Sevgili çocuklar. Beni tanıdınız mı?Beni tanımadıysanız gelin sizinle tanışalım:
Herkes annesinin karnında iken,Hadis-de de belirtildiği üzere:”Said,annesinin
karnında iken said,şaki (eşkıya )de annesinin
karnında iken şaki olarak yaratılmıştır.” Ben de öyle olayım ve kalayım diye
bana SAİD adını vermişler.
Gelişime çok sevinen anne ve babam
beni kucaklarından indirmeyip,gözleri gibi bakmaya
başlamışlar. Gereğinden fazla ihtimam göstermişler. Aslında bu hallerine
başkaları gibi kendileri de şaşmakta imişler. Sanki bir kuvvet kendilerini sevkediyormuş gibi hareket ediyorlarmış. Başkalarından,ellerinin
değmesinin benim hayatımı değiştirir korkusuyla gözleri gibi koruyor,saklıyorlarmış.Kem
gözler ruhumda yara açmasın,kem eller elektrik akımı gibi vücuduma akıp tahrib etmesin,kem ağızlar özümü yakmasın,kem ayaklar bana
çelme takmasın diye beni onlardan uzak tutuyorlarmış...
Aman canım,böyle
de şey mi olurmuş? dediğinizi aklımla duyar gibiyim.
İsterseniz size olmuş şöyle bir hadise anlatayım:
“Vakti zamanın birinde kalbi açık
evliyadan iki büyük zat varmış. Bunlar ikizlermiş ve hayatlarında hiçbir zaman
doğruluktan ayrılmazlarmış. Hak ve hukuk konusuna çok mu çok dikkat ederlermiş.
İnsanlara va’z ve sohbet etmeyi de ihmal etmezlermiş.
Bunlardan birisi bir gün Cuma
vaazında çok kalabalık bir cemaata ihlaslı bir
şekilde va’z edip,cemaat de
hayret ve dehşet içerisinde onu dinlemekte iken;kardeşinin kapıdan içeriye
girip,etrafa şöyle bir göz gezdirdikten sonra,girip oturmadan tebessüm ederek
çıktığını görür. Bu duruma çok üzülür. Kardeşinin kendi konuşmasını
beğenmediğini zanneder. O üzüntü içerisinde sohbeti bitirir. Namaz kılınır.
Hala kafasında kardeşinin o hali gözünün önünde,o
durumu sürekli bir şerid gibi gezmeye başlar.
Düşünceli düşünceli
eve gelir. Kardeşi de gelmiştir. Belki rahatlar düşüncesiyle içini annesine
açar ve der:
Anneciğim. Ben kardeşimden şikayetçiyim.” Sebebi sorulduğunda da,”Çünkü,ben
camide va’z ederken,herkes memnun memnun
dinlemekte olduğu halde,kardeşim geldi,beni dinlemeden,tebessüm ederek gerisin
geriye çıkarak gitti.”
Anne öbür kardeşine dönerek,neden bunu yaptığını sorar. O kardeş de başlar
anlatmaya:”Sevgili anneciğim ve sevgili kardeşim. Ben bu hareketimle hakaret
etmedim. Kardeşimi hafife alıp,dinlememek için çıkıp
gitmiş değilim. Tebessüm edip çıkıp gitmemin sebebi şu idi:Camiye
adımımı attığımda her taraf tıklım tıklım dolu idi.
herkes büyük bir memnuniyetle dinlemekte idi. Boş kalan yerler de ve aralar da
meleklerce doldurulmuş idi. Hem cemaatı hem de
melekleri,bulundukları bu güzel durumdan rahatsız etmemek istedim. Ta ki o
feyizli sohbetin feyzinden mahrum kalmasınlar diye...”
Bu sefer hayret ve şaşkınlık sırası
öbür kardeşe gelmişti. Biraz rahatladığını hissetmiş,kardeşinden
özür dileyerek annesine dönüp;-neden kendisinin de kardeşi gibi o durumu
göremediğini annesine sorduğunda,aldığı cevap ibretliydi.
