(Dua ubudiyetin ruhudur ve
halis bir imanın neticesidir.)
Kelime
olarak bir zırh anlamına gelen Cevşen-in
maddi ve manevi yönden görülen bir çok faziletleri vardır.” Yani: Bin bir esma-i İlâhiyeye
sarihan ve işareten bakan ve bir cihette Kur'andan çıkan bir hârika münacat
olan ve marifetullahta terakki eden bütün âriflerin münacatlarının fevkinde
bulunan ve bir gazvede "Zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşen'i oku"
diye Cebrail vahiy getiren "Cevşen-ül Kebir" münacatı içindeki
hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler,”[1]
ihtiva etmektedir.
Zeynel Abidin’den rivayet edilmiş
olup,onun okuduğu virdlerindendir. Zincirleme olarak Ümame,Cafer bin Muhammed Sadık,o
da babasından,oda dedesi Hz.Hüseyin’den,oda Hz.Ali’den rivayet etmiş
olmaktadır.
Hz. Ali oğlu Hz. Hüseyin’e:”Ey
oğlum. Sana kendisinden başka ilah olmayıp,şanı yüce olan Allah’ın sırlarından
bir sırrı öğreteyim ki,Allah’ın rasulü o sırrı bana öğretmiştir.. Diyerek o
sırrın Cevşen olduğunu bildirir.)
Rasulullah anlatıyor:”Vaktaki
üzerimde zırh varken ben şiddetli sıcak bir günde Uhud’a gidiyordum.Sema
tarafına bakıyor ve Allah’a dua ediyordum. Birden gördüm ki sema kapıları
açılmış,Cibril nurlu bir vaziyette indi ve Allah sana Selam,Tahiyyat ve İkramda
bulunuyor. Ve zırhı çıkar bu duayı oku”diyor. Ben de onu okudum ve taşıdım.
Zira o zırhtan daha büyüktür,koruyucudur.) Dedim ki:Ey kardeşim Cibril. Bu
sadece benim için mi? Yoksa benim ve ümmetim için mi? Dedi:Ya Rasulallah. Bu dua (Cevşen) Allah tarafından sana ve
ümmetine bir hediyedir. Onun (okumanın) sevabını ise,Ancak Allah bilir. Kim ki
onu taşır ve okursa,ister sabah,ister akşam,evinden çıktığında Allah hakkında o
kişiye salih amel yapmış muamelesi vacib olur. Öyle ki,sanki o kul Tevrat ve
İncil,Zebur ve Furkan (Kur’an) okumuş gibi sevab verir.Ve onların her harfine
mukabil Huril Îyn-lerden iki zevce verir ve cennette onun için bir ev yapar. Ve
ona Tevrat,İncil,Zebur,Furkan,İbrahim suhûfunun harfleri sayısı kadar sevab
verir ve İbrahim Halil,Musa Kelim,İsa Ruhullah,Muhammed Hatemi Nebi sevabı
kadar sevab verir.
Arzı Beyzâ yani uzak,gizli,beyaz bir
yerin arkasında –bazı mahluklar olup- bunlar Allah’a ibadet edip isyan
etmezler. Öyle ki Allah’ın gazabının korkusundan ağlamakla yüzlerinin etleri
parçalanır. ne yer ne de içerler. Allah bu duayı okuyanlara o kullarının
sevabını verir.
Dördüncü katta da bir beyt vardır
ki,ona Beyt-i Ma’mur denilir. her gün oraya yetmiş bin melek girer,çıkar. Ve
öyle ki kıyamete kadar oraya dönmez. (Bir daha kendine sıra gelmez.) İşte Allah
bu duayı okuyanlara bu melaikeler kadar sevab verir.
Kim bu duayı evinde okursa hırsız
girmez ve ebediyyen evi yanmaz.
