RİSALE-İ NURDAN DAMLALAR.
SÖZLER
“Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç
görüyorum.” 5
“Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete
rabtedip Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçı
yapar.”6
“Evet bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam
idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve
zerratı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlahî'nin şeriki,
naziri, zıddı, niddi olmadığı gibi,
"Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O
herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür." Şûrâ Sûresi, 42:11.) sırrıyla sureti, misli, misali,
şebihi dahi olamaz.”12-13,14.Lem’,5.sır.
“Rezzak-ı Hakikî'yi ittiham etmek
derecesinde derd-i maişete dalıp, feraizi terk ve maişet yolunda rastgelen
günahları işleyen fâsık-ı hâsirdir.”22
“Kâmil insanlar, aczde
ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki; kendi havl ve kuvvetlerinden
şiddetle teberri edip, Allah'a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı, kendilerine
şefaatçı yapmışlar.”29
“Ey bu yerlerin
hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve
senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum."33
“Felsefe şakirdleri ve millet-i küfriye ve nefs-i
emmarenin en müdhiş dalaleti, Cenab-ı Hakk'ı tanımamaktadır.”54
“Toprakta her bir
zerresi kabildir ki, muhtelif bütün tohumlar ve çekirdeklere medar ve menşe
olsun.”55
“Ona getirilen her bir salavat dahi, onun duasına
birer âmîndir ve ümmetinin her bir ferdi, her bir namazın içinde ona salât ü
selâm getirmek ve kametten sonra Şafiîlerin ona dua etmesi; onun saadet-i
ebediye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumî bir âmîndir.”64
“Sual: Eğer dense: Neden en çok
misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?
Elcevab: Çünki onlar hem mu'cizat-ı kudretin en antikaları, en
hârikaları, en nazeninleridirler. Hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalalet ve ehl-i
felsefe, onlardaki kalem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları
için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler. “78
“Ey sersem
nefsim ve ey pürheves arkadaşım! Âyâ zannediyor musun ki, vazife-i hayatınız;
yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhafaza-i nefs etmek, ayıb olmasın, batn
ve fercin hizmetine mi münhasırdır?”113
“Evet dinsiz felsefe,
hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir...”118
“Beşer ve cin,
nihayetsiz şerre ve cühuda müstaid olduklarından, nihayetsiz bir temerrüd ve
bir tuğyan yaparlar.”166
“Melekler ve semekler
gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif efradları vardır. Bir kısmı nihayet
küçük, bir kısmı gayet büyüktür. Hattâ gök yüzünde her parlayana yıldız
denilir.”167
“Hem o Rahman'ın
nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde
telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir
koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burak
gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.”187
“Hem o Rahman'ın
nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde
telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir
koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burak
gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.”187
“Elbette zindan-ı
dünyadan bostan-ı cinana çıkmak ve müz'iç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i
rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlukatın sıkıntılı
gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahman'a gitmek; bin can ile arzu edilir bir
seyahattir, belki bir saadettir.”188
“Her şeyde, hattâ en
çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet kâinattaki her
şey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât denilir. Veya neticeleri
cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir.”215
“Alet-i tenasül-i insan, insan nazarında bahsi
hacalet-âverdir. Fakat şu perde-i hacalet, insana bakan yüzdedir. Yoksa
hilkate, san'ata ve gayat-ı fıtrata bakan yüzler öyle perdelerdir ki, hikmet
nazarıyla bakılsa ayn-ı edebdir, hacalet ona hiç temas etmez.”216
“Demek o nur olmazsa
kâinat da, insan da, hattâ her şey dahi hiçe iner. Evet elbette böyle bedi' bir
kâinatta, böyle bir zât lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır.”220
“En müzmin dertlere dahi
derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede benî-Âdem! Me'yus
olmayınız. Her dert, -ne olursa olsun- dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz.
Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür." Cenab-ı Hak, şu
âyetin lisan-ı işaretiyle manen diyor ki: "Ey insan! Benim için dünyayı
terk eden bir abdime iki hediye verdim. Biri, manevî dertlerin dermanı; biri
de, maddî dertlerin ilâcı... İşte ölmüş kalbler nur-u hidayetle diriliyor.
Ölmüş gibi hastalar dahi, onun nefesiyle ve ilâcıyla şifa buluyor. Sen de benim
eczahane-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette
ararsan bulursun."238
“Uzak mesafelerden
eşyayı aynen veya sureten ihzar etmek mümkündür. Hem vaki'dir ki; risaletiyle
beraber saltanatla müşerref olan Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, hem
masumiyetine, hem de adaletine medar olmak için pek geniş olan aktar-ı
memleketine bizzât zahmetsiz muttali olmak ve raiyetinin ahvalini görmek ve
dertlerini işitmek; bir mu'cize suretinde Cenab-ı Hak ihsan etmiştir. Demek,
Cenab-ı Hakk'a itimad edip Süleyman Aleyhisselâm'ın lisan-ı ismetiyle istediği
gibi, o da lisan-ı istidadıyla Cenab-ı Hak'tan istese ve kavanin-i âdetine ve
inayetine tevfik-i hareket etse; ona dünya, bir şehir hükmüne geçebilir. Demek
taht-ı Belkıs Yemen'de iken, Şam'da aynıyla veyahut suretiyle hazır olmuştur,
görülmüştür. Elbette taht etrafındaki adamların suretleri ile beraber sesleri de
işitilmiştir. İşte uzak mesafede, celb-i surete ve savta haşmetli bir surette
işaret ediyor ve manen diyor:
"Ey ehl-i saltanat!
Adalet-i tâmme yapmak isterseniz; Süleymanvari, rûy-i zemini etrafıyla görmeye
ve anlamaya çalışınız.”239
“Ey benî-Âdem! Bir abdime geniş bir
mülk ve o geniş mülkünde adalet-i tâmme yapmak için; ahval ve vukuat-ı zemine
bizzât ıttıla veriyorum ve madem herbir insana fıtraten, zemine bir halife
olmak kabiliyetini vermişim. Elbette o kabiliyete göre rûy-i zemini görecek ve
bakacak, anlayacak istidadını dahi vermesini, hikmetim iktiza ettiğinden
vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de, nev'an yetişebilir. Maddeten
erişemezse de, ehl-i velayet misillü, manen erişebilir. Öyle ise, şu azîm
nimetten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i ubudiyetinizi
unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rûy-i zemini, her tarafı her birinize
görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz. “240
“Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları
ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de benim emrime müsahhar olsan, çok
mevcudat, hattâ cin ve şeytan dahi sana müsahhar olabilirler."240
“Celb-i ervah-ı tayyibe
ise, medenîlerin yaptığı gibi hezeliyat suretinde bazı oyuncaklara o pek ciddî
ve ciddî bir âlemde olan ruhlara hürmetsizlik edip, kendi yerine ve oyuncaklara
celbetmek değil, belki ciddî olarak ve ciddî bir maksad için Muhyiddin-i Arabî
gibi zâtlar ki, istediği vakit ervah ile görüşen bir kısım ehl-i velayet
misillü onlara müncelib olup münasebet peyda etmek ve onların yerine gidip
âlemlerine bir derece takarrüb etmekle ruhaniyetlerinden manevî istifade
etmektir ki, âyetler ona işaret eder ve işaret içinde bir teşviki ihsas
ediyorlar ve bu nevi san'at ve fünun-u hafiyenin en ileri hududunu çiziyor ve
en güzel suretini gösteriyorlar.”241
“Çekirge âfetinin
istilâsına karşı; çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse
ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar faideli bir hizmette ücretsiz olarak
istihdam edilebilir. İşte kuşlardan şu nevi istifade ve teshiri ve telefon ve
fonoğraf gibi camidatı konuşturmak ve tuyurdan istifade etmek; en münteha
hududunu şu âyet çiziyor. En uzak hedefini tayin ediyor. En haşmetli suretine
parmakla işaret ediyor ve bir nevi teşvik eder.”242
“Ateş, soğukluğuyla yandırır gibi tesir gösteriyor. Hem
ateştir, hem berddir. Evet, hikmet-i tabiiyede nâr-ı beyza halinde ateşin bir
derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor ve etrafındaki harareti kendine
celbettiği için, şu tarz bürudetle, etrafındaki su gibi mayi şeyleri incimad
ettirip, manen bürudetiyle ihrak eder. İşte zemherir, bürudetiyle ihrak eden
bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün derecatına ve umum enva'ına câmi'
olan Cehennem içinde, elbette "Zemherir"in bulunması zarurîdir.