Bir müddet düşünen annesi başladı
anlatmaya:”Yavrularım. sizi doğduğunuzdan beri bir kere
olsun abdestsiz emzirmedim. Ancak bir gün sizi yatırmış meşgul olmakta iken sen
ağlamıştın. Ben sana yetişip almaya kalkana kadar,komşu
kadın yetişerek seni kucağına almış,bir kere emzirmişti. İşte sen,o kadının bir
kere emzirmesinden dolayı görememektesin..”
Bir de devamlı o vaziyette
emzirileni varın siz düşünün...
Bu olaya benzer kendimle alakalı bir
hadiseyi de Tahdis-i nimet yani Allah’ın nimetine bir
şükür olması düşüncesiyle anlatayım:
Bildiğiniz gibi ben 1873 yılında
Bitlis vilayetine bağlı Hizan-ın Nurs
köyünde doğmuşum. Küçük yaşta ilme olan merakım,beni
diyar diyar gezdirdi. Hiçbir yerde aradığımı
bulamadım. Bazen bana ders verecek hocanın olmayışı,talebelerin
beni çekemeyip üzerime gelmeleri,hatta bir defasında kalabalık olarak üzerime
geldiklerinde onlarla mücadele etmiş ve hocama da:”Efendim,bunlara
söyleyin,kalabalık değil,ikişer ikişer gelsinler,demiştim de hocam:-Sen benim
talebemsin,onlar sana bir şey yapamaz. Yaparlarsa sen bana söyle-demişti.
Seksen cilt kitabı ezberlemiştim. Bu
denizler bana küçük geliyordu. artık okyanuslara
açılmam gerekiyordu. Bu düşünce ile kalktım şarkın yaylalarını ve sarp
dağlarını aşarak İstanbula vardım. Gördüğüm sadık bir
rüyada Peygamber efendimiz bana:”Ümmetimden soru sormamak üzere sana ilmi
hakikat ve hikmet ilmi verilmiştir.” Yani ayet-i kerime de Rabbimizin:”Kime
hikmet verilmişse Muhakkak ona büyük hayır verilmiştir.”
Bu hakikatlar
doğrultusunda Beyazıt’da Şekerci iş hanına astığım
tabelada:”Her soruya cevap verilir. Soru sorulmaz.” Bu durum üzere her gün
yüzlerce kişi geliyor,muhtelif alanlarda sorular sorup
cevablarını alarak gidiyorlardı.
Bu durum dikkatini çeken birkaç kişi,bendeki bu farklılıktan dolayı sebebini araştırmak
üzere ailemin yanına varmak üzere uzun bir yolculuktan sonra nihayet gündüz
vakti köye varıyorlar. Sora sora evimize varıp kapıyı
çaldıklarında annem çıkıyor. Babamı soruyorlar. Annemde babamın tarlada olduğunu,akşama doğru geleceğini söylüyor. Bu arada beklemek
üzere olan bu kişiler anneme de birkaç soru soruyorlar. Mesela;beni
nasıl büyüttüklerini sorduklarında annem cevaben;-Doğumundan beri onu her
emzirişimde abdestsiz olarak emzirmedim-diyor.
Babamı beklemeye devam ederler.
Akşama doğru,babamın,önüne iki öküzü katmış gelmekte
olduğunu,ancak öküzlerinin ağızlarının bağlanmış olduğuna şaşarlar. Çünkü hasat
zamanı değildir ki,hayvanlar mahsule saldırsınlar.
Kendilerinin hasat zamanında böyle yaptıklarını düşününce buna bir mana
veremezler. Babama sebebini sorduklarında babam onlara:
-Bizim
tarla biraz uzaktadır. Buraya gelinceye kadar etrafta başkalarının bağları,bahçeleri ve tarlaları vardır. olur ya,yanlışlıkla hayvanlar oraya giripte
bir şeyler yemesinler diye ağızlarını bağladım-der.
Onlar da;elbette
böyle bir anne ve babadan böyle bir evlat doğar,diyerek başka soru sormaya
hacet kalmadığını,artık meselenin anlaşılmış olduğunu söyleyerek,oradan
ayrılırlar.
