SİHİR
“Ve onlar Süleyman
-Aleyhisselâm- mülkü aleyhine şeytanların uydurdukları şeylerin ardına
düştüler. Halbuki Süleyman, aslâ küfretmedi, fakat o şeytanlar kâfir oldular.
Onlar insanlara sihir ve Babildeki iki meleke, Hârut ile Marut'a indirilmiş
olan şeyleri öğretiyorlardı. Bu iki melek ise: "Bîz ancak bir fîtneyiz,
sakın kâfir olma" demedikçe bir kimseye sihir adına bir şey öğretmezlerdi.
İşte bir takım kimseler bu iki melekten koca ile karının arasını ayıracak
şeyler öğreniyorlardı. Fakat bunlar Allah Teâlânın izni olmadıkça bu sihir ile
bir kimseye bir zarar verebilir değildiler onlar kendilerine zarar verip fayda
vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Yemin olsun ki onlar, o sihri satın alan kimse
için ahirette hiç bir nasip olmayacağını muhakkak bilmişlerdir. Ne kötü bir
şey, karşılığında nefislerini satmış oldular. Eğer bilecek olsalardı.”[1]
Özel bir bilgiye sahib olan bu iki melek Harut-Marut,eski
medeniyet merkezi olan Babil Babil şehri halkına kendilerinin ilhama mazhar
olupta yaratılışın gizli sırlarını ve harika acib şeyleri bilip, bunları
öğretirkende kötüye kullanılmasının küfür olacağını bilmiş ve bildirmiş,sonunun
husran olabileceğini de hatırlatmışlardır.Her menfaatlı şey gibi bununda
zararda kullanılması muhtemel ve melhuzdur.Nitekim günümüzde de bir çok
teknolojik ve bilgilerin kötü yönde kullanılmaya müsaid olması gibi...
Sihrin kesinlikle tesiri
vardır.
Sihir,dinen
yasaklanmıştır.Hz.Süleyman sihri inkâr edip,onunla amel etmedi.[2]
Sihir;izale ve bir şeyin
yönünü çevirmek anlamınadır.
Rasulullah büyük günahlardan
saymıştır.Cezasını ise kılıçla vurmak olarak söylemiştir.[3]
Sihir;kulak hırsızlığı yapan
cinlerin sanatkârlığı ve ustalığıdır.
Sihir sebebi gizli olan ince
bir şeydir.Hayali hakikat göstermektir.Âyette:”İnsanların gözlerini
sihirlediler.”[4],”Sihirleri
sayesinde ipleri ve sopaları onun hayalini büyüledi,çünkü onlar gerçekte
yürüyor gibiydiler.”[5]
Fir’avunun dünyaca meşhur 40
sihirbazı –rivayete göre- içine civa konulan hortum gibi bir şeyin çöldeki
sıcaklığında etkisiyle erimesi ve birazda sihrin tesiriyle yılan
görünmesinde;hem gözlerin bağlanması hemde aletlerin özelliğinin etkisi söz
konusudur.
Ancak sihirbazlar sihrin her
çeşidi bildiklerinden dolayı Hz Musanın yaptığı işin sihirbazlıkla ilgisi
olmadığını bildiklerinden dolayı secdeye kapanmış ve iman etmişlerdir.Abdullah
bin Abbasdan naklen bazıları o sihirbazlar için;Günün başında sihirbaz
idiler,sonunda şehid oldular.”demiştir.
Aynı durum peygamberimiz
zamanında da olmıuştur.Peygamberimize sihir isnad edilirken,sihrin,falcılığın
her çeşidini bilen Utbe bin Rebiâ;Bunun kesinlikle sihir olmadığını ifade
etmiştir.[6]
Ve yine peygamberimiz ayı
ikiye yardığında[7]
Ebu Cehil;Bu sihirdir.Uzaklarda yaşayanlara haber gönderin gören
olmuşmu,bakalım?-demiştir.Ve görüldüğü haberi geldiğinde ise;Muhammedin sihri
göğe ulaştı,demeye başladılar.Oysa inanlık tarihinde buna benzer sihrin vukuu
mümkün olmamıştır.
“Yalnız Êh¬W«B²K8ö°h²E¬,ö!x7xT«<ö«:ö âyetinin beyan ettiği gibi, tarihçe menkul olan şudur ki: O
hâdiseyi gören küffar, "sihirdir" demişler ve "Bize sihir
gösterdi. Eğer sair taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse hakikattır.
