Saf ve berrak bir anadolu insanı. İyilik ve temizliklerle yoğrulmuş.
Kötülükler ve çirkinlikler ona yabancı,oda günah ve
kötülüklere yabancı.Onlarla tanışmamış. Tanışma sevdasında da değil. Zira bu durumun,alemini kirleteceğinin farkında. Çünki
kirsiz bir hayatta yetişmişti o. öyle de kalmak ve bunu devam ettirmek
istiyordu. uyguladığı gibi uygulatma çabası içerisine
de giriyordu.
Yetiştiği çevreden artık farklı bir
çevredeydi. Ya çevreyi kendisine uyduracaktı. Buda kısa devrede mümkün değildi.
Ama vazgeçmeyecek,devam edecekti. Etmekteydi de...
Ya çevreye kendisi uyacaktı ki,buna da frekansları müsaade etmiyordu. Zıt kutuplar
birbirine uyuşmuyor,alışmıyordu.
Veya en güzel bir tarz olan kendine
uygun bir çevreyi,bir arkadaş topluluğunu bulacaktı.
Öyle de yaptı. Artık onlar ve kendisi de onlar gibi düşünüyor,inanıyor
ve yaşıyorlardı. Rahatlamıştı,oda her türlü zahmete
rağmen ve de fedakarlığının bir neticesi ve mükafatı olarak...
Hayatı cennetten bir köşe gibi idi.
Cennet böyle olmasa da,bu cennet gibiydi.
İşte bu Cemil amca;televizyonun
büyük bir nimet olduğuna inanıyordu. ancak uygulanışıyla tam bir nıkmet ve insanlığa felaket hazırlayıcısı olarak kullanılıyordu.
Bunun farkında idi.
İnsanlar;hiçbir
meseleleri yokmuş,televizyon her problemlerini çözüyormuş gibi karşısına
geçerek,sihirlenmişcesine onunla yatıp,onunla
kalkıyor ve onunla oturumlarını sürdürüyorlardı.
Bundan muzdaripti Cemil amca.
Kendisi hiç seyretmemiş,bakmamıştı. Çünki o gerçeklerin sevdalısıydı.
Nasıl olmuşsa ısrarla çağırdıkları
akrabasına gitmiş,gözü,açık olan televizyondaki bir
oyuncuya takılmış,küçük çocuğu da aynısını taklid
ederek kendisine göstermişti. yıkılmıştı...
O gece gördüğü rüya dehşetliydi;
Rüyasında omuzuna
dokunan kişiye dönüb baktığında,elinde
on dörtlü tabanca ile kendisine sert bakan kişi,alnına dayayıp kurşunları teker
teker saymıştı. Kendisi de ölüm durumuyla karşı
karşıya iken,bir yandan kelime-i şehadet
getiriyor,bir yandan da secdeye kapanıyordu. Artık ölmüştü o..
Ölümle beraber uykudan da uyanmıştı
Cemil amca. Fakat bu durum kendisini fazlasıyla uyandırmış ve düşündürmüştü.
O sebebini biliyordu. Çünki başka alternatif yoktu buna..
Cemil amca ölürken şehadet getiriyor ve secdeye kapanıyordu. Ya kelime-i şehadet getiremese ve secdeye kapanamadan ruhunu teslim
etseydi?
Bize de çok şeyleri anlatıyordu
Cemil amca.. İbret..ders..ibret..
Cemil amcanın safiyetine konan nokta
dev gibi oluyor ve kendisini yutuyordu. Çünki onun saflığı,kirliliği kabul etmiyordu.
Bu konuda kendini çok zorluyordu.
İçi-dışı birdi. Dışı da içi gibiydi.
Akrabaları sanki yarışa girmişti,onu evlerine davette. Israrla yemeklerini yemesini
istiyorlardı.
Yine böyle ısrarlı bir davete icabet
etmiş,onları kıramayıp,nur yüzlü arkadaşlarına da bir
an evvel kavuşmayı,aklından çıkarmıyordu.
Aaa ,şuna bak!diyen
akrabasının sesiyle o tarafa dönen Cemil amca;bu sefer de başka günah
sahnesiyle karşılaşmıştı.
Ne olacaktı bu durum? O,günahtan kaçıyor,günah ondan kaçmıyor,ona doğru kaçıyordu. Adeta
peşini takib ediyordu.
O sıkıntıyla gece gördüğü rüya,onu bir defa daha sarsmıştı.
Rüya da;sert
bir çehre ile yanına yaklaşan kişi;sanki tedavi maksadıyla,ameliyat bıçağına
benzer oyucu bir şeyle,gözünü oyuyor,yuvarlağını çıkarıyorlardı. Bu acı hale
değil yaşayan birisi,gören bile dayanamazdı.
Böyle bir dehşet hali içerisinde iken,uyandı. İlk işi gözlerine bakmak oldu.
Evet. Çok şükür,gözleri
yerindeydi,rahatlamıştı...
İkinci bir uyarıya da böyle muhatab olmuştu Cemil amca...
O şimdi üçüncü bir uyarıdan
korkuyordu. Ya başına bir felaket daha açılırsa???
Onun başına açılıyordu. Çünki o temizdi,temiz de
gidecekti. Bizim başımıza açılmaması ise,işin vehametinden!.
Zira,küçük cezalar,küçük
yerlerde verilir,büyük cezalar büyük yerlerde. Ve büyük yerlerde ve
mahkemelerde verilmek üzere tehir edilir.
Sâfiyyet
ve hayat da görülen bir demet ibret...
18-6-1997
MEHMET ÖZÇELİK