“Felsefe Dinin
huzursuz kardeşidir. Din kendi gerçeğini bulur ve huzura kavuşur. Felsefe
hiçbir zaman huzura kavuşmaz. Çünki bulduğu her gerçekten sonra bir soru daha
sorar.”Konçarov.
“Evet bütün
ehl-i ihtisas ve müşahedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla; ve bütün ehl-i zevk ve keşfin
ittifakıyla; o uzun ve karanlıklı ebed-ül âbâd yolunda zâd ü zahîre, ışık ve
burak; ancak Kur'anın evamirini imtisal ve nevahisinden içtinab ile elde
edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san'at ve hikmet, o yolda beş para etmez.
Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır.”(Sözler 32)
”Felsefe şakirdleri ve
millet-i küfriye ve nefs-i emmarenin en müdhiş dalaleti, Cenab-ı Hakk'ı
tanımamaktadır.”(Sözler 59)
“Ehl-i
felsefe istib'ad ile inkâra gider.”(Sözler 65 *Haşiye 1)
“ Sual: Eğer dense: Neden en çok misalleri çiçekten ve
çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?
Elcevab: Çünki onlar hem
mu'cizat-ı kudretin en antikaları, en hârikaları, en
nazeninleridirler. Hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe,
onlardaki kalem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için
onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler.”(Sözler 86 *Haşiye 1)
“Amma ilm-i hikmet
dedikleri felsefe ise; huruf-u mevcudatın tezyinatında ve münasebatında dalmış
ve sersemleşmiş, hakikatın yolunu şaşırmış. Şu kitab-ı kebirin hurufatına
"mana-yı harfî" ile, yani Allah hesabına
bakmak lâzım gelirken; öyle etmeyip "mana-yı ismî" ile, yani
mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. "Ne güzel
yapılmış"a bedel, "Ne güzeldir" der, çirkinleştirir. Bununla
kâinatı tahkir edip, kendisine müştekî eder. Evet
dinsiz felsefe, hakikatsiz bir safsatadır ve kâinata bir tahkirdir...”(Sözler 132
“Felsefenin hâlis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat menfaati için en
hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. Her menfaatli şeyi kendine
"Rab" tanır. Hem o dinsiz şakird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir
lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi
şahısların, bir menfaat-ı hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şakird, cebbar bir
mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinad bulmadığı için zâtında
gayet acz ile âciz bir cebbar-ı hodfüruştur. Hem o şakird, menfaatperest
hodendiştir ki; gaye-i himmeti, nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmin ve
menfaat-ı şahsiyesini, bazı menfaat-ı kavmiye içinde arayan dessas bir
hodgâmdır.”(Sözler 132
“Hikmet-i
felsefe ile hikmet-i Kur'aniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede
nokta-i istinadı, "kuvvet" kabul eder. Hedefi, "menfaat"
bilir. Düstur-u hayatı, "cidal" tanır. Cemaatlerin rabıtasını,
"unsuriyet, menfî milliyeti" tutar. Semeratı ise"hevesat-ı
nefsaniyeyi tatmin ve hacat-ı beşeriyeyi tezyid"dir. Halbuki
kuvvetin şe'ni, tecavüzdür. Menfaatın şe'ni, her arzuya kâfi gelmediğinden
üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin şe'ni, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe'ni,
başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür... İşte bu hikmettendir ki,
beşerin saadeti selb olmuştur.”(Sözler 132)
“Kur'an-ı Hakîm ile felsefe
ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini
müvazene etmek istersen; şu gelecek sözlere dikkat et!
Felsefe
hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu'cizat-ı kudreti,
âdet perdesi içinde saklayıp, cahilane ve lâkaydane üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruc eden ve
kemal-i fıtrattan sukut eden nadir ferdleri nazar-ı dikkate arzeder, onları
birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ: En câmi'
bir mu'cize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. Fakat
insanın kemal-i hilkatinden huruc etmiş, üç ayaklı
yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder.
Meselâ: En latif ve umumî bir mu'cize-i rahmet olan bütün yavruların hazine-i
gaybdan muntazam iaşelerini âdi görüp, küfran
perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabilesinden cüda olmuş,
yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil
yaprakla iaşesini görür, ondan tecelli eden lütuf ve keremle hazır balıkçıları
ağlatmak ister. İşte Kur'an-ı Kerim'in ilim ve hikmet ve marifet-i İlahiye
cihetiyle servet ve gınası; ve felsefenin ilim ve
ibret ve marifet-i Sâni' cihetindeki fakr ve iflasını gör, ibret al!”(Sözler 138)
“Kur'andadır hak hikmet,
isbat ederim, muhalif felsefeyi beş paraya saymam.”(Sözler 206)
“Eğer desen: "Acaba
neden Kur'an-ı Hakîm felsefenin mevcudattan bahsettiği gibi etmiyor? Bazı
mesaili mücmel bırakır, bazısını nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak
bir suret-i basitane-i zahiranede söylüyor?
Cevaben
deriz ki: Felsefe, hakikatın yolunu şaşırmış onun için....
Kur'an-ı Hakîm şu kâinattan bahsediyor, tâ zât ve sıfât ve esma-i İlahiyeyi bildirsin. Yani bu
kitab-ı kâinatın maânîsini anlattırıp, tâ Hâlıkını
tanıttırsın.” (Sözler 243),Mektubat.205,Mesnevi-i Nuriye.232.
“Şimdi bak şu sersem
ve geveze felsefe ne der? Bak diyor ki: "Güneş, bir kitle-i azîme-i
mayia-yi nariyedir. Ondan fırlamış olan seyyaratı etrafında döndürüp, cesameti
bu kadar, mahiyeti böyledir şöyledir." Muvahhiş bir dehşetten, müdhiş bir
hayretten başka, ruha bir kemal-i ilmî vermiyor. Bahs-i Kur'an gibi etmiyor.
Buna kıyasen bâtınen kof, zahiren mutantan felsefî mes'elelerin ne kıymette
olduğunu anlarsın. Onun şaşaa-i suriyesine aldanıp, Kur'anın gayet mu'ciznüma
beyanına karşı hürmetsizlik etme!..”(Sözler.244)
“Meselâ: Hakikat-ı mevcudattan
bahseden Hikmet-ül Eşya, Cenab-ı Hakk'ın (Celle Celalühü) "İsm-i Hakîm"inin tecelliyat-ı kübrasını müdebbirane,
mürebbiyane; eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve o isme
yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa,
ya hurafata inkılab eder ve malayaniyat olur veya felsefe-i tabiiye misillü
dalalete yol açar.”(Sözler 263)
“Şimdi sen dahi ey Katre
içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dûrbîniyle, felsefenin
merdiveniyle tâ Kamer'e kadar terakki ettin, Kamer'e
girdin. Bak, Kamer kendi zâtında kesafetli,
zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin sa'yin beyhude, ilmin faidesiz
gitti. Sen ye'sin zulümatından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervah-ı
habisenin iz'acatından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin
ki,tabiat gecesini terkedip hakikat güneşine teveccüh
etsen ve yakînen inansan ki, şu gece nurları, gündüz güneşinin ışıklarının
gölgeleridir. Bu şartı yaptıktan sonra, sen kemalini bulursun. Fakir ve
karanlıklı Kamer yerine, haşmetli Güneş'i bulursun. Fakat sen dahi öteki
arkadaşın gibi, Güneş'i safi göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen ünsiyet
ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicabların
halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.”(Sözler 340)
“Ey
insafsız ve dikkatsiz ve imanı zaîf, felsefesi kavî,
hodbîn, münekkid adam!”(Sözler 349)
“Ey gaflet ve felsefe uykusu
içinde tenvim edilen insafsız adam!.
.bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet
ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-i nübüvvete mihenk olamazlar.”(Sözler 350)
“Ehl-i
felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbaba, tabiata bakar, ona göre görür.
Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı,
ehl-i Usûl-üd Din ve ülema-i İlm-i Kelâm'ın makasıdı
içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.”(Sözler 350)
“Felsefenin ruhsuz, sönük
hakikatleri; Kur'anın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe edemez. Nokta-i
nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.”(Sözler 351)
“ daki "Gökler
ve yer bitişik
iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık." Enbiyâ Sûresi, 21:30.
kelimesi, tedkikat-ı felsefe
ile âlûde olmayan bir âlime, o kelime şöyle ifham eder ki: Sema berrak,
bulutsuz; zemin kuru ve hayatsız, tevellüde gayr-ı kabil bir halde iken.. semayı yağmurla, zemini
hazrevatla fethedip bir nevi izdivac ve telkîh suretinde bütün zîhayatları o
sudan halketmek, öyle bir Kadîr-i Zülcelal'in işidir ki; rûy-i zemin, onun
küçük bir bostanı ve semanın yüz örtüsü olan bulutlar, onun bostanında bir
süngerdir anlar, azamet-i kudretine secde eder. Ve muhakkik bir hakîme, o
kelime şöyle ifham eder ki: Bidayet-i hilkatte sema ve arz şekilsiz birer küme
ve menfaatsiz birer yaş hamur, veledsiz mahlukatsız
toplu birer madde iken; Fâtır-ı Hakîm, onları feth ve bastedip güzel bir şekil,
menfaatdar birer suret, zînetli ve kesretli mahlukata menşe' etmiştir anlar.