Peygamber Efendimiz dedi:Ey kardeşim
Cibril,arttır. (daha yok mu?) Cebrail dedi:Seni hak peygamber olarak gönderen
Allah’a yemin ederim ki İsrafile sordum ve bana dedi:Aziz ve Celil olan Allah
bana;İzzetim,Celalim,Varlığım,Keremim,Makamımın yüceliği hakkı için,kim bana
iman eder,seni tasdik ederse,Ey Muhammed bu duayı da doğrularsa (Hürmet ve
büyüklüğünü kabul ederse) o kişiye çokça melek veririm. (Onun şanını yüceltmek
ve korumak için) Kudretim hakkı için Ey Muhammed,bu durum hazinemden hiçbir
şeyi noksanlaştırmaz.
Eğer kullarımdan bir kul bu duayı
halis bir niyet ile,nefsi sadıkla yetmiş kere okursa o Baras (Alaca
hastalığı),Cüzzam ve Cünundan (Delilikten) beri olur,kurtulur. Kim bu duayı
miskli ve kafurlu gümüş bir kab içine yazar ve onu yıkayıp ölünün kefeni
üzerine çiselerse kabri üzerine yüz bin nur iner. Allah Münker ve Nekirin
korkusunu ondan kaldırır. Kabir azabından emin kılar. Ve o kabirde iken ona
yetmiş bin melek gönderir.Her melekle beraber nurdan bir tabak olup,ona
sunarlar ve onu cennet ile müjdelerler. Allah ise bunu işitir ve der:Bu dua
dünya yaratılmadan beş bin sene önce Arşın duvarında yazılmıştır.
Hangi kul ki şek ve şüphe
göstermeksizin halis bir niyet ile bu duayı Ramazanın evvelinde veya sonunda
veya her Cuma gecesi veya gündüzünde okursa,Allah ona kadir gecesini gösterir
ve Allah Kadir gecesini yaratır ki onda yetmiş bin melek vardır. Her semada
yetmiş bin melek vardır. Mekke’de yetmiş bin melek,Medine-i Münevvere de yetmiş
bin melek,doğuda yetmiş bin melek,her meleğin yirmi bin başı vardır,her başta
yirmi bin ağız,her ağızda yirmi bin dil Allah’ı muhtelif sözlerle tesbih
ederler. Ve onların sevabını bu duayı yapana verir. Allah ile bu duayı yapan
arasında da perde kalmaz. Perdesiz olaraktan... Ve Allah’dan her ne şey isterse
Allah ona verir.
Kimde bu dua ile üç kere –velev bir
kerede olsa- duada bulunursa,Allah onun cesedine cehennemi haram kılar ve
cenneti de vacib kılar. Kendisini koruyacak iki meleği ona vekil kılar. Tesbih
ve takdisatta bulunan o melekler onu günahlardan ve bütün belalardan korur ve
ona cennet kapılarını açarlar. Ve bu dua Allah’ın hazinelerinden bir hazinedir.
Bin isimle maruftur yani bilinmektedir. Ve her bir isimle Allah onu emn-u emân
içinde dünya afet ve korkularından korur. Dünya nimet ve saadetlerinden
faydalandırır.
Peygamberimiz buyurmaktadır ki:Ya
Ali! Cibril bu duanın faziletini bana bildirdi.
Havada,denizde,yağmur damlalarıyla
müekkel olan,hep bütün rahmet melekleri bu duayı okuyana hürmet gösterir.
kerâmeten kürsülerinden iner,taçlarını çıkarır. Önünden ve arkasından bütün
afet ve belalara karşı korur. ve bütün işlerinde yardımcı olur. Her melek
üzerinde bin melek yaratılır. Yedinci kata kadar müekkel melekler sema
kapılarında vardır. Yine bunlar bu dua (Cevşen) sahibi için iner ve onlara her
işlerinde şefaatçı ve bütün ihtiyaçlarında yardımcı olurlar.
