M E
Z H E
B L E
R
Peygamberimiz zamanında sahabilerin
bir meselesi olduğunda Peygamber efendimize varıp,problemlerini Peygamberimizin
tavsiyeleri doğrultusunda,dolayısıyla vahiy ile çözülürdü. Birinci asırdakilerin problemlerini
çözecek amil mevcut idi. İkinci devrede,farklı insanların ve fırkaların İslâmiyete girmeleriyle meselelerde çoğaldı.
Merkezden muhite doğru bunları çözecek unsurların azlığı ve zaman içerisinde
bunlarında vefatı çözümü zorlaştırmaya başladı.
Her kes bizatihi Kur’an-ı bilecek ve
anlayacak seviye ve kapasitede olmadığından ve olamayacağından bunların tedvini
ve içtihadı zarurileşti.
Kur’an ve Hadis kaynak
alınarak,çözülmesi zor meseleler hakkında hüküm bulunanlarla kıyaslanarak veya
ümmetin ileri gelen bilginlerinin icma’ ve ittifak ettikleri noktalar esas
alınarak sağlıklı ve sıhhatli görüşler oluşmuş oldu. Bu görüş ve görüşler zaman
içerisinde tasvib görerek benimsendi ve gidilecek yol anlamına mezheb adını
aldı.
Ve böylece gidilen yol anlamına
gelen mezheb ifadesi [1] ,
zamanla gerek amelde ,gerekse inançtaki uygulamaların farklı gidişatından
dolayı farklılıklar arz etmiştir. Ve bu durum genelde o çığırı açanın adıyla
adlanmış,fikir ve düşüncesiyle şekillenmiştir. Adeta onun kimliği mezhebi ve
onun kimliğini oluşturmuştur. Mezheb onun bir şablonu olmuştur. Tabilerine göre
de ya var olmuş,yada varlığını gösteremeden yok olmuştur.
Sosyal yapının farklılığı da,fikirde
farklı düşünceyi ön plana çıkarmıştır. Nitekim İran daki fikir akımlarının
temel yapısında şii düşüncenin yatması gibi.[2]
Mezheb;bir tarz,bir usul,bir
metot,bir vitrin,bir kimlik ve bir özelliktir. Kabiliyet,fikir ve düşüncelerin
değişik şekillerde yansımalarından ibarettir. Buda kendi içerisinde
ifrat,tefrit ve vasat üçgeninde şekillenmeye sebeb olmuştur. Vasatı olan orta
ve dengeli kısmı;Ehl-i Sünnet ve Cemaatı oluştururken,ileri ve geri kısmı da
bid’a ve sapıklıkların kaygan yollarını doğurmuştur. İnsanların ayaklarını
kaydırmıştır. Batmakla kalmamış,bir çoklarını da kendileriyle beraber
batırmıştır.
Nitekim,Ehli bid’at olan mezheblerden
Şia,Haricilik,Cehmiyye,Mu’tezile,Kaderiyye, Batıniyye,Babiyye,Bahaiyye gibi
akımlar kurucularının keyfi yorumlarından kaynaklanmıştır. [3]
İhtilaf insanın fıtratında olan bir
özelliktir.[4]
Ancak yeşertilmesi ve biçimlendirilmesi insanın elindedir. Kur’an ve O’ndan çıkan mezhebler yanlışları
tashih,doğruları tayin etmek üzere zuhur etmiştir. Bunu te’yiden ayette:” Doğrusu
bu Kur’an, israiloğullarına,hakkında ihtilaf ede geldikleri şeylerin pek çoğunu
anlatmaktadır.”[5]
Çünki elde miyar vardır.
Hadiste:”Ümmetim dalalet üzere birleşmez. İhtilaf gördüğünüzde SEVÂD-I AZAMA
YAPIŞINIZ(iLTİZAM EDİNİZ.)”[6]
,ve Malik bin Enes’den:”Bu ümmetin ahiri ancak evvelinin salah bulduğu şeyle
salah bulur.”[7]
Bir Yahudi Hz. Ali’ye:” Daha
Peygamberinizin cenazesini kaldırmadan ihtilafa düştünüz”deyince Hz.Ali:”
Biz,onun için ihtilaf ettik,yoksa onun hakkında ihtilaf etmedik. Sizler
ayaklarınızda (Mu’cizevi şekilde geçtiğiniz,kızıldenizin)suyu kurumadan,
Peygamberinize:” O Mısırlıların ilahları gibi,bize de ilahlar
yap.”dediniz,demiştir.[8]
Bu ölçü ve samimi niyetle ,hakkı
aramak amacıyla yola çıkan bir müçtehid Hadisteki şu manaya mâsadak olur:”Hakim
(Müçtehid) içtihad ederde doğru hükmü bulursa iki ecir,(bir rivayette on)
içtihad ederde hükmünde yanılırsa bir ecir alır.”[9]
Farklı gibi ortaya konmuş olan
hükümler;Peygamberimizin farklı zaman ve zeminlerdeki uygulamalarından
farklılık arz etmektedir. Buda gerek onun ve gerekse de getirdiği hükümlerin
bütün insanlığı kucaklayacak evrensel hükümler olduğunu göstermektedir. Birkaç
misal verecek olursak;
-Tebük gazası sırasında misafirler
için geceli-gündüzlü üç,mukimler için bir gece bir gündüz mest üzerine mesh
emir buyurdu.[10]
Ve tam teşekküllü fotoğraf Şafii
hukukçularına göre caiz görülmezken Hanefi hukukçuları kerahetle beraber caiz
görmüşlerdir. Asrımızda Mısır alimleri ise:”Yasak olan sadece gölgeli
resimlerdir;yani heykellerdir;kalemle çizilen veya makinayla çekilen
fotoğraflar gibi gölgesiz resimler,caizdir.”demektedirler.[11]
En çok münakaşa edilen konulardan
biri olan Dar-ı Harb konusunda Serahsiye göre;Şirk ahkamının tamamıyla-yüzde
yüz uygulanması. İmam-ı Azama göre hakimiyet ve kuvvetin tamamiyle ehli küfürde
olması,öyle ki;İbni Abidine göre;Müslümanların ahkamı ile müşriklerin ahkamının
beraber uygulanması bile orayı Dar-ı Harb yapmamakta,çıkarmamaktadır.[12]
Ve Cuma namazı konusunda İslam
alimlerinin, Cuma namazı ile ilgili ayet ve Hadis ve nakillerine baktığımızda
görülen ortak nokta şudur:”Bütün mesele cumayı kılmamak değil,belki en sağlıklı
ve sevaplı kılmayı sağlamak üzerine bina edilmiştir. Cuma ve ondan hasıl olacak
maksatlar hedeflenmiştir.[13]
“ Şafii mezhebi ile Hanefi
mezhebinden bir kavle göre;zaruret olmadığı halde birkaç yerde Cuma namazı
kılınırsa ilk Cuma namazı sahih,diğerleri ise sahih değildir.”denilmiştir.[14]
Gerek Peygamberimizin
döneminde,gerekse ilk dönemlerde Zuhru ahir namazı kılınmayıp,gelişmeler ve bir
çok farklı yerlerde Cuma namazının kılınma zaruretinden,birisinin sahib
olup,diğerlerinkinin batıl olma tehlikesine karşı ihtiyaten kılınmış
olmaktadır. Ancak İmam Muhammede göre farklı yerlerde kılınması caiz
görülmüştür. Fetvada bu merkezdedir. Ferdi anlamda; Zuhru ahir nafile neviden
düşünülürken,diğer taraftanda kaza namazlarının kılınmış olması uygulanacak
güzel uygulamalardandır.
-Namazda Fatihayı okumaya güç
yetiremeyenin öğreninceye kadar kendi dilinde (Farisi)okunmasını caiz görmekle
beraber,Ebu Hanifenin daha sonra bu görüşünden vaz geçtiği rivayet edilip,
Bediüzzaman da bu fetvanın hususi olduğunu ifade eder.[15]
Hanefiye göre Nebiz haram,şafiiye
göre helaldir.Bu durumda Hanefi Şafiiyi nasıl tenkid edecektir. Bundan
dolayı;Tenkid mücerred ilim adına yapılırsa kıymetlidir. Zira yapıcı olmıyan
tenkidler iki sebeble yapılır; Biri,karşıyı küçük düşürmek, İkincisi;kendisini
büyük göstermek,onun üzerinde bir üstünlüğe sahib olduğunu bildirmek içindir.