Yoksa bize sihir etmiş." demişler. Sonra sabahleyin Yemen ve başka
taraflardan gelen kafileler ihbar ettiler ki: "Böyle bir hâdiseyi
gördük." Sonra küffar, Fahr-i Âlem (A.S.M.) hakkında (hâşâ) "Yetim-i
Ebu Talib'in sihri semaya da tesir etti" dediler.”[8]
Süleyman peygamber zamanında
bu kullanılmış,Süleyman peygamberin bir müddet tahtı ve gücü elinden gittikten
sonra tekrar Allahın izniyle eski gücüne kavuşmuş ve sihir kitablarını bir
mahzende saklamıştır.Ancak vefatından sonra bunu yerinden çıkaran insan suretli
bir şeytan Süleyman peygamberin başarısının sırrının sihir olduğunu bu
kitabları göstererek iftiralar yaymaya başlamıştı.Ve böylece sihrin yayılmasına
sebeb olunmuş oldu.
İsrailoğulları zamanında da
Mısırda sihir yaygın idi.
“Zaman-ı
Musa Aleyhisselâm'da sihir ve zaman-ı İsa Aleyhisselâm'da tıb revaçta idi.
Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi.”[9]
“Evet Nemrudları,
Firavunları yetiştiren ve dayelik edip emziren, eski Mısır ve Babil'in ya sihir
derecesine çıkmış veyahut hususî olduğu için etrafında sihir telakki edilen
eski felsefeleri olduğu gibi; âliheleri eski Yunan kafasında yerleştiren ve
esnamı tevlid eden felsefe-i tabiiye bataklığıdır. Evet tabiatın perdesi ile
Allah'ın nurunu görmeyen insan, herşeye bir uluhiyet verip kendi başına
musallat eder. “[10](S.539)
İbnu Ömer
radıyallahu anhüma anlatıyor: "Meşrık cihetinden iki adam geldi ve bir
hitabede bulundular. Onların beyanlarındaki güzellik herkesin hoşuna gitti.
Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Beyanda mutlaka bir sihir
var!" buyurdular." [11]
Bir söz güzel yönde kullanılırsa
güzel olurken,su-i istimal edildiğinde hayaller hakikat
gösterilmekte,şarlatanlık yapılmaktadır.
Fahreddin-i Razi sihrin 8 çeşit olduğunu
belirtmiştir.En tehlikesinin ruh ilmi diye isimlendirdiği
Manyetizma,Hipnotizma,Fakirizm gibilerin olduğunu belirtir.[12]
Mu’tezile
ve bazı filozoflar cinlerin varlığını inkâr ettiklerinden dolayı,yaptıklarınada
inanmamaktadırlar.
Âişe radiya'llâhu anhâ'dan rivâyete
göre demiştir ki: bir kere Nebî salla'llâhu aleyhi ve sellem'e sihir yapılmıştı.
Hattâ (şahs-ı Nebevî) bâzı işi işlemediği halde yaptım sanırdı. Nihâyet günün
birinde tekrar tekrar duâ etti. Sonra bana:
- Ey Âişe, bilir misin? Allah, bana
kendisinde şifam olan şeyi bildirdi ki: bana iki kişi geldi (Cibrîl ve Mîkâil).
Bunlardan biri baş ucumda, öbürüsü de ayak ucumda oturdu. Ve biri öbürüsüne: bu
zâtın hastalığı nedir? diye sordu. O da: sihirlenmiştir, diye cevap verdi. Kim
sihir yapmıştır? diye suâline de öbir Melek: Lebîd İbn-i A'sam! diye cevap
verdi. Sonra bu sihir ne ile yapılmıştır? diye sordu. O da: Bir tarak, saç ve
sakal tarantısı, erkek hurmanın kurumuş çiçek kapçığı ile, diye cevap verdi.
Nerede yapılmıştır? Suâline de: Zervan kuyusunda diye cevap verdi. Sonra Nebî
salla'llâhu aleyhi ve sellem (bâzı Ashâb ile berâber) çıkıp bu kuyuya gitti.
Sonra dönüp geldi. Geldiğinde bana:
-
Ey Âişe! Kuyunun etrâfındaki hurma ağacının uçları şeytan başları gibidir?
buyurdu. Bunun üzerine ben:
- Yâ Resûla'llâh! Siz o sihri çıkar (ıp çöz)
dünüz mü? diye sordum. Resûlullâh:
- Hayır çıkarmadım. Çünkü Allah bana şifâ
verdi. Bir de o sihri çıkarıp çözmekle halk arasında sihir şerrinin şuyûundan
endîşe ettim. Sonra kuyunun kapatılmasını emrettim, buyurdu.
[13] “Hem -nakl-i
sahih-i kat'î ile- muzır bir sahir olan Lebid-i Yahudi; Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ı rencide etmek için acib ve müessir bir sihir yapmış.
Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resul-i
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali'ye ve sahabelere ferman etmiş:
"Gidiniz, filan kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz!"
Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Her bir ipi açıldıkça, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hıffet buluyordu.”[14]
Hadislerde
ise;- Esmâ Bintu Ebî Bekr (radıyallahu anhümâ) anlatıyor. "Mekke'de
Abdullah İbnu Zübeyr (radıyallahu anh)'e hâmile kalmıştım. Doğum yaklaşmıştı
ki, Mekke'yi terkettim ve Medine'ye geldim, Kuba'ya indim. Abdullah'ı orada
dünyaya getirdim. Doğunca, bebeği alıp Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a götürdüm,
kucağına bıraktım. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir hurma istedi,
ağzında çiğneyerek ezdikten sonra, tükrüğünden çocuğun ağzına bıraktı.
Abdullah'ın midesine ilk inen şey Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın
mübarek tükrükleri idi. Sonra (yumuşattığı o) hurma ile çocuğun damağını oğdu,
hakkında bereketle dua etti ve Abdullah ismini verdi. Müslüman aileden ilk
doğan çocuk bu idi. (Medine'de bütün Müslümanlar) onun doğumuna çok sevindiler.
Çünkü "Yahudiler size sihir yaptılar, asla doğum yapamayacaksınız"
diye bir şayia çıkarılmıştı." [15]
- Ebu Ümâme (radıyallahu anh)
buyurdu ki: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i işittim, diyordu ki:
"Kur'ân-ı Kerîm'i okuyun. Zira Kur'ân, kendini okuyanlara kıyamet günü
şefaatçi olarak gelecektir. Zehrâveyn'i yani Bakara ve Âl-i İmrân surelerini
okuyun! Çünkü onlar kıyamet günü, iki bulut veya iki gölge veya saf tutmuş iki
grup kuş gibi gelecek, okuyucularını müdâfaa edeceklerdir. Bakara suresini
okuyun! Zira onu okumak berekettir. Terki ise pişmanlıktır. Onu tahsil etmeye
sihirbazlar muktedir olamazlar." [16] Bir rivayette şu
ziyade mevcuttur: Bir rekatta, secdeden önce, bir kul onu okur, sonra da
Allah'tan birşey isterse Allah istediğini mutlaka verir."
- Saffân İbnu Assâl
(radıyallahu anh) anlatıyor: "İki Yahudi konuşuyorlardı, biri arkadaşına:
"Gel seninle şu Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gidelim ve birşeyler
soralım" dedi. Arkadaşı: "Ona peygamber deme" diye müdahale edip
ekledi: "Şayet o, kendisinden "peygamber" diye bahsettiğini
duyacak olursa sevincinden gözleri dört olur." Beraberce gidip Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a imtihan niyetiyle dokuz açık ayetten soru sordular. Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) onlara "Allah'a hiç bir şeyi ortak kılmayın,
hırsızlık yapmayın, zina fazihasını işlemeyin. Allah7ın haram kıldığı cana
kıymayın, mâsum kişiyi öldürtmek içinsultana gammazlamayın, sihir yapmayın,
fâiz yemeyin, günahsız kadına zinâ iftirası atmayın, savaş sırasında cepheyi
koyup kaçmayın, ey Yahudiler, bilhassa sizin için söylüyorum, cumartesi günü
yasağını ihlâl etmeyin" dedi.
Saffân der ki: "Bu cevap üzerine Yahudiler, Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm)'ın el ve ayaklarını öptüler ve: "Şehâdet ederiz
ki, sen peygambersin" dediler.
Saffan diyor ki: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara:
"Öyleyse niye bana uymuyorsunuz?" diye sordu. Onlar: "Davud (aleyhisselam), neslinden
peygamber kesilmesin diye dua etti. Biz, sana uyduğumuz takdirde Yahudilerin
bizi öldürmesinden korkuyoruz" cevabını verdiler." [17]
- Hz.