Üçüncüsü: Cehennem ateşinin tesirini men'edecek
ve eman verecek iman gibi bir madde-i maneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu
misillü; dünyevî ateşinin dahi tesirini men'edecek bir madde-i maddiye
vardır.”243
“Hâtem-i divan-ı nübüvvet ve bütün enbiyanın mu'cizeleri
onun dava-i risaletine birtek mu'cize hükmünde olan enbiyanın serveri ve şu
kâinatın mâ-bihil iftiharı ve Hazret-i Âdem'e (Aleyhisselâm) icmalen talim
olunan bütün esmanın bütün meratibiyle tafsilen mazharı (Aleyhissalâtü
Vesselâm)”245
“Ey insan! Şu kâinattan maksad-ı
a'lâ; tezahür-ü rububiyete karşı, ubudiyet-i külliye-i insaniyedir ve insanın
gaye-i aksası, o ubudiyete ulûm ve kemalât ile yetişmektir." Hem öyle bir
surette ifade ediyor ki, o ifade ile şöyle işaret eder ki: "Elbette nev'-i
beşer, âhir vakitte ulûm ve fünuna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden
alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir."246
“Bu dâr-ı imtihanda olan
teklifat-ı İlahiye bir ibtilâdır ve bir müsabakaya sevktir ki; istidad-ı beşer
madeninde olan cevahir-i âliye ile mevadd-ı süfliye, birbirinden tefrik
edilsin...”248
“Acaba sırf dünya için
mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun!”252
“Manalar kalbden
çıktıkları vakit, suretlerden çıplak olarak hayale girerler; oradan suretleri
giyerler. Hayal ise, her vakit bir sebeb tahtında bir nevi suretleri nesceder.
Ehemmiyet verdiği şeyin suretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mana geçse ya
ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer manalar münezzeh ve
temiz iseler, suretler mülevves ve rezil ise giymek yoktur, fakat temas
var.”256
“Maânî-i mukaddesenin,
suret-i mülevveseye mücavereti zarar etmez.”256
“Tedai-yi efkâr, galiben
ihtiyarsızdır. Onda mes'uliyet yoktur. Hem tedaide, mücaveret var; temas ve
ihtilat yoktur. Onun için, efkârın keyfiyetleri, birbirine sirayet etmez,
birbirine zarar vermez.”256
“Emir ile güzellik, nehy
ile çirkinlik tahakkuk eder.257
“Ey bîçare ve sinekten
daha âciz, daha hakir! Sen necisin ki, şu kâinatın Sahib-i Zülcelal'ini tekzibe
yelteniyorsun?”287
“Kıyamet yakındır"
ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel
vermez. Zira kıyamet, dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya
ikibin sene, bir seneye nisbetle bir-iki gün veya bir-iki dakika gibidir.
Saat-ı Kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip
baîd görülsün.”318
“Eskiden Mançur, Moğol
ünvanıyla içtimaat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden taifeler ve Sedd-i Çinî'nin
yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine anarşistlik gibi bir
fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîr ü zeber edecekleri, rivayetlerde
vardır.”319-320
“Her bir nevi
mevcudatın, hattâ yıldızların da bir ser-zâkiri ve nur-efşan bir bülbülü var.
Fakat, bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bahiri ve
en azîmi ve en kerimi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en
etemm ve şükürce en eamm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat
bostanında, arz ve semavatın bütün mevcudatını latif secaatıyla, leziz
nağamatıyla, ulvî tesbihatıyla vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin
andelib-i zîşanı ve benî-Âdemin bülbül-ü zül-Kur'anı: Muhammed-i Arabî'dir.”329
“Yeryüzünün tarlasında nebatatın her bir taifesi, lisan-ı
hal ve istidad diliyle Fâtır-ı Hakîm'den sual ediyorlar, dua ediyorlar ki:
"Ya Rabbena! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün her bir tarafında taifemizin
bayrağını dikmekle saltanat-ı rububiyetini lisanımızla ilân edelim ve rûy-i arz
mescidinin her bir köşesinde sana ibadet etmek için bize tevfik ver ve
meşhergâh-ı arzın her bir tarafında senin esma-i hüsnanın nakışlarını, senin
bedi' ve antika san'atlarını kendi lisanımızla teşhir etmek için bize bir revaç
ve seyahata iktidar ver." derler. Fâtır-ı Hakîm onların manevî dualarını
kabul edip ki, bir taifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir; her tarafa
uçup gidiyorlar. Taifeleri namına esma-i İlahiyeyi okutturuyorlar”330
“Muhabbet, şu kâinatın
bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır. Hem şu kâinatın nurudur,
hem hayatıdır. İnsan, kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istila
edecek bir muhabbet o meyvenin çekirdeği olan kalbine dercedilmiştir.”331
“Sonra nihayetsiz
nimetleri isteyen ve hadsiz rahmetin meyveleriyle tegaddi eden ve insaniyet-i
kübra olan İslâmiyeti ve imanı sana verdiğinden, daire-i mümkinat ile beraber
esma-i hüsna ve sıfât-ı mukaddesenin dairesine şamil bir sofra-i nimet ve
saadet ve lezzet sana fethetmiştir.”333
“Nebatatın tohumları ve
çekirdekleri, onların niyetleridir.”334
“Bir muamele-i şer'iyeye
tatbik-i amel ettiğin vakit, bir nevi huzur veriyor. Bir nevi ibadet oluyor.