Geçmişten günümüze İslâmın mezhebler
yoluyla ittifakı temin etmesine karşı
günümüzde görmekteyiz ki; İngiliz entrikaları her yönüyle tecelli
etmektedir.
İslam devletlerinin başlarındaki
gerek idarecilerde,gerekse idaredeki, halk ile olan uyumsuzlukta ingiliz
entrikasının mevcut olduğunu İngiliz ajanı Hempher kendi itiraf eder.[16]
Toplumu ölmüş gitmiş,hiçbir faydası
olmayan insanların münakaşasıyla uğraştırır. Onların kendi aralarında bir
meselesi yokken,insanları onlarla problem sahibi yaparlar.[17]
Faizin her çeşidini yaymak lazım
geldiğini[18],doğumu
sınırlandırıp,birden fazla evliliğe mani olunmasını[19],birer
itiraf olarak dile getirir.
Dünyada olan belirsizlik ve
değişimler İslâm alemini de etkilemektedir. Son iki asırda ortaya atılan
mezheblerin tevhidi veya diğer tabirle Cemaleddin-i Efgani,Muhammed
Abduh,Abdurrahman el-Kevakibi ve onların halefleri olan Reşid Rıza,İbn Badis ve
onlarında halefliğini üstlenen ve kaynağının Mısırda olduğu ve bu fikir
akımlarını devam ettiren Ferid Vecdi,Ahmed Emin gibi şahsiyetlerin ıslah,tecdid
proje ve düşünceleri su-i istimale açık bir doktrin ve harekettir.[20]
Bu faaliyetlerin altında batıdaki
reform faaliyetlerinin etkisi söz konusudur. Oysa kıyas,kıyası maal-fârıktır.
Zira batının dini olan Hristiyanlık hak bir din değil ki,onda yapılan
değişiklik bizde de geçerli olsun! Ancak bu çalışmalarına rağmen “bütün sosyal
sınıfların meseleleri için çözüm üretemedi.”[21]
İlk kaynaklara dönüş fikrini
savunarak ıslahçı müelliflerin mezhebleri taklidden uzaklaşmayı kabul etmekle
masumane bir hareket içerisine girme fikrini savunan Reşid Rıza[22]
ve zamanımızda Hüseyin Atay gibiler kendi fikirlerini benimsetirken İmam-ı Azam
ve İmam-ı Nevevi gibi şahsiyetleri tezyif ve tahkir ederek geçmişi yıkmakla
büyük tahribat yaptıklarının farkında ve şuurunda değillerdir. Bunu da taklid
yerine ittiba-ı esas almayı benimserler. Teklif güzel,uygulama yanlış. Bazı
şeyleri kabul uğruna,bir çoğunu red çıkmaktadır.
Herkes ehli tahkik değildir. Herkes
müçtehid değildir. Bediüzzamanın ifadesiyle;bu zamanda içtihad kapısı açık
olmakla beraber altı mani ve engel olduğunu[23]
söyleyip şarta bağlamaktadır. Bunu biraz daha serbest bırakan Reşid Rıza ve
taraftarları,ashab döneminin icmaını kabul etmekle yetinir.[24]
Oysa bu hareketiyle,sınırlandırma yoluna gideyim derken,insanlar sayısınca
sınırsız bir yol açmaktadır. Sağlıksız bir çok görüşlerin doğmasına zemin
hazırlamaktadır.
Hanifi fakih ve muhaddislerinden İbn
Batta,itikadi konulardaki ihtilafların dini tahrif olduğu gibi, Kur’an-la
yetinilmesi gerektiğini iddia etmek sonuçta dini etkisiz hale getirmeyi
doğuracağını ifade eder.[25]
Bu konuda tefriti de doğuran ifrat
hareketler,mezhebleri reddetme olaylarının atılan cahilce adımları yer etmese
de,zihinlerde yaralar açacaktır. Yıllarca bu meseleler gündemde tutulmaya
çalışıldı. Bazen partiler vitrinine konularak,bazen dini kisvelere bürünerek
ittifakı değil,ihtilafı körükleme yoluna gidildi. Hatta öyle ki bunun Türkiye
ye Malatya dan girdiği de[26]
ifade edildi. Bu ifade bütün bütün yabana atılacak bir iddia değildir. Zira
Malatya da hemen hemen her hizbin sivri uçlarına rastlamak mümkündür. Bu
duygudan da istifade ile mezhebleri kabul etmeme,içtihad ve yeni müçtehidler
türemeye başladı. Gerçek bir alimi titreten bir meselede,rahatlıkla bıyığı
terlememiş gençler yorumlarını yorulmadan yorumluyorlardı. Böylece adam
sayısınca anlamlar daha doğrusu anlamsızlıklar doğuyordu.
Tenkidi ibadet sayan Said Çekmegil
bunlardan birisidir. Değerli meslekdaşım Ziya Kesriklioğlu “Müslümanı Anlamaya Çalışmak”
adlı kitabının “Tenkid İbadet Olur mu?”[27]
başlıklı makalesinde ondan bahsetmiş. Ve bir gün reis yardımcılığı makamında
üçümüz oturuyor,bu konuyu tartışıyorduk. S.Çekmegil’e şunu söylemiştim; Müsbet
manadaki tenkidde hakkı aramayla beraber bulmak hedeflenir. Şeytani tenkidde
ise,hakkı bulmak ve ulaşmak esas ve gaye değildir. İfrat derecesindeki böyle
bir tenkidin ibadet değil,şeytani bir hareket olacağını ve bir gün kendisi
hakkında da yazacağımı söylediğimde sükut etmişti,ikrardan...
İşte bu harekettir ki,başları dine
bağlamayıp,dinden çıkartmaktadır. “Onlar okun yaydan çıktığı gibi,dinden
çıkarlar.”hakikatına tam mâsadak olmaktadırlar. Zira bu tarz bir tenkid tedavi
etmek için daha büyük,kapanmaz bir yara açmaya benzemektedir. Bir yanda tedavi
meyli,diğer yanda yaralama fiili. Kötü niyetli için bu durum bir hıyanet iken,iyi
niyetli için ahmakça bir harekettir. Marifet yara açmadan tedavi etmektir.
Adeta ışınla tedavi gibi.
Bediüzzamanın da tesbit ettiği
gibi;beşer ” tamamen bir seviyeye gelmediğinden ve bir tarzı hayat-ı
içtimaiyede gitmediğinden,mezhebler taaddüt etmiştir. Eğer,beşerin ekseriyeti
mutlakası bir mekteb-i alinin talebesi gibibir tarzı hayatı içtimaiyeyi
giyse,bir seviyeye girse;o vakit mezhebler tevhid edilebilir. Fakat bu hal-i
alem,o hale müsaade etmediği gibi,mezahib de bir olmaz.”[28]
Mu’tezile ve Harici gibi batıl
mezhebler başka dinlerden değil,İslâmın içerisinden yaptıkları bu tenkidlerle
dışına çıkmışlardır. Adeta hakkı içinde değil de dışında aramaları,batılı
manada felsefe yapmaları safsatalara kapı ve yol açmış oldu. Nice iyiler vardır
ki,iyilik zanniyle kötülük yapmışlardır. İşte daha geniş manadaki 73 fırkanın
ancak birisi isabetli harekette bulunurken,72-si sapmakta ve saptırmaktadır.
Adalet,ölçü ve muvazene
vasatta yani orta yoldadır. Umum imamların çizdiği o büyük yol ve cadde ve o
büyük yolun büyük yolcularının gittikleri yoldur. Hevâ ve hevesten uzak.