Vüs'at-i hikmetine karşı hayran olur. Yeni zamanın feylesofuna şu kelime şöyle
ifham eder ki: Manzume-i Şemsiyeyi teşkil eden küremiz, sair seyyareler,
bidayette Güneş'le mümteziç olarak açılmamış bir hamur şeklinde iken; Kadîr-i Kayyum o hamuru açıp, o seyyareleri birer birer
yerlerine yerleştirerek, Güneş'i orada bırakıp, zeminimizi buraya getirerek,
zemine toprak sererek, sema canibinden yağmur yağdırarak, Güneş'ten ziya
serptirerek dünyayı şenlendirip bizleri içine koymuştur anlar, başını tabiat
bataklığından çıkarır, "Âmentü billahi-l Vâhid-il Ehad" der.”(Sözler 392)
“Felsefe-i beşeriyeyi ve
hikmet-i insaniyeyi âciz bırakan kâinatın tılsım-ı
muğlakını ve hilkat-i âlemin muamma-yı acibesini feth ve keşfetmek, elbette
hakikat-bîn ve gayb-aşina ve hidayet-bahş ve hak-nüma olan Kur'an gibi bir
mu'cizekârın hârikulâde işleridir.”(Sözler 403)
“Cin ve insin hattâ şeytanların netice-i efkârları ve muhassala-i
mesaîleri olan medeniyet ve hikmet-i felsefe ve edebiyat-ı ecnebiye, Kur'anın
ahkâm ve hikmet ve belâgatına karşı âciz derekesindedirler.”(Sözler 412)
“Felsefe ve hikmet-i
insaniye, dünyaya sabit bakar; mevcudatın mahiyetlerinden, hasiyetlerinden tafsilen
bahseder. Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de, icmalen bahseder. Âdeta
kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, manasına ehemmiyet
vermez. Kur'an ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız,
inkılabcı olarak bakar. Mevcudatın mahiyetlerinden, surî ve maddî hâsiyetlerinden icmalen bahseder. Fakat Sâni' tarafından
tavzif edilen vezaif-i ubudiyetkâranelerinden ve Sâniin isimlerine ne vechile
ve nasıl delalet ettikleri ve evamir-i tekviniye-i İlahiyeye karşı inkıyadlarını
tafsilen zikreder. İşte felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur'aniyenin şu tafsil
ve icmal hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat
hangisidir göreceğiz. İşte nasıl elimizdeki saat, sureten sabit görünüyor.
Fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve
çarklarının ızdırabları vardır. Aynen onun gibi; kudret-i İlahiyenin bir saat-ı
kübrası olan şu dünya, zahirî sabitiyetiyle beraber daimî zelzele ve
tegayyürde, fena ve zevalde yuvarlanıyor. Evet dünyaya
zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-ı kübranın saniyelerini sayan iki
başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre
vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini ta'dad eden bir iğnedir. İşte
zaman, dünyayı emvac-ı zeval üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip, yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır. Şimdi
zamanın dünyaya verdiği şu şekil ile beraber, mekân itibariyle dahi yine dünya
zelzeleli, gayr-ı sabit bir saat hükmündedir. Çünki cevv-i hava mekânı çabuk
tegayyür ettiğinden, bir halden bir hale sür'aten geçtiğinden bazı günde birkaç
defa bulutlar ile dolup boşalmakla, saniye sayan milin suret-i tegayyürü
hükmünde bir tegayyür veriyor. Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan mekân-ı arz
ise, yüzü mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden
dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir.
Zemin yüzü itibariyle böyle olduğu gibi, batnındaki inkılabat ve zelzelelerle
ve onların neticesinde cibalin çıkmaları ve hasflar vuku bulması, saatleri
sayan bir mil gibi dünyanın şu ciheti ağırca mürur edicidir, gösterir. Dünya
hanesinin tavanı olan sema mekânı ise, ecramların harekâtıyla, kuyruklu
yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufatın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut
etmeleri gibi tegayyürat gösterir ki; semavat dahi sabit değil; ihtiyarlığa,
harabiyete gidiyor. Onun tegayyüratı, haftalık saatte günleri sayan bir mil
gibi çendan ağır ve geç oluyor. Fakat her halde geçici ve zeval ve harabiyete
karşı gittiğini gösterir. İşte dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde
bina edilmiştir. Şu rükünler, daim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket
eden dünya, Sâniine baktığı vakit, o harekât ve tegayyürat, kalem-i kudretin
mektubat-ı Samedaniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı
ahval ise, esma-i İlahiyenin cilve-i şuunatını ayrı ayrı tavsifat ile gösteren,
tazelenen âyineleridir. İşte dünya, dünya itibariyle hem fenaya gider, hem
ölmeğe koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatta akarsu gibi rıhlet ettiği halde,
gaflet ile sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peyda edip
âhirete perde olmuştur. İşte felsefe-i sakime tedkikat-ı felsefe ile ve
hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşane
hevesatıyla o dünyanın hem cümudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem
küduretle bulanmasını taz'îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor.”(Sözler 437
“Kur’anın baştan başa kâinata müteveccih olan âyâtı, şu esasa göre gider.
Hakikat-ı dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin
olduğunu göstermekle beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sânia bakan güzel dünyanın
güzel yüzünü gösterir. Beşerin gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir.
Kâinat kitabının manalarını talim eder. Hurufat ve nukuşlarına az bakar. Sarhoş
felsefe gibi, çirkine âşık olup, manayı unutturup, hurufatın nukuşuyla
insanların vaktini malayaniyatta sarfettirmiyor.”(Sözler 438)
“Nasılki
çarşıda mevsimlere göre, birer meta mergub oluyor. Vakit be-vakit birer mal
revaç buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i
beşeriye çarşısında, her asırda birer meta' mergub olup revaç buluyor. Sûkunda
yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona
teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Meselâ: Şu zamanda siyaset metaı
ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi... Ve selef-i
sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı Semavat ve Arz'ın
marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u
nübüvvet ve Kur'an ile, kapatılmayacak derecede açılan
âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde etmek idi.”(Sözler 481)
“Amma şu
zamanda, medeniyet-i Avrupa'nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin
tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb
dağılmış, himmet ve inayet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı
yabanileşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi; dört yaşında
Kur'an'ı hıfzedip, âlimlerle mübahase eden Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir
müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan'ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on
defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan, on senede içtihadı tahsil etmiş ise,
şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünki Süfyan'ın ibtida-i
tahsil-i fıtrîsi sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyya
olur, nurlanır, herşeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Amma onun naziri, şu
zamanda çünki zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı
dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış, elbette fünun-u
hazırada tevaggulü derecesinde istidadı içtihad-ı şer'î
kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde içtihadın
kabulünden geri kalmıştır.” (Sözler 481)
“Nasılki
bir cisimde, neşv ü nema için tevessü' meyli bulunur. O meyl-i tevessü' ise,
-çünki dâhildendir- vücud ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hariçte
tevsi' için bir meyl ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrib etmektir; tevsi'
değildir. Öyle de, İslâmiyetin dairesine selef-i sâlihîn gibi takva-yı kâmile
kapısıyla ve zaruriyat-ı diniyenin imtisali tarîkıyla dâhil olanlarda meyl-üt
tevessü' ve irade-i içtihad bulunsa; o kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa
zaruriyatı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve
felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meyl-üt tevsi' ve irade-i
içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrib ve boynundaki şer'î
zincirini çıkarmağa vesiledir.”(Sözler 482)
“Tevekkülsüzlük içinde derd-i
maişet, ruha sersemlik ve felsefe-i tabiiye ve maddiye akla körlük verdiğinden;
beşerin muhit-i içtimaîsi, o şahsın zihnine ve istidadına, içtihad hususunda
kuvvet vermediği gibi, teşettüt veriyor, dağıtıyor. “(Sözler 492)
“İşte bak:
Âlem-i insaniyette, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr; her tarafta ve her tabaka-i
insaniyede dal budak salmış, iki şecere-i azîme hükmünde... Biri, silsile-i
nübüvvet ve diyanet; diğeri, silsile-i felsefe ve hikmet, gelmiş gidiyor. Her
ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmiş ise, yani silsile-i felsefe,
silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse; âlem-i insaniyet
parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı
gitmişler ise, bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyanet etrafına
toplanmış ve şerler ve dalaletler, felsefe silsilesinin etrafına cem'olmuştur.
Şimdi şu iki silsilenin menşe'lerini, esaslarını bulmalıyız.
İşte
diyanet silsilesine itaat etmeyen silsile-i felsefe ki, bir şecere-i zakkum
suretini alıp, şirk ve dalalet zulümatını etrafına dağıtır. Hattâ
kuvve-i akliye dalında; Dehriyyun, Maddiyyun, Tabiiyyun meyvelerini, beşer
aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gazabiye dalında; Nemrudları, Firavunları,
Şeddadları beşerin başına atmış. Ve kuvve-i şeheviye-i behimiye dalında;
âliheleri, sanemleri ve uluhiyet dava edenleri semere
vermiş, yetiştirmiş. O şecere-i zakkumun menşei ile silsile-i nübüvvetin ki bir
şecere-i tûbâ-i ubudiyet hükmünde bulunan o silsilenin, küre-i zeminin bağında
mübarek dalları: Kuvve-i akliye dalında enbiya ve mürselîn ve evliya ve
sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi.. kuvve-i dafia dalında âdil hâkimleri, melek gibi melikler
meyvesini veren ve kuvve-i cazibe dalında hüsn-ü sîret ve ismetli cemal-i suret
ve sehavet ve keremnamdarlar meyvesini yetiştiren ve beşer nasıl şu kâinatın en
mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşei ile beraber ene'nin
iki cihetindedir. O iki şecereye menşe' ve medar, esaslı bir çekirdek olarak
ene'nin iki vechini beyan edeceğiz. Şöyle ki:
Ene'nin
bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor; diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.