Uhrevî çok meyveler veriyor.”335
“Aile hayatı,
kadın-erkek mabeyninde mütekabil hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki
açık-saçıklık, samimî hürmet ve muhabbeti izale edip ailevî hayatı
zehirlemiştir.”381
“Cin ve insin hattâ
şeytanların netice-i efkârları ve muhassala-i mesaîleri olan medeniyet ve
hikmet-i felsefe ve edebiyat-ı ecnebiye, Kur'anın ahkâm ve hikmet ve belâgatına
karşı âciz derekesindedirler, demektir.”383
“İstidad ve ihtiyac-ı
fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i
İlahiye, ta'dad ile bitmez, tükenmez.”393
“Evet Kur'anın dediği
gibi, insan seyyiatından tamamen mes'uldür. Çünki seyyiatı isteyen odur.”433
“Kader, hakikî illetlere
bakar, adalet eder. İnsanlar zahirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina
eder; kaderin aynı adaletinde zulme düşerler.”433
“İnsan kadere iman
etmezse, küçük bir dairede cüz'î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde,
dünya kadar ağır bir yükü, bîçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur.”440
“Madem hayat, esma-i hüsnanın
nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen her şey hasendir.”441
“Hayat zannettiğin
hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır.”442
“Şu münkerat zamanında
ve âdat-ı ecanibin istilası anında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalaletin
tahribatı hengamında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp,
duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet'e
cinayettir.”449
“Dinin zaruriyatı ki, içtihad onlara giremez. Çünki kat'î
ve muayyendirler.”449
“ Asırlara göre şeriatlar
değişir, milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül eder.”454
“Ahirzaman Peygamberinin gelmesiyle, insanlar güya ibtidaî
derecesinden, idadiye derecesine terakki ettiğinden, çok inkılabat ve ihtilatat
ile akvam-ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, birtek
şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç
kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.”454
“(Beşer)tamamen bir
seviyeye gelmediğinden ve bir tarz-ı hayat-ı içtimaiye de giymediğinden, mezhebler
taaddüd etmiştir. Eğer beşerin ekseriyet-i mutlakası bir mekteb-i âlînin
talebesi gibi, bir tarz-ı hayat-ı içtimaiyeyi giyse, bir seviyeye girse; o
vakit mezhebler tevhid edilebilir. Fakat bu hal-i âlem, o hale müsaade etmediği
gibi, mezahib de bir olmaz.”454
“Ahkâm-ı İlahiye mezheblere hikmet-i İlahiyenin sevkiyle
ittiba edenlere göre değişir, hem hak olarak değişir ve herbirisi de hak olur,
maslahat olur.”455
“Elbette dâr-ı saadet ve
ebediyet olan Cennet'te bittarîk-ıl evlâ dost dostu ile beraber iken, her
birisi istidadına göre sofra-i Rahmanürrahîm'den, istidadları derecesinde
hisselerini alırlar. Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber
bulunmalarına mani olmaz.”469
“Evet her bir ruh, kaç
sene yaşamış ise o kadar beden değiştirdiği halde, bilbedahe aynen bâki
kalmıştır.”485
“İnsanda olan hadsiz
istidadat-ı maneviye ve nihayetsiz âmâl ve efkâr ve müyulât dahi israf
edilmeyecektir.”487
“Beşerin cevher-i
ruhunda derc edilmiş gayr-ı mahdud istidadat ve o istidadatta mündemiç olan
gayr-ı mahsur kabiliyetler ve o kabiliyetlerden neş'et eden hadsiz meyiller ve
o hadsiz meyillerden hasıl olan nihayetsiz emeller ve o nihayetsiz emellerden
tevellüd eden gayr-ı mütenahî efkâr ve tasavvurat-ı insaniye, şu âlem-i
şehadetin arkasında bulunan saadet-i ebediyeye elini uzatmış, ona gözünü
dikmiş, o tarafa müteveccih olmuş olduğunu ehl-i tahkik görüyor.”488
“Evet, kim kendi uyanık
vicdanını dinlerse "Ebed!.. ebed!" sesini işitecektir. Bütün kâinat o
vicdana verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz.”489
“Şu dâr-ı dünya, beşerin
ruhunda mündemiç olan hadsiz istidadların sünbüllenmesine müsaid değildir.
Demek başka âleme gönderilecektir.”492
“Âlemin miftahı insanın
elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten
kapalıdır.”502
“O Hâlık-ı Kerim,
tenasül kanun-u azîminde istihdam ettiği hayvanata ücret olarak birer maaş gibi
birer lezzet-i cüz'iye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi, sair hidemat-ı
Rabbaniyede istihdam olunan hayvanlara birer ücret-i kemal verir.”520-521
“Şu dünyada camid,
şuursuz ve mühim vazifeler gören zerrat-ı arziyenin elbette taşı, ağacı, her
şeyi zîhayat ve zîşuur olan âhiretin bazı binalarında derc ve istimali
mukteza-yı hikmettir. Çünki harab olmuş dünyanın zerratını dünyada bırakmak veya
ademe atmak israftır.”521
“Elbette kâinatın
teşekkülüne çekirdek olan nur, onun zâtında cismini giyerek en âhir bir meyve
suretinde görünecektir.”542
“Evet âlem-i süflînin
manevî tezgâhları ve küllî kanunları, avalim-i ulviyededir.”543
“Akla kapı açmak,
ihtiyarı elinden almamak" sırr-ı teklif iktiza ediyor.”549
“İman ise, aklın
ihtiyarıyladır.”550
“Ruhun manevî
güzelliğidir ki; ilim vasıtasıyla san'atında tezahür ediyor.”580
“Kadının en cazibedar,
en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü
sîretidir.”598
“Ey kendini insan bilen
insan! Kendini oku... Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali
var!”641
“Sebeb Sırf Zahirîdir”650
“Vücud, Âlem-i Cismanîde Münhasır
Değil”651
“Kalem-i Kudrette İttihad, Tevhidi
İlân Eder”651
“Bir Şey, Her Şeysiz Olmaz”651
“Güneşin
hareketi cazibe içindir, cazibe istikrar-ı manzumesi içindir”651
“Küçük
Şeyler Büyük Şeylerle Merbuttur “651
“Kâinatın
Nazmında Büyük Bir İ'caz Var”652
“Kudrete
Nisbet Her Şey Müsavidir”652
“Kâinatı
Elinde Tutamayan, Zerreyi Halkedemez“652
“İhya-yı
Nev', İhya-yı Ferd Gibidir”652
“Tabiat,
Bir San'at-ı İlahiyedir”653
“Vicdan,
Cezbesi İle Allah'ı Tanır”653
“Fıtratın
Şehadeti Sadıkadır”653
“Nübüvvet
Beşerde Zaruriyedir”654
“
Meleklerde Mi'rac, İnsanlarda Şakk-ı Kamer Gibidir“654
“Kelime-i
Şehadetin Bürhanı İçindedir”654
“Hayat
Bir Çeşit Tecelli-i Vahdettir”654
“Ruh,
Vücud-u Haricî Giydirilmiş Bir Kanundur”654
“Hayatsız
Vücud, Adem Gibidir”655