Ekalliyet,münferit hareketler,fevri
çıkışlar ise;nazarları kendine çeviren hissi hareketlerdir. Damdan düşmeler
gibi. Bunlar mahduttur ve de cevabını bulmuştur. Türkçe Kur’an,ezan,ibadet,hutbe,dar-ı
harb,içtihad gibi. Açılan yara öyle büyümektedir ki,artık ehli olmayanda bu
konuları gündeme taşımaktadır. Bütün bunları temcid pilavı gibi ısıtıp ısıtıp
sunmaktaki amaç;İslâmiyeti daha iyi yaşamak yönünde değil, belki yapılmayan
durumlar karşısında vicdanı rahatlatmaya çalışmak,nefse fetva vermek,yaşamama
yolları keşfederek,o yolda gitme sıkıntılarıdır. Problem yaşayandan
değil,yaşamayandan kaynaklanmaktadır. Uygulayanın dert edinmemesine
rağmen,uygulamayanın derdini ortaya atması kendisine ait bir dert olup,ancak
kendisini bağlar,umumu bağlamaz. Yeter ki gölge etmesin!
Yanlış bir anlayışta,İslâmiyeti
hükmüyle,,her şeyiyle ortadan kalkmış,yürürlük de olmayan Hristiyanlık ile mukayese
yapmak,reform düşüncesiyle tahrib etmektir. Oysa Hristiyanlığın meseleleri elbise gibidir, değiştirilebilir. Zaten
yanlış olduğundan bir zarar değil,fayda sağlar. Katolikden Protestanlığa geçmek
gibi.
Oysa İslâmın gerek inanç,gerekse de
muamelat konuları,etle cildin kaynaşması gibidir. Cildi çıkarmaya çalışmak,hayatı
yok etmek demektir. İslâmın temel kaynakları olan;Kur’an,Sünnet,İcma ve Kıyas
bütün zaman ve zeminlerde hükmünü icra etmekte,geçerliliğini ve tazeliğini
korumaktadır.
Hristiyan alemi dinlerinin
esaslarını Hz. İsa-dan almadıklarından,hem Hz. İsa dünyada hakim olup hükümleri
sosyal hayatta geçerli olmadığından,insanlar kaynağı kurumuş değişik yerlerden
aldıklarıyla beslenmektedirler.
İslâm dini;toplum hayatına hakim
durumda olup,hükmü her mekanda yürürlükte olan dinin inanç ve muamelat meselesinde
doğrudan Peygamberimizden alınmakta,ondan öğrenilmektedir. Böylece onun
tedrisatı kıyamete kadar sürmekte,geçerliliğini korumuş olmaktadır.
“Mezhebsizler”[29]
adlı kitapta da genişçe tahlil ve tesbit edildiği üzere,istikrarsız insanlar
insanları da istikrarsızlığa sevk ederler. Hayatlarında ve sözlerinde zikzaklı
bir yol izlerler.
Mezheblerin doğması bir cihette
kelam ilminin doğmasıyla gelişme gösterir. İtikadi görüşlerdeki farklı
anlayışlar,temel konuda bu mezheblerin özellikle Mu’tezile,Cebriye ve Kaderiye
gibi mezheblerin önemli çerçevede gün yüzüne çıkmalarına sebeb olmuştur.
Özellikle Allah’ın zat ve sıfat,irade ve kader gibi konularda açıkça
farklılıklar,görüşler[30]
bunların iftirakına ve ayrılmasına neden oldu.
Bunlar genel olarak,amelde ehl-i
sünnet ve cemaatın çoğunluğunun kabul edip uyguladığı;[31]
İmam-ı Azam Ebu Hanife,Nu’man bin
Sabit-in görüşlerinin ağır bastığı Hanefi mezhebi.
İdris b. Şafiinin görüşlerinin ve
içtihadının tedvin edildiği Şafii mezhebi.
Ahmed b. Hanbelin görüşlerini ihtiva
eden Hanbeliyye mezhebi.
İmam-ı Malikin görüşlerinin
toplandığı Malikiyye mezhebi
İtikatta ise;İmam Muhammed Maturidinin görüşlerinin
toplandığı Maturidiyye mezhebi.
İmam-ı Eş’ariyyenin görüşlerini ihtiva eden
Eş’ariyye mezhebi.
Bunların dışında mevcut olan bir kısım ameldeki
mezhebler hak olmakla beraber ya mensubu olmadığından veya birinci derecede
kabul görmediğinden varlığını devam ettirememiştir. Veya batıl ve hak
olmayışından dolayı itibar edilmemesine veya az bir mensubunun olmasına sebeb
olmuştur.
Netice itibariyle;Gerek amelde,gerekse de
itikatta,tarihin süzgecinden süzülenler süzülmüş,sağlamlılığını devam ettire
gelmişlerdir. Süzülemeyenlerde ya ölmüşler yada mevzi-i münakaşaları sürdüre
gelmişlerdir.
Ehli sünnetin sıratı müstakim ve ehli İ’tizalle
Cebriyenin ifrat ve tefritleri;ayetleri
anlama farkından doğmuştur.[32]
Başlangıçtan günümüze fikirlerin
doğmasına,farklılıkların ortaya çıkmasına,bir yandan da döküntülere sebeb olan
bu fikri münakaşa ,sonuçta,yerini bulanlar ve bulamayanları doğurmuştur.
İslâmın başlangıçtaki zenginliği,sonuca doğru
zenginliklerin-gerek fikirlerde,gerekse uygulamada-çıkmasını,kabiliyetlerin
gelişmesini sağlamıştır.
Günümüzle şöyle bir mukayese yapacak
olursak;Günümüzdeki meseleler,gündelik meseleler olup,günlük yer işgal ederler.
Saman alevi gibi bir anda parlar ve söner. Pek de geleceği dolduracak ve
doyuracak bir kapasiteye sahip olmayan münakaşalardır. Geriye bakıldığında iz
bırakan değil,leke bırakan kavgalı bir yapı...
Proje üreten toplumdan ziyade,üretenleri üğüden ve
tüketen bir manzara oluşturmaktadır. Bu günkü uğraşılan bu meseleler ile
beraber, geçmişteki meşgul olunan eğitim,kültür ve fikir yapısındaki oluşan
büyüklüğün farkı zahirdir.
Köklü bir yapı ile,köksüz bir yapı...Bir yanda
kimliğini bulmuş bir milletin zenginleşme çabası,diğer yanda kimliğini
bulamamanın ezikliği altında kıvranan bir toplum...
Hak mezheblerin tek bir mezheb ile
sınırlandırılmayıp,çok olması o dinin zenginliğinden ve de farklı
kabiliyetlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Neticede aynı noktada ve tek
bir havuzda toplanılmaktadır.
Özetle;Osmanlıda gerek mezheb,gerekse de fikir
akımlarının çıkması,ileriye dönük fikir akımlarının artmasına,köklü meselelerle
umumi çapta iştiğal etmelerinden kaynaklanmaktadır. Şimdi ise;bu meselelerin
gündelik ve siyasi olayların ğubarı altında kalıp,konuşulmaması,unutulmasını da
netice vermektedir.
Akıl ve fikir değil,cerbeze hakim kılınmaktadır.
Mezhebler kendi i,çerisinde 3 kısma ayrılır:1)Fıkhi
–ameli-mezhebler. 2)İtikadi mezhebler. 3)Yeni çıkan mezhebler.
- FIKHİ MEZHEBLER - - HANEFİ MEZHEBİ -
H.80-150yılları arasında
yaşamıştır.Asıl adı Nu’man b. Sabit olup büyük imam olmasından dolayı İmam-ı Azam,Hanife-nin babası anlamına
da Ebu Hanife adıyla zikredilmektedir.
Küçük yaşından itibaren Kur’an-ı Kerimi hıfzeden
imam,diğer islam bilgilerinden de derinleşme yoluna girmiştir.
eder. Bunu kabul etmeyen imamı hapse atar ve 15 gün
sonra vefat eder.
Fikirlerin çarpıştığı yer
olan Irakta yetişen imam kitap ve sünnetle beraber kıyası çok kullanırdı. Rey
ehli idi. kıyası yaparken,olayları tüm yönleriyle ele alır,ona göre kıyasla
hüküm verirdi.