Rızkında genişlik,bedeninde
afiyet,ihtiyaçlarının giderilmesinde melekler şefaatçı olurlar. Ve onlar derler
ki:”Ey kapıları açan Rabbimiz! Kulun için fazıl kapılarını aç. Devamlı onu
inayetinle koru. Ondan hastalıkları ve sıkıntıları kaldır. rahmetinle ona isabet
eden dünya ve ahiret musibetlerinin hepsini gider. Ey rahmet sahibi olan
Allah...”
Ve bu Cevşeni taşıyanı her türlü
afetten,kibirlenen şeytandan,kötülük yapanın kötülüğünden koru. Gizli olan
lutfunla lutfet. Sağlam olan korumanla setret. Zira sen Ğafur ve Rahimsin.
Kur’an-da bu meleklerin ismi:”Biz
saf saf olanlar ve Allah’ı tesbih edenleriz.”[2]
Bunlar on iki kabiledirler. Her kabilenin eli altında bir milyar asker
vardır.Bir milyon sancak olup,her sancağın altında da melaikelerden yetmiş bin
saf vardır. Bütün bunlar bu dua sahibi için ikrâmen kürsülerinden
iner,başlarından taçlarını çıkarır ve rablerine secdeye kapanırlar. Ve o kişi
için şefaatda bulunur ve derler:”Ya Rabbi,sen sema ve arzın nuru,onları
nurlandıransın. Seni tesbih ederiz. Cebbar ve malik sensin. Bu da sahibini her
türlü afetten,şiddetten,yakıcı fakirlikten koru. Zira bu sana kolaydır.
Sen mülk sahibisin. Melikleri zelil
kılansın. Rahmetinle küçük çocukları rızıklandıransın. Ve bu sayısız melaikeler
de o Cevşen sahibine hürmette bulunurlar. Rablerine secde ederek secdelerinde
derler:Hamdınla seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Ey Allahım. Hamd sana
mahsustur. Senden başka ilah yoktur. Hannan ve Mennansın. Acıyıp şefkat
edensin.
Ey bilinen Celal ve İkram sahibi
olan. Semaları ve arzı eşsiz yaratan sensin. Bu kulunu bütün
üzüntü,keder,zorluklardan koru. Rahmetinle setret.Ya Erhamer Rahimin. İhsan ve
Kereminle ya Ekremel Ekremin...”[3]
Cevşen-in açıklamasında mübalağa gibi
görülen sevab hakkında Bediüzzaman şöyle der:” . Bir bîçare vesveseli ve hassas ve
dinsizlerle görüşen bir adam, meşhur dua-i Nebevî olan Cevşen-ül Kebir hakkında
ve akıl haricindeki sevab ve faziletine dair bir hadîsi görmüş, şübheye düşmüş.
Demiş: "Râvi, Ehl-i Beyt'in imamlarındandır. Halbuki hadsiz bir mübalağa görünüyor.
Meselâ içinde der: Bu duaya Kur'an kadar sevab verilir. Hem göklerdeki büyük
melaikeler, o dua sahibini gördükçe, kürsîlerinden inip ona pek büyük bir
tevazu ile
hürmet ederler. Bu ise, aklın ve mantığın mikyaslarına gelmez." diye,
Risale-i Nur'dan imdad istedi. Ben de Kur'andan ve Cevşen'den ve Nurlardan
gayet kat'î ve tam akıl ve hikmete mutabık bir cevab verdim. Size gayet kısa
bir icmalini beyan ediyorum. Şöyle ki, ona dedim:
Evvelâ: Yirmi dördüncü Söz'ün Üçüncü Dalında on
aded usûl var, böyle şübheleri esasıyla keser, izale eder. Ona bak, cevabını
al.
Sâniyen: Her gün bütün ümmet kadar hasenat ona
işlenen ve bütün ümmetin saadetlerine yardım eden ve ism-i a'zamın mazharı ve
kâinatın çekirdek-i aslîsi, hem en mükemmel ve câmi' meyvesi olan Zât-ı
Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o duanın kendi hakkında o azîm mertebesini
görmüş, ona haber veren Cebrail Aleyhisselâm'dan işitmiş, başkalarını kendine
kıyas etmiş veya edilmiş. Demek o pek fevkalâde ve acib sevab, Zât-ı
Ahmediye'nin (A.S.M.) velayet-i kübrasından ona gelmiş. Küllî, umumî değil.