“Hayat Sebebiyle Karınca Küreden Büyük
Olur”655
“Nasraniyet
İslâmiyete Teslim Olacak”655
“Tebaî
Nazar, Muhali Mümkin Görür”656
“Kur'an
Âyine İster, Vekil İstemez”656
“Mübtıl,
Bâtılı Hak Nazarıyla Alır”656
“Kudretin
Âyineleri Çoktur”657
“Temessülün
Aksamı Muhtelifedir”657
“Müstaid,
Müçtehid Olabilir; Müşerri' Olamaz”657
“Nur-u
Akıl, Kalbden Gelir”658
“Dimağda
Meratib-i İlim Muhtelifedir, Mültebise”658
“Hazmolmayan
İlim Telkin Edilmemeli”658
“Tahrib
Esheldir; Zaîf, Tahribci Olur”659
“Kuvvet
Hakka Hizmetkâr Olmalı”659
“Bazan
Zıd, Zıddını Tazammun Eder”659
“Menfaatı
Esas Tutan Siyaset Canavardır”659
“Kuva-yı
İnsaniye Tahdid Edilmediğinden Cinayeti Büyük Olur”659
“Bazan
Hayır, Şerre Vasıta Olur”660
“Gaye-i
Hayal Olmazsa, Enaniyet Kuvvetleşir”660
“Hayat-ı
İhtilal; Mevt-i Zekat, Hayat-ı Ribadan Çıkmış”660
“Beşer
Hayatını İsterse, Enva'-ı Ribayı Öldürmeli”661
“Beşer
Esirliği Parçaladığı Gibi, Ecîrliği De Parçalayacaktır661
“Gayr-ı
Meşru Tarîk, Zıdd-ı Maksuda Gider”662
“Cebr
Ve İtizalde Birer Dane-i Hakikat Bulunur”662
“Acz
Ve Ceza' Bîçarelerin Kârıdır”662
“Bazan
Küçük Bir Şey, Büyük Bir İş Yapar”662
“Bazılara
Bir An, Bir Senedir”662
“Yalan,
Bir Lafz-ı Kâfirdir”663
“Cehil,
Mecazı Eline Alsa Hakikat Yapar”668
“Mübalağa
Zemm-i Zımnîdir”668
“Şöhret
Zalimedir”668
“Din
İle Hayat Kabil-i Tefrik Olduğunu Zannedenler Felâkete Sebebdirler”668
“Mevt,
Tevehhüm Edildiği Gibi Dehşetli Değil”669
“Siyaset,
Efkârın Âleminde Bir Şeytandır; İstiaze Edilmeli!”669
“Za'f,
Hasmı Teşci' Eder. Allah Abdini Tecrübe Eder. Abd Allah'ını Tecrübe Edemez.”670
“Beğendiğin
Şeyde İfrat Etme”670
“İnadın
Gözü, Meleği Şeytan Görür”670
“Hakkı
Bulduktan Sonra Ehak İçin İhtilafı Çıkarma”670
“İslâmiyet,
Selm Ve Müsalemettir; Dâhilde Niza Ve Husumet İstemez”670
“İcad Ve Cem'-i Ezdadda Büyük Bir Hikmet Var. Kudret
Elinde Şems ve
Zerre Birdir”671
“Meziyetin
Varsa Hafa Türabında Kalsın; Tâ Neşvünema Bulsun”672
“İsraf Sefahetin, Sefahet Sefaletin
Kapısıdır”673
“Zaika Telgrafçıdır, Telziz İle Baştan Çıkarma”674
“Niyet Gibi, Tarz-ı Nazar Dahi Âdeti
İbadete Çevirir”674
“Böyle Zamanda Tereffühte İzn-i
Şer'î Bizi Muhtar Bırakmaz”675
“Zaman Olur Ki, Adem-i Nimet Nimettir”675
“Her Musibette, Bir Cihet-i Nimet
Var”675
“Büyük Görünme Küçülürsün”676
“Hasletlerin Yerleri Değişse,
Mahiyetleri Değişir”676
“El-Hakku Ya'lu" Bizzât, Hem
Akibet Muraddır”676
“Dalalet-i fikrîdir, zulümat-ı
kalbîdir, israf-ı cesedîdir.”678
“Kadınlar Yuvalarından Çıkıp Beşeri
Yoldan Çıkarmış, Yuvalarına Dönmeli”678
“Tasarruf-u Kudretin Vüs'ati, Vesait
Ve Muinleri Reddeder”679
“Melaike Bir Ümmettir; Şeriat-ı
Fıtriye İle Memurdur”680
“Madde Rikkat Peyda Ettikçe, Hayat
Şiddet Peyda Eder”680
“Maddiyyunluk, Bir Taun-u
Manevîdir”681
“Vücudda Atalet Yok. İşsiz Adam,
Vücudda Adem Hesabına İşler”681
“Riba, İslâm'a Zarar-ı Mutlaktır”681
“Kur'an, Kendi Kendini Himaye Edip
Hâkimiyetini İdame Eder”681
“Talim-i Nazariyattan Ziyade,
Tezkir-i Müsellemata İhtiyaç Var”683
“Hadîs Der Âyete: Sana Yetişmek
Muhal!”683
“Îcaz İle Beyan İ'caz-ı Kur'an”683
“Dallar, Semeratı, Rahmet Namına
Takdim Ediyor”688
“Hakikî Bütün Elem Dalalette, Bütün
Lezzet İmandadır”690
“İnsan, saray gibi bir binadır;
temelleri, erkân-ı imaniyedir. İnsan, bir şeceredir; kökü esasat-ı imaniyedir.
İmanın rükünlerinden en mühimmi, İman-ı Billah'tır; Allah'a imandır. Sonra
Nübüvvet ve Haşir'dir. Bunun için, bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı
ilim; iman ilmidir. İlimlerin esası, ilimlerin şahı ve padişahı; iman
ilmidir.”699
LEM ‘ ALAR
“Bahtiyar odur ki, bu
ittiba-ı Sünnette hissesi ziyade ola. Sünnete ittiba etmeyen, tenbellik eder
ise, hasaret-i azîme; ehemmiyetsiz görür ise, cinayet-i azîme; tekzibini işmam eden
tenkid ise, dalalet-i azîmedir.”54
“İşsiz, tenbel,
istirahatla yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa'yeden,
çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çeker. Çünki daima işsizler
ömründen şikayet eder; eğlence ile çabuk geçmesini ister. Sa'yeden ve çalışan
ise; şâkirdir, hamdeder, ömrün geçmesini istemez.”115
“ Âyâ bu insan zanneder
mi ki, başı boş kalacak? Hâşâ!.. Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i
ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden
muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.”128
“Ahiretin hadsiz
güzelliğini görmeyen ve imanla düşünmeyen insanlar, dünyanın bu temizliğine, bu
güzelliğine âşık olurlar, perestiş ederler.”287
“Evet nasıl ki hayat, bu
kâinattan süzülmüş bir hülâsadır.. ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş,
hayatın bir hülâsasıdır.. akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir
hülâsasıdır.. ve ruh dahi, hayatın hâlis ve safi bir cevheri ve sabit ve
müstakil zâtıdır; öyle de maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi,
hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsat-ül hülâsadır..”317
İŞARAT – ÜL İ’ CAZ ( TESBİTLER )
“Bidayet-i
zuhur-u İslâmiyette muannid ve kitabsız kâfirlerin ve nifaka giren eski
dinlerin münafıkları gibi, aynen bu zaman-ı âhirde bir naziresi çıkacağı..”4
“(Kur’an)umumunun bütün
suallerine ve ihtiyaçlarına cevab veriyor; elbette manaları, küllî ve
umumîdir.”5
“Bir şeyin hüsn ü
cemali, o şeyin mecmuunda görünür.”5,8
“Bir ferdin mesleği ve
meşrebi taassubdan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur'aniyeyi görsün, bîtarafane
beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup,
başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine
mazhar ola.”7
“Evet her bir âlemde emr
u nehiy, sevab u azab, tergib u terhib, tesbih u tahmid, havf u reca gibi pek
çok füruat, celal ve cemalin tecellisiyle teselsül ede gelmektedir.”15
“Muhyiddin-i Arabî, 2
hadîs-i şerifinin beyanında: "Mahlukatı yarattım ki, bana bir âyine
olsun ve o âyinede cemalimi göreyim." demiştir.”17.( Süyûti, ed-Dürerü'l-Müntesire,
s. 125; Ali el-Kàrî, el-Esrârü'l-Merfûa', s. 273.)