Asrın geçirdiği dehşetli inkilaplar gibi,bende de manevi
büyük inkilaplar oldu. Asır değişmiş,her
şey başkalaşmıştı. Maddi-manevi temelleri sarsılan bu insanların manevi büyük
bir inkilaba ihtiyaçları vardı. Bu inkilap temelden başlamalı idi. Yıkılan manevi yapılar
yeniden yapılanmalıydı. Bu durum da sıfırdan başlamak üzere ferd
ferd ilgilenilmeli idi. Asrı saadetteki gibi,bir iman seferberliği içerisine,herkese farzı ayın
olarak başlanmalı idi. Kalblerde sönen iman ateşi
yeniden yandırılmalı,yeniden tutuşturulmalı,İslam
güneşini örten perdeler yeniden aralanmalı ve açılmalı idi.
Bu gaye ve düşünce ruhumda yer etmiş,ruhuma ruh,aklıma akıl,kalbime kalb
olmuştu. Onsuz ben ve ben gibi benler bir hiç ve yok idi.
O andan itibaren bütün sesim ve nefesimle,dünyaya ve bizden sonraki nesillere ve ruhlara
işittirecek bir şekilde –Allah- dedim. Dediğim için suç oldu,ben
buna aldırmadım. Sürüldüm,ben buna üzülmedim. Hapsedildim,gam yemedim. Her türlü eziyet bana reva görüldü,onun arkasındaki hikmeti gördüm. Ondokuz
kere öldürücü zehirlerle zehirlendim,zehirler panzehir
oldu. Yirmi sekiz sene zindandan zindana attılar,zindanlar
birer Medrese-i Yusufiyye oldu. Yapılan tüm bu işler
hep imha içindi. Onlar imhaya çalıştıkça,Allah ihya
edip,diriltti.
İstifade edilmek için çağrıldığım
meclis de silahla karşılandım. Gül değil,kurşun
atıldı. O kurşunlar gül oldu. Atanlar soldu,anlatılanlar
sümbül oldu.
Sürgün diye sürdükleri yerdekiler
bana ve davama sahip
çıktılar. Bu durum onları kudurttu. Ceza olarak yine sürdüler. Sürdükleri
yerler birer medreseye dönüştü. Son kez ve son koz olarak unutturmak amacıyla,unutulmuş bir yer buldular. Sevindiler. Onlar için
bu bir sibiryaya denk idi. Adeta böyle bir yeri
bulmak için çok süründüler. Buldukları yer ise Barla idi. Oysa burası bir
bitişin değil,başlayışın hedef noktası olmuştu. Bütün
insanlığa ulaşacak Kur’an ve İslam güneşinin ışıklarının gittiği,aleme
dağıldığı yer idi. Geçmiş ve gelecek asırlardaki insanların bekleştiği,gökte
meleklerin arzuladığı ve ulaşmayı istediği,ancak Musa (AS) nın
Asa-sı gibi sondajını vuracak,sahibini uzun yıllar beklediği ölümsüz
pınar,başında bekleyen çınar altındaki mekanda idi.
Artık kalblerdeki
şifreyi açacak numara ve anahtar bulunmuş,geriye açmak
kalıyordu. Ve ona da başlandı Barla’da. Kadın-erkek,çoluk-çocuk,çoban,efe geceli gündüzlü durmadan santral
gibi çalışmaya başlamışlardı. Artık kapalı olan kalblere
mesajlar akmaya başlanmıştı. İnsanlarda bir değişiklik olmaktaydı. Böylece
rahmet olan Nur suyu en katı kalbleri delmiş,akmaya başlamıştı. Canavarlar rahmet meleği
kesilmişti. Bu durum engelleyenlerin yüzsüz yüzünü de değiştirmişti. Yanmakta
olan cehennemin siyah alevleri gibi...
Görmeğe değerdi... Zulümler daha da
arttı. Artık bir kişiye değil,binlerce kişiye
uygulanmaktaydı. Artık nafile. Çünkü ok yaydan çıkmıştı. Hedefi vurmak üzere
ışık hızıyla gitmekteydi. Hiçbir şey onu durduramaz,dünyanın
gücü ona mani olamazdı. Evet. Kader hükmünü vermişti. Bilenler bunu biliyordu.