Evet Nemrudları, Firavunları yetiştiren ve dayelik edip
emziren, eski Mısır ve Babil'in ya sihir derecesine çıkmış veyahut hususî
olduğu için etrafında sihir telakki edilen eski felsefeleri olduğu gibi;
âliheleri eski Yunan kafasında yerleştiren ve esnamı tevlid eden felsefe-i
tabiiye bataklığıdır. Evet tabiatın perdesi ile Allah'ın nurunu görmeyen insan,
herşeye bir uluhiyet verip kendi başına musallat eder.”(Sözler 538-539 *Haşiye 1,Mesnevi-i Nuriye.200)
“O uzun zaman-ı mazi; felsefenin
gördüğü gibi bir mezar-ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbale ve
saadet-i ebediyeye atlamak için, ervah-ı âfilîne bir
medar-ı envâr ve muhtelif basamaklı bir mi'rac-ı münevver ve ağır yüklerini
bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhların nurani bir nuristanı
ve bir bostanı olduğunu gösterir.”(Sözler 540)
“Felsefe
ise, ene'ye mana-yı ismiyle bakmış. Yani kendi kendine delalet eder, der.
Manası kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücudu aslî, zâtî olduğunu telakki eder. Yani zâtında
bizzât bir vücudu vardır, der. Bir hakk-ı hayatı var, daire-i tasarrufunda
hakikî mâliktir, zu'meder. Onu bir hakikat-ı sabite
zanneder. Vazifesini, hubb-u zâtından neş'et eden bir tekemmül-ü zâtî olduğunu
bilir ve hakeza.. çok
esasat-ı fasideye mesleklerini bina etmişler.
...Silsile-i felsefenin en
mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina
ve Farabî gibi adamlar; "İnsaniyetin gayet-ül gayatı, "teşebbüh-ü
bil-vâcib"dir.. yani
Vâcib-ül Vücud'a benzemektir" deyip firavunane bir hüküm vermişler ve
enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak; esbabperest,
sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva'-ı şirk taifelerine meydan
açmışlar. İnsaniyetin esasında münderiç olan acz ve za'f, fakr ve ihtiyaç, naks
ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp,
şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.
İşte
diyanete itaat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene kendi
dizginini eline almış, dalaletin herbir nev'ine koşmuş.”(Sözler 540)
“Felsefenin
esasında, kuvvet müstahsendir. Hattâ "Elhükmü
lil-galib" bir düsturudur. "Galebe edende bir kuvvet var. Kuvvette
hak vardır." der. Zulmü manen alkışlamış;
zalimleri teşci' etmiştir ve cebbarları, uluhiyet
davasına sevketmiştir. Hem masnu'daki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnua ve
nakşa mal edip, Sâni' ve Nakkaş'ın mücerred ve mukaddes cemalinin cilvesine
nisbet etmeyerek, "Ne güzel yapılmış" yerine "Ne güzeldir"
der. Perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir. Hem herkese satılan müzahref,
hodfüruş, gösterici, riyakâr bir hüsnü istihsan ettiği için riyakârları
alkışlamış, sanem-misalleri kendi âbidlerine âbide
yapmıştır. O şecerenin kuvve-i gazabiye dalında, bîçare
beşerin başında küçük-büyük Nemrudlar, Firavunlar, Şeddadlar meyvelerini
yetiştirmiş. Kuvve-i akliye dalında, âlem-i insaniyetin dimağına Dehriyyun,
Maddiyyun, Tabiiyyun gibi meyveleri vermiş; beşerin beynini bin parça
etmiştir.”(Sözler 541)
“Nübüvvetin hayat-ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden
(Mansur Ali Nâsıf, et-Tâc, 1:13
(Mukaddime).kaidesiyle "Ahlâk-ı İlahiye
ile muttasıf olup Cenab-ı Hakk'a mütezellilane teveccüh edip acz, fakr,
kusurunuzu bilip dergahına abd olunuz" düsturu nerede? Felsefenin
teşebbüh-ü bil-Vâcib insaniyetin gayet-i kemalidir kaidesiyle "Vâcib-ül
Vücud'a benzemeğe çalışınız" hodfüruşane düsturu nerede? Evet nihayetsiz acz, za'f, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan
mahiyet-i insaniye nerede? Nihayetsiz kadir, kavî, gani ve müstağni olan
Vâcib-ül Vücud'un mahiyeti nerede?..”(Sözler 541)
“Nübüvvetin
hayat-ı içtimaiyedeki düsturî neticelerinden ve şems ve kamerden tut, tâ nebatat hayvanatın imdadına ve hayvanat insanın imdadına,
hattâ zerrat-ı taamiye hüceyrat-ı bedenin imdadına ve muavenetine koşturulan
düstur-u teavün, kanun-u kerem, namus-u ikram nerede? Felsefenin hayat-ı
içtimaiyedeki düsturlarından ve yalnız bir kısım zalim ve canavar insanların ve
vahşi hayvanların, fıtratlarını sû'-i istimallerinden
neş'et eden düstur-u cidal nerede? Evet düstur-u
cidali o kadar esaslı ve küllî kabul etmişler ki, "Hayat bir
cidaldir" diye eblehane hükmetmişler.”(Sözler 542)
“Nübüvvetin
tevhid-i İlahî hakkındaki netaic-i âliyesinden ve düstur-u galiyesindenyani "Her birliği
bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Madem her şeyde
ve bütün eşyada bir birlik var, demek birtek zâtın
icadıdır" diye olan tevhidkârane düsturu nerede? Eski felsefenin bir
düstur-u itikadiyesinden olan ö "Birden bir sudûr eder" yani "Bir zâttan, bizzât birtek sudûr
edebilir. Sair şeyler, vasıtalar vasıtasıyla ondan sudûr
eder" diye Ganiyy-i Ale-l-ıtlak ve Kadir-i Mutlak'ı âciz vesaite muhtaç
göstererek, bütün esbaba ve vesaite, rububiyette bir nevi şirket verip Hâlık-ı
Zülcelal'e, "akl-ı evvel" namında bir mahluku verip, âdeta sair
mülkünü esbaba ve vesaite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-âlûd ve
dalalet-pişe o felsefenin düsturu nerede? Hükemanın yüksek kısmı olan
İşrakiyyun böyle haltetseler; Maddiyyun, Tabiiyyun gibi aşağı kısımları ne
kadar haltedeceklerini kıyas edebilirsin.”(Sözler 542)
“Nübüvvetin düstur-u hakîmanesinden ("Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin." İsrâ Sûresi, 17:44.
) sırrıyla: "Herşeyin, her zîhayatın
neticesi ve hikmeti kendine ait bir ise; Sâniine ait neticeleri, Fâtırına bakan
hikmetleri binlerdir. Herbir şeyin, hattâ bir
meyvenin; bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu"
mahz-ı hakikat olan düstur-u hikmet nerede? Felsefenin "Herbir zîhayatın neticesi kendine bakar veyahut insanın menafi'ine
aittir" diye, koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice
takmak gibi gayet manasız bir abesiyet içinde gördüğü hikmetsiz hikmet-i
müzahrefe düsturları nerede?”(Sözler 542)
“İşte
felsefenin şu esasat-ı fasidesinden ve netaic-i vahîmesindendir ki: İslâm
hükemasından İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhîler,
şaşaa-i suriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden;
âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ
İmam-ı Gazalî gibi bir Hüccet-ül İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.”(Sözler 543)
“Hem
meslek-i felsefenin esasat-ı fasidesindendir ki: Ene, kendi zâtında
hava gibi zaîf bir mahiyeti olduğu halde, felsefenin meş'um nazarı ile mana-yı
ismî cihetiyle baktığı için; güya buhar-misal o ene temeyyu edip, sonra ülfet
cihetiyle ve maddiyata tevaggul sebebiyle güya tasallub ediyor. Sonra gaflet ve
inkâr ile o enaniyet tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder,
şeffafiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sahibini yutar. Nev'-i
insanın efkârıyla şişer. Sonra sair insanları, hattâ
esbabı kendine ve nefsine kıyas edip, onlara -kabul etmedikleri ve teberri
ettikleri halde- birer firavunluk verir. İşte o vakit, Hâlık-ı Zülcelal'in
evamirine karşı mübareze vaziyetini alır. ("Çürümüş
kemikleri kim diriltecek?" Yâsin Sûresi, 36:78.)der.
Meydan okur gibi Kadîr-i Mutlak'ı acz ile ittiham
eder. Hattâ Hâlık-ı Zülcelal'in evsafına müdahale
eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmarenin firavunluğunun hoşuna gitmeyenleri
ya red, ya inkâr, ya tahrif eder.”(Sözler 543)
“Bir kısım felasife,
"Cüz'iyata ilm-i İlahî taalluk etmiyor" diye ilm-i İlahînin azametli
ihatasını nefyedip, bütün mevcudatın şehadat-ı sadıkalarını reddetmişler. Hem
felsefe, esbaba tesir verip, tabiat eline icad verir. Yirmiikinci Söz'de kat'î
bir surette isbat edildiği gibi; her şeyde Hâlık-ı Külli Şey'e has, parlak
sikkeyi görmeyip âciz, camid, şuursuz, kör ve iki eli
tesadüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, binler
hikmet-i âliyeyi ifade eden ve herbiri birer mektubat-ı Samedaniye hükmünde
olan mevcudatın bir kısmını ona mal eder.”(Sözler 544)
“Bir hâdise-i misaliye,
rü'yaya benzer bir hâdise gördüm ki: Kendimi, bir sahra-yı azîmede görüyorum.