“Evet daire-i esbabda
iken tevekkül etmek, bir nevi tenbellik ve atalettir.”22
“Nimet-i kâmile, ancak
dindir.”25
“Kâinatta maksud-u
bizzât ve küllî ve şümullü olarak yaratılan ancak kemaller, hayırlar,
hüsünlerdir. Şerler, kubuhlar, noksanlar ise; hüsünlerin, hayırların,
kemallerin arasında görülmeyecek kadar dağınık ve cüz'iyet kabilinden tebaî
olarak yaratılmışlardır ki; hayırların, hüsünlerin, kemallerin mertebelerini, nev'lerini,
kısımlarını göstermeye vesile olsunlar ve hakaik-i nisbiyenin vücuduna veya
zuhuruna bir mukaddeme ve bir vâhid-i kıyasî olsunlar.”28
“Zulüm ve fıskta hasis ve hayırsız bir lezzet
görüldüğünden, onlardan nefis teneffür etmez. Kur'an-ı Kerim o zulmün akibeti
olan gazab-ı İlahîyi zikretmiştir ki, nefisleri o zulüm ve fısktan tenfir
ettirsin.”29
“Hangi surede tekerrür varsa, o surenin ruhuyla münasib
olan bir vecih bizzât kasdedilmekle, öteki vecihlerin istitradî ve tebaî
zikirleri, belâgata münafî değildir.”32
“Maalesef insanlar, teavün sırrını idrak edememişler.
Hiç olmazsa, taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar.”41
“A'mal-i kalbînin şemsi, imandır. A'mal-i bedeniyenin
fihristesi, namazdır. A'mal-i maliyenin kutbu, zekattır.”43
“Evet delailin zuhuru nisbetinde iman ziyadeleşir,
teceddüd eder.”44
“İmanın var olup olmadığı sorgu ile
anlaşılır.”44
“Kasd ve iradeden doğan bir nizam-ı ekmel vardır. Hilkat ve yaratılışta
tam bir hikmet hükümfermadır. Âlemde abes yok. Fıtratta israf yok.”56
“Mütevatir hadîsler de, bu hususta, âyetler gibidir.
Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünki ile işaret edilen hadîsin
hakikaten hadîs olup olmadığında tereddüd yeri vardır.”73
“Evet Şems-i Kur'anın tulûu ile, bazı kalbler onun
ziyasıyla tenevvür etti. Ve mü'minlerin nev'ini temyiz ve tayin eden bir
hakikat-ı nuraniye meydana geldi. Kezalik o keskin ziya karşısında, mezbeleye
benzeyen bazı pis kalbler de yanıp kömür oldular. Ve o kâfirlerin nev'ini ilân
eden zehirli bir hakikat-ı küfriye husule geldi.”72
“Sual: Şeytanın kalbinde marifet var mıdır?
Cevab: Yoktur. Çünki san'at-ı fıtriyesi iktizasınca, kalbi
daima idlâl ile telkin için, fikri daima küfrü tasavvur etmekle meşgul
olduğundan, kalbinde veya fikrinde boş bir yer marifet için kalmıyor.”73
“S- Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalbde o sıfat
bulunmadığı takdirde, zünnar bağlanmasından veya ona kıyas edilen şapkanın
giyilmesinden ne için küfür hasıl olsun?
C- Gizli olan umûra, şeriat emarelere göre hükmeder. Hattâ
illet olmayan esbab-ı zahirîyi, illet yerine kabul eder. Binaenaleyh itmam-ı
rükûa mani olan bir kısım zünnarların bağlanması ve secdenin ikmaline mani olan
bazı şapkaların giyilmesi, ubudiyetten istiğna ve küfre teşebbüh etmeye
emarelerdir. Gizli olan o sıfat-ı küfriyenin yok olduğuna kat'iyyetle
hükmedilemediğinden, bu gibi emarelere göre hükmedilir.”74
“Kâinat, İlahî bir
musikî dairesidir.”77
“Tesir-i hakikî, yalnız
ve yalnız Allah'ındır.”79
“Âdetullah üzerine,
irade-i külliye-i İlahiye abdin irade-i cüz'iyesine bakar.”80
“Bir şey, vücudu vâcib
olmadıkça vücuda gelmez. Evet irade-i cüz'iyenin taallukuyla irade-i külliyenin
taalluku bir şeyde içtima ettikleri zaman, o şeyin vücudu vâcib olur ve derhal
vücuda gelir.”80
“İnsanın kıymetini tayin
eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmeti ise,
hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar.”82
“Kalb imanın mahalli
olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücudunu delailiyle
ilân eden, kalb ile vicdandır.”85
“Vicdan, akıl ve vehim gibi,
haricî ve ebedî hakikat hükmüne geçmiş bir azabdan yapılan terhible müteessir
olur.”89
“Cinayetin lekesini
izale veya hacaletini tahfif veyahut icra-yı adalete iştiyak için cezayı hüsn-ü
rıza ile kabul etmek, ruhun fıtrî olan şe'nidir.”90
“Mazbut ve miktarı
muayyen olmayan bir şey, hükümlere illet ve medar olamaz. Çünki mikdarı bir
hadd altına alınmadığından sû'-i istimale uğrar.”91
“Evet Allah'ın
emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdanî
ve aklî olan imanî hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri
zayıf kalır.”92
“Cenab-ı Hakk'ın
emirlerine ve nehiylerine itaat ve inkıyadı tesis ve temin etmek için, Sâniin
azametini zihinlerde tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Bu tesbit de ancak akaid
ile, yani ahkâm-ı imaniyenin tecellisiyle olur. İmanî hükümlerin takviye ve
inkişaf ettirilmesi, ancak tekrar ile teceddüd eden ibadetle olur.”93
“Ezel
cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nev' yoktur. Çünki bütün enva',
imkândan vücub dairesine çıkmamışlardır.”98
“Beşeriyet ve sair
hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei en başta bir babada kesildiği
gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir.”99
“İbadetle yapılan
tekliften hasıl olan meşakkat, hitab-ı İlahiyeden neş'et eden zevk ve lezzetle
karşılanır ve insanlara ağır gelmez.”104,bk.107
“Tesir-i hakikînin esbaba verilmesi, bir nevi
şirktir.”106
“İbadet,
şükürdür. Şükür, mün'ime edilir; yani nimetleri veren zâta şükretmek
vâcibdir.”107
“İbadette insanların
kusurları, umum kâinata tecavüzdür.”109
“Cenab-ı Hak insanlara
kemal için bir istidad, teklif için bir kabiliyet ve bir ihtiyar vermiştir.”111
“Bir zerrenin, bin
keyfiyeti kabul etmeye kabiliyeti vardır; ve bir halet, binlerce zerrelere hal
olabilir.”112
“Arz'ın tefrişine sebeb
yani vesile, insandır. Bu misafirhanedeki ziyafet onun namına verildi. Fakat
istifade, insanlara mahsus ve münhasır değildir. Öyle ise insanların