Hanefi mezhebinin
kuruluşunda talebesi Ebu Yusufun (Ö.H.182,M.798) büyük katkısı olduğu gibi,
yayılmasında da önemli rol oynamıştır.
İmam-ı Muhammed ve Züfer de
bu mezhebin te’sisinde harç rolünü oynamışlardır.
Bu konuda bir beyitte;”
Fıkhı İbn-i Mes’ud ekti,Alkame biçti,İbrahim Naha-i harman yapıp dövdü,Ebu
Hanife Nu’man öğüttü,İmam Ebu Yusuf Yakub hamurunu kardı,İmam-ı Muhammed-de
ekmek yapıp pişirdi,diğer insanlar da hazır yiyorlar.”
Özellikle Osmanlı döneminde
devletin resmi mezhebi oluşu,yayılışında önemli rol oynar. Özellikle dört
mezheb içerisinde en çok mensubu olan mezhebdir. Ağırlıkla şehirlerde
yaşıyanların kabul edip uyguladığı bir mezheb olmaktadır.
Fıkhın ruhu olup bir umman
olan Nu’man bi Sabit;İmam-ı Suyutinin de delil olarak aldığı gibi;[33]”İlim
süreyya da asılı bulunsaydı,o ilme fars neslinden bir adam yine de sahib
olurdu.”Hadisine mazhar olmuş üstün bir şahsiyettir.
Bir gece rüyasında:”
Rasulullahın kabrini açıp,mübarek kemiklerinin parçalarını bir araya getirir
şekilde gördüğünü”söyleyen imamın,rüyasını yorumlayan rüya yorumcusu İbn-i
Sirin-in şöyle yorumladığını ısrarla anlatmasını isteyenlere şöyle
nakleder:”Rasulullahın kabrini açmak,üzeri örtülü kalan ilmi açmak,kemiklerini
bir araya getirmekte,sünnetini bir araya getirmektir,dedi. Benim ilmi
faaliyetim bunu yapacağımın işareti imiş.”der.[34]
Takva sahibi imam yiyeceğe
dikkat eder,haramdan şiddetle kaçınırdı. Öyle ki hırsızlarca çalınan bir koyun
sebebiyle uzun müddet et yememiştir.
İmam-ı Azam-[35] ın
üstünlüğü umum alimlerce kabul edilmektedir. Ticaretle uğraşıp maddi
imkanlarını ve o imkan ile talebelerin
okumasını temin eden imamın en belirgin ve ilk akla gelen
hususiyeti,fakihliğidir. Buda onun gerçek ve mümtaz vasfını göstermektedir.
Hacda iken Muhammed Bakır’a
İmam-ı Azam gösterilerek;-işte dini yıkan adam-denildiğinde,M.Bakır hiddetlenir
ve imam onu sükunete davet ederek şöyle der:” Ben hiçbir şeyi aklımla yapmış
değilim” Ve,Meni mi pis,bevl mi? diye sorduğunda M.Bakır, Bevl deyince,-evet-bende
öyle diyorum. Eğer ben aklıma göre hareket etseydim,her bevilden sonra guslün
gerekmesini söylerdim. ( Hadiste de,kabrin en büyük cezasının bevl-den olduğu
belirtilir.)
-Oruç mu,namaz mı daha
faziletli? –Namaz-deyince-evet- der. Akla göre gitseydim kadınların hayız
halinde iken terk ettikleri oruç ve namazdan orucu değil,namazı kaza etmelerini
söylerdim.
-Abdestte ayakların
altımı,üstümü yıkanır? –üstü-deyince,kirlenen altıdır. Altın meshedilmesini
söylemem gerekirdi,diyerek ilzam eder.
Hanefi fakihi İbn-i Abidin
şöyle buyurur:” Bir işin,bir ibadetin sahih olması için dört mezhebten birine
uygun olması lazımdır.Bir ibadeti yaparken,şartlarından biri,bir mezhebe,başka
biride,başka mezhebe uygun olursa,bu ibadet sahih olmaz.”[36]
- İMAM-I
ŞÂFİİ -
Ebu Hanifenin vefatıyla dünyaya
gelen (150-204) İmam-ı Şafii;Rasulullahın müjdesine mazhar olmuş,anne ve baba
tarafından neseben Rasulullaha varan mümtaz bir şahsiyettir.
Hadiste:”Kureyşten bir alim
çıkacak,yer yüzünü ilimle dolduracaktır.”[37]
İlme karşı gayet hırslı olan imam-ı
Şafii;gecesini üçe ayırır:Bir kısmında ilmi çalışma yapar,bir kısmında ibadet
ve diğer bir kısmını da uykuya ayırırdı.
bu özelliğindendir ki;daha 9 yaşında hafız,15 yaşında da fetva vermeye ehil
olduğu görülür ve bilinir.[38]
İmam-ı Malikin hadis kitabı olan
Muvatta-ını ezberleyen Muhammed İdris bin Şafii,zeka bakımından gayet üstün bir
zekaya malik bir şahsiyettir.
Diğer zatlardan İmam-ı Malik,Ahmed
bin Hanbel,İmam-ı Azamın talebelerinden İmam-ı Yusuf,İmam-ı Muhammed ve bir çok
alimle görüşen bu zat,hayatını ilim tahsiliyle de noktalar.
Şam-da,Gazze de dünyaya gelen İmam_ı
Şafii,Mısırda kalıb orada vefat etmesi,Mısır ve Şam da kabul görmesini sağlamıştır.
Oranın resmi bir mezhebi olmuştur.
Dedesi Şafii Peygamberimize
kavuşmuş,babası Sabit de Bedir gazvesinde islamiyeti kabul eden bir sahabidir.
İlim için seyahatta bulunmuş,Irak da
İmam Muhammed-den ders almış,bir çok eser yazmıştır.
Usul-i fıkhın kurucusudur.
Kitap,sünnet,icma-ı esas alır,ona
göre hüküm verirdi.
-Her
yıl Rum diyarından Harun Reşide haraç gelirdi. Bir defasında gelmeyince
dediler: Bizimde alimlerimiz var. Müslüman alimlerle yarışsınlar. Eğer
müslümanlar yenerse bu haracı öderiz. Bizimkiler yenerse biz müslümanlardan
isteriz,dediler ve bahse 400 ruhbanla katıldılar.
Halife Şafiiyi çağırttı. Şafii-de
dicle ırmağının yanında oturalım,dedi. Bağdad halkı,ulemalar ve halifede hep
katıldılar. Şafii hazretleri de bir aba giymiş olduğu halde geldi. Seccadesini
Dicle ırmağı üzerine döşedi,üstüne oturdu.
-Kim benimle muhasebe edecekse
gelsin,dedi. 400 Rahib Hz: Şafii-den bu kerameti görünce hepsi birden müslüman
oldular. Durumu Kayseri Rum-a haber verdiler. Durumu öğrenen Rum Kayseri;-Şükür
bu kadarına. İyi ki burada değildi. Bur da olsa tüm tebaam müslüman
olurdu,dedi.
- İMAM-I
MALİK -
H.93-179 yılları arasında yaşayan İmam Malik,Medine
de doğup,orada vefat etmiştir.
Kırk sene çalışarak 100 bin hadis toplayarak,bunlar
içerisinden 4 binini seçip oluşturduğu Muvatta kitabı meşhur eserlerdendir.[39]
İlimde mükemmel olan bu zat,takvada da öyle idi.
Harun Reşid kendisine,çocuklarına ders vermek için
saraya gelmesini teklif ettiğinde:” İlim gelmez,ilme gelinir.” sözüyle
zühd-deki tavrını da göstermiştir.
Kitap,sünnet,icma
ve kıyası delil olarak kabul etmekle beraber Medine ehlinin ameline de i’tibar
eder. O kendisi için bir tercih sebebidir.
- AHMED BİN
HANBEL -
164-241 yılları arasında Bağdad-da yaşamıştır.
Hadisle ziyade iştiğalinden dolayı Muhaddis olarak
da zikredilmektedir.