Ebü Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm) buyurdu ki: "Allahu
Teâla Hazretleri semâda bir işin yapılmasına hükmetti mi, Rabb-i Teâla'nın
sözüne ihtiramla, melâike (aleyhimüsselam) korku ile kanatlarını birbirine
vururlar. Rabb Teâla nın işitilen sözü düz bir kaya üzerinde (hareket eden)
zincirin sesi gibidir. Meleklerin kalplerinden korku açılınca (Cebrail ve
Mikail gibi mukarreb meleklere):
" Rabbiniz ne buyurdu?" diye sorarlar. Onlar da: " Allah Teâlâ hazretleri hakkı
söylemiştir. Zaten O, yüce ve uludur" derler. O'nun sözünü, kulak kabartan
(şeytanlar gizlice) işitir. Kulak hırsızı şeytanlar (yerden göğe kadar)
birbirlerinin üstünde (zincirleme) dizilmiş ve kulak hırsızlığına hazırlanmış
bulunur. - Süfyan (İbnu Uyeyne) eliyle tarif etti: Parmaklarını önce (üst üste)
dizdi, sonra açtı-(En üstteki, ilâhî kelamı işitir ve alttakine verir, o da
kendi altındakine verir. Böylece gele
gele sihirbaz ve kahinlerin diline kadar ulaşır. Bazan kelimeyi aşağıdakine
vermeden önce bir şahap, şeytana ulaşır. Bazan şahap kendisine isabet etmezden
önce kelimeyi aşağısındakine vermiş olur. (Sihirbaz ve kâhinler kendilerine bu
şekilde ulaşan hırsızlama habere) yüz kadar da kendileri ilave ederek yalanlar
düzerler. Emr-i İlâhî yeryüzünde
tahakkuk edince halk kendi arasında: "Bu işin olacağı bize daha önce falan
falan günlerde haber verilmemiş miydi?" derler. Böylece, semada (kulak
hırsız1ığı yoluyla) işitilmiş olan haber böylece tasdik edilir." [18]
- Hz. Ebü Hüreyre (radıyallâhu
anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
"Kim (sihir maksadıyla) bir düğüm vurur sonra da onu üflerse sihir yapmış
olur. Kim sihir yaparsa şirke düşer. Kim birşey asarsa, o astığı şeye havale
edilir."[19]
- Sa'd İbnu Ebi Vakkas radıyallahu anh
anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim her
sabah acve hurmasından yedi tane yerse o gün geceye kadar ona ne zehir ne de
sihir zarar verir."[20]
- Katan İbnu Kubeysa babası
radıyallahu anh'tan naklen anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm'ın şöyle söylediğini işittim: "İyafe, tıyere, tark
sihirdendir." [21]
- Hz. Ebu Zerr radıyallahu
anh: "Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm ile karşılaşmazdan önce üç yıl ibadet ettim" demişti. Kendisine:
"(Bu ibadeti) kimin için yaptın?" diye sordular. "Allah için!" cevabını verdi.
Tekrar: "Pekiyi nereye yönelerek
yaptın?" denildi. "Rabbim
beni nereye yöneltmiş idiyse oraya!" dedi ve açıklamaya devam etti:
"Akşam vakti namaza başlıyor, gecenin sonuna kadar devam ediyordum. O
zaman kendimi bir örtü gibi atıyor, güneş tepeme yükselinceye kadar öyle
kalıyordum. (Bir gün kardeşim) Üneys bana:
"benim Mekke'de görülecek bir işim var. Sen bana baş-göz ol
(eksikliğimi duyurma) dedi ve Mekke'ye gitti. Oraya varınca bana dönmekte
gecikti. Nihayet geldi. "Ne
yaptın?" dedim. "Mekke'de
bir adama rastladım, senin (gibi farklı bir) din üzerine yaşıyor. Ancak O,
kendisini Allah Teâla'nın gönderdiğini zannediyor" dedi. "Halk ne diyor?" diye
sordum. "Halk mı? Halk O'na şair
diyor, kâhin diyor, sâhir (sihirbaz) diyor!" dedi. Esasen Üneys şairlerden
biriydi. Tekrar sordum: "Pekala
sen ne diyorsun?" "ben
dedi, kâhinlerin sözünü işittim, bilirim. Onunki kâhin sözü değil. onun
söylediklerini şiir çeşitlerine tatbik ettim. Hiçbirine uygun gelmiyor. Benden
sonra kimse O'na şiir diyemez. Vallahi O doğru sözlüdür, kâhinler ise hep
yalancıdırlar!" dedi. Bu açıklama üzerine ben ona: "Öyleyse benim işlerime de sen
baş-göz ol, bir de ben gidip göreyim! dedim." Ebu Zerr, gerisini şöyle anlatır: "Mekke'ye geldim. Halktan zayıf bir
adam buldum. Ona: "Şu Sâbii (sapık) dediğiniz adam nerede?" diye
sormuştum. Adam, beni göstererek:
"Burada bir sabii var! Burada bir sabii var!" diye bağırmaya
başladı. Derken vadi halkı kesek ve kemiklerle üzerime hücum etti. Bayılarak
yığılmış kalmışım. Kendime gelip
kalktığım zaman kırmızı bir dikili taş gibiydim. Zemzem'e kadar gittim.
Kanlarımı yıkadım, suyundan biraz içtim.