Gün be gün mühürlü olan kalbler açılıyor,bazılarının da
foyası ile boyası ortaya çıkıyordu. İman ile küfür tüm açıklığıyla madden dahi
görülüyordu.
Öldürülmek istenilenlerin ölmeyişi,ölenlerin bire yüz dirilişi,cenaze hırsızları ve
kabir soyguncuları olan bu insanları kahrından öldürüyordu.
Artık yavaş yavaş
uyur gezerler gibi,ölür gezer halinde olan bu hareket
eden cenazeler,yerlerini gerçek hayat sahiplerine terketmekte
idi.
Gökten inip çorak toprağı dirilten
yağmur misali,Barla pınarından akan su,rahmet suyu
olarak girmiş olduğu çorak ve ölü kalblerde olan
buzulları eritiyor,fırtına ve kış yerini bahara devrediyordu. Suyun vardığı ve
ulaştığı yerler canlanıyor ve hareketleniyordu.
Suyun önüne konulan barikatlar aşılıyor,setler yıkılıyor,zulmün ördüğü karanlık üreten
barajlar yıkılıyor,yerine nur üreten tirübünler ve
barajlar inşa ediliyordu.
Zulmün ve küfrün diktiği piramitler çatırdıyor,yerine abideler dikiliyordu.Artık kötülüklerin
satıldığı pazarda alternatif
mallar da sergileniyor ve alıcı buluyordu. Bu durum çok fırtınaların kopmasına
neden oluyor,müşterisini kaybedenlerce etraf
karıştırılıyor ve karışıyor,bazı malların gizlenmesine çalışılıyordu.
Devir ve devran değişmekte idi. Devrimbazlar ise,devire devire
bitiremediklerini hala devirmeye devam ediyorlar,başka sermayeleri
bulunmadığından onlarla meşgul oluyorlardı. Bin yıllık değerler bitirilmeye
çalışılıyordu. Ve yapılmıştı da...
Bu yıkım tarihte hiçbir yıkıma benzemiyordu.
Ancak yapımda da farklı harikalıklar
oluyor,gün yüzü gibi görülüyordu. Demek ki,rakibler birbirine denk ve aynı
sıklette idiler. Bu son raund ve son rövanş da şer
cephesi bütün kuvvetiyle hücum etmekte,adeta Hz.
Âdem-den beri biriken intikamlarını bir kerede alma ve bir kerede kusmak
istiyorlardı.
İman cephesinde ise aynı hak ve
adalet içerisinde hareket ederek,şerrin bilinen tüm kalelerinde gedikler
açılırken,,hayat damarları da tıkanmaktaydı. Artık
kurtuluşu olmayan damar tıkanıklığı ve kanserine tutulmuştu. Şairin dediği
gibi;
Sur’da bir gedik açtık,mukaddes
mi mukaddes.
Ey kahpe rüzgar,her
nereden esersen es...
Her şeyiyle tükenen şer cephesinde
ne ses,ne de nefes kalmıştı,tükenmekte idi. Bütün bu
saldırılar ve bağırışlar bir bitişin ve ölümün son çırpınışları idi. onun için
esaretimde Rus-un bana çektirmediğini bunlar çektirmişti.
Aslında hikayede anlatmakta
olduğumuz her türlü zulüm ve işkence,kendisine reva
görülen ben Said değil,onun temsil etmiş olduğu
milleti ve savunmasını yaptığı dini davası idi.
Sevgili çocuklar. Bediüzzaman dedenizin belki de acele edip kışta gelmesi,her türlü ızdırabı yaşayıp
göğüslemesine rağmen,inşaallah sizler cennet gibi bir
baharda geleceksiniz. Artık havanın açılması gibi yer yüzü de açılmış,ağaçlar çiçek açmış ve meyve verecektir. Şimdiden
görür gibiyim..ümitvârım...
Zaman göstermiştir ki;Cennet ve cennet gibi bir hayat ve o zeminin oluşması
ucuz ve kolay değil. Cehennem gibi bir hayatı yaşatan içinde cehennem lüzumsuz
değil...
MEHMET ÖZÇELİK