Büyük insan Bediüzzaman hazretlerini vefatının
yıldönümlerinde önceki birikimlerle beraber yazmak istedim. Ancak cesaret
edemiyor ve yazamıyorum. Tam bir çekingenlik içerisine giriyorum. Branşım
olmayan konularda bile yazmakta pek tedirgin olmayıp,tetkikle yazmayı
düşündüğüm halde,Üstad Bediüzzaman hakkında yirmi küsür yıldır meselenin
içerisinde olmamıza rağmen yazmakta acizliğimi fazlasıyla hissetmekteyim.
Acaba sebebi benim ihatasızlığımdan mı, yoksa bu
zatın muhit ve ihatalı oluşundan mı? belki de her ikisi...
Evet,her ikisi. Zira ihata edebilmek,onlara
yetişebilmek,uzanabilmek,onları anlayıp anlatabilmek için ikinci bir
Bediüzzaman olmak gerek.
O zat;malum olmakla beraber bizlerce hala
meçhuliyetini korumakta,
ulaşılamamaktadır. Zaten ulaşılmış ve bizlerce bilinmiş olsa bizim gibi
aciz,benim gibi naçiz kalırdı.
O zat; malumiyet içerisinde meçhuliyettedir.
O zat;ma’rifetullahda ulaşılamıyacak bir zirveye son
sür’at gitmektedir.
Asrın anlamaktan aciz kaldığı o zatı;ancak asırlar
anlayabilecektir. O zat asırlara sığmaz ve sıkışmaz. Bu asrın ve bu asrın bir
ferdi olan bir kişinin onu anlayabilmesi,ancak küllünden cüz’ünü anlamakla
müyesser olunur ki;bu bile bir fazilet ve bir seviyedir. Bu durumda yapılacak
en güzel şey,onun şerhi,kendisini ve eserlerinin tümünü tümüyle anlamaktan
ziyade,cüz’ünde ihtisas yapmak,araştırıp tetkikle iştiğal etmek gerektir...
O zat;süreyyalarda gezmekte,biz ise seralardayız.
Eynes serâ mines süreyya...Ner de sera,Süreyya nere de?
O zatı bilmemiz,bildirmemiz,anlamamız ve anlatmamız
yine onların himmeti ve elimizden tutmalarıyla müyesser olabilir. Bizim de
üstadımızdan istediğimiz o dur ki,mücrim elimizden tutsun...
Bizler burada çakıl taşlarıyla uğraşırken onlara
yıldızlar refakat etmede. Belki de o zatlar yıldızları aydınlatma da,onların
nuru ve ruhu olmaktadırlar. O zatların gitmelerini nuru sönen,kayan yıldızlar
haber vermekte...
Ay ışığını güneşten,güneşte güneşler güneşi olan
zat-ı Muhammed (SAM)den almakta. Göktekiler ışıklarını yerdekilerden almada.
Yeri tenvir eden o zatlar,gökleri de nurlandırmaktadırlar.
O zat;bir yandan gönlümüzü,bir yandan da gözlerimizi
aydınlatmada.
O zat;kararan gecelerimiz de bizlerin şafağı ve
sabahı olmuşlardır.
Bazı zatlar o kadar büyüktürler ki;tıpkı asırlık
çınarlar gibi. Onlar ancak asırlarda,asırların geçmesiyle anlaşılırlar. Asır
onları kuşatamaz,ama onlar asırları kuşatırlar. Bir asırda anlaşılamayacak
kadar büyüktürler. Zamanlarını ve geçmişi aydınlatmakla kalmaz,geleceği de
projöktör gibi ışık tutup aydınlatmaktadırlar.
Onlar asırlık insanlardır. İşte Bediüzzaman da
onlardandır. Ayriyeten onun hususiyetindendir ki;geçmiş ulemanın ve evliyanın
evsafına haizdir.
Bilinmez asrın bilinmez gariplerindendir o.
Büyüklüğü de onun bilinmezliğindendir. Bedi’ler bilinmezlikleriyle
harikadırlar.
Asırların özetidir o. Bediüzzamanın özünde saklıdır
asırlar. asırlar ağacının hem çekirdeği,hem meyvesi.