Böylece otuz gün, gece ile gündüz arası kaldım. Bu esnada zemzem
suyundan başka hiçbir taam almadım. Buna rağmen şişmanladım ve karnımın
kıvrımları arttı. Ciğerimde açlık hissi duymadım. Mekkeliler, ay ışığı olan bir
gecede uyurken Beytullah'ı tavaf eden yoktu. Onlardan sadece iki kadın, İsaf ve
Naile (adındaki putlarına) dua ediyordu. Tavafları sırasında bana kadar
geldiler. (Dayanamayıp):
"Onları birbirlerine nikahlayıverin bari!" dedim. Onlar
dualarından vazgeçmeyip, tavaflarını yaparken yanıma kadar geldiler. Bu
sefer: "Onlar(a niye
tapıyorsunuz)? Odundan farkları ne?" dedim. Kadınlar: "(İmdat!) burada bir adam yok
mu?" diye velvele kopararak gittiler. Tam o sırada kadınları Resûlullah
aleyhissalâtu vesselâm ve Ebu Bekr radıyallahu anh tepeden inerlerken
karşılayıp: "(Niye bağırdınız)
başınıza ne geldi?" derler. Kadınlar (onları daha tanımadan)" "Kâ'be ile örtüsü arasında bir sâbii
(sapık) var!" derler. Onlar sorarlar:
"Size ne dedi?"
" Bize ağzı dolduran (ağza alınmaz) sözler söyledi" derler.
Derken Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm geldi, Haceru'l-Esved'e istilamda
bulundu, arkadaşıyla birlikte Beytullah'ı tavaf etti. Sonra namaz kıldı.
Namazını bitirince, -Ebu Zerr der ki: "Aleyhissalatu vesselâm'ı İslam
selamı ile ilk selamlayan ben oldum.- "Esselâmu aleyke ya Resûlullah. (Ey
Allah'ın Resûlü! Selam üzerine olsun)!" dedim. Bana: "Ve aleyke ve Rahmetullah. (Selam
senin üzerine olsun, Allah'ın rahmeti de)!" diye mukabele etti.
Sonra: "Sen kimlerdensin?"
diye sordu. "Gıfâr'danım!"
dedim. Bunun üzerine eliyle eğilerek parmaklarımı alnına koydu. İçimden:
"Galiba kendimi Gıfâr'a nisbet etmemden hoşlanmadı" dedim. Elinden
tutmak üzere ilerledim. Fakat arkadaşı bana mani oldu. Onu benden iyi
biliyordu. Sonra başını kaldırıp sordu: "Buraya ne zaman geldin? "Otuz gündür burdayım!"
dedim. "Sana kim yiyecek
verdi?" dedi. "Zemzem
suyundan başka bir yiyeceğim olmadı. Şişmanladım bile. Öyle ki karnımın
kıvrımları arttı. Ciğerimde açlık hissi de duymadım!" dedim. "Zemzem suyu mübarektir. O hakikaten
besleyici bir gıdadır!" buyurdu. Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh: "Ey Allah'ın Resûlü! Bana müsaade et,
bu geceki yiyeceğini ben ikram edeyim!" dedi. Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm ve Ebu Bekr radıyallahu anh gittiler, onlarla ben de gittim. Ebu Bekr bir kapı açtı. Taif kuru
üzümünden benim için avuç avuç çıkarmaya başladı. bu, Mekke'de yediğim ilk
yemekti. Orada kaldığım kadar kaldım. Sonra Resûlullah'a geldim. Bana dedi
ki: "ben hurmalıklı bir yere
sevkedileceğim. Burasının Yesrib olduğu kanaatindeyim. Sen kavmine benden mesaj
götür. Umarım, sayende Allah onları hayırla menfaatlendirecek ve onlar
sebebiyle de sana sevap verecek."
Bundan sonra ben kardeşim Üneys'e geldim. Bana: "Ne yaptın?" diye sordu.
Ben: "Müslüman oldum ve
(Muhammed'in hak bir peygamber olduğunu) tasdik ettim" dedim. "Ben senin dinine karşı değilim. ben
de müslüman oldum ve tasdik ettim" dedi. Sonra kalkıp annemize geldik.
(Durumu anlattık) O da bize:
"Ben sizin dininize karşı değilim. ben de müslüman oldum ve tasdik ettim!"
dedi. Sonra kalkıp hayvanlarımıza binip kavmimiz Gıfâr'a geldik. (Resûlullah
aleyhissalâtu vesselâm'ın mesafını getirdik. İlk anda) yarısı müslüman oldu.