Bütün zeminin yüzünü; karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış.
Ne nesim var, ne ziya, ne âb-ı hayat.. hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve
muvahhiş mahluklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim.
Kalbime geldi ki: "Şu zeminin öteki tarafında ziya, nesim, âb-ı hayat var. Oraya geçmek lâzım." Baktım
ki, ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde, tünel-vari bir mağaraya
sokuldum. Gitgide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki: Benden evvel o
taht-el arz yolda çok kimseler gitmişler. Her tarafta boğulup kalmışlar.
Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum.
Sonra sesleri kesiliyordu.
Ey, hayali
ile benim seyahat-ı hayaliyeme iştirak eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve
felsefe-i tabiiyedir. Tünel ise, ehl-i felsefenin efkârı ile hakikata yol açmak
için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflatun ve Aristo (Haşiye)gibi meşahirlerindir. İşittiğim sesler, İbn-i Sina ve
Farabî gibi dâhîlerindir. Evet
İbn-i Sina'nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra,
bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş. Demek boğulmuş.”(Sözler 545)
“Evet,
akılları gözlerine sukut etmiş Maddiyyunların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet
esasına istinad eden felsefeleri nazarında tesadüfle bağlı olan tahavvülât-ı
zerratı, bütün düsturlarına üss-ül esas tutup, masnuat-ı İlahiyeye masdar
göstermişler. Nihayetsiz hikmetlerle müzeyyen masnuatı; hikmetsiz, manasız,
karmakarışık bir şeye isnad etmeleri, ne kadar hilaf-ı akıl olduğunu zerre
miktar şuuru bulunan bilir.”(Sözler 551)
“İşte o müddeî, evvelâ mevcudatın en küçüğü olan bir zerreye rast
gelir. Ona Rab ve hakikî mâlik olmakta olduğunu;
zerreye, tabiat lisanıyla, felsefe diliyle söyler. O zerre dahi, hakikat
lisanıyla ve hikmet-i Rabbanî diliyle der ki: "Ben hadsiz vazifeleri
görüyorum. Ayrı ayrı her masnua girip işliyorum, bütün o vezaifi bana
gördürecek, sende ilim ve kudret varsa.. hem, benim gibi hadd ü hesaba gelmeyen zerrat içinde beraber
gezip (Haşiye)iş görüyoruz. Eğer bütün emsalim o zerreleri de istihdam
edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa..
hem kemal-i intizam ile cüz olduğum mevcudlara, meselâ
kandaki küreyvat-ı hamraya hakikî mâlik ve mutasarrıf olabilirsen, bana Rab
olmak dava et; beni, Cenab-ı Hak'tan başkasına isnad et. Yoksa sus! Hem bana
Rab olamadığın gibi, müdahale dahi edemezsin. Çünki vezaifimizde ve
harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizam var ki; nihayetsiz bir hikmet ve
muhit bir ilim sahibi olmayan bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa,
karıştıracak. Halbuki senin gibi camid, âciz ve kör ve
iki eli tesadüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette
parmak uzatamaz."(Sözler 591)
“Serseri felsefe
lisanı ile......(Sözler.593-594)
“Şeytanlaşmış
felsefe lisanıyla.....(Sözler.596)
“Firavunlaşmış
felsefe lisanıyla....(Sözler 597)
“Tuğyan
etmiş felsefe lisanıyla...(Sözler 597)
“O müddeînin
yüzüne recm-i şeytan gibi, bir yıldız öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ
cehennemin dibine onu atar. Ve beraberinde olan tabiatı evham derelerine ve
tesadüfü adem kuyusuna ve şerikleri, imtina' ve
muhaliyet zulümatına ve din aleyhindeki felsefeyi, esfel-i safilînin dibine
atar.”(Sözler 598)
“Hem
dalaletin yolunda sâbıkan beyan edildiği gibi esfel-i
safilîne insanı öyle bir sukut ettiriyor ki; hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe
ona çare bulamadıkları ve o derin zulümat kuyusundan hiçbir terakkiyat-ı
beşeriye, hiçbir kemalât-ı fenniye insanı çıkaramadığı halde, Kur'an-ı Hakîm
iman ve amel-i sâlih ile o esfel-i safilîne sukuttan insanı a'lâ-yı illiyyîne
çıkarır ve delail-i kat'iyye ile çıkarmasını isbat ediyor ve o derin kuyuyu
terakkiyat-ı maneviyenin basamaklarıyla ve tekemmülât-ı ruhiyenin cihazatıyla
dolduruyor.”(Sözler 636)
“Eski
zamanda dalalet, cehaletten geliyordu. Bunun yok edilmesi kolaydır. Bu zamanda
dalalet, -Kur'an ve İslâmiyet'e ve imana taarruz- fen ve felsefe ve ilimden
geliyor. Bunun izalesi müşkildir. Eski zamanda ikinci kısım, binden bir
bulunuyordu; bulunanlardan, ancak binden biri, irşad ile yola gelebilirdi.
Çünki öyleler hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar.”(Sözler 752)
“Said
Nursî, Eski Said tabir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garbın
Sokrat'ı, Eflatun'u, Aristo'su gibi hakikatlı feylesofları ve şarkın İbn-i
Sina, İbn-i Rüşd, Farabî gibi dâhî hükemalarından
felsefe ve hikmette Kur'an-ı Hakîm'in feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur'andan
başka halâskâr ve hakikî rehber olmadığını dava etmiş ve Risale-i Nur
eserlerinde isbat etmiştir. Bu hakikatlarda şübhesi olan olursa, Üstad âhirete
teşrif etmeden bizzât şübhesini izale edebilir.”(Sözler 758)
“Ta'likat
namındaki te'lifatı, Mantık'ta bir şaheserdir. Hem mümtaz ve hakperest ve
hakikatbîn bir dâhîdir, hem Kur'anla barışık müstakim
felsefenin hakikatperver bir feylesofudur, hem nazirsiz bir sosyolog
içtimaiyatçı) ve bir psikolog (ruhiyatçı) ve bir pedagog (terbiyeci)dur, hem
daima hakikat terennüm etmiş ve eden, yüksek ve emsalsiz ve dâhî bir müellif ve
edibdir.”(Sözler 762)
“Büyük şâirimiz, edebiyatımızın medar-ı iftiharı merhum Mehmed
Âkif, bir üdebâ meclisinde, "Viktor Hügo'lar, Şekspirler, Dekartlar;
edebiyatta ve felsefede, Bediüzzaman'ın bir talebesi olabilirler." demiştir.”(Sözler 764)
“Âhirzamanda
Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel
edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin
verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi
ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada,
nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin
şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı
manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı öldürür...yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.”(Mektubat 6)
“Ehl-i
gaflet ve dalalet ve felsefenin ahmaklığına bak ki: Kudret-i Fâtıranın o Levh-i
Mahfuzunu ve hikmet ve irade-i Rabbaniyenin o basirane kitabının eşyadaki
cilvesini, aksini, misalini hissetmişler; hâşâ "Tabiat" namıyla
tesmiye etmişler, körletmişler.”(Mektubat 37)
“Tabiiyyun,
maddiyyun felsefesinden tevellüd eden bir cereyan-ı Nemrudane, gittikçe
âhirzamanda felsefe-i maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, uluhiyeti inkâr edecek bir dereceye gelir.”(Mektubat 56)
“hikmet-i
dakikayı felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki, şuursuz tabiatı ve kör
tesadüfü ve camid esbabı; şu gayet derecede alîmane,
hakîmane, basîrane faaliyete karıştırmışlar, dalalet zulümatına düşüp nur-u
hakikatı bulamamışlar.”(Mektubat 87)
“Hem
Kur'an vahiy olmakla beraber, delail-i akliye ile teyid ve tahkim edilmiş. Evet kâmil ukalânın ittifakı buna şahiddir. Başta ülema-i
ilm-i Kelâmın allâmeleri ve İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi felsefenin dâhîleri müttefikan esasat-ı Kur'aniyeyi usûlleriyle,
delilleriyle isbat etmişler. “(Mektubat 190)
“Ehl-i
felsefenin en ziyade ileri gidenleri olan Sofestaîler, tarîk-ı
haktan yüzlerini çevirdiklerinden, küfür ve dalalet tarîkına bakmışlar;
görmüşler ki: Şirk yolu, tarîk-ı haktan ve tevhid yolundan yüzbin defa daha
müşkilâtlıdır, nihayet derecede gayr-ı makuldür. Onun için bilmecburiye
herşey'in vücudunu inkâr ederek akıldan istifa etmişler.”(Mektubat 248)
“Hem ekser
enbiyanın Asya'da zuhuru, ağleb-i hükemanın Avrupa'da gelmesi, kader-i ezelînin
bir remzi, bir işaretidir ki; Asya akvamını intibaha getirecek, terakki
ettirecek, idare ettirecek; din ve kalbdir. Felsefe ve hikmet ise, din ve kalbe
yardım etmeli, yerine geçmemeli.”(Mektubat 325,Şualar.376,Mesnevi-i
Nuriye.100,Tarihçe-i Hayat.562)
“Bir zaman
ben, bu hiss-i kabl-el vukuu, zahirî ve bâtınî meşhur duygulara ilâve olarak,
insanda ve hayvanda "saika" ve "şaika" namıyla aynı
"sâmia" ve "bâsıra" gibi iki hiss-i âheri ilmen bulmuştum.