Belki o duanın mahiyetinde böyle hârika bir kıymet var ve ism-i a'zam mazharı
olan zâtın tebaiyetiyle başkalara dahi o sevab mümkündür; fakat gayet ehemmiyetli
şartları var, yalnız okumak kâfi gelmez. Yoksa müvazene-i ahkâmı bozar,
farzlara ilişir.
Sâlisen: O dua, nasıl ki Zât-ı Ahmediye'ye baktığı
vakit mübalağadan münezzeh ve ayn-ı hakikat oluyor; öyle de, o duadaki yüzer
esma-i hüsnanın hakikatlarına baktığı zaman değil mübalağa, belki onların
nihayetsiz tecellilerinden gelmesi mümkün ve gelebilen feyizlerin
nihayetsizliğini göstermek için pek az bir kısmını Muhbir-i Sadık (A.S.M.)
haber vermiş ve teşvik için mübhem ve mutlak bırakmış. Sonra mürur-u zamanla o
kaziye-i mümkine ve mutlaka, bilfiil vaki' ve külliye telakki edilmiş.
Râbian: "Yirminci Lem'a-i İhlas"ta bir
adama beş yüz senelik bir genişlikte bir Cennet verilmesine dair olan bir
haşiye var. Ona da bak, gör ki; o koca Cennet'in verilmesi, bilmediğimiz tarzda
bir mâlikiyet değil, belki insan nasıl hususî hanesine çok cihetlerle mâliktir,
sahibdir; öyle de zemin yüzündeki şeylere çok duygularıyla bir nevi mâliktir,
tasarruf ve istifade edebilir.
Hem
koca dünyayı, benim hanemdir, bana vermiş ve güneş lâmbamdır diyebilir. Demek
bazı fevkalhad, hârika ve akıl haricindeki bir kısım sevablar, bu mezkûr
hakikata bakar.
Hem
İslâmiyette her sevabın, her fazilet-i a'malin en evvel mazharı ve bizlerin bir
duada, bir zerre sevabımızda, o duada bir dağ kadar sevab ve feyzi kazanan
Zât-ı Ahmediye (A.S.M.), hususî virdler ve dualar ve şeriat ve risalet
cihetiyle değil, belki velayet-i Ahmediye noktasında ve umumî olmayan
derslerinde, kendine verilen en yüksek mertebeyi beyan eder. Kendine tam
tebaiyet eden has vârislerini, o noktalara teşvik eder.
(Gerçek Allah katındadır. Gaybı ancak
Allah bilir.) dedim. O vesvese edip şübhelere düşen
adam, lillahilhamd kurtuldu, tam kanaatı geldi. Belki sizin bazılarınıza
faidesi var diye size de gönderdim. Umumunuza binler selâm.”[4]
“Dokuzuncu
Asıl: Mesail-i
imaniyeden bir kısmın netaici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı,
geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevabına dair
ehadîs-i şerifenin bir kısmı tergib ve terhibe münasib bir tesir vermek için
belâgatlı bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübalağalı
zannetmişler. Halbuki bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından
mücazefe ve mübalağa, içlerinde yoktur.”[5]
“Dünyada dar nazarımızla, kısacık
fikrimizle Musa ve Harun Aleyhisselâmların sevablarını ne derece tasavvur
ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyette Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebedîde
nihayetsiz ihtiyaç içinde bir abdine bir tek virde mukabil vereceği hakikat-ı
sevab, o iki zâtın sevablarına -fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren
sevablarına- müsavi olabilir. Meselâ: Bedevi, vahşi bir adam hiç padişahı
görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder,
o mahdud fikriyle bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde
sade-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: "Padişah, kendi ocağı
yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor,
bizim ağamız onu biliyor." Demek onlar, padişahı o kadar dar bir vaziyette
ve âdi bir surette tahayyül ediyorlar ki, kendi bulgur çorbasını kendi
pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar. Şimdi biri o adamlardan
birisine dese: "Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah
haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim." Yani bir yüzbaşı kadar bir
rütbe vereceğim. O söz hakikattır. Çünki haşmet-i padişahîden onun dar daire-i
fikrine giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.
