) üzere üç dar-ut ta’lim te’sis edilmelidir. Bazı
medarisin dahi ihyası maddi-manevi kürdistanın hayatı istikbaliyesini temin
eden esbab-ı mühimmesindendir. Bununla maarifin temeli teessüs eder. Ve bu
mebde-i teessüsden ittihad takarrur edecek,ihtilafı dahiliyeden dolayı mahvolan
kuvve-i cesime-i hükümetin eline vermekle,harice sarfettirilmek için hakkıyla
müstahakkı adalet ve kabili medeniyet oldukları gibi.. Cevheri fıtrilerini
göstereceklerdir.”[43]
Bediüzzaman bütün
ısrarlarında,şarkın cehaletten kurtarılması,başkaların onların bu cehaletinden
istifade etmemeleri için anlayacakları bir dilde istifadelerine çalışmaktır.
Marifet onların Türkçeyi öğrenip kürtçeyi öğrenmemelerinde değil,belki
kürtçeyle beraber Türkçeyi öğrenmelerine çalışmaktadır. Lisan hususunda:Arapça
Vacib,Türkçe Lâzım ve Kürtçenin câiz olduğunu ifade eder.
Maddi-manevi talebelerine el
açarak üniversitenin Mısır’daki –el Ezher- gibi İslâm alemine hitab edecek bir
külliyyenin açılması,şimdiki anarşiye harcanılan paraların yarısı bile bu iş
için harcanması hem şimdi,hem de istikbal için ir teminat olacak ve o mazlum
halkın müzminleşmiş hastalığına çare ve reçete olacaktır.
Öyle ya..Hasta kim? Doğu
mu,batı mı? Bu konuda Bediüzzaman hazretleri.”Ben Kürdistan dağlarında büyümüş
idim. merkezi hilafeti güzel tahayyül ediyordum. Vakta bundan yedi-sekiz ay
(1908) mukaddem (önce) dersaadete geldim. Gördüm ki;İstanbul tavahhuş ve
tenafuru kulub sebebiyle,medeni libasını giymiş vahşi bir adama benzerdi. Şimdi
ittihadı milli sebebiyle,medeni adam,fakat yarı medeni ve yarı vahşi libasında
bize arzı dîdar ediyor.
Evvel,kürdistanda fenalığın
sebebi,kürdistan uzvu hastalanmış zannediyordum. Vakta ki,hasta olan İstanbulu
gördüm;nabzını tuttum,teşrih ettim,anladım ki;kalbdeki hastalıktır her tarafa
sirayet eder. Tedavisine çalıştım,bir divanelikle taltif edildim.”[44]
O mazlum kalabalıklı
insanlara fen verilmeli,ta ki akılları aydınlansın,fitneye alet olmasın. Ve din
ve din ilimleri verilmeli,ta ki şüphe ve tereddütten kurtulup,hamiyetkâr bir
insan olsun. Samimi düşündüğümüz zaman bu iki hastalılarına da devletçe el
atılmış olmayıp,ancak ferd ve cemaatların Allah için yaptıkları hizmetler orayı
ayakta tutmaktadır Allah korusun,hele bir çekilse ve çektirilseler,o zaman
seyreyleyin gümbürtüyü... Çakallar saracak sürüyü...
11-10-1992
MEHMET ÖZÇELİK
[1] Münazarat B.Said Nursi.60,Bak. Bakara.130,135,Al-i İmran.95,Nisa.125.
[2] Age.26.
[3] Age.28.
[4] Hucurat.13.
[5] Mu’cemul Müfehres. M. Fuad Abdulbaki.761.Adem’in yaratılışı için bak.Nehcül Belağa.B.Işık,M.V.Taylan,F.Bozgöz.37.
[6] Hucurat.10.
[7] Tekasür.1-2.
[8] Bak Kütüb-ü Sitte.Prof.İ.Canan. 4 / 264.
[9] Medeniyet Yargılanıyor.sh.195.
[10] Age.199.
[11] Age.201.
[12] B.Said Nursi.Panel.68.
[13] Zaman Gazt.17-6-1991.
[14] Bak.Hucurat.13.
[15] Hud.45-46.
[16] Maide.54.
[17] Fetih.26.
[18] Bakara.135.
[19] Taha.14.
[20] Kütüb-ü Sitte.Prof.İ.Canan. 4 / 271.
[21] Bak.Tarihçe-i Hayat.sh.90.
[22] Age.92,Emirdağ Lahikası.B.Said Nursi. 2 / 242.
[23] Emirdağ Lahikası. 2 / 232-233,Mektubat.B.Said Nursi.393.
[24] Mektubat.51,Emirdağ L. 2 / 195.
[25] Mektubat.59,403.
[26] Age.299.
[27] Age.410-411.
[28] Bediüzzaman Said Nursi. Abdulkadir Badıllı. 1 / 499.
[29] Age. 1 / 550.
[30] Age. 1 / 530.
[31] Age. 1 / 524.
[32] Zaman gazt.9-3-1992.
[33] Agg.9-3-1992.
[34] B.Said Nursi.age. 1 / 41.
[35] Zaman gaz.9-2-1992.
[36] B.Said Nursi. 1 / 499, Zaman gazt.30-6-1992.
[37] Age. 1 / 211.
[38] Age. 1 / 211.
[39] Age. 1 / 542,548.
[40] Age. 1 / 272-273,434.
[41] Bak.Age. 1 / 418,217.
[42] Zaman Gazt.7-2-1992.
[43] Asar-ı Bediiyye. (Osmanlıca) A.Badıllı.sh.367,B.Said Nursi.A.Badıllı.age. 1 / 147-148.
[44] A.Bediiyye. 354,B.Said Nursi.age. 1 / 149.