Ehl-i dalalet ve ehl-i felsefe, o gayr-ı meşhur hislere; -hata ederek-
ahmakçasına "sevk-i tabiî" diyorlar. Hâşâ sevk-i tabiî değil, belki
bir nevi ilham-ı fıtrî olarak insan ve hayvanı kader-i İlahî sevkediyor. Meselâ:
Kedi gibi bazı hayvan; gözü kör olduğu vakit, o sevk-i kaderî
ile gider, gözüne ilâç olan bir otu bulur, gözüne sürer, iyi olur.”(Mektubat 348)
“Sonra
muazzam bir perde daha açıldı, âlem-i Arz göründü. Felsefenin karanlıklı
kavanin-i ilmiyeleri, hayale dehşetli bir âlem gösterdi.” (Mektubat 410)
“Zaîflerin
kuvveti ve mukavemeti, karanlık ve tesadüfe bağlı, şuursuz, tabiî felsefeden
alınmaz; belki hamiyet-i İslâmiye ve kudsî İslâmiyet milliyetinden alınır!..”(Mektubat 422)
“Eski Said ile mütefekkirîn kısmı,
felsefe-i beşeriyenin ve hikmet-i Avrupaiyenin düsturlarını kısmen kabul edip,
onların silâhlarıyla onlarla mübareze ediyorlar; bir derece onları kabul
ediyorlar. Bir kısım düsturlarını, fünun-u müsbete suretinde lâ-yetezelzel teslim
ediyorlar, o suretle İslâmiyetin hakikî kıymetini gösteremiyorlar. Âdeta
kökleri çok derin zannettikleri hikmetin dallarıyla İslâmiyeti aşılıyorlar,
güya takviye ediyorlar. Bu tarzda galebe az olduğundan ve İslâmiyetin kıymetini
bir derece tenzil etmek olduğundan, o mesleği terkettim. Hem bilfiil gösterdim
ki: İslâmiyetin esasları o kadar derindir ki; felsefenin en derin esasları
onlara yetişmez, belki sathî kalır. Otuzuncu Söz, Yirmidördüncü Mektub,
Yirmidokuzuncu Söz bu hakikatı bürhanlarıyla isbat ederek göstermiştir. Eski
meslekte, felsefeyi derin zannedip, ahkâm-ı İslâmiyeyi zahirî telakki edip
felsefenin dallarıyla bağlamakla durutmak ve muhafaza edilmek zannediliyordu. Halbuki felsefenin düsturlarının ne haddi var ki, onlara
yetişsin?”Mektubat 442,517)
“Eski hikmet, semavatı dokuz tasavvur edip,
lisan-ı şer'îde, Arş ve Kürsi yedi semavat ile beraber kabul edip acib bir
suretle semavatı tasvir etmiştiler. O eski hikmetin dâhî
hükemasının şaşaalı ifadeleri, nev-i beşeri çok asırlar müddetince tahakkümleri
altında tutmuşlar. Hattâ çok ehl-i tefsir, âyâtın
zahirlerini onların mezhebine göre tevfik etmeye mecbur kalmışlar. O suretle
Kur'an-ı Hakîm'in i'cazına bir derece perde
çekilmişti. Ve hikmet-i cedide namı verilen yeni felsefe ise, eski felsefenin
mürur u ubura ve hark u iltiyama kabil olmayan semavat hakkındaki ifratına
mukabil tefrit edip, semavatın vücudunu âdeta inkâr ediyorlar. Evvelkiler
ifrat, sonrakiler tefrit edip hakikatı tamamıyla gösterememişler. Kur'an-ı Hakîm'in hikmet-i kudsiyesi ise, o ifrat ve tefriti bırakıp
hadd-i vasatı ihtiyar edip der ki: Sâni'-i Zülcelal, yedi kat semavatı
halketmiştir. Hareket eden yıldızlar ise, balıklar gibi sema içinde gezerler ve
tesbih ederler. Hadîste (Tirmizî, 58. Sûrenin tefsiri: 1; Müsned, 2:370; el-Mubârekforî, Tuhfetü'l-Ahvezî, 3352;
el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 8:132.)denilmiş.
Yani: "Sema, emvacı karardade olmuş bir denizdir."(Lemalar 66)
“Bu
zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle
kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur,
nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset
topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner.
Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah
etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır; nifaka inkılab eder. Hem nur, hem
topuz.. ikisini, bu zamanda
benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için bütün kuvvetimle nura sarılmağa mecbur
olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor. Amma
maddî cihadın muktezası ise; o vazife şimdilik bizde değildir. Evet ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed
çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa,
ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!..”(Lemalar 104)
“İsevîlik
din-i hakikîsinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi'
san'atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takib eden bu birinci
Avrupa'ya hitab etmiyorum. Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin
seyyiatını mehasin zannederek, beşeri sefahete ve dalalete sevkeden bozulmuş
ikinci Avrupa'ya hitab ediyorum.”(Lemalar 115)
“O zaman,
o seyahat-ı ruhiyede, mehasin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan
malayani ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan
Avrupa'nın şahs-ı manevîsine karşı demiştim:
Bil ey
ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalaletli bir
felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki,
beşerin saadeti bu ikisi iledir. Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis
hediyen senin başını yesin ve yiyecek.”(Lemalar 115)
“Hem
felsefe-i sakîmenin şakirdleriyle Kur'an-ı Hakîm'in
tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla müvazene edebilirsiniz.
Şöyle ki:
Felsefenin
şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dava açar. Kur'anın
şakirdi ise, semavat ve arzdaki umum sâlih ibadı kendine kardeş telakki ederek,
gayet samimî bir surette onlara dua eder ve saadetleriyle mes'ud oluyor ve
ruhunda şedid bir alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş ve
Şems'i, müsahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahluk
telakki eder.”(Lemalar 119)
“O vakit herşeyden evvel,
eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir teselli, bir rica aramaya
başladım. Maatteessüf o vakte kadar ulûm-u felsefeyi, ulûm-u İslâmiye ile
beraber havsalama doldurup o ulûm-u felsefeyi pek yanlış olarak maden-i
tekemmül ve medar-ı tenevvür zannetmiştim. Halbuki o
felsefî mes'eleler ruhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyat-ı maneviyemde engel
olmuştu. Birden Cenab-ı Hakk'ın rahmet ve keremiyle Kur'an-ı Hakîm'deki
hikmet-i kudsiye imdada yetişti. Çok risalelerde beyan edildiği gibi; o felsefî
mes'elelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi. Ezcümle: Fünun-u hikmetten gelen
zulümat-ı ruhiye, ruhumu kâinata boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım;
o mes'elelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ
Kur'an-ı Hakîm'den gelen ve "Lâ İlahe İlla Hu" cümlesiyle ders
verilen tevhid, gayet parlak bir nur olarak bütün o zulümatı dağıttı; rahatla
nefes aldım. Fakat nefs ve şeytan, ehl-i dalalet ve ehl-i felsefeden aldıkları
derse istinad ederek, akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münazarat-ı
nefsiye lillahilhamd kalbin muzafferiyetiyle neticelendi.”Lemalar 239)
“Ve fen ve
felsefenin soğuk, hayatsız, zulmetli, dehşetli göstermelerine mukabil; hayatlı,
şuurlu, ışıklı, ünsiyetli, tatlı bir kâinat göstererek bâki
hayatın bir cilve-i lezzetini ehl-i imana derecesine göre dünyada dahi
tattırır.”(Şualar 264)
“Komünistlerin
dayandığı materyalist (maddiyyun) felsefenin hak ve hakikat ile hiç bir ilgisi
olmadığını, nazariyelerinin tamamen asılsız olduğunu Risale-i Nur Kur'an-ı
Kerim'in âyetleri ile ve gayet kuvvetli bürhan ve
hüccetlerle aklen, fikren ve mantıken isbat ediyor.” (Şualar 545
“Dini dinlemeyen bir felsefe
nazarıyla, mağdub dâllîn cereyanıyla baktılar. Gördü ki: Küre-i arzdan bin defa
büyük, top güllesinden yüz defa çabuk hareket edenler içlerinde bulunan binler
kütleler, ateş saçan yıldızlar, şuursuz, camid, serseri gibi birbiri içinde
sür'atle gezerler. Bir dakika bir tesadüfle biri yolunu şaşırsa; o boş ve
hududsuz ve hadsiz, nihayetsiz âlemde bir şuursuz küre ile çarpmak suretinde
kıyamet gibi bir herc ü merce sebeb olur.”(Şualar 638,677)
"Onların dalaleti
fenden, felsefeden geldiği için acib bir gurur ve garib bir firavunluk ve
dehşetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki, kâinatı idare
eden İlahî kanunların şualarını ve insan âleminde o hakaikin düsturlarını süflî
hevesatlarına e müştehiyatlarına müsaid görmediklerinden (hâşâ!
hâşâ!) eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar."(Şualar 724)
“Felsefe, her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir
gözlüktür. İman ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî
bir gözlüktür.”(Şualar 753)
Sağ Cihet:
Bu cihetten maksad, geçmiş zamandır. Binaenaleyh felsefe gözlüğü ile sağ cihete
bakıldığı zaman, mazi ülkesinin kıyameti kopmuş, altı üstüne çevrilmiş,
karanlıklı, korkunç büyük bir mezaristanı andıran bir şekilde görünecektir.