Bir milyon hadisi hıfzına alan bu zatın mezhebinin
mensublarının diğerlerine göre az olması;çıktığında diğerlerinin çıkmış ve
yaygın olmasındandır.
30 bin hadisten oluşub,7 yüz bin hadisten seçilen
meşhur –Müsned- adlı hadis kitabına sahibtir.[40]
Takva ve azimeti esas tutan bu zat;gece kıldığı iki
rekat namazın birinci rekatında Kur’an-ın yarısını,diğer ikinci rekatında da
diğer yarısını okuduğunu ifade etmiştir.
Halife Me’mun zamanında içtihadi bir durum olan
–Kur’an mahluk mu,değil mi?-tartışmasından dolayı,ağzından çıkan sözün ve
nefesin mahluk olduğunu- Lafzen ve manen Kur’an-ın mahluk olmadığını ifade edip
kabul etmeyen imamı, 28 ay hapis de bırakıp,işkenceye maruz bırakarak, vefatının
da bundan kaynaklanan sıkıntılardan meydana geldiği de bildirilmektedir.
- ZAHİRİYYE
-
Bu mezhebi ortaya atan iki alimdir. Birisi, Davud
ez- Zahiri el- İsbehani-dir. (Ö.H270) Bu zat mezhebin ilk kurucusu sayılır.
İkincisi de;İbn-i Hazm el- Endülisidir. (Ö.H.456)
Mezhebin kurucusu olma vasfına sahib bulunmakla beraber,Zahiri mezhebini
açıklayan ve bütün delillerini ortaya koyan odur.
Adından da anlaşıldığı üzere ;Zahire göre hükmeden
bu mezhebin referansı ve kaynağı Kur’an olup,re’yi kabul etmez. Sadece Nas-lar
delil kabul edilir.
Fikrinin ana teması ve inançtaki ölçüsü;” Allah’ın
dini zahirdir,onda batın yoktur;cehr’dir,onda sır yoktur;burhandır,onda
gevşeklik yoktur.”der.[41]
İstishabı (Müstahab) da şu ayetten dolayı kabul
ederler:” Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur.”[42]
Diğer mezheblere olan muhalefetleri de,bu zahiri
hükmün dışında başka bir delil kabul
etmemeleridir ki, mesela; Ölüm döşeğindeki birinin tasarrufları,malını
başkalarına bırakma endişesinden dolayı
varislere bırakılır. Zahirilere göre böyle bir hastanın tasarrufları,aynı
sağlam insanların tasarrufları gibidir. Dolayısıyla böyle bir hasta,bütün
malını hibe etse hiçbir kimsenin itiraz hakkı yoktur. Zira ölüm döşeğindeki
hastanın tasarruflarını kayıt altına alan Seddü-z Zerayi’a dayanan re’ydir.
Halbuki zahiriler re’yin hiçbir çeşidini tanımamaktadırlar.
Zahiriler re’yi terk edip,nass-lara
sarılacağız,derken son derece tuhaf hükümleri ileri sürmüşlerdir. Mesela;
İnsanın idrarı ile suyun pis olacağını hadise dayandırıp hükmederken, öte
yandan domuzun idrarıyla suyun pis olmayacağına hükmetmişlerdir. Zira bu konuda
bir nass yoktur,derler. Onlara hayvanın idrarı etine bağlıdır,domuzun eti ise
pistir,denilse onlar,bu bir re’ydir. İslamın hükümlerinde re’yin bir yeri
yoktur,derler.
-
EVZAİYYE -
İlk olarak ortaya çıkan mezheblerden birisi olan
İmam-ı Evzai-nin mezhebidir. Kendisi –88- de Baalbek-de doğmuş, -157- de
Beyrutta vefat etmiştir.
Şamda zuhur eden bu mezheb,Endülüse kadar
yayılmıştır.
Ancak kendi zamanında bulunan Maliki mezhebinin
galebe etmesiyle bu mezheb çöküntüye uğramış,nazarlar Maliki mezhebine
çevrilmiştir.
Her ne kadar kendisi takva sahibi olup, İmam-ı
Azamla görüşerek koyduğu esaslarda onunkilere yakın esaslar olsa da;zamanla
tabilerinin olmaması bu mezhebin ortadan kalkmasına sebeb olmuştur.
-
SEVRİYYE -
Evza-i gibi, Süfyan-ı Sevri-nin ortaya koymuş olduğu
o dönemin bu mezhebi revaç da idi.
Süfyan-ı Sevri H. 97 yılında Kufe de doğmuş, 161 de
Basra da vefat etmiştir.
Hadis konusunda imam olup,İmam-ı malike de takdimi
olan bir kişidir.
Ebu Hanife ile görüşüb,sohbetleri olan Sevri-nin
mezhebi Horasan taraflarına kadar yayılmıştır.
Kendi zamanlarında daha bir çok müçtehid ve
mezhebler olmasına rağmen bu iştihar bulmuştur. Ancak zamanla 4 mezhebin
yayılıb tedvin edilmesiyle de bu iki mezheb inkiraza uğramıştır.
- İTİKADİ
MEZHEBLER -
- CEBRİYE
-
Sahabe ve Emeviler döneminde başlamış olan
itikadi meseleler ,özellikle kader, insan ve Cenâb-ı Hakkın fiilleri
konusundaki tartışmalar,bazı ayrık otları kabilinden inançtaki sapık mezhebleri
doğurmuştur.
Bunun öncülüğünü Yahudilerin üstlendiğini
görmekteyiz. Bu sapık görüşlerini,bozulmuş Yahudilikten kalan geçmişlerin
hikayeleriyle pekiştirerek müslümanlara talim etmeleri,tahrikle teşvik etmeleri
bunların çıkışını hızlandırmıştır.
Nitekim Cebriyeye ilk daveti yaptığı söylenen Ca’d
bin Dirhem bu yanlış fikirlerini
Şam-daki bir Yahudiden öğrenmiş ve Basra da halkın arasında yaymıştır.
Ondan da Cehm b. Safvan öğrenmiş ve yaymıştır. Sadece bununla sınırlı olmayıp,
İran menşeli görüşler, Zerdüşlük, Maniheizm ve bunların uzantılarında etkisi
vardır.
Nitekim:”Hasandan rivayet edildiğine göre; İranlı
bir adam Peygambere (S.a.m) gelerek şöyle dedi: “Ben İran halkının,kızlarıyla
ve kız kardeşleriyle nikahlandıklarına şahid oldum. Kendilerine niçin böyle
yapıyorsunuz? denildiği zaman;bu, Allahın kaza ve kaderidir,diyorlar. Bunun
üzerine Rasulullah (S.A.M):” Benim ümmetimden de aynen böyle söyleyenler
bulunacaktır. İşte onlar,ümmetimin mecusileridir.”buyurdular.
Cebriye[43]
mezhebinin esası;fiilleri gerçek manasıyla kuldan nefyetmek ve Allaha
yüklemektir. Çünki cebriyeye göre kul, istitaatla muttasıf değildir.
Fiillerinde mecbur olub,ne kudrete,ne iradeye ve nede hürriyete,ihtiyara
sahibtir. Cansızlar gibi ki;ağaç meyve verdi,su aktı,taş yuvarlandı,güneş doğub
battı,gök yüzü bulutlandı,otlar yeşerdi,vs,misali,sevab ve ikabda cebirdir ve
eğer cebir ,zorlama varsa haliyle teklifte cebir olacaktır.
Bunların delilleri hakkında İbni Hazm şöyle der:”
cebriye şu tarzda delil getirmiş ve demiştir ki; Allahu Taala fa’al
olub,yarattığından hiçbir şeye benzemediğine göre,ondan başka hiçbir kimsenin
de,fa’al olmaması iktiza eder. Fiili insana izafe etmenin manası da; Zeyd
öldü,tarzında laf etmekten başka bir şey değildir. Zira onu öldüren Allahtır.
Yine bina yapıldı deriz,aslında onu ortaya koyanda Allahtır.