Eymâ İbnu Rahza el-Gıfâri müslüman olanların imamlığını yürütüyordu, bu onların
efendisi idi. Diğer (müslüman olmayan) yarı:
"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Medine'ye gelince müslüman
oluruz!" dediler. Derken Aleyhissalatu vesselam medine'ye geldi. O geri
kalan yarı da müslüman oldu. Bir müddet sonra Eslem kabilesi de gelerek: "Ey Allah'ın Resulü! (Gıfarlılar)
bizim kardeşlerimizdir. Onların müslüman oldukları şey üzere biz de müslüman
oluyoruz!" dediler ve onlar da müslüman oldular. Resûlullah aleyhissalâtu
vesselâm: "Gıfâr'a Allah mağfiretini
bol kılsın. Eslem'i de Allah selamete kavuştursun!" diyerek o iki
kabileden memnuniyetini ifade buyurdular."[22]
- Abdurrahman İbnu Sa'd İbnu
Zürâre'nin anlattığına göre, kendisine, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın
zevcelerinden Hz. Hafsa radıyallahu anhâ'nın müdebber kıldığı bir câriyesi, kendisine
sihir yaptığı için, sihri sebebiyle öldürtmüştür." [23]
- Hz. Süheyb radıyallahu anh
anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Sizden öncekiler arasında bir kral
vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca Kral'a: "Ben artık
yaşlandım. Bana bir oğlan çocuğu gönder de sihir yapmayı öğreteyim!" dedi.
Kral da öğretmesi için ona bir oğlan gönderdi. Oğlanın geçtiği yolda bir râhip
yaşıyordu. (Bir gün giderken) rahibe uğrayıp onu dinledi, konuşması hoşuna gitti.
Artık sihirbaza gittikçe, râhibe uğruyor, yanında (bir müddet) oturup onu
dinliyordu. (Bir gün) delikanlıyo
sihirbaz, yanına gelince dövdü. Oğlan da durumu râhibe şikayet etti. Rahip
ona: "Eğer sihirbazdan (dövecek
diye) korkarsan: "Ailem beni oyaladı!" de; ailenden korkacak olursan,
"beni sihirbaz oyaladı" de!" diye tenbihte bulundu. O bu halde (devam eder) iken, insanlara
mani olmuş bulunan büyük bir canavara rastladı. (Kendi kendine:) "Bugün bileceğim; sihirbaz mı efdal,
rahip mi efdal!" diye mırıldandı. Bir taş aldı ve: "Allahım! Eğer râhibin işi, sana
sihirbazın işinden daha sevimli ise, şu hayvanı öldür de insanlar
geçsinler!" deyip, taşı fırlattı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar yollarına
devam ettiler. Delikanlı râhibe gelip durumu anlattı. Rahib ona: "Evet! Bugün sen benden efdalsin
(üstünsün)! Görüyorum ki, yüce bir mertdebedesin. Sen imtihan geçireceksin.
İmtihana maruz kalınca sakın benden haber verme!" dedi. Oğlan anadan doğma
körleri ve alaca hastalığına yakalananları tedavi eder, insanları başkaca
hastalıklardan da kurtarırdı. Onu kralın gözlyeri kör olan arkadaşı işitti.
Birçok hediyeler alarak yanına geldi ve: "Eğer beni tedavi edersen,
şunların hepsi senindir" dedi. O da:
"Ben kimseyi tedavi etmem, tedavi eden Allah'tır. Eğer Allah'a iman
edersen, sana şifa vermesi için dua edeceğim. O da şifa verecek!" dedi.
Adam derhal iman etti, Allah da ona şifa verdi. Adam bundan sonra kralın yanına geldi.
Eskiden olduğu gibi yine yanına oturdu. Kral: "Gözünü sana kim iade etti?" diye
sordu. "Rabbim!" dedi.
Kral: "Senin benden başka bir
Rabbin mi var?" dedi. Adam:
"Benim de senin de Rabbimiz Allah'tır!" cevabını verdi. Kral
onu yakalatıp işkence ettirdi. O kadar ki, (gözünü tedavi eden ve Allah'a iman
etmesini sağlayan) oğlanın yerini de gösterdi. Oğlan da oraya getirildi. Kral
ona: "Ey oğul! Senin sihrin
körlerin gözünü açacak, alaca hastalığını tedavi edecek bir dereceye ulaşmış,
neler neler yapıyormuşsun!" dedi. Oğlan: "Ben kimseyi tedavi etmiyorum, şifayı
veren Allah'tır!" dedi. Kral onu da tevkif ettirip işkence etmeye başladı.
O kadar ki, o da râhibin yerini haber verdi. Bunun üzerine râhip getirildi.