Sol Cihet:
Yani, gelecek zamana felsefe gözlüğü ile bakıldığı zaman; bizleri çürütecek,
yılan ve akreplere yedirip imha edecek, zulümatlı, korkunç, büyük bir kabir
şeklinde görünecektir. Fakat iman gözlüğü ile bakılırsa Cenab-ı Hakk'ın Hâlık-ı
Rahman-ı Rahîm'in insanlara ihzar ettiği çeşit çeşit nefis, leziz me'kûlât ve
meşrubata zarf olan bir maide ve bir sofra-i Rahmanî şeklinde görünecektir. Ve
binlerce "Elhamdülillah" okutturarak tekrar ettirecektir.
Üst Cihet:
Yani, semavat cihetine felsefe ile bakan bir adam, şu sonsuz boşlukta,
milyarlarca yıldız ve kürelerin at koşusu gibi veya askerî bir manevra gibi
yaptıkları pek sür'atli ve muhtelif hareketlerinden büyük bir dehşete, vahşete,
korkuya maruz kalacaktır. Fakat imanlı bir adam baktığı vakit o garib, acib
manevranın bir kumandanın emri ile nezareti altında yapıldığı gibi; semavat
âlemini tezyin eden ve o yıldızın bize de ziyadar kandiller şeklinde
olduklarını görecek ve o atlar koşusunda korku, dehşet değil, ünsiyet ve
muhabbet edecektir. Âlem-i semavatı şöylece tasvir eden iman nimetine elbette
binlerce "Elhamdülillah" söylemek azdır.
Alt Cihet:
Yani, arz âlemine felsefe gözü ile bakan insan; küre-i arzı başıboş, yularsız,
şemsin etrafında serseri gezen bir hayvan gibi veya tahtası kırık, kaptansız
bir kayık gibi görür ve dehşete, telaşa düşer. Fakat iman ile bakarsa, arzın
Rahmanî bir sefine olup, Allah'ın kumandası altında bütün me'kûlât, meşrubat,
melbusatı ile beraber, nev'-i beşeri tenezzüh için şemsin etrafında gezdiren
bir sefine şeklinde görür. Ve imandan neş'et eden şu büyük nimete büyük büyük
"Elhamdülillah"ları söylemeğe başlar.
Ön Cihet:
Felsefeci bir adam bu cihete bakarsa görür ki: Bütün canlı mahlukat
-insan olsun, hayvan olsun- kafile be-kafile büyük bir sür'atle o cihete gidip
kaybolurlar. Yani, ademe gider, yok olurlar.
Arka Cihet:
Yani geride gelenlere felsefe nazarı ile bakılsa; "Yahu bunlar nereden
nereye gidiyorlar ve ne için dünya memleketine gelmişlerdir?" diye edilen
suale bir cevab alınamadığından -tabiî- hayret ve tereddüd azabı içinde
kalınır.”(Şualar 753-755)
“Evet hayat nevi'lerinin en ednası nebat hayatıdır. Hayat-ı
nebatiyenin başlangıcı, çekirdekte veya habbede hayat düğümünün uyanıp
açılmasıdır. Bunun keyfiyeti o kadar zahir, o kadar umumî, o kadar me'luf iken,
zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hikmet-i beşerden ve felsefesinden gizli
kalmıştır.”(İşarat-ül İ'caz 178)
“Beşeriyetin
refahı nokta-i nazarından Kur'anın beyanatı, Yunan felsefesinin ifadatından pek
ziyade ulvîdir.”(İşarat-ül İ'caz 214)
“Kur'an ahlâk ve felsefenin bütün
esasatını câmi'dir. Fazilet ve rezilet, hayır ve şer,
eşyanın mahiyet-i hakikiyesi, hülâsa her mevzu
Kur'anda ifade olunmuştur. Hikmet ve felsefenin esası olan adalet ve müsavatı
öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkâr olmayı talim eden esaslar.. bunların hepsi Kur'anda vardır.”
Müsteşrik Sedio.(İşarat-ül İ'caz
218) “Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe
ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. “O hastalık marazı da, ulûm-u
akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir.”(Mesnevî-i Nuriye 69)
“Şimdi ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inayet ve
himmetlerin za'fiyeti, insanların siyaset ve felsefeye ibtilâ ve rağbetleri
yüzünden, bütün istidadlar fünun-u hazıra ve hayat-ı dünyeviyeye
müteveccihtir.”(Mesnevî-i Nuriye 91
“Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle,
felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun
zamandan beri galebe ettiği halde, -âlem-i İslâma- dinen galebe edemedi.”(Mesnevî-i Nuriye 100)
“Felsefe talebesiyle
medeniyet tilmizleri, müslümanları ecnebi âdetlerine ittiba ile şeair-i
İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur'an Nurcuları böylece müdafaada
bulunurlar: "Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı
kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeairi de
kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız.”(Mesnevî-i Nuriye 219)
“Mi'rac kitabı, felsefe
düşkünü mu'terizlerin felsefesini her zaman için iflas ve sukut ettirmek
kuvvetine mâlik bir eserdir. “(Barla Lâhikası 57)
“Fen ve
felsefenin tasallutuyla ve maddiyyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intişar
etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyyun fikrini tam susturacak bir
tarzda imanı kurtarmaktır.”(Emirdağ Lâhikası-1
266)
“Felsefe-i
insaniye, gayet hârikulâde mu'cizat-ı kudret-i
İlahiyenin mu'cizat-ı rahmeti üstüne âdiyat perdesi çeker. O âdiyat altındaki
vahdaniyet delillerini ve o hârika nimetlerini
görmüyor, göstermiyor. Fakat âdetten huruç etmiş hususî bazı cüz'iyatı görür,
ehemmiyet verir.”(Emirdağ Lâhikası-2 125
“Halbuki en cüz'î bir yavruda, memedeki âb-ı kevser gibi
rızkında, onun gibi binler mu'cizat-ı rahmet ve ihsan var. Felsefe-i beşeriye
görmüyor ki şükür etsin. O Rahmanürrahîm'i tanısın, şükür ile mukabele etsin.”(Emirdağ Lâhikası-2 125)
“İşte felsefe-i beşeriyenin
en acib, en antika hatasından birisi de şudur ki: Cüz'-i ihtiyarîsi ve iradesi,
en zahir ve küçük fiili olan söylemeye kâfi gelmiyor, icad edemiyor. Yalnız
havayı harflerin mahrecine sokuyor. Bu cüz'î kesb ile Cenab-ı Hak, onun o
kesbine binaen o kelimatı halkeder. Havaya da binler nüsha yazar. Bu kadar
icaddan insanın eli kısa olduğu halde, bütün esbab-ı kâinat âciz kaldıkları bir
hârika küllî mu'cizat-ı kudrete, beşer icadı namını vermek; ne kadar büyük bir
hata olduğunu zerre kadar şuuru bulunan anlar.”(Emirdağ Lâhikası-2 125)
“Evet dinden gelmeyen, belki
felsefenin hassasiyetinden gelen celb-i ervah da; hem hilaf-ı hakikat, hem
hilaf-ı edeb bir harekettir. Çünki a'lâ-yı illiyyînde ve kudsî makamlarda
olanları esfel-i safilîn hükmündeki masasına ve
yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek, tam bir ihanettir ve bir
hürmetsizliktir. Âdeta bir padişahı, kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir.
Belki ayn-ı hakikat ve edeb ve hürmet ve istifade odur ki; Celaleddin-i Süyutî,
Celaleddin-i Rumî ve İmam-ı Rabbanî gibi zâtların seyr ü sülûk-u ruhanîleri
gibi seyr ü sülûk ile yükselerek o kudsî zâtlara yanaşmak ve istifade
etmektir.”(Emirdağ Lâhikası-2 156)
“Ey sual
soran meb'uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürd var. Yüz milyona yakın İranlı ve
Hindliler var. Yetmiş milyon Arab var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine
komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van'daki
medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak
ve ırkdaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan sırf
ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum
talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum!”(Emirdağ Lâhikası-2 225
“Şimdi fen ve felsefenin
dalalet kısmı; yani Kur'anla barışmayan, yoldan çıkmış, Kur'ana muhalefet eden
kısmı, küfr-ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik
perdesinde anarşistliği netice verecek bir surette münafıklar, zındıklar
vasıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vasıtasıyla neşir ile aşılanmağa
başlandığı için; şimdiki hayat, dinsiz olarak kabil değildir, yaşamaz.
"Dinsiz bir millet yaşamaz" hükmü bu noktaya işarettir.”(Emirdağ Lâhikası-2 243)
"Onların
dalaleti fenden, felsefeden geldiği için acib bir gurur ve garib bir firavunluk
ve dehşetli bir enaniyet onlara verip nefislerini öyle şımartmış ki, kâinatı
idare eden İlahî kanunların şuâlarını ve insan âleminde o hakaikın düsturlarını
süflî hevesatlarına ve müştehiyatlarına müsaid görmediklerinden (hâşâ ! hâşâ) eğri, yanlış, noksan bulmak istiyorlar." (Sikke-i Tasdik-i Gaybî
107)
“Zaten felsefe, aslında
hikmet mânasına geldikçe, Vacibül-Vücud Taalâ ve
Takaddes Hazretlerini, Zât-ı Bâri'sine lâyık sıfatlarla isbata çalışan her eser
en büyük hikmet ve o eserin sahibi de en büyük hakîmdir.”(Tarihçe-i Hayat 18)
“Avrupa'dan gelen müdhiş bir
dalâlet ve zındıka taarruzuna karşı koymayı ve felsefe-i tabiiyyeden doğan
dehşetli bir istibdad-ı mutlakın hilâf-ı Kur'an prensiplerine boyun eğmemeyi,
onlara itaat etmemeyi ve hakikî hürriyet-i meşrua olan İslâmî hürriyet ve
medeniyete çalışmayı netice vermiştir.”(Tarihçe-i Hayat 45)
“Elifba okumayan çocuğa
felsefe-i tabiiye dersi verilmez!”(Tarihçe-i Hayat 65)
“Âlem-i İslâmın şu medeniyete
karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabülde ıztırabı cây-ı
dikkattir. Zira istiğna ve istiklâliyet hassasiyle mümtaz olan şeriattaki İlâhî
hidayet, Roma felsefesinin dehasiyle aşılanmaz, imtizac etmez, bel' olunmaz,
tâbi olmaz... Bir asıldan tev'em (ikiz) olarak neş'et eden Eski Roma ve Yunan,
iki dehalariyle; su ve yağ gibi mürur-u a'sar (asırlar) medeniyet ve
Hıristiyanlığın temzîcine çalıştığı halde, yine istiklâllerini muhafaza, âdeta
tenasuhla o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar, tev'em ve
esbab-ı temzic varken imtizac olunmazsa, şeriatın ruhu olan nur-u hidayet, o
muzlim, pis medeniyetin esası olan Roma dehasiyle hiçbir vakit mezc olunmaz,
bel' olunmaz...”(Tarihçe-i Hayat 132)
“Bediüzzaman,
hür adamların, hür memleketinin İlâhî kuruluş felsefesini, akıllara ve
gönüllere nakşeden din adamıdır.”(Tarihçe-i Hayat 638)
“Risale-i Nur'un şiddetle
tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir, belki muzır
kısmınadır. Çünki felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve
kemalât-ı insaniyeye ve san'atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet
kısmı ise, Kur'an ile barışıktır. Belki Kur'anın hikmetine hâdimdir, muaraza
edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor.”(Asa-yı Musa 6)
“İkinci kısım felsefe ise, dalalete ve ilhada ve tabiat
bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi; sefahet ve lehviyat ile gaflet ve
dalaleti netice verdiğinden ve sihir gibi hârikalarıyla
Kur'anın mu'cizekâr hakikatlarıyla muaraza ettiği için, Risale-i Nur ekser
eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve bürhanlı müvazenelerle felsefenin yoldan
çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakim, menfaatdar felsefeye
ilişmiyor. Onun için mektebliler, Risale-i Nur'a itirazsız çekinmeyerek
giriyorlar ve girmelidirler.”(Asa-yı Musa 6)
“Hadd-i evsatı gösterecek,
ifrat ve tefriti kıracak yalnız felsefe-i şeriatla belâgat ve mantık ile
hikmettir. Evet hikmet derim, çünki hayr-ı kesîrdir.
Şerri vardır; fakat cüz'îdir. “(Muhakemat 27)
“Ehl-i
zahirin zihinlerini teşviş eden, felsefe-i Yunaniyeye incizablarıdır. Hattâ o felsefeye fehm-i âyette bir esas-ı müselleme
nazarıyla bakıyorlar. “(Muhakemat 82)
“Unsuriyet
ve besatet ve erbaiyet, felsefenin bataklığındandır; şeriatın maden-i safîsinden değildir. Fakat felsefenin yanlışı,
seleflerimizin lisanlarına girdiğinden, bir mahmil-i sahih bulmuştur.” (Muhakemat 83)
“Eğer
hür-fikirsen bu felsefenin şerrine bak: Nasıl ezhanı esaretle sefalete
atmıştır. Âferin, hürriyetperver olan hikmet-i
cedidenin himmetine ki, o müstebid hikmet-i Yunaniyeyi dört duvarıyla zîr ü
zeber etmiştir. Demek muhakkak oldu ki: Âyâtın delail-i i'cazının miftahı ve
esrar-ı belâgatın keşşafı, yalnız belâgat-ı Arabiyenin madenindendir. Yoksa
felsefe-i Yunaniyenin destgâhından değildir.”(Muhakemat 83)
“Felsefe-i
beyan nazara alınmaz ise; belâgat hurafat gibi hayal gul gibi sâmi'e hayretten
başka bir faide vermez.”(Muhakemat 102)
“Felsefe-i
beyaniyeye müşabih, Nahv'in dahi bir felsefesi vardır. O felsefe ise, vâzıın
hikmetini beyan eder.”(Muhakemat 102)
Hikmet
“Senin
gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak,
fâni, küçük bir mahluka koca kâinatı müsahhar etmek ve onun imdadına göndermek;
elbette hikmet ve inayet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-ı rahmettir.”
(Sözler
10)
“Hem hiç bir cihetle şübhe
kabul etmeyen ve hiç bir vechile noksaniyeti olmayan, Güneş gibi zahir olan
rahmetini ve ziya gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ..”(Sözler 12)
“Demek şu
beş vakit, herbiri birer inkılab-ı azîmin işaratı ve icraat-ı cesîme-i Rabbaniyenin emaratı ve in'amat-ı külliye-i
İlahiyenin alâmatı olduklarından; borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara
tahsisi, nihayet hikmettir...” (Sözler 47)
“Bak ne
kadar âlî bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor. Hem
ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla muameleler görülüyor. Halbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine
iltica eden mültecilerin taltifini ister. Adalet ise, raiyetin hukukunun
muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın
haşmeti muhafaza edilsin.”(Sözler 50)
“Evet görünüyor ki; şu âlemde tasarruf eden zât, nihayetsiz bir
hikmetle iş görüyor. Ona bürhan mı istersin? Her şeyde maslahat ve faidelere
riayet etmesidir. Görmüyor musun ki: İnsanda bütün aza, kemikler ve damarlarda,
hattâ bedenin hüceyratında, her yerinde, her cüz'ünde
faydalar ve hikmetlerin gözetilmesi, hattâ bazı âzası, bir ağacın ne kadar
meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faydalar takması gösteriyor ki;
nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor. Hem herşeyin san'atında nihayet
derecede intizam bulunması gösterir ki, nihayetsiz bir hikmet ile iş
görülüyor.”(Sözler 66)
“Evet güzel bir çiçeğin dakik proğramını, küçücük bir
tohumunda dercetmek, büyük bir ağacın sahife-i a'malini, tarihçe-i hayatını,
fihriste-i cihazatını küçücük bir çekirdekte manevî kader kalemiyle yazmak;
nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.”(Sözler 66)
“Evet şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın
fihristesini, bütün hazain-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmalarının
âyinelerini dercetmek; nihayet derecede bir hüsn-ü san'at içinde bir hikmeti
gösterir. “(Sözler 66)
“Hem
istidad lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ızdırar lisanıyla sual edilen ve
istenilen herşeye daimî cevab vermek; nihayet derecede bir adl ve hikmeti
gösteriyor.”(Sözler 67)
“ Evet kemik gibi bir
kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş, müzeyyen bir
çiçek ve gayet musanna' ve murassa' bir meyve, elbette gayet san'atperver
mu'cizekâr ve hikmettar bir Sâniin mehasin-i san'atını zîşuura okutturan bir
ilânnamedir. İşte nebatata hayvanatı dahi kıyas et.” (Sözler 68 *Haşiye 1)
“Anlarsın
ki: O han gibi bu dünya dahi kendi için değil. Kendi kendine de bu sureti
alması muhaldir. Belki kafile-i mahlukatın gelip
konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle yapılmış bir misafirhanesidir.”(Sözler 74)
“Evet şu kâinatı idare eden zât, herşeyi nizam ve mizan
içinde muhafaza ediyor. Nizam ve mizan ise; ilim ile hikmet ve irade ile
kudretin tezahürüdür.” (Sözler 77)
“Evet zaman-ı hazırdan, tâ ibtida-i hilkat-ı âleme kadar olan
zaman-ı mazi; umumen vukuattır. Vücuda gelmiş herbir günü, herbir senesi,
herbir asrı; birer satırdır, birer sahifedir, birer kitabdır ki kalem-i kader
ile tersim edilmiştir. Dest-i kudret, mu'cizat-ı âyâtını onlarda kemal-i hikmet
ve intizam ile yazmıştır.”(Sözler 78 *Haşiye 1)
“Hem hiç
akıl kabul eder mi ki, insanın başına ve içindeki havassına saçları adedince
vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye
versin; adalet-i hakikiyesine zıd olarak ve hikmet-i hakikiyesine münafî,
manasız iş yapsın?”(Sözler 84)
“Hem hiç
mümkün müdür ki, bir ağaca taktığı neticeler, meyveler miktarınca herbir zîhayata, belki lisan gibi herbir uzvuna, belki herbir
masnua o derece hikmetleri, maslahatları takmakla kendisinin bir Hakîm-i Mutlak
olduğunu isbat edip göstersin, sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün
maslahatların en mühimmi ve bütün neticelerin en elzemi ve hikmeti hikmet,
nimeti nimet, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin, nimetlerin,
rahmetlerin, maslahatların menbaı ve gayesi olan beka ve likayı ve saadet-i
ebediyeyi vermeyip terkederek, bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine
düşürsün...”(Sözler 84)
“Madem
dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve
inayet ve rahmet ve adalet var. Elbette dünyanın vücudu gibi kat'î olarak
âhiret de var.” (Sözler 87)
“Ve madem bu kâinatta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir
rububiyet-i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o rububiyetin haşmetini sukuttan
ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr-ı saadet
bulunacak ve girilecek.”(Sözler 101)
“Evet dünya dâr-ül hikmet ve âhiret dâr-ül kudret olduğundan;
dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla,
dünyada icad-ı eşya bir derece tedricî ve zaman ile olması; hikmet-i
Rabbaniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin
tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan
birden eşya inşa ediliyor.”(Sözler 113)
“Koca ağacı idare eden, o
ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın
neticesini terketmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini
abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?”(Sözler 115)
“Hayatın
bir kelime-i mektubedir. Kalem-i kudretle yazılmış hikmet-nüma bir sözdür.
Görünüp ve işitilip, esma-i hüsnaya delalet eder.”(Sözler 128)
“Amma hikmet-i Kur'anın hâlis tilmizi ise; bir abd'dir. Fakat a'zam-ı mahlukata da ibadete tenezzül etmez. Hem cennet gibi a'zam-ı
menfaat olan bir şeyi, gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir.”(Sözler 132)
“Amma
hikmet-i Kur'aniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel "hakk"ı kabul
eder. Gayede menfaate bedel, "fazilet ve rıza-yı İlahî"yi kabul eder.
Hayatta düstur-u cidal yerine, "düstur-u teavün"ü esas tutar.
Cemaatlerin rabıtalarında; unsuriyet, milliyet yerine "rabıta-i dinî ve
sınıfî ve vatanî" kabul eder. Gayatı; hevesat-ı nefsaniyenin tecavüzatına
sed çekip, ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı
kemalât-ı insaniyeye sevk edip insan eder. Hakkın şe'ni, ittifaktır. Faziletin
şe'ni, tesanüddür. Düstur-u teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir.
Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta
kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dareyndir.”(Sözler 133,408)
“Demek ya
herbir zerre ve herbir parça havada nihayetsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir
ilmi, iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrata hâkim-i
mutlak bir hassaları bulunmak lâzımdır ki; bu işlere medar olabilsin. Bu ise,
zerreler adedince muhal ve bâtıldır. Hiçbir şeytan
dahi bunu hatıra getiremez.”(Sözler 162)
“ Şu
misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız gayesiz
göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin? “(Sözler.170)
“Büyük
hatalar ve cinayetler te'hir ile büyük merkezlerde ve küçücük cinayetler ta'cil
ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binaen ehl-i küfrün
cinayetlerinin kısm-ı a'zamı, Mahkeme-i Kübra-yı Haşre te'hir edilerek ehl-i
imanın hataları, kısmen bu dünyada cezası verilir.”(Sözler 172
“Hem bazan kemal-i intizamı
ve nihayet adli ve gayet hilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve
kuvvetli esbabı, en küçük ve zaîf bir şeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar;
düşürtmez, tecavüz ettirmez. “(Sözler 181)
“Kur'andadır
hak hikmet, isbat ederim, muhalif felsefeyi beş paraya saymam.”(Sözler 206)
“Name-i
nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.”(Sözler 228)
“Bir
Cemil-i Zülcelal'in, dest-i hikmetle takılmış pek güzel meyveleriyiz biz.”(Sözler 229)
“Birer hârika-i san'at-ı hâlıkane; birer nadire-i hikmet, birer
dâhiye-i hilkat, birer nur âlemiyiz biz.”(Sözler 229)
“Meselâ:
Kudret-i Fâtıranın büyük mu'cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır,
manasız telakki eder. Halbuki onlar, otların ve
ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Meselâ: Atmaca kuşu serçelere tasliti,
zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun
istidadı, o taslit ile inkişaf eder. Meselâ: Kar'ı, pek bâridane ve tatsız
telakki ederler. Halbuki o bârid, tatsız perdesi
altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki,
tarif edilmez. Hem insan hodgâmlık ve zahirperestliğiyle beraber, herşeyi
kendine bakan yüzüyle muhakeme ettiğinden, pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri,
hilaf-ı edeb zanneder. Meselâ âlet-i tenasül-i insan, insan nazarında bahsi
hacalet-âverdir. Fakat şu perde-i hacalet, insana bakan yüzdedir. Yoksa
hilkate, san'ata ve gayat-ı fıtrata bakan yüzler öyle perdelerdir ki, hikmet
nazarıyla bakılsa ayn-ı edebdir, hacalet ona hiç temas etmez.”(Sözler 232)
“İşte
menba-ı edeb olan Kur'an-ı Hakîm'in bazı tabiratı bu
yüzler ve perdelere göredir. Nasılki bize görünen çirkin mahlukların
ve hâdiselerin zahirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli san'at ve
hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâniine bakar ve çok güzel perdeler var
ki, hikmetleri saklar ve pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var
ki, pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir.”(Sözler 232)
“Belki hikmeten daha acib ve
intizamca daha garib bir surette hikmet ve inayet-i İlahiye tecelli ediyor.”(Sözler 249)
“Evet, hikmet-i tabiiyede
nâr-ı beyza halinde ateşin bir derecesi var ki; harareti etrafına neşretmiyor
ve etrafındaki harareti kendine celbettiği için, şu tarz bürudetle, etrafındaki
su gibi mayi şeyleri incimad ettirip, manen bürudetiyle ihrak eder. İşte
zemherir, bürudetiyle ihrak eden bir sınıf ateştir. Öyle ise, ateşin bütün
derecatına ve umum enva'ına câmi' olan Cehennem
içinde, elbette "Zemherir"in bulunması zarurîdir.”(Sözler 261)
“Sakın siz de
terakkiyatınızda şeytana uyup hikmet-i İlahiyenin semavatından, tabiat dalaletine
sukuta vasıta yapmayınız. “(Sözler 262)
“Hakikat-ı
mevcudattan bahseden Hikmet-ül Eşya, Cenab-ı Hakk'ın (Celle Celalühü)
"İsm-i Hakîm"inin tecelliyat-ı kübrasını
müdebbirane, mürebbiyane; eşyada, menfaatlarında ve maslahatlarında görmekle ve
o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafata inkılab eder ve malayaniyat olur veya
felsefe-i tabiiye misillü dalalete yol açar.”(Sözler 263)
“Bununla
beraber her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle herşeyi yerli yerine koyuyor
ve öyle mükrimane herkese lâyık oldukları lütufları yapıyor; hem öyle
ihsan-perverane umumî perdeler ve kapılar açıyor ki, herkesin arzularını tatmin
ediyor.”(Sözler 283)
“Herşey onun hikmetiyle
tanzim olur. “(Sözler 285)
“Hem
esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvaları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlak'a tevcih etmemek için, o
şekvalara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz'edilmiştir. Çünki kusur onlardan
çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.
...Evet
izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında...
Tevhid ve celal ister ki; esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden...”(Sözler 294)
“Cevab
vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevab vermek var; fakat kabul
etmek, hem ayn-ı matlubu vermek Cenab-ı Hakk'ın hikmetine tâbi'dir. Meselâ:
Hasta bir çocuk çağırır: "Ya Hekim! Bana bak." Hekim:
"Lebbeyk" der.. "Ne istersin?"
cevab verir. Çocuk: "Şu ilâcı ver bana" der. Hekim ise; ya aynen
istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan
daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte
Cenab-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hazır, nâzır olduğu için,
abdin duasına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve
cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevaperestane ve heveskârane
tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla ya matlubunu veya
daha evlâsını verir veya hiç vermez.”(Sözler 317)
“Ubudiyet
ise, hâlisen livechillah olmalı. Yalnız aczini izhar edip, dua ile ona iltica
etmeli. Rububiyetine karışmamalı. Tedbiri ona bırakmalı. Hikmetine itimad
etmeli. Rahmetini ittiham etmemeli. “(Sözler 318)
“ Cenab-ı Hakîm-i Mutlak, şu
dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde
saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ: Leyle-i
Kadri, umum ramazanda; saat-ı icabe-i duayı, Cum'a gününde; makbul velisini,
insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyametin vaktini, ömr-ü dünya içinde
saklamış. Zira ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka,
yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek.”(Sözler 342)
“Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın Mekke Sureleriyle Medine Sureleri belâgat noktasında ve i'caz cihetinde ve tafsil ve icmal vechinde birbirinden ayrı olmasının sırrı ve hikmeti şudur ki: Mekke'de, birinci safta muhatab ve muarızları, Kureyş müşrikleri ve ümmileri olduğundan belâgatça kuvvetli bir üslûb-u âlî ve i'cazlı, mukni', kanaat verici bir icmal ve tesbit için tekrar lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sureleri erkân-ı imaniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i'cazlı bir îcaz ile tekrar edip ifade ederek mebde' ve meadi, Allah'ı ve âhireti, değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede; belki bazan bir harfte ve takdim te'hir ve tarif ve tenkir ve hazf ve zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli isbat eder ki, ilm-i belâgatın dâhî imamları hayretle karşılamışlar. Risale-i Nur ve bilhassa Kur'anın kırk vech-i i'cazını icmalen isbat eden Yirmibeşinci Söz, zeyilleriyle beraber ve Kur'anın nazmındaki vech-i i'cazı hârika bir tarzda isbat eden Arabî Risale-i Nur'dan "İşarat-ül İ'caz" tefsiri bilfiil göstermişler ki, Mekkiye olan sure ve âyetlerde en âlî bir üslûb-u belâgat ve en yüksek bir i'caz-ı îcazî vardır. Amma Medine sure ve âyetlerde, birinci safta muhatab ve muarızları ise, Allah'ı tasdik eden Yahudi ve Nasara gibi ehl-i kitab olduğundan mukteza-yı belâgat ve irşad ve mutabık-ı makam ve halin lüzumundan sade ve vazıh ve tafsilli bir üslûb ile ehl-i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve imanın rükünlerini değil, belki medar-ı ihtilaf olan şeriatta ve ahkâmda ve teferrua