İşte
dünya nazarıyla dar fikrimizle âhirete müteveccih hakaik-i sevabiyeyi o bedevi
adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Musa (A.S.) ve Harun'un (A.S.) meçhulümüz
olan hakikî sevabları ile müvazene değil, -çünki teşbih kaidesi, meçhulü malûma
kıyas eder- belki müvazene edilen ve malûmumuz olan ve tahminimize giren
sevablarıyla bir abd-i mü'minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî
sevabıdır. Hem de deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, Güneşin tamam aksini
tutmakta müsavidirler. Fark, keyfiyettedir. Hazret-i Musa (A.S.) ve Harun'un
(A.S.) deniz-misal âyine-i ruhlarına in'ikas eden mahiyet-i sevab, bir katre
hükmünde bir abd-i mü'minin bir âyetten aldığı aynı mahiyet-i sevabdır.
Mahiyetçe, kemmiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kabiliyete tabidir. Hem bazan
olur ki; birtek kelime, birtek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki,
altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, birtek âyet
Kur'an kadar faide verebilir. Hem ism-i a'zama mazhar olan Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlahî, belki bir
peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile ism-i a'zam
zılline mazhar bir mü'min, kendi kabiliyeti itibariyle kemmiyetçe bir Nebinin
feyzi kadar sevab alıyor denilse hilaf-ı hakikat olamaz. Hem de sevab ve
fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasılki
bir zerrecik bir şişede, semavat nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de,
niyet-i hâlise ile şeffafiyet peyda eden bir zikirde veya bir âyette, semavat
gibi nuranî sevab ve fazilet yerleşebilir.”[6]
Okuyacak
kişiye verilecek ilahi sonsuz rahmet,Ğına,Cud ve Seha, Kerem,İhsan ve İkram
sahibinin yanında hiç mesabesindedir.”Deryadan bir damla” bile değildir.Zira
biri yani verilenler her yönüyle sınırlı iken,Diğeri yani Cenab-ı Hak taraf ve
canibinden bakıldığı düşünüldüğünde had ve hududa gelmeyip ebedi ve sonsuzdur.
Sonsuzdan kaçı çıkarırsanız çıkarın,yine sonsuz kalır. Aksa takdirde sonlanmış
ve sonlu olmuş olur. Oysa O’nun hazinesinde hiçbir şey eksilmez ve tükenmez.
Hem O’nu biz niye düşünüyoruz ki;yaratan biz olmadığımız gibi,verecek olan da
biz değiliz,O’dur. O halde konuşan bilir,bilen yapar.
Evine
misafir davet eden,misafirin ihtiyaçlarını bilir. Kali ve hali lisanından
ihtiyaçlarını anlar ve ona göre cevap verir.
Bizlerde
bu alemde Cenab-ı Hakkın birer misafirleriyiz. Ev sahibi,her şeyin sahibi olan
Allah,bizi bizden daha iyi bilir ve düşünür. Ne gam...
O
halde bunca varlıkların yüklerini yüklenmeye ne mahal var. İşi ona bırakıp
tevekkülane cefayı değil,sefayı çekmeli. Kadere teslim olup,kederlerden emin
olmalı. Bize düşen iman ve ibadete devam etmeli...
Netice
olarak,her şeyin temel ve esasında Ma’rifetullah yani O’nu bilip,O’na inanmak
olduğu gibi,bu konuda da O’nu bilmeli,O’na inanmalı ve O’na güvenilmelidir. O
her şeye kadirdir. O her şeye hakimdir.
