İSKELETLER RAKSEDİYOR
Bir lise
öğrencisi olan Songül arkadaşlarıyla beraber bahçeye teneffüse çıkmış oyun
oynuyorlardı.
Ancak bu esnada
dalgınlaşan ve soluklaşan Songül,dalmış olduğu
hayalindeki hakikat aleminde gezmeye başlamıştı.
Yaşım on beş.
Ancak on altı sene önce yoktum. Hayatımın en neşeli ve sevinçli dönemini
yaşamaktayım. Belki de hayatın zorluklarının yavaş yavaş
sırtlanmaya başlayacağı dönemler içerisindeydim.
Küçükken
kucaklarda geziyordum. Elden ele dolaşıyordum. Ondan önce de doğacağım diye
yollarım gözleniyordu. Bekleniyor-özleniyor-seviliyor-bağra basılıyordum. Biraz
büyüdüm,ilgiler azaldı,sıkıntılar yavaş yavaş artmaya başladı.
Vücudum genç. Ama
hep böyle mi kalacak?Bugün belki bu gençliğimden
dolayı bana meyledenler acaba elli sene sonra da aynı meyli gösterecekler mi?
Evet,elli sene sonra. Çünkü eğer ölmezsem ben de
yaşlanacağım. Nenem gibi gözlerim görmez,kulaklarım
işitmez,ellerim ve ayaklarım tutmaz olacak. Sevgi ve sevmek beklediğim şu
insanlardan belki de nefret duyacağım.
Hani Din hocamız
anlatmıştı ya... Yazar Ahmet Haşim birisiyle nişanlanır. Kurban bayramında bir
koç götürür nişanlısına. O zaman kızın yaşlı annesini gördüğünde;-Yoksa bu kızı
da mı annesi gibi böyle çirkin olacak-diyerek,sevgisini
kızın zahiri güzelliğinde arayıp onu boşamıştı.
Evet,gerçi ben de böyle arkadaşlarımla eğleniyor,raks ediyor
ve bazı toplantılarımızda oynuyoruz. Oynayan ben değil de,elli
sene sonraki Songül olduğunu düşünsem çok çirkin düşecek. Gülen değil,gülünen pozisyonuna düşmüş olacağım.
Ve bir de ölmüş,kabre konmuş,etlerini dökmüş,geriye iskeleti kalmış
bir Songül şimdi raks edip eğleniyor. Hayret,kabrinden
kalkan iskeletler oynuyor,dans ediyor!
Bu güzelliğimi
kaybedeceğim. Ellerim,yüzlerim buruşacak. Tazeliğimi
yitireceğim. Çocukluğumdaki sevgilerimi yitireceğim.
O halde bu eğlence,bu hoppala neyin nesi? Bu dünyadan gitmeyi mi
kutluyoruz? Gitmemek için mi zıplıyoruz? Burada kalmak için halimiz bir
protesto mu?
Yoksa gitmek için
bir hazırlık gerekmez mi? Dış güzelliğimizi kaybetsek de iç güzelliğimizi
korumamız gerekmez mi?
Şimdi bana gözü
gibi bakan sevdiklerim,arkadaşlarım,yakınlarım beni
elleriyle toprağın altına gömecekler. Oda bir gün fazla olarak yanlarında
kalmama tahammül etmeksizin... Yalınız gireceğim kabre. Orada vereceğim hesap
ta kimse yardımıma gelmeyecek,imdat etmeyecek. Bir
sevaba ihtiyacım olsa vermeyecek,veremeyecekler.
Bana yatlarını,yalılarını,arabalarını,her şeylerini veren anne ve
babam o gün benden kaçacaklar. Yardımıma koşmayacaklar,koşamayacaklar.
Belki de benden kaçacaklar...
Acaba şimdiden
sonra da gülecek miyim? Eğer ebediyyen ağlayacaksam
niye gülüyorum, Ağlanacak halime?...
Bu gülme bir ağlamanın ve sıkıntının bir ürünümüdür? İçim beni yakıyor,dışım başkalarını. Demek yanıcı ve yakıcı bir
haldeyim...
Sanki kendimi iki
mezar arasında sıkışıp kalmış hissediyorum. On altı sene önce yoktum,yetmiş sene sonra da,belki de daha kısa bir an sonra
da olmayacağım. Aynen giden emsallerim gibi. Diğer bir sınıftan bir kız
arkadaşımız gitmemiş miydi?
İki yok arasında
olana var denilebilir mi? Uyur gezer gibi,ölür gezer
hissediyorum kendimi...
Saniye,dakika,saat gibi;günler,aylar ve yıllar peş peşe
birbirini kovalamakta,hiç durmamaktadır. Bir yerlere varmak için acelesi mi var
acaba? O halde bu gidiş nereye? Ne zaman son bulacak? Nasıl olacak? Ne
yapacağım? Çare,çare yok mu? Evet
yok mu?
Bir gün evde
anneme de sormuştum da bana böyle şeyleri düşünme demişti. Fakat bizde akıl var,nasıl düşünmeyelim? Düşünmememiz hiç mümkün mü?
Düşünmemek için ya aklı ortadan kaldırmak veya görevini iptal ettirmek için
uyutmak ve uyuşturmak lazım. Hayvan mı olayım şimdi???
-Songül,ne oluyor? Ne çaresi? Yirmi dakikadır seni arıyoruz.
Sınıfa girdik,seni görmeyince hocamız aramak ve
çağırmak için beni gönderdi. Deminden beri başında duruyorum. Çok ilerilere gitmişsin,çok derinlere dalmışsın galiba... Nedir bu hal?
-Hayır Kadriye! İleri ve derin
dediğin şeyler zaman olacak ki,geri kalacak,topuk bile
ıslatmayacak. İşte ben o ilerilere ve derinlere gittim,geldim
bile. Ve de işte o hali yaşadım.
Senin beni
uyardığın ve uyandırdığın gibi,bir gün bizleri de bu
dünya uykusundan uyandıracaklar. Hayal aleminden
bizleri çekip çıkaracaklar.
Uykuda iken
kendini ayık zanneden bizler keşke uyanabilsek,uyuyanları
da uyandırabilsek...
Sen beni uyandırmış
olmuyor,belki tekrar uyumaya davet etmiş oluyorsun.
Yine uyuyacağız her halde...
1-8-1993
MEHMET ÖZÇELİK