Hasanı Basri Cebriyeye adam toplayan,Basra halkından
bir kısmına yazdığı mektubunda:” Kim Allaha,kaza ve kaderine inanmazsa,elbette
kafir olur. Allaha zorla ve istemeyerek itaat,üstün gelmek içinde isyan
edilemez. Çünki o,kullarına verdiği mülkün maliki,ve onlara lutfettiği kudretin
kadiridir. Eğer Allaha itaatla amel ederlerse,oda kendileri ile işledikleri
amellerin arasına bir perde koymaz. Fakat mâsiyetle amel ederlerse,dilediği
takdirde yine Cenâb-ı Hak yaptıkları ile kendileri arasına bir perde geçer.
Buna göre Allah,bir şey yapmadıkları takdirde,elbette onları bir şey yapmaya
zorlamaz. Çünki Allahu Taala şayet mahluku itaate zorlamış,cebir etmiş
olsa,kendilerinden sevab düşer. İsyana icbar etmiş olsa,bu defada cezaları
sakıt olmuş olur. Ve yine onları ihmal etmiş olsa,kudret babında acze düşmüş
olur. Halbuki Cenâb-ı Hak mahlukat için kendilerinden gizlediği bir meşiyyete
sahiptir.Eğer onlar itaatla amel ederlerse,Allah da kendilerine iyilikle amel
edecektir.”der.
Maturidi mezhebinin frenlediği bu mezhebin
görüşlerinden bazıları:
-Cennet ve Cehennem fanidir,mutlak manada baki
değildir.
-İman ma’rifet,küfür cehildir. Peygamberin vasıflarını
bilen Yahudiler,gönülleri yakini olarak inanıp,inkar eden müşriklerde
mü’mindir,derler.
Allahın kelâmı kadim değil,hadistir. Halkı Kur’an
meselesi olan,Kur’an-ın mahluk olma düşüncesinin de temelini oluşturmaktadır.
-Allahı,mahlukatın vasıflandırdığı vasıflarla –ilim
ve Hayat gibi- vasıflandırmaz.
-Kıyamet gününde Allahın görülmesini nefyeder.
- KADERİYYE -
Emeviler döneminden itibaren Kaza ve Kader
meselelerinin konuşulmasıyla beraber gelişme gösteren bu akım, Cebriyenin
aksine ,adeta Allahın iradesini insanın cüz_i iradesinden nefyederek,
müstakillen insanın iradesine bağlamaktadır. Mu’tezilede bunlardan biridir. Bu
noktada kaderiyye ile birleşmiş olmaları onları kaderiyyenin içerisinde bir
müstakil mezheb kılmıştır.
Kaderiyye farklı olarak insanın amelini esas alarak
– fiili ve işi esas kabul etmiştir. Nitekim bunların reislerinden Ba’bed b.
Halid el- Cüheni,Kaderi günaha sebeb gösteren bir kişiye; Kader yoktur,aslolan
iştir.”diyerek,önce iş,sonra ilim,daha sonrada irade gelir. Burada Kaderin
Allahdan adeta tecrid edilerek değerlendirilmiş olması,kaderiyye diye
isimlendirilmelerine neden olmuştur. İnsana farklı bir nüfuz alanı çizmiş
olmaktadırlar.
Irak ve Basrada cereyan eden bu akımın ilk
mensubunun başlangıçta hristiyan iken müslüman olup,tekrar hrıstiyanlığa geçen
bir ıraklı olduğu ifade edilir. Başlangıç da bundan ve buradan yayılan bu fikir
ve akımı,İran ve Horasana kadar yayılmıştır.
Hadiste:” Kaderiye ,bu ümmetin mecusileridir.”
“Ümmetimden iki sınıf vardır ki,bunlar için İslâmda
bir nasib yoktur.1)Mürci-e 2)Kaderiye”[44]
- MÜRCİ-E -
Bu mezheb kebire yani büyük günah işleyenleri ele
alıp,durumları hakkında farklı görüşlere sahne olmuştur. Hz. Osmanın şehid
edilmesiyle devreye giren bu mezheb bir yandan; Allahın geniş af sahibi
olup,küfür hariç ,Allah bütün günahları affeder,demekle bir yandan kendilerini
temize çıkarmaya çalışırken ,diğer yandan da isyancılara sığınak,bozgunculuğa
da vesile olmuştur.
Diğer bir kısımda o dönemde çıkan fitne ve olaylar karşısında
susmayı tercih edip,bir hükme varmayanlar.
Haricilerin kafir dediği,Mu’tezilenin mü’min
değil,bazen de müslümandır dediği, Hasan-ı Basri ve bir kısım tabiinin de
münafıktır dediği büyük günah konusunda daha esnek davranan mürci-e affı ön
plana çıkarmıştır. Müslümanların çoğunluğunu oluşturan Cumhur ise; O kişi asi
bir mü’min olup,işi Allaha kalmıştır. Dilerse günahınca azab eder,dilerse
affeder demiştir
Hadiste:” İlerde bir sürü fitneler çıkacaktır.Bu
fitneler içinde,oturan yürüyenden,yürüyende koşandan daha hayırlıdır. O
fitneler üzerinize geldiği veya koptuğu zaman,gözünüzü dört açın! Artık o zaman
içinizden kimin bir devesi,kimin bir koyunu ve kimin bir tarlası varsa,bunlara
birer tane daha eklesin! Bunun üzerine bir adam: Peki ya Rasulallah!Ya hiç
devesi,koyunu ve tarlası olmayan ne yapsın?deyince,Hz. Peygamber şöyle cevap
verdi:” Oda tutar kılıcını alır ve bir taşla vurarak ağzını körletir. Artık
sonra kurtulabilirse kurtulsun.” buyurularak,bir yandan çıkacak fitnelerden
haber verilmekte,bir yandanda kıl-ü kal -den kaçınarak,ifrat ve tefritten
uzaklaşarak orta yolu tavsiye etmiştir.
Hadiste:”Ümmetimden iki sınıf vardır ki,bunlar için
İslamda bir nasib yoktur. 1)Mürci-e 2)Kaderiye.[45]
- MU’TEZİLE -
Emeviler döneminde ortaya çıkan bu mezheb ,
“Abbasiler döneminde Bağdad, Şia,Mu’tezile, Selefiyye ve Eş’ariyye gibi belli
başlı kelam mekteblerinin serpilip geliştiği en önemli kültür merkezlerinden
biriydi.”[46]
Hz. Ali ile Muaviye arasında cereyan eden olaylar
ile gündeme giren bu mezheb, Hasan-ı Basri-nin meclisine devam eden Vasıl bin
Ata-nın oradan kovulması ve ayrılmasıyla –ayrılanlar-adıyla bu adı almıştır.
Genel görüşleri:1) Tevhid. Allahı sıfatları olan
alim,kadir olarak düşünmeyip,birlemek. Aksi takdirde sıfatlarıyla başka ilahlar
düşünülmüş olacaktır,der.
2)İnsan fiilinin halıkıdır,der.
3)El- Va’d vel- Va’id. Yapılan işlerinin
karşılığının görülmesidir.
