Son din olan
İslâmiyet değişmek için değil,değiştirmek,insanları zamana ve hakikata
dönüştürmek için gönderilmiştir.
Değişmeye
ihtiyacı olmayan İslâmiyet,son ve ilahi kaynaklıdır.
Sürekli bir
şekilde değişen,bir nebzede olsa istifade edecekleri,kutsal bildikleri muharref
kitaplarına kadar değiştiren batı;içimize atmaya çalıştıkları –Rönesans-
ifadesiyle de,İslâmiyeti kendilerine,kendilerini muhafazadan mahrum kitap ve
dinlerine benzetmeye çalışmaktadırlar.
Değişmeyi ifade
eden Rönesans;sürekli değişmeyi ve dönüşmeyi gerektirir. Bu değişme zaman be
zaman devreye girdiği gibi,insanlara göre de farklılık arz eder. Yani;her
asırda insanlar sayısınca,her insanı ayrı ayrı
memnun edecek kuralların konulmasını gerektirecektir. Bu da fıtrat ve
mantığa ve o dinin mükemmelliğine zıt bir durumdur.
İslâmiyet
asırları kuşatacak ve kucaklayacak bir yüksekliğe ve mantığa,bir şefkat ve
merhamete sahib evrensel,cihanşümul bir dindir.
İslâmiyet ve onun
kanunları ezelden geldiğinden elbette ebede gidecektir. İnsanların kanunları
ise;insanlar gibi fani olup,zevale ve bitmeye mahkumdur. Her ne kadar,sürekli
değiştirilse de...
Nitekim,insanları
istibdatla idare etmeye çalışan Rusya ve Çin dahi,neticede birden bire yıkıma
maruz ve mahkum olmuştur.
İlahi irade ile
insanın iradesi,elbetteki mukayeseye girmez. Onun gibi de;insanın ortaya
koyduğu adaleti oluşturacak ve tesis edecek kavramlar ile,ilahi esaslar
arasındaki fark,ezel ile ebed arasındaki fark ve mesafe gibidir.
Bunların
içerisinde adalet esasına bakacak olursak;Adalet, Allahın âdil isminin bir
tecelli ve görüntüsüdür. Onun karşısında Fir’avn ve Nemrut yok olub gittiği
gibi, Âdil isminin tecellisi olan Hak ve Adalet karşısında şimdiye kadar hiçbir
zalim duramamış,bundan sonrada duramıyacaktır.
Allah adaletinin
gereği eşit muamele eder. Yani,zalime zalimliğine yakışır ve müstehak olduğu
şekliyle cezalandırırken,mazluma da layık olduğu mükafatını zatına yakışır
şekliyle verir.
Adalet
mekanizması,gayet hassas bir mekanizmadır. En küçük hata ve ihmali kabul etmez.
Her kesin üzerinde olması gerekir ki;adil olsun ve hükmetsin.
Nasıl ki;yetmiş
yıl öncesinin fakir,zaif,harbten çıkmış,teknolojisi olmayan dönemin insanları
ile,şimdiki zamanın ve zeminin insanlarının farklılığı içerisinde,onları memnun
edecek bir adalet sistemi sadece maddi maddelerle değil,manevi ağırlıklı
olmalı.
İlâhi adaletin
dışında hiçbir adalet sistemi;insanların aklına,ruhuna,vicdan ve kalbine köklü
bir şekilde,kök salarak nüfuz edemez. Nüfuz edemeyince de,tesirini icra edemez.
Neticede adaletteki müessiriyet ortadan kalkar,yerini zulüm ve anarşi alır.
Kanunlar caydırıcı olduğu nisbette müessiriyetini icra ederler.
Allahın sürekli
bir şekilde kontrolü altında olup,ona iman ve itaat eden bir fert,bir aile ve
bir toplum;sürekli bir şekilde kendilerinin,bir kontrol mekanizması altında
olduğuna inanır ve ona göre davranarak;sevimli,istekli ve ibadeti netice
verecek bir mecburiyet hisseder.
Böyle bir kanunun
teşekkülünde de en büyük rol;siyasiler kadar,belki onlardan daha fazla olarak
ulemaya düşer. Prof.A.Akgündüz bir tesbitinde:” Osmanlı kanunnamelerinin kanuni
devrinde zirveye ve kemale yükseldiği ve II. Selim devrinden itibaren ise,inişe
geçtiğidir. Bunda başta Padişahların ve devlet adamlarının rollerinin olması
yanında,Kanunnamelerin asıl mimarı olan alimlerin ve nişancıların da büyük rolü
vardır.”[1]
Hadiste:”
Hakimler hüküm saatinde bıçaksız boğazlananların azabını çekerler.”buyurulur.
10-9-1996 MEHMET
ÖZÇELİK