ihtiyacından, istifadesinden fazla kalana abes denilemez.”112,bk.113
“Vesenî mezhebinin
menşei; yıldızları ilah itikad etmek, hulûlü tahayyül etmek, cismiyeti tevehhüm
etmek gibi gülünç şeylerdir.”117
“Alihe ve esnam, bir
şeye kadir olmayıp, onlar da mahluk ve mec'ul şeylerdir.”117
“Ahlâk-ı âliyeyi ve
yüksek huyları hakikata yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile
sıdktır.”120
“Melaike ulüvv-ü
şanlarından, şeytanları reddeder, kabul etmezler. Kezalik bir zâtta içtima eden
ahlâk-ı âliye; kizb, hile gibi alçak halleri reddeder.”120
“Devlet
bir şahs-ı manevîdir. -Çocuk gibi- teşekkülü, büyümesi tedricîdir.”123
“Bir işde muvaffakıyet
isteyen adam, Allah'ın âdetlerine karşı safvet ve muvafakatını muhafaza etsin
ve fıtratın kanunlarına kesb-i muarefe etsin ve heyet-i içtimaiye rabıtalarına münasebet
peyda etsin. Aksi takdirde fıtrat, adem-i muvafakatla cevab verecektir.”124
“Şeriatın hakaikı,
fıtratın kanunlarındaki müvazeneyi muhafaza etmiştir. İçtimaiyatın rabıtalarına
lâzım gelen münasebetleri ihlâl etmemiştir.”125
“İrşadın tam ve nâfi'
olmasının birinci şartı, cemaatın istidadına göre olması lâzımdır.”126
“Şeriat-ı İslâmiye, aklî
bürhanlar üzerine müessestir. Bu şeriat, ulûm-u esasiyenin hayatî noktalarını
tamamıyla tazammun etmiş olan ulûm ve fünundan mülahhastır.”126
“Fünun; fikirlerin
birleşmesinden hasıl olup, zamanın geçmesiyle tekâmül eder.”128
“Evet Peygamber
Aleyhissalâtü Vesselâm'ın zahirî hârikalarının herbirisi âhâdî olup mütevatir
değilse de, o âhâdîlerin heyet-i mecmuası ve çok nevi'leri, mütevatir-i
bil'manadır.”135
“Her üren
kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.”140
“Bu ateş (cehennem
ateşi), tufan vesair musibetler gibi iyi-kötü bütün insanlara şamil
musibetlerden değildir. Ancak bu musibeti celbeden, küfürdür. Bu beladan
kurtuluş çaresi, ancak Kur'an-ı Kerim'e imtisaldir.”145
“Ateş
unsuru, kâinatın bütün kısımlarını istilâ etmiş pek büyük bir unsurdur.
....... şu şecere-i nâriyeye nazar-ı hikmetle dikkat
edilirse, bu şecerenin başında yani sonunda büyük bir meyvenin bulunduğu
anlaşılır. Evet toprağın içinde büyük ve uzun bir damarı gören adam, o damarın
başında kavun gibi bir meyvenin bulunduğunu zannetmesi gibi, âlemin her
tarafında damarları bulunan şu şecere-i nâriyenin de Cehennem gibi bir
meyvesinin bulunduğuna bilhads yani sür'at-i intikal ile hükmedebilir.”145
“Arz'ın
merkezinde, harareti iki yüz bin dereceye baliğ bir ateş vardır.”145
“Cehennem matvîdir, yani
bükülmüştür, yani tam açık değildir. Demek Cehennem'in bir yumurta gibi Arz'ın
merkezinde mevcud ve bilâhere tezahür edeceği mümkinattandır.”146
“Evet insan-ı kebirin
ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata başladığı zaman, milyarlarca kürelerin
çarpışmasından husule gelen fırtınanın ne tasavvuru ve ne tarifi ve ne de
görülmesi imkân dairesinde değildir.
İşte bu şiddetli ölüm
ile hilkat bayılır, kâinat yayılır, hilkatın yağı ayranı birbirinden ayrılır.
Cehennem maddesiyle, aşiretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letafetiyle,
lezaiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecelli ve incilâ eder.162
“Cennet'in
cem'i, Cennetlerin taaddüdüne ve amellere göre Cennet'in mertebelerine
işarettir. Ve keza Cennet'in her bir cüz'ü, Cennet gibi bir Cennet olduğuna ve
her bir mü'mine düşen kısım, büyüklüğüne nazaran tam bir Cennet gibi
göründüğüne işarettir.”171
“Dünya kadınları da
Cennet'e girdikten sonra bir tetahhur ve tasfiye ve tasaykul ameliyatıyla
güzellikte hurilerin derecelerine çıkacaklarına (ayet) delalet eder.”175
“Cenab-ı
Hakk'ın azametine mikyas, ancak mecmu' âsârıdır, yalnız bir eser mikyas
olamaz!”178
“Cenab-ı Hak insanlara
cüz'-i ihtiyarî vermekle, onları âlem-i ef'ale masdar yaptı. O âlem-i ef'ali
bir nizam altına almak üzere kelâmını, yani Kur'anını da o âlem-i ef'ale
gönderdi. Binaenaleyh tanzif ve tanzim için yapılan İlahî bir proğram,
itirazlara mahal olamaz.”183
“Teklif ise saadet-i
beşer içindir. Saadet ise tekemmülden sonradır.”186
“Eğer teklif olmasaydı,
ruhlardaki o tohumlar neşv ü nema bulamazdı.”186
“Teklif de insanların
beşte birini kurtarsa, o beşte birin saadet-i nev'iyeye sebeb ve âmil olduğuna
kat'iyyetle hükmedilebilir.”187
“Teklif, saadet-i
nev'iyenin yegâne âmilidir.”187
“Fısk; haktan udûl,
ayrılmak, hadden tecavüz, hayat-ı ebediyeden çıkıp terketmektir. Fıskın menşei;
kuvve-i akliye, kuvve-i gazabiye, kuvve-i şeheviye denilen üç kuvvetin ifrat ve
tefritinden neş'et eder.”188
“Temsillerin
darbı ve darb-ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor.”191
“Küfrü olan adam,
hakikatı bilmez, tereddüde düşer, inkâra girer, istifham şeklinde istihkar
eder, hakir görür."195
“Dalalete gidenler,
fâsıklardır. Dalaletlerinin menşei de fısktır. Fıskın sebebi ise,
kesbleridir.”196
“Mütemerrid bir fâsıkın
fıskı, Arz'ın müvazene-i maneviyesinin bozulmasına vesile olabilir.”199
“Nimetleri verene şükür,
vâcibdir; küfran-ı nimet, aklen de haramdır.”201
“Mevt, ancak ruhun cesed
kafesinden çıkmasıyla tebdil-i mekân etmesinden ibarettir.”205
“Madde-i esîriye,
mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir
maddedir.”215
“Cenab-ı Hakk'ın Arş'ı,
su hükmünde olan şu esîr maddesi üzerinde imiş. Esîr maddesi yaratıldıktan
sonra, Sâni'in ilk icadlarının tecellisine merkez olmuştur. Yani esîri
halkettikten sonra, cevahir-i ferd'e kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif
kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz,
bunlardandır.”215