Cebriyenin aklı ve sebebleri reddetmesine
karşı,Mu’tezile aklı hakim kılmakta ve sebebi hakiki olarak kabul etmektedir.[47]
Mu’tezile mezhebi ve bir kısım hariciye mezhebi:”
Günahı kebairi irtikab eden,kafir olur veya iman ve küfür ortasında kalır”diye
hükümlerinde hata ettiklerini”[48],ifade
ederlerken bunu küfürle eş tutmalarını:” Biz o gün günahkarları gözleri masmavi
bir şekilde mahşerde toplayacağız.”[49]
ayetindeki Mücrimler ifadesinden çıkarmaktadırlar.[50]
Ve amelsiz imanın faydasız olduğuna dair ayette:”
Onların yaptıkları her bir (iyi) işi dikkate alırız,fakat onu saçılmış zerreler
haline getiririz.”[51]
Mu’tezile kötülüklerin mesela dalaletin
yaratılmasını Allaha vermemeyi şu ayete dayandırır:” Biz senden sonra kavmini
İmtihan ettik. Samiri onları saptırdı.”[52]
Saptırmanın Samiriye izafe edilmesiyle delil getirilir. Oysa o bir saptırmada
şiddetlisi olarak nitelendirilir,yaratan yine Allahdır.[53]
Kelamda önemli bir yer tutan –Hüsün ve Kubuh-
konusunda ,ehli sünnet dinin bildirmesiyle bilinmesini öne sürerken, Mu’tezile
aklı ön plana çıkararak,onu esas almışlardır.[54]
Mu’tezile Kur’an-daki :” O bir zikirdir.” ayetini
delil getirerek muhdes ve yaratılmış olduğuna –dip notdaki- âyetlerle delil
getirir.[55]
İmam-ı Eş’arinin kitabı olan –el İbane-
de,Mu’tezilenin- Allahın cennetde görülmeyeceği,sıfatların inkârı,görüşü tenkid
edilmektedir.[56]
Mu’tezile mezhebi;her ne kadar içerisinde Mu’tezili
olan Zemahşeri gibi,ilimde,mantıkta,dilde derinleşen bir müstesna şahsiyet olsa
da merdut,ehli sünnetce kabul edilmeyen reddedilmiş batıl bir mezhebdir.[57]
- EŞ’ARİYYE
-
Fıkıhta şafii mezhebine mensub olanların genelde
fikirlerini kabul ettikleri itikadi bir mezheb olan Eş’ariyye;Ebu’l Hasan
el-Eş’ari-nin (ö.324 /935-36)[58]fikirlerini
ihtiva etmektedir.
Kendi döneminde yaygın olan bir çok batıl mezheb
vardı. Başlangıç da kendiside Mu’tezilenin görüşlerini benimsemesine
rağmen,bundaki yanlışları bizatihi içinden birisi olarak yanlışlıkları görmüş
ve bu görüşlerinden vaz geçerek ayrılmıştır. Bunu kendisi bir Cuma günü halka
şöyle ilan etmiştir:
“ Ey insanlar! Beni bilen bilir,bilmeyenlere de işte
kendimi tanıtıyorum. Ben falan oğlu filanım. Vaktiyle Kur’an-ı Kerimin mahluk
olduğunu , Allah-u Taalanın gözlerle görülemeyeceğini ve kötü fiilleri kendimin
(Kul fiilinin halıkıdır.) işlediğini söylerdim. Ama,artık tevbe etmiş,sözlerim
ve fiillerimden dönmüş ve Mu’tezileyi red için ortaya çıkmış bulunuyorum.
Evet,onların bütün kirli çamaşırlarını ortaya dökecek,ayıp ve eksiklerini bir
mir gözlerinizin önüne sereceğim,diyerek Mu’tezile ve Kaderiyye mezhebini orada
delilleriyle çürüterek,kendisinin de ehli sünnet mezhebi yani,doğru,gidilecek
bir mezheb,diğer mezhebler gibi his ve hevaya göre değil de,Hadis ve ayetlere
istinad edilmesi gerektiğini,aksi halde ister istemez,his ve heva ile hareket
edilerek,yanlış hükümler verileceğini halka söylemiştir.”
İmam-ı Eş’ari mezhebini şöyle tarif eder:” Bizim
söylemekte olduğumuz söz ve inanmakta olduğumuz din; Allahın kitabı
Kur’an-a,Rasulünün sünnetine,sahabe,tabiin ve hadis imamlarından rivayet edilen
hususlara sımsıkı sarılmaktan ibarettir.Evet,işte biz bunlara yapışırız.
Allahın yüzünü ak etmesini,derecesini yüceltmesini ve ecrini kat kat vermesini
niyaz eylediğimiz Ahmed ibni Hanbelin kabul ettiği ve inandığı esasların
peşinden gider,onun sözüne ve görüşüne muhalif olan kimselerden
uzaklaşırız.”demektedir.
Böylece ehli sünnet ve cemaatın çizgisinde devam
eden Eş’ari,Mu’tezileye de büyük darbe vurarak,yayılmasını durdurmuş ve
engellemekle büyük bir hizmette bulunmuştur.
Eş’ari Maturiden bazı noktalarda ayrılmakla beraber[59],temel
noktalarda birleşmektedirler.
- MATURİDİYYE -
Fıkıhda Hanefi mezhebine mensub olanların
ekseriyetinin itikadda da kabul ettikleri Ebu Mansur Muhammed el
Maturidi(ö.h.268) ismiyle bilinmekte,H.3.asrın sonlarında ortaya çıkarak,o
zamanda yayılmakta olan mu’tezilenin fikirlerini mantıki olarak çürütmüştür.
Ebu Hanifenin kabul ettiği hükümlerde bir birlik
içerisinde olan Maturidi,Şeriatın hükümlerini akli,mantıki delillerle isbat
etmiş,şeriate aykırı düşmedikçe aklın hükmünü ön plana çıkararak kabul
etmiştir.[60]
Eş’ariyle bir çok noktada birlik içerisinde
olup,ayrıldıkları noktalarda on-u geçmemektedir.[61]
Mesela ayrıldıkları noktalar; Maturidiler,Ebu
Hanifenin metoduna uyarak,marifetullahın akılla idrakini vacib saymışlardır.
Eş’ariler ise;şeriat kanunuyla ancak vacib olacağını
söylemişlerdir.
- SELEFİYYE -
H. 4. asırda çıkıp, meseleleri Kur’an ve Hadis ölçü
ve esas alınarak izah ve başvurulmasını temel alan hak bir mezhebdir.
Bu noktada Eş’ari ve Maturidiye muhalefet
etmektedirler.
H.7. asırda bu mezhebin ihyasına çalışan İbni
Teymiye ,bazen ihtilaflara sebeb olan Kur’an ve Hadis dışındaki kaynakları
kabul etmeyip,itibar etmemeye sebeb olmuşlar. Her görüşün kaynağının bizatihi
bu iki kaynak da mevcut olması gerektiğini savunmuşlardır. Neticede
buda,kendisinin görüşüne uyanı almayı,uymayan noktalarda da farklı anlayışları
doğuracak görüşlerin çıkmasını netice vermiştir. Yani kaynağı iki kaynakla
inhisar altına alan bu görüş,gerçekte binlerce sağlıklı-sağlıksız kaynağın
doğmasına neden olmuştur.
Selefiyun,Allahın vasıfları ve işleri hakkında,Kur’an-ı
Kerim veya sünnette mevcut olan her şeyi kabul ederler.
Selefiye,Allahın sevgi,gazap,öfke,rıza,nida ve arş
üzerine karar kıldığını kabul ederler.
Selefiye,müteşabih ayetler konusunda ihtilafa
düşüp,te’vilini caiz görmemişlerdir.
Hz. Peygamber zamanında Medineye devamlı olarak
müteşabih ayetleri soran bir adam gelir. Hz. Peygamber (S.A.M9 ona;Hz. Ömeri
gönderir. Hz. Ömer bir hurma dalıyla adamın kafasını yarar ve izin vererek
memleketine gönderir. Ayrıca; Ebu Musa el- Eş’ariye yazdığı mektubunda “ Bu
kimseyle hiçbir kimse düşüp kalkmasın.”der.
Seleften Malik bin Enes:” İstiva ma’lum,keyfiyeti
meçhuldür. Ona iman vacib,onun ne olduğunu sormak bid’attır.”der.
Özetle; İnsan Kur’an ve Sünnetde geçen müteşabihatın
maksadını bilemeyeceğini itiraf etmek mecburiyetindedir.
-Kayıtsız,şartsız müteşabihata iman etmelidir.
E.Hamdi Yazır,Haşeviyye ve selefiyye mezhebinin
farklı olduğunu şöyle belirtir;é Allahı
insana benzetip zahire göre hükmetmesi,bunun aslı Selefiyye olmayıp,birbirinden
ayrıdır."[62]
der.
- HARİCİLER
_
Hz. Osmanın şehid edilmesinden sonra
başlayıp,katilinin bulunmasını isteyenlerin Hz. Ali ye karşı ayaklanmalarıyla
başlamış ve gelişmiştir. Olayı zamana ve katillerinin tesbitine bağlayan Hz.