Ona: "Dininden dön!"
denildi. O bunda direndi. Hemen bir testere getirildi. Başının ortasına
konuldu. Ortadan ikiye bölündü ve iki parçası yere düştü. Sonra oğlan
getirildi. Ona da: "Dininden
dön!" denildi. O da imtina etti. Kral onu da adamlarından bazılarına
teslim etti. "Onu falan dağa
götürün, tepesine kadar çıkarın. Zirveye ulaştığınız zaman (tekrar dininden
dönmesini talep edin); dönerse ne âla, aksi takdirde dağdan aşağı atın!"
dedi. Gittiler onu dağa çıkardılar. Oğlan:
"Allahım, bunlara karşı, dilediğin şekilde bana kifayet et!"
dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve hepsi de düştüler. Oğlan yürüyerek
kralın yanına geldi. Kral: "Arkadaşlarıma ne oldu?" dedi. "Allah, onlara karşı bana kifayet
etti" cevabını verdi. Kral onu adamlarından bazılarına teslim etti ve: "Bunu bir gemiye götürün. denizin
ortasına kadar gidin. Dininden dönerse ne
âla, değilse onu denize atın!" dedi. Söylendiği şekilde adamları
onu götürdü. Oğlan orada:
"Allahım, dilediğin şekilde bunlara karşı bana kifayet et!" diye
dua etti. Derhal gemileri alabora olarak boğuldular. Çocuk yine yürüyerek
hükümdara geldi. Kral:
"Arkadaşlarıma ne oldu?" diye sordu. Oğlan. "Allah onlara karşı bana kifayet
etti" dedi. Sonra Kral'a:
"benim emrettiğimi yapmadıkça sen beni öldüremeyeceksin!"
dedi. Kral: "O nedir?" diye sordu. Oğlan: "İnsanları geniş bir düzlükte toplarsın,
beni bir kütüğe asarsın, sadağımdan bir ok alırsın. Sonra oku, yayın ortasına
yerleştir ve: "Oğlanın Rabbinin adıyla" dersin. Sonra oku bana
atarsın. İşte eğer bunu yaparsan beni öldürürsün!" dedi. Hükümdar, hemen
halkı bir düzlükte topladı. Oğlanı bir kütüğe astı. Sadağından bir ok aldı. Oku
yayının ortasına yerleştirdi. Sonra:
"Oğlanın Rabbinin adıyla!" dedi ve oku fırlattı. Ok çocuğun
şakağına isabet etti. Çocuk elini şakağına okun isabet ettiği yere koydu ve
Allah'ın rahmetine kavuşup öldü. Halk:
"Oğlanın Rabbine iman ettik!" dediler. Halk bu sözü üç kere
tekrar etti. Sonra krala gelindi ve:
"Ne emredersiniz? Vallahi korktuğunuz başınıza geldi. Halk oğlannın
Rabbine iman etti!" denildi. Kral hemen yolların başlarına hendekler kazılmasını
emretti. Derhal hendekler kazıldı. İçlerinde ateşler yakıldı. Kral: "Kim dininden dönmezse onu bunlara
atın!" diye emir verdi. Yahut hükümdara "sen at!" diye emir
verildi. İstenen derhal yerine
getirildi. Bir ara, beraberinde çocuğu olan bir kadın getirildi. Kadın oraya
düşmekten çekinmişti, çocuğu:
"Anneciğim sabret. zira sen hak üzeresin!" dedi." [24]
Ubeyd İbnu Umeyr babası radıyallahu anh'tan
anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir adam kebâirden sormuştu,
şöyle cevap verdiler: "Onlar
dokuzdur!" buyurdular ve saydılar: "Şirk, sihir, insan öldürmek, faiz
yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftirada bulunmak,
anne ve babaya haksızlık, kıbleniz olan Beytu'l-Haram (da masiyet işlemey)i
sağlığınız veya ölümünüzde helal addetmek." [25]
- İbnu Abbâs radıyallahu
anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim, Allah'ın zikrettiğinin
gayrısı için yıldızlar ilminden bir bab iktibas
ederse sihirden bir şu'be iktibas etmiş olur. Müneccim kâhindir; kâhinde
sihirbazdır, sihirbaz da kâfirdir."
Rezin tahric etmiştir.
- Bir
diğer rivayette şöyle gelmiştir:Kim yıldızlarla ilgili bir ilim iktibas etmişse
sihirden bir şube iktibas etmiş demektir. (Yıldız ilmi) arttıkça (sihir ilmi
de) artar." [26]
-
Safiyye Bintu Ebî Ubeyd, Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i
pâklerinden naklen anlatıyor: "Resülulah (aleyhissalâtu vesselam)
buyurdular ki: "Kim bir arrâfa (kâhine) gelir, birşeyler sorar ve
söylediklerine de (inanıp) onu tasdik ederse, kırk gün namazı kabul
edilmez."[27]
Sihirden korunmak için hadisde:”Kur’an-dan büyük
âyet,âyetel kürsidir.Bunu her kim okursa,Allah o saat bir melek gönderir,ertesi
güne kadar iyiliklerini yazar ve günahlarını siler.Bu âyet bir evde okunsunda
şeytanlar onu otuz gün bırakmasın olmaz ve kırk gün ona ne sihirbaz kadın,ne
sihirbaz erkek girmez.Ey Ali,bunu evladına ve ailene ve komşularına
öğret,bundan büyük bir âyet nazil olmadı.”