ŞUALAR
“Ve sinek dahi Nemrud'un
sekerat vaktinde azaba ve hicaba inkılab eden iftiharına karşı kendi
mensubiyetinin şerefini irae edip, onunkini hiçe indirebilir.10,bk.22
“İnsanın en kıymetdar
cihazı akıldır. Eğer sırr-ı tevhid ile olsa, o akıl, hem İlahî kudsî
defineleri, hem kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtarı
olur.”14
“Adem-i mutlak ise,
hiçbir cihetle menşe-i vücud olamaz.”21
“Hayatımın bana bakması
bir ise, Zât-ı Hayy ve Muhyî'ye bakması yüzdür. Bana ait neticesi bir ise,
Hâlıkıma ait bindir. O cihet uzun zaman, belki zaman istemez; bir an yaşaması
yeter.”57
“Mahiyet-i hayatım
esma-i İlahiyenin definelerini açan anahtarların mahzeni ve nakışlarının bir
küçük haritası ve cilvelerinin bir fihristesi ve kâinatın büyük hakikatlarına
ince bir mikyas ve mizan ve Hayy-ı Kayyum'un manidar ve kıymetdar isimlerini
bilen, bildiren, fehmedip tefhim eden yazılmış bir kelime-i hikmettir.”57
“Şems-i Ezel ve Ebed
olan Cemil-i Zülcelal'in cemal-i kudsîsine ve nihayetsiz güzel olan esma-i
hüsnasının sermedî güzelliklerine âyinedarlık edip cilvelerini tazelendirmek
için bu güzel masnular, bu tatlı mahluklar ve bu cemalli mevcudat hiç
durmayarak gelip gidiyorlar.”60
“Bu kâinat bir elden
çıkmış ve birtek zâtın mülküdür.159
“Bu zemin yüzü dahi,
acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir
handır.”164
“Gençlik yazı ve
ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır.”167
“Ehl-i dalalet ve
sefahetin elli-altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki
güldüklerine ve gayr-ı meşru' keyiflerine nefretler ve teellümlerle
ağlayacaklardı.”167
“Git hastahanelerden ve
hapishanelerden ve meyhanelerden ve kabristandan sor. Elbette ekseriyetle,
gençlerin gençliğinin sû'-i istimalinden ve taşkınlıklarından ve gayr-ı meşru
keyiflerin cezası olarak gelen tokatlardan eyvahlar ve ağlamalar ve esefler
işiteceksin.”172
“Biz, hak ve hakikat
olduğumuz gibi ve hem bize şehadet eden mevcudatın tahakkuku misillü, haşir
haktır ve muhakkaktır."185
“Evet Kur'anın hitabı,
evvela Mütekellim-i Ezelî'nin rububiyet-i âmmesinin geniş makamından, hem nev-i
beşer, belki kâinat namına muhatab olan zâtın geniş makamından, hem umum nev-i
beşer ve benî-âdemin bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs'atli makamından,
hem dünya ve âhiretin, arz ve semavatın ve ezel ve ebedin ve Hâlık-ı Kâinat'ın
rububiyetine ve bütün mahlukatın tedbirine dair kavanin-i İlahiyenin gayet
yüksek ihatalı beyanatının makamından aldığı vüs'at ve ulviyet ve ihata
cihetiyle o hitab, öyle bir yüksek i'cazı ve şümulü gösterir ki; ders-i
Kur'anın muhatablarından en kesretli taife olan tabaka-i avamın basit
fehimlerini okşayan zahirî ve basit mertebesi dahi en ulvî tabakayı da tam
hissedar eder.204-205
“Erkân-ı
imaniyenin herbirinin ayrı ayrı pek çok belki hadsiz meyveleri olduğu gibi,
mecmuunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca Cennet ve biri de saadet-i
ebediye ve biri de belki en tatlısı da rü'yet-i İlahiyedir.”219-220
“Kadere iman olmazsa
hayat-ı dünyeviye saadeti mahvolur.”220
“”Deki:
Sığınırım sabahın Rabbine. Felâk Sûresi, 113:1)cümlesi, bin üçyüz elliiki veya dört (1352–1354)
tarihine hesab-ı ebcedî ve cifrîyle tevafuk edip nev'-i beşerde en geniş hırs
ve hasedle ve birinci harbin sebebiyle vukua gelmeye hazırlanan ikinci harb-i
umumîye işaret eder. Ve ümmet-i Muhammediyeye (A.S.M.) manen der: "Bu
harbe girmeyiniz ve Rabbinize iltica ediniz."225
“-şedde sayılmaz- kelimesiyle âlem-i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve
Hülâgu fitnesinin ve Abbasi Devleti'nin inkıraz zamanının asrına dört defa
mana-yı işarî ile ve makam-ı cifrî ile bakar ve parmak basar.
... binyüz altmışbir (1161) ve sekizyüzon (810) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî manevî şerlere
işaret eder. Eğer beraber olsa, Miladi bin dokuzyüz yetmişbir (1971) olur. O
tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların
mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.”227,bk.339
“"İşte
onlar Cehennem ateşinin ehlidir, orada ebediyen kalacaklardır." Bakara
Sûresi, 2:257.) cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine
parmak basar ve mana-yı işarî ile der: Gerçi o tarihte, dini dünyadan tefrik
ile dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada
muarız olan hürriyet-i vicdan, hükûmetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u
siyasî oluyor ve hükûmet lâik cumhuriyete döner. Fakat ona mukabil manevî bir
cihad-ı dinî, iman-ı tahkikî kılıncıyla olacak. Çünki dindeki rüşd-ü irşad ve
hak ve hakikatı gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhanları izhar edip
tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur'an'dan çıkacak”229
“Risale-i Nur şakirdleri
dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücadelelerine karışmıyorlar ve
ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar.”229,bk.306
“Sizin sebat ve
metanetiniz, masonların ve münafıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor.”254
“(Risale-i
Nur)İstikbalde gelecek mübarek heyetin şahs-ı manevîsinin bir mümessili
olması..”255
“Ahirzamanın en büyük
bir hasaret-i insaniyesi olan bu ikinci harb-i umumîden çare-i necat ise iman
ve amel-i sâlih olması..”272
“Dikkat ediniz, küfr-ü
mutlakı müdafaa eden gizli komite içinize parmak sokmasın.”274bk.320,333,386
“Dinsiz bir millet
yaşayamaz" dünyaca bir umumî düsturdur.”294,bk.299
“Vatanımızda anarşiliğe
inkılab eden komünist tehlikesi..”318
“İmam-ı Ali (R.A.)