“Çünki
ancak O’nun kudretiyle,iradesiyle her müşkil hallolur ve kapalı kapılar açılır.
Ve O’nun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binaenaleyh,necat ve halas
ancakAllah’a iltica ile olur.”[7]
“Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette
gelmiş ki; Cennet'te bir adama beş yüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat
akl-ı dünyevînin havsalasında nasıl yerleşir?
Elcevab:
Nasıl ki bu dünyada herkesin dünya kadar hususî ve muvakkat bir dünyası var. Ve
o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zâhirî ve bâtınî duygularıyla o
dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka
mahlukat ve zîruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi,
bilakis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, zînetlendiriyorlar. Aynen öyle
de, fakat binler derece yüksek, her bir mü'min için binler kasır ve hurileri
ihtiva eden has bahçesinden başka, umumî Cennet'ten beş yüz sene genişliğinde
birer hususî Cennet'i vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatıyla,
duygularıyla Cennet'e ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların
iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet
verirler. Ve hususî ve geniş Cennetini zînetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir
adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangâhtan ve bir aylık bir
memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından; ağzıyla, kulağıyla,
gözüyle, zevkiyle, zaikasıyla, sair duygularıyla istifade ettiği gibi; aynen
öyle de, fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni
memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zaika, o bâki memlekette bir senelik
bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak
istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia orada beşyüz senelik
mesiregâhındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa zînetli memlekete lâyık bir
tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı sevablar,
haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygularıyla zevk alır, telezzüz
eder, müstefid olur. “[8]
“Bir siyasî memurun iğfali ve "İmhası için yukarıdan
emir aldık" demesine aldanan bir bekçi başı, Üstadın penceresine geceleyin
merdivenle çıkarak yemeğine zehir atmış, ertesi gün Üstad zehirlenerek
kıvranmaya başlamıştır. Zehirin tesiri çok azîm olduğu halde, kendisi:
"Cevşenül-Kebir gibi evrad-ı kudsiyelerin feyziyle ölümden muhafaza
olunuyorum. Fakat hastalık, ızdırap çok şiddetlidir" derdi. Bir hafta
kadar aç susuz denecek bir halde perişan bir vaziyette inlemiş, sonra
biiznillâh şifa bulup, tekrar tashihat gibi Risale-i Nur vazifeleriyle iştigale
başlamıştı.”[9]
“Al-i Beytin gayet mühim bir mirası ve bir
madeni feyzi olan Cevşen-ül Kebiri kendine üstad eden”[10]üstad,talebelerine
de bunu tavsiye etmiştir.
5-8-1991
MEHMET ÖZÇELİK
[1] Şualar.B.Said Nursi.570.
[2] Saffat.165.
[3] Yazar daha bunun senedinin ve konularının daha uzun olduğunu,ancak bu kadarla yetindiğini söyler. Mecma-ul Ahzab-dan tercüme edilmiştir. Muhyiddin-i Arabi cildi.sh.231, Cevşen-in bazı parçaları Hakim-in Müstedrek-in de vardır. Cevşen hakkında,Bak.Risale-i Nurun Kudsi kaynakları. Abdulkadir Badıllı. 340-342,241,739, Prizma.Fethullah Gülen. 1 / 147-151,İslam Ansiklopedisi. TDV. 7 / 462-464.
[4] Denizli ve Emirdağ Lahikaları. B.Said nursi. 1 / 160
[5] Sözler.B.Said Nursi.320.
[6] Age.323.
[7]Age. 108,231, M. Nuriye.age.58,Kastamonu Lahikası.B.Said Nursi.211.
[8] Lem’alar.B.Said Nursi.146.
[9] Tarihçe-i Hayat.B.Said Nursi.375.
[10] Bak.Zaman gazt.2-4-Ağustos-1996.