Sihir bozmak için bu alanda
çeşitli eserlerde yazılmıştır.[28]
Zaten
bunu için inmiş olan Muavvizeteyn yani Felak ve Nas sureleride bu konuda
mücerrebdir.[29]
MEHMET ÖZÇELİK
[1] Bakara.102.
[2] Mecmaun minet-Tefasir.Kadı Beyzavi.(Arapça) 1 / 166,Mâide.3,90.
[3] Tirmizi, Hudûd 27, (1460).
[4] A’raf.116.
[5] Taha.66.
[6] Sözler.378.
[7] Kamer.1.
[8] Sözler.58,407,M.180,208,90
[9] Sözler.B.Said Nursi.368,401.
[10] Age.539.
[11] Buhâri, Tıbb 51; Muvatta, Kelam 7, (2, 986);
Ebu Dâvud, Edeb 94, (5007); Tirmizi, Birr 81, (2029), Müslim, Cum'a 47, (869); Ebu Dâvud, Salât
231, (1106). Ebü Dâvud, Edeb 95,
(5011); Tirmizi, Edeb 63, (2848).
[12] Bak.Hak Dini Kur’an Dili.1/366,Sözler,407,Mektubat.90,Şualar.582.
[13] Buhârî, Tıbb 47, 49, 50, Cizye 14, Edeb 56; Müslim, Selâm 43, (2189). Nesâî, Tahrîm 20, (7,112-113).
[14] Mektubat.B.Said Nursi.110,495.
[15] Buhârî, Menâkibu'l-Ensâr 45,
Akîka 1, Müslim, Âdâb 26, (2146).
[16] Müslim, Müsâfirin, 252, (804).
[17] Tirmizi, İsti'zan 33, (2734), Tefsir, Benû İsrail (3143); Nesâî, Tahrim 18, (7, 111); İbnu Mace, Edeb 16, (3705).
[18] Buharî, Tefsir, Sebe 1,
Hicr 1; Tirmizî, Tefsir, Sebe, (3221).
[19] Nesâî, Tahrim 19, (7,112).
[20] Buhari, Tıbb 52, 56, Et'ime 43; Müslim,
Eşribe 154, (2047); Ebu Davud, Tıbb 12, (3875, 3876).
[21] Ebu Davud, Tıbb 23, (3907).
[22] Müslim, Fezailu's-Sahabe
132, (2473): Metin Müslim'in metnidir.
[23] Muvatta, Ukûl 14, (2, 871).
[24] Müslim, Zühd 73, (3005);
Tirmizi, Tefsir, Bürûc, (3337).
[25] Ebu Dâvud, Vesâya 10,
(2875); Nesâi, Tahrim 3, (7, 89).
[26] Ebu Dâvud, Tıbb 22, (3905).
[27] Müslim, Selâm 125, (2230).
[28]Gizli İlimler.Mustafa
İyasoğlu. 1/225,3/255-257,5/50,74,130-131,6/33-34,8/45-46.
[29] Sihir konusuyla ilgili olarak bak.Âyetler:A’raf.116-132,109,112-113,120,Mü’minun.89,Bakara.102,Taha.71,Mâide.110,En’am.7,Yunus.70,76-77,Hud.7,Neml.13,Sebe.43,Saffat.15,Zuhruf.30,49,Ahkaf.7,Tur.15,Yunus.2,80-81,Şuara.34-35,37,38,40-41,46,49,63,66,69,79,153,185,Taha.58,73,57,Enbiya.3,Kasas.36,48,Kamer.2,34,Müddessir.24,Sad.4,Ğafir.24,Saf.6,Zariyat.39,52,18,İsra.47,101,Furkan.8,Hicr.15,Âl-i İmran.17.Hak Dini Kur’an Dili CD ve tefsirinde;1/363-389; 2/157-171,3/302,361,363,378,388-389,406,516;4/88-89,93-98,100,110-113,119,123,437,441-444,505,518,556;5/57,426-427,440,469;6/49,100,124,182,186,189,193,300,367,459,518,550-551;7/54,68,227,254,259,264,266-267,271,274,289,328,334,339,344-347;8/16-17,363,390,415,421-422,515-516;9/268,457;10/45,128,131-141,150,154-155,158-159,162-163,166,168,170-171,174,176..Mürşid.3.CD.