hilafeti zamanında bir Yahudi ile beraber mahkemede oturup, muhakeme
olmuşlar.”319
“Bu Osmanlı ordusunda
belki yüzbin evliya var.”302
“Hem bu kahraman
milletin ebedî bir medar-ı şerefi ve Kur'an ve cihad hizmetinde dünyada
pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılınçlarının pek büyük ve antika bir
yadigârı olan Ayasofya Câmii'ni puthaneye ve Meşihat Dairesini kızların
lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olması imkânı var mı?”324
“Cinn ve insin
Şeyhülislâmı Zenbilli Ali Efendi'nin "Şapkayı şaka ile dahi başa koymağa
hiç bir cevaz yok." demesi..”324
“Şapka başa gelecek,
secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek,
inşâallah müslüman edecek." demesiyle avam-ı ehl-i imanı hem isyan ve
ihtilâlden, hem ihtiyarıyla imanını ve dinini bırakmaktan kurtardığı..”324
“Ölmüş gitmiş,
hükûmetten alâkası kesilmiş ve inkılabdaki bazı kusurata sebeb olmuş bir reise,
sarihan tenkid ve itiraz da olsa kanunen bir suç olamaz.”329
“Hilafet saltanatının
vefatı beni mahzun eyledi."365,bk.Lem’alar.215
“Bu inkılabları mevki-i
mer'iyete koyan devletin bir kısım yeni kanunlarına, cebr-i keyfî-i küfrî;
cumhuriyete, istibdad-ı mutlak; rejime, irtidad-ı mutlak ve bolşeviklik ve
medeniyete sefahet-i mutlaka" demiş.368
“Dünyada en büyük ahmak
odur ki; dinsiz serserilerden terakkiyi ve saadet-i hayatiyeyi beklesin.”371
“Gençliğimiz, hak ve
hakikatı öğreten malûmat ve en yüksek ahlâk istiyor."375
“Hapiste geçen ömür
günleri, herbir gün on gün kadar bir ibadet kazandırabilir ve fâni saatleri,
meyveleri cihetiyle manen bâki saatlere çevirebilir ve beş-on sene ceza ile,
milyonlar sene haps-i ebedîden kurtulmağa vesile olabilir. İşte ehl-i iman için
bu pek büyük ve çok kıymetdar kazanç şartı, farz namazını kılmak ve hapse
sebebiyet veren günahlardan tövbe etmek ve sabır içinde şükretmektir. Zâten
hapis çok günahlara manidir, meydan vermiyor.”403,bk.Sözler.137
“Bir dakika intikam
lezzeti ile katleder, seksen bin saat hapis elemlerini çeker ve bir saat
sefahet keyfiyle -bir namus mes'elesinde- binler gün hem hapsin, hem düşmanının
endişesinden sıkıntılarla ömrünün saadeti mahvolur.”404,bk.Sözler.135
“Bazan bir adamın
ihlası, yirmi adam kadar faide verir.”416
“Beş-on senede medrese
hocalarının tahsil derecelerini, Nur şakirdleri on haftada kazanır."435
MESNEVİ – İ NURİYE
"Üstad-ı hakikî
Kur'an'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur."7
“İnsanın kalbini
binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hâfızasında tarih-i
hayatını taallukatıyla beraber yazan, ancak ve ancak her şeyi yaratan Hâlık
olabilir.”11
“Evet kesret vahdete
isnad edilmediği takdirde, vahdeti kesrete isnad etmek mecburiyeti hasıl
olur.”16
“Aklı
başında olan bir adam münazaralı davalarda yalan söyleyemez. Çünki bilâhere
yalanının açığa çıkıp mahcub olmasından korkar. Ve keza bir insan yalan
söylediği takdirde pervasız, lâübali bir tarzda söyleyemez. Ve keza serbest,
heyecanlı söylenmesine girişemez. -Velev âdi bir mes'ele, küçük bir cemaat
içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun.-“24
“İnkılab-ı hakaik ise muhaldir.”26
“Âdem
zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar
safları onun arkasında, onun duasına "Âmîn" diyorlar.
Bilhassa
o zât, o cemaat-ı uzmada umum zevilhayata şamil pek şedid bir ihtiyac-ı azîm
için dua eder. Ve onun duasına, yalnız o cemaat değil, belki arz ve sema ve
bütün mevcudat "Âmîn" söyler. Yani "Ya Rabbena! Onun duasını
kabul eyle. Biz de o duayı ediyoruz. Biz de onun taleb ettiğini taleb
ediyoruz."
Bilhassa
o cemaat-ı uzma önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru' ve tezellül ile,
öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzün ile niyaz ve dua eder ki, kâinat bile
heyecana gelir; O Zât'ın duasına iştirak eder. Evet öyle bir maksad için niyaz
eder ki, eğer o maksad husule gelmezse, yalnız mahlukat değil âlem bile
kıymetsiz kalır, esfel-i safilîne düşer. Çünki o zâtın matlubuyla mevcudat
yüksek kemalâta erişir. Acaba o zât, o matlubu kimden istiyor? Evet öyle bir
zâttan talebeder ki, en gizli ve en küçük bir hayvanın cüz'î bir ihtiyacı için
lisan-ı haliyle yaptığı duayı işitir, kabul eder, ihtiyacını yerine getirir.
...Evet
o zât, Cenab-ı Hakk'ın rızasını ve Cennet'te mülâkat ve rü'yetiyle saadet-i
ebediyeyi istiyor. Bu istenilen şeylerin icadına rahmet, hikmet, adalet gibi
sayısız esbab olmadığı takdirde, o zât-ı nuranînin tek duası ve tazarru' ile
niyaz etmesi, Cennet'in icadına ve îtasına kâfidir. Binaenaleyh o zât'ın
risaleti, imtihan ve ubudiyet için şu dünyanın kurulmasına sebeb olduğu gibi, o
zâtın ubudiyetinde yaptığı dua, mükâfat ve mücazat için dâr-ı âhiretin icadına
sebeb olur.
Evet
edna bir sesi, edna bir kimseden, âdi bir iş için işitip kabul etmekle; en
yüksek bir savtı, en büyük bir iş için işitip kabul etmemek, emsalsiz bir kubh ve
çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise, mümkün değildir. Çünki hüsn-ü zâtî, kubh-u
zâtîye inkılab eder. “25-26
“Ubudiyet
dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür,
teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san'at ve nimet
levhasına bakıyor.”29
“Ubudiyet
reisi, rububiyetin has mahbub ve makbulüdür.”29
“Rububiyet-i âmme, ubudiyet-i küllîyi ister. Bu da
zülcenaheyn resullerin vahdet-i İlahiyeyi halka ilân etmeleri ile mümkün
olur.”34