Alinin bu tutumunu pasiflikle değerlendiren tarafların bu tutumlarının
siyasetle de bağlandırılması üzerine,patlak vermiştir.
Hz.Talha,Zübeyir ve Hz. Âişenin birlikte Hz. Aliye
karşı gelmesiyle Cemel vak’ası, Suriye valisi olan Hz. Muaviyenin de halkı
peşinden sürükleyip,Hz. Osmanın intikamını alma düşüncesiyle giriştiği bu kanlı
savaş da 26 Temmuz 657 yılında Sıffin savaşı olarak baş göstermiştir.
Sıffin savaşında Muaviye taraftarlarının kayıp verip
mağlubiyetleri üzerine siyasi dahi Amr b. Âs-ın tavsiyesi üzerine muaviye
taraftarlarının mızraklarına Kur’an nüsha ve sayfalarını asmaları üzerine karşı
tarafta bir durma ,durgunluk ve ihtilaf meydana geldi. Bu tereddütten istifade
ile Kur’an-ın hakem olmasını Hz.Aliye yazılan mektupla bildirdiler. Bunun bir
hile olduğunu bilen Hz. Ali, diğerlerin kan dökülmemesi,barış umudu
düşüncesiyle zorlamaları neticesinde kabule mecbur oldu. Muaviye tarafından Amr
b. Âs, Hz. Ali tarafından da Musel Eş’ari hakem seçildi.
Hakemler kendi aralarında yaptıkları gizli anlaşma
gereği hem Hz. Ali,hem de Hz. Muaviye azledilecekti. Ve toplanıldı. Hz. Alinin
hakemi Musel Eş’ari;Ben parmağımdan bu yüzüğü nasıl çıkarıyorsam,öylede Ali yi
hilafetten azlediyorum,dedi. Muaviyenin hakemi Amr b. Âs;bu yüzüğü nasıl parmağım
takıyorsam ,öylede Muaviyeyi hilafete nasb ediyorum,dedi. Ve olaylar bunun
üzerine patlak verdi. Haricilerin ortaya çıkmaları bu olayla gerçekleşti.
-Hüküm ancak Allahındır.-diyerek ayrılanlara böylece
çıkanlar anlamına hariciler denilmiş oldu.
Her ne kadar bu olayların kaynağında meşhur münafık
Abdullah b. Sebe olsa ve Hz. Osman aleyhtarlarının hepsinin de Hz. Alinin
ordusu içinde bozgunculuk yapmış olsalar da ittifakla sıffin Vak’ası
Haricilerin tarih sahnesine çıkışlarının başlangıcını oluşturur.
Hz. Osmanın şehid edilmesinden sonra başlayan bu
olayları,özellikle Hz. Osmanın şehid edileceğini Peygamberimiz haber
vermişlerdir.[63]
Mezhebler içerisinde en sert bir yapıya
sahib,tekfirde ifrat, aşırı bir tutumda bulunmakta,bir kolu olan İbaziyye ise
en mu’tedili kabul edilmektedir.[64]
Hadis de:” Okun yaydan çıktığı gibi dinden
çıkacaklar” Bunlarda Hariciler,Hururiyye ve diğer haricilerdir.[65]
Onların bu ifratlarından, Haricileri öldürmenin farz
olduğunu bildiren hadisler zikredilmiştir.[66]
- Ş İ İ L İ K -
Hz: Ali taraftarı olarak ortaya çıkan bu
mezheb,şahsından ziyade hilafeti ön plana çıkmış,iş siyasete taalluk etmiştir.
Hz. Aliye taraftarlık uğruna başkalarını tekfire kadar gitmişlerdir.
İslâm inancında bir kimseyi tekfir
etmek son derece tehlikeli,son derece büyük vebali olan bir davranıştır. Hz.
Peygamber (S.A.M.) şöyle buyurur:” Kim kardeşine kafir derse,ikisinden biri
mutlaka kafir olmuştur. Eğer itham edilen kafir değilse küfür,itham edene
döner.[67]
Ehli
sünnet vel Cemaat dışında kalan sapık mezheblerden haricilerin tekfir edilip
edilemeyeceği münakaşasında bazıları,bir müslümanı tekfir etmenin mesuliyetinin
büyüklüğünü göz önüne alarak,ortadaki mübhemiyet sebebiyle,müsbet veya menfi
hiçbir şey söylememeyi tercih ederken,[68]
tekfir edilmeleri gerektiğine kâail olanlardan bir kısmı da görüşlerine delil
olarak yukarıdaki hadisi zikretmişlerdir. Ve “Onlar islâm ümmetini tekfir
ettiklerine göre,kendileri kafir olmuştur.”demişlerdir.[69]
Bu düşüncede olan Kadı Iyaz eş-Şifa
adlı eserinde :” Ümmeti dalalet ve bütün ashabı küfürle ithama müncer olan
herhangi bir söz sarf eden herkesin kesinlikle küfrüne hükmediyoruz.”[70]
Hilafet Hz.
Alinin hakkı idi, onun hakkını yediler- düşüncesiyle şablonlarını kurdular.
Hz. Ali ve evlatları olan 12 imamı masum
görüp,dediklerinin mutlak doğru olduğunu, sonuncusunun mehdi olub,ahirzamanda
çıkacağı inancı inançlarında önemli yer tutar.
12. imam gizli olduğundan cumanın farz
olmayacağını,namazın ise üç vakitte veya sabah –akşam olarak kılınabileceği,abdestte
ayağı yıkamayıp,meshin farz olduğu,geçici nikah olan,üç aylık bir nikahın,
Mut’a nikahının caiz olduğuna inanmak,muharrem ayında matem tutmak ve ezan
–namaz anında çok duada bulunmak amel ve ibadetlerindeki farklılıklardandır.
Ehli sünnet ile şiiler arasında önemli bir tartışma
alanı imamet yani devlet başkanlığı meselesidir.[71]
Şia mezhebi; Hz. Ali muhabbeti gibi şiayı velayet
ve şiayı hilafet yani Hz. Aliye muhabbetten ziyade H. Ebu Bekir ve Hz. Ömere
düşmanlığı esas alır. Birincisinde şeyhlik gibi manevi durum söz konusu
olurken,ikincisinde şahlık gibi makam ön plana çıkmaktadır.
“ Şiiler için Atebat-ı
Aliye-den olan Kerbelayı ziyaret,farz makamındadır.”[72]
“Usulüş-şianın vazıı-fikirlerinde sonradan islam
dünyasını karıştıran batınilik (ki bunlar; Abbasiler,Fatımiler-Mısırda-,Büveyh
oğulları,Hasan Sabbah gibi devletler)[73]
ve Hurufilik mezheblerinin ilk temayülleri sezilen- Hz. Ali devrinde yaşamış ve
Medayine nefyedilmiş olan Abdullah b. Sebe’dir.”[74]
“İslâm dünyasında ilk önce Marika,Şia;Kaderiye,Mürcie,Cehmiye
gibi siyasi ve usuli mezheblerin Hz. Ali devrinden başlayıb”[75]
genişlemişlerdir.
Usulü şia da üçe ayrılıb; Mufaddıla,Sabbe ,Müellihe
olub,her imamın ölmesiyle de çoğalmalar olmuştur: Keysaniye, Zeydiye, İmamiye,
İsmailiye, nihayet isna aşeriye zuhur etmiştir.[76]
İsna aşeriyede dinin esası
üçdür: Tevhid, Nübüvvet ve Mead.
Mezheb de ise ikidir: Adl ve
İmamet meseleleridir.
Başını Abdullah b. Sebe’nin çektiği galiyye, Hz. Ali
ve evlatlarına uluhiyet isnad edip, “ İbadeti gerekli görmezler.”[77]
Diğer İslâm dışı bir mezheb olan galiyyede ibadeti gerekli görmeyib, dinin emirleriyle ahlaki ve kanuni düzenlemeleri benimsemeyen,her şeyi mübah gören kimselerdir. Bunlar şii topluluğu olmak üzere bir çok kollara ayrılmaktadırlar.