Evliyalar silsilesi ve zincirinin son ve
birleştirirci halkası.
Bediüzzaman asırları asrımızda özetlemiş. Teknik ve
teknolojideki harika patlayış ve gelişme kendisini iman ve Kur’an sahasında da
göstermiştir. Misal olarak;bir asır önce olmayıp şimdi var olan teknik ve teknolojik sahadaki elektrik,iletişim
araçları,bilgisayar,denizlerin ve göklerin derinliklerine ve zirvelerine
yükselmelerdeki gelişmeler,askeri alandaki gelişmelerin,kısaca tıb,fizik ve
kimya gibi sahalardaki gelişmeler orantılı olarak metafizik,ilahiyat ve din
alanlarındaki gelişmeleri de bir derece mecbur kılmıştır.
Kur’an-ın kevni ve tekvini ayetleri açığa
çıkmış,Kur’an gündemlerin önemli meselesine haline gelmiştir.
Etrafındaki bin yıldır yığılmakta olan surlar
yıkılmış,Kur’an kendi kendini muhafaza ederek müdafaada bulunmuş,kainatın
başına geçmek üzere kendini insanlara kabul ettirmiştir.
Her asırda İslâmın temsilciliğini yapan zatlar
gibi,bu asırda da asrın idrakine uygun olarak tecdid göreviyle Bediüzzaman
hazretleri tavzif edilmiş ve bu kudsi görev omuzuna ihsanı ilahi tarafından
yüklenmiştir.
“Doğrudan doğruya Kur’an-dan alıp ilhamı
Asrın
idrakine söyletmeliyiz İslâmı...”
hakikatını bütün sadâsıyla,karşısına dizilip engel
olmak isteyen sürü sürü gibi bir sürü insana ve cihana tek başıyla
haykırmıştır.
Hayatı boyunca ölçülü hareket eden
Bediüzzaman;gelecek nesillere de
eğitim,fen,din,siyaset,ticaret,aile,kardeşlik,iman,ihlas,Kur’an,iman ve İslâmın
esasları,insan,kalbde yara açan ve imana şüphe veren tüm meselelere mukni
cevaplar vermiştir. Küfrün son koz ve kalelerini de imha görevini
üstlenmiş,küfre bir daha dirilmemek üzere son darbeyi vurmuş,İslâmın bayrağını
tüm âfakta dalgalanmak üzere surlara dikmiştir.
İfrat ve tefritten muhafaza ile vasatı,orta yolu
takib ederek sahabe mesleğini seçmiş ve uygulamıştır. Sahabeyi sahabe yapan
mesleği şiar edinmiştir. Hz. Ebûbekirin dediği gibi:”Bu ümmetin durumu,ancak
ilk günlerdeki metodun uygulanmasıyla düzeltilebilir. Bu metod ise;Kur’an-da ve
Rasulullahın hayatında mündemiçtir.”[1]
ancak asrımızın ilk asırdaki inkarından farkı;o zamanda küfür cehaletden
geliyordu,izalesi kolaydı. Şimdi ise küfür fen ve felsefeden gelmekte idi.
İzalesi ise müşküldü. her şey ilim ve fen kılıfına büründürülerek
sunulmakta,böylece inkar ve sefâhet yutturulmaktadır.
Bediüzaman hazretleri Van’da evine misafir olduğu ev
sahibine şöyle diyordu:”bu milletin sırtına inen musibet,cehenneme denk ve
muadil bir musibettir. ben de ne iştiha bıraktı,ne de uyku...”
Asrının derdi kendisinin derdi idi. İnsanların
derdiyle hem-derd idi.Asır ve asrın insanı hasta idi. Oda müzmin bir hastalığa
tutulmuş idi.. öldürücü idi.
Bediüzzaman bir tabib maharetiyle Kur’an
eczahanesinden aldığı ilaçlarla şifa sunuyor,İslâmın labaratuvarında bir
kimyager gibi edviyeler,ilaçlar hazırlayıp,sunuyordu.
Cemil Meriç-e göre Bediüzzaman:”Said Nursi,dağ
başında vaaz eden bir mürşid. Hor görülenler,her şeyini
kaybedenler,mukaddesleri çiğneneler akın akın ona koştu. Nasların yalçın
duvarları arkasından geliyordu bu ses;tarihin içinden geliyordu. Kabuğuna
çekilmiş yüz binlerce insanı canlandırdı. Bu hayali insanlar,o konuştukça
gerçekleşti.
Ve devamla:”Yakın tarihimizde insana kıran geldi. Bu
bünyenin,Bediüzzaman gibi bir tefekkür ve iman abidesine tahammülü yok.”
Nitekim öyle de oldu;11-Temmuz-1960 gününü
gecesi,türbesi dahi yıkılarak ecdadı ve üstadı Hz. Ali gibi meçhule götürüldü.
Bu asırda görevi başından yüklenip sonuna kadar
pürüzsüz olarak hedefe ulaştıran ikinci bir Bediüzzaman gösterilebilir mi?
Çünkü o sırtında odun küfesi değil,bir yumurta küfesi taşıma hassasiyeti
gösteriyor,kendisine teslim olan talebelerinin burnunun dahi kanamaması için
tam bir sahabet ve himayet içinde hamiyetkârlıkta bulunuyordu.
Kendisi yok,davası vardı. Bir davanın çıkarttığı
milyonlar yok,milyonların oluşturduğu bir dava vardı. Bir için yola çıkan o
dava vekilleri yine biri ve birliği oluşturuyorlardı.
Said yok,hiçbir ben yok,hep o bir vardı. Bir-ler bir
havuzu oluşturuyor,o bir havuzdan etrafa dağılıyor,etrafı tenvir ediyorlardı.
İslâmın etrafını saran ve tehdit eden meseleler ve
insanlar,onların fıtratları sayısınca idi. O halde herkes nasibini almalıydı.
Öyle bir sofra serilmeliydi ki,herkes o çeşit çeşit yiyeceklerden nasibini
almalılar ve doymalılar. Nitekim o öyle yaptı.
Yavuz sultan Selimin hayatı boyunca tesis etmeğe
çalıştığı İttihad-ı İslamı tahakkuk ettirmeliydi. Temel ona göre atılmalıydı.
Nitekim öyle de oldu ve olmaktadır. Bunca içten ve dıştan yapılan engellemelere
rağmen..
“İslam birliği cemiyeti düzenlediği bir sokak
gösterisiyle Ayasofya camii önünde bir miting yaparak cemiyetin resmen
çalışmalara başladığını açıkladı. Ayasofyada mevlid okunmadan önce,cemiyet
adına Bediüzzaman Said-i Kürdi ve Derviş Vahdeti bir nutuk söyledi.”[2]
Her hayırlı işin başında onu görmekteyiz.
Kur’an-ın gizli kalmış,açıklanmamış hiçbir meselesi
kalmamalıydı. alimlerin –umumül Belvâ- dedikleri,içerisinden çıkılması gayet
zor,insanların içerisinden çıkamadıkları en hassas ve müşkül olup,umumu
ilgilendiren meselelere çözümler getirilmeliydi. Nitekim öyle de yaptı. Umumca
takdir ve tasvib gördü.
İlk ve son asır arasında bir köprü oldu. Sonu ilke
bağladı. İlki sona getirdi. Bizi geriye götüren mürteci dendi o
aldırmadı,yoluna devam etti. Çünkü o geriye gitmiyor,belki geriyi yani saadet
asrını beriye asrımıza getiriyordu. Cehaleti ise geriye yani cehalet asrına
gönderiyordu.
Tıkanmaya çalışılan Allah-a giden Tevhid yollarını,o
uğurda hayatını vakfederek açmaya çalışıyor ve açıyor ve aşıyordu.
“Bu Kur’an müslümanların elinde kaldıkça,biz onlara
hakiki hakim olamayız.”diyenlere,Kur’an-ın sönmez ve söndürülmez bir mu’cize
olduğunu isbat ediyordu.
Öldükten sonra dirilme olan Haşir meselesi
için:”Naklidir,inanırız. Akıl bu konuda yol bulamaz.”diyen İbni Sina-nın bu
sözüne karşı Haşri ve Ahireti akla kabul,tasdik ve teslim ettiriyordu.
Bir çok insanın anlamadığı ve anlıyamadığı,ulemanın
bile içerisinden çıkamadığı Kader meselesini herkesin anlayabileceği bir
şekilde izah ediyordu.
Aslında gündemi o tesbit ediyordu. üç asırdır
dünyayı saran Irkçılık illetine bir deva sunuyordu.
Sonuca kavuşturulmayan ve kavuşturulmakta istenmeyen
Şark meselesine ve Kürtçülük politikasına bir açıklık getiriyordu. İngiliz ve
Fransızın hile ve dalaverâsına alet olunmamasını tavsiye ediyor,bunu tedbir
yolarını gösteriyordu.
İslam alemine hitab eden Ezher üniversitesi gibi bir
Şark üniversitesi açılmasına,maddi-manevi gayret gösteriyordu. Burada dinden
tecrid edilmemiş fen ilimleriyle din ilimlerinin beraber okutulması
tavsiyesinde bulunuyordu. Birisi akıllarını aydınlatırken,diğeri de kalblerini
aydınlatacaktı. Şimdiki şark ise her iki ilimden de mahrum bırakılmaya
çalışılan şark idi. Yerlerini de belirlemiş. Diyarbakır,Bitlis ve Van-Edremit
olmalıydı. Merkezden muhite bu nurlar yayılmalıydı. Hem Türkiye hem de İslâm
aleminin selameti için...
İhmalimiz olan Namaz ibadetini sık sık hatırlatıyordu.
Bu dehşetli asırda günahlardan kaçınmak,Takva ve Ameli Salihi yapmakla
kurtulabileceğimizi söylüyordu.
Asrımızda mühim rol oynayan şan-u
şeref,riya,sefâhet,israf,maddi menfaat,Avrupa ve batı perestlik,tarafgirlik,tenbellik,benlik,gurur,kibir
gibi ruhumuzu kemiren nefsani ve şeytani olan bu gibi sari illetleri def edici
tedbirleri gösteriyordu.
Müsbet veya menfi,bir insan hakkında konuşmak veya
konuşabilmek için,ya o kişiyle beraber olmak veya onun eserlerini okumakla
mümkündür.
“Asrının imamını tanımayan cehalet üzere
ölür.”,hakikatınca,onun ve eserlerinin bilinmemesi,asrın ve asrın meselelerinin
bilinmemesi demektir. O bilgisizlik ve cehalet üzere de ölmek demektir.
Okulunun müdürünü,vilayetin valisini,devletin
başbakan veya cumhurbaşkanını bilmeyen bir kişi bilgisizlik ve cahillikle
nitelendirilirken;Kur’an-ın zamanımıza bakan ayetlerini,tüm İslam alemini ve
insanlığı ilgilendirecek meselelere projöktör gibi ışık tutmakta olan bir zatı
bilmemek ve ondan haberdar olmamayı ne ile ifade etmek gerekir,kıyas edilsin...
Eğer neden o ve eserleri denecek olsa? Uzun cevap
isteyen bu soruya soruyla karşılık vermek daha kısa olur. Neden o değil?
O Çünkü,sür’at asrındayız. Binlerce eseri okuyup
anlamaya zamanımız yok. Bu eserler ise;komprime hülasalarla onları özetlemiş.
Bin sayfayı bir sayfada sunmuştur.
Çünkü o;bu asırda yazılmış,bu asrın meselelerini
yazmış. Her imam,müceddid ve İslam alimi kendi zamanındaki meseleleri
yazmış,hizmet etmişlerdir.
Zaman nasıl ki aynı zaman değilse,insanlarda aynı
zamanda yaşayan aynı insanlar değilse,meselelerde aynı meseleler değildir.
O halde baş ucunda aranması gereken bir şey,ta ayak
uçlarında ve ötelerde aranmaz.
Her asır ve insanı kapasitesi nisbetince Kur’an-dan
ve Hadislerden feyizlerini almışlardır. Asrımızın kapasitesi büyümüştür. Zaman
kısalmış,ihtiyaçlar uzamıştır.
İşte Bediüzzaman bunu yapmıştır. Herkesin seviyesine
hitabeden Bediüzzaman ve eserlerini,herkesin kendi bulunmuş olduğu seviyede
olmuş olmasını istemesi ve o seviyeye indirmeye çalışması bir seviyesizliktir.
Gerçek seviye eserlerinin bulunduğu seviyeye çıkmak ile olur. O eserler öyle
bir seviyede bulunmaktadırlar ki;her seviye erbabı kendi seviyesi nisbetince
ondan istifade etmektedir. O eserler her okunduğunda içerisindeki ayrı sır ve
manalar,ilim ve feyizler ortaya çıkmaktadır.
Her hangi bir eser en fazla iki sefer okunurken,bu
Risale-i Nur eserleri on,yirmi belki daha da fazla okunmakta,elli ve yüzden
fazla dinlenirken ne bir usanç,bıkkınlık ve isteksizlik vermeyip,tekrar okuyup
dinlemeye bir iştiyak ve istek hissettirir. artık bir ihtiyaç halini alır.
Birlik ve beraberliğin temsilcisi olan
Bediüzzaman,ayrılığa sebeb olan siyasetten,şeytandan kaçar gibi kaçar.
Anlamamayı anlamamaktaki ısrarda arıyoruz. Oysa
anlamak anlamada ve anlamaya çalışmada gösterilecek olan ısrarda aramak
lazımdır.
Bir ilim adamı hayvanlar aleminden tek bir hayvanı
anlamak ve keşfetmek için değil bir ömür,ne kadar zamanımızı harcıyoruz?
Düşünmek gerekmez mi?
Risale-i Nurlar kainatın,Kur’an-ın,insanın ve bir
çok alemlerin sırlarını içerisinde barındırmaktadır. Bunlar ilgi nisbetince
keşfedilir. Kendisini okuyana,kendisini açar.
Bu eserlerle cüz-i bir kale değil,her tarafı kuşatan
büyük bir kalenin tamiratı yapılmakta ve deruhte edilmektedir. Bu eserlerle
adeta ahiretin haritası çizilmektedir. Bu eserler bir milletin berâet ve
kurtuluşunun bir simgesidir. bu eserler,bir milletin dava vekilidir. bir avukat
gibi hem milleti,hem de sahib oldukları,omuzlarına yüklendikleri mukaddesatlarını
müdafaa etmekte,göğüs gerip savunmaktadır. Bu eserler,bir eczane gibi her türlü
dertlere devayı tevzi edip,dağıtır.
Bediüzzaman hakkında bir çok eser yazılmış ve
yazılmaktadır. Bu sözler söylenilmiş ve de söylenmektedir. Ve de söylenecektir.
İşte bunlardan Hasan Basri Çantay-ın Bediüzzamanın talebelerinden Bayram
Yüksel-e söylediği:
“Kardeşim,sizleri tebrik ediyorum. Bizler üstadın
sayesinde müellif olduk. korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk nede kimseye bir
şey anlatabiliyorduk. Üstad hazretleri Nurları telif etmeye başladı. Türkiyede
bu sayede okuma çığırını açtı.”der.
Bediüzzaman hazretleri hasta olduğunda kullanmış
olduğu Optalidon ilacı bitince,yüz kuruş olduğundan talebesine alması için
verir. İlaç yüz on kuruş olunca talebesi on kuruşu cebinden verir ve ilacı
üstada getirir. Bediüzzaman hazretleri ise ilacı ağzına aldığı halde bir türlü
yutamaz. Uğraşmalarına rağmen yutamayınca talebesine dönerek,ilacı kaça
aldığını sorar. oda durumu izah edince,on kuruşunu verir ve ilacı rahatça
yutarak şöyle:”kardeşim,işte görüyorsun... Başkasının malını yiyemiyorum.
Boğazımdan geçmiyor.”der.
Ve yine Üstad kendisine Zekatını getiren Van-lı Veli
şeyh Şükrullah Efendinin oğlu Esâsüddin-e,akrabalarına vermesini söyler.
Oda,akrabalarının zengin olduklarını söylemesi üzerine Bediüzzaman:”Zekatın
nakli caiz değildir. Orada bir çok fakirler varken,bunca köyü aşıp da buraya
kadar niçin getirdin?”der.[3]
Böyle bir zatın hayatı;davasının
ekilmesiyle,zahmetli olarak geçen Bediüzzamanın ölümü bir derece onun sünbül
vermek üzere bir dirilişidir. Baharı beklemek üzere bir beklemedir,tekleme
değil...
“Ben kışta geldim,sizler cennet-asa bir baharda
gelirsiniz.” sözüyle bahar dirilişinin bir habercisi,müjdecisi ve
ilancısıdır.Bir doğumdur diyordu...
İmam-ı Rabbani;Mirza Bediüzzamana yazdığı 74.
mektupta,Fukaraya yani Allah yolunun yolcuları,evliya zümresine karşı muhabbete
teşvik ve onlara teveccüh,sahibi şeriata tabi olmaya dair konular üzerinde
durmakta,şu Hadisleri zikretmektedir;”Onlar,öyle bir cemaattır ki,kendileri ile
oturan şekâvete düşmez.”
“Nice saçı başı toprağa belenmiş ve kapılardan
kovulmuşlar vardır ki;bir işin olmasını Allah adına and içerek taleb etseler,o
iş olur.”
Ve 75. mektupda da üstad bu zatın kendisine
benzediğini,böylece sanki kendisine hitab ediyormuş gibi değerlendirir. Burada
Rasulullaha ittibaa teşvik,öncelikle itikadı düzeltmek;ikinci olarak,zaruri
olan fıkha dair hükümleri öğrenmek üzerinde durur.[4]
Hadis:”Ümmetimden bir taife,hakka yardımcı olarak
kalacaklardır. Allah’ın emri gelinceye kadar,onlar bu işe devam edeceklerdir.”
Hadis:ӆmmetimin evveli,ahirinden daha
faziletlidir;ikisi arasında keder vardır.”
“Evvel ile ahir arasındaki münasebeti,evvel ile orta
arasındaki münasebetten daha ziyade gördü.
..... Bu ümmetin son gelenlerinde,her ne kadar
yüksek nisbet var ise de,ona sahib olanlar azdır. Hatta azdan dahi azdır.
Ortada gelenlerde,nisbet (mana ile bağlantı) bu
derece yüksek değildi;ama onlar çoktu;hatta pek çoktu.. Ama her bakımdan,hem
kemiyet,hem de keyfiyet (şekil ve çokluk) bakımından..
Amma bu ekalliyet nisbeti,son gelenleri bu kadar
yüksek derecelere çıkardı. Sâbikûn olan zümre ile münasebet peyda ettirdi.
Onları,Rasulullah efendimizin (SAM) şu hadisi şerifi ile müjdeli
kıldı:”İslam,garib başladı;garib dönecektir. Gariplere ne mutlu.”
Bu ümmetin ahirliği,ikinci binin başlaması ile
başlar. Yani:Rasulullah efendimizin (SAM) irtihalinden itibaren..
Bu bin senenin geçmesi ile,işlerin değişmesinde
büyük bir hasiyet (özellik)olmuş;eşyanın tebdilinde büyük bir tesir meydana
getirmiştir.
Bu ümmetin şeriatında ve sîretinde nesih ve tebdil
(halinde,yolunda bozulma ve değişme) olmadığı için;sâbikûnun nisbeti eski
tazeliği ile zuhur etmiş son gelenler de eski güzelliği ile meydana çıkmıştır.
Şeriatın teyid hasletleri,milleti tecdidi bu ikinci
bindedir.
Bu davanın doğruluğuna adil şahid:İsa’nın (AS)
Mehdi’nin (RA) bu bin içinde var oluşlarıdır. Bir şiir:
Alsaydı ruh-ül kudüsten yardımını;
İsa’nın gayrı,yapardı yaptığını..”[5]
Ve Bediüzzamanda bu tecdid manasını,İlmel
yakin,aynel yakin ve hakkal yakin [6]
derecesinde görmekteyiz.
İ. Rabbani gerçek müceddidi şöyle tavsif eder:”Her
yüz başında bir müceddid gelip geçdi. Ne var ki yüz senelerin başında gelen
müceddid ile,bin senenin başında gelen müceddid değildir. Bunların arasındaki
fark,bin ile yüz arasındaki fark gibidir. Hatta daha da fazla...
Müceddid o zattır ki:O müddet içinde ümmete her ne
gibi feyiz varidatı gelirse onun vasıtası ile gelir. İsterse o vaktin
kutupları,evtâdı,ebdâlı ve nücebâsı bulunsun. Bir şiir:
Allah’a ne zorluğu olur;
Alemi bir şahsa doldurur..”[7]
İ. Rabbani Nur Muhammede yazdığı mektupta Cenab-ı
Hakka ulaştıran yolların iki olduğunu;”Birincisi:Kurbü nübüvvete taalluk eden
yoldur.. Nübüvvet erbabına salât ve tahiyyet.. Bu yol,aslın da aslına
ulaştırır. Asaleten bu yoldan ulaşanlar, enbiyadır. Onlara salât ve selam. Bir
de onların ashabı kiramı..
Bir de,ümmetin evliyasından diğerleridir
yani:kendisi için murad edilenler.. isterse bu zümre az;hatta azdan daha az
olsunlar. Bu yolda tavassut ve hail yoktur. Bu büyük vasıllardan her kim feyz
alacak ise.. asıldan alır. Hem de hiç kimsenin tavassutu olmadan..
Sonra,bunların biri,diğerine hail de olmaz..
İKİNCİ YOL.Kurb-u velayettir.
Aktâb,evtâd,büdelâ,nücebâ ve Allah-u Taalanın umum veli kulları bu yoldan vasıl
olurlar. Sülûk tariki de bu yoldan ibarettir. Hatta bilinen cezbe dahi,bu yola
dahildir. Burada tavassut ve hail olma durumu vardır.
Bu yoldan vasıl olanların muktedâsı,reisi,o
büyüklerin feyiz kaynağı Hazret-i Ali Murtezâdır. Allah ondan razı olsun. Bu
şanı büyük mansıb ona taalluk eder.
Rasulullah (SAM) efendimizin mübarek ayağı,onun
mübarek başı üzerinde gibidir. Hazreti Fatıma,Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin
dahi;bu makamda onunla ortaktırlar.
Zannım o ki:Hazreti Ali (ra) unsuri hayatın
başlamasından evvel,bu makamın melâzı (müdavimi,sahibi)idi. Nitekim,unsuri
hayatın başlamasından sonra da;bu yoldan her kime bir feyiz ve hidayet ulaştı
ise.. onun tavassutu ile ulaşmıştır.”
Ve ondan Oğlu Hz. Hasan ve Hüseyne,ondan on iki
imama,Ondan Abdulkadiri Geylaniye kadar bu tavassut devam eder.
Ve neticede:”Anlatılan müddet içinde İsa
aleyhisselam inecek. Mehdi alerrıdvan zuhur edecek.. Yani: O müddet içinde..
Bunların muamelesi dahi,herhangi birinin tavassutu ile feyz almaktan yana üstün
ve aladır. Bunu için şu cevabı veririm:
Tavassut muamelesi,anlatılan iki yoldan ikincisine
bağlıdır. Bu dahi,kurb-u velayetten ibarettir..
Birinci yol ise.. kurb-u nübüvvetden ibarettir.
Tavassut muamelesi orada yoktur. Her kim bu yoldan vasıl olur ise.. onun için
arada bir hail ve bir vasıta yoktur. Hatta o,feyiz ve bereketleri herhangi bir kimsenin tavassutu olmadan alır. Zira
tavassut ile hail,ancak diğer yoldadır.Bu yerin muamelesi ise..diğerinden
ayrıdır. Nitekim bu mana daha öncede anlatıldı.
İsa aleyhisselam ve Mehdi aleyhirrıdvan ise..
birinci yoldan vasıl olmaktadırlar.
Nitekim Şeyheyn (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer)-Allah
onlardan razı olsun- dahi,Rasulullah (SAM) efendimizin zımnında birinci yoldan
vasıl olmaktadırlar. Değişik derecelerine göre,onların orada hususi makamları
vardır. Allah onlardan razı olsun.”[8]
Bediüzzaman hazretleri de kendisine rüyada yapılan
hitabede ,o kadar yollar içerisinde birisini üstad tutmasını,peşinden gitmesini
söylemesi üzerine Kur’an-ı kendisine üstad tutmuş,doğrudan doğruya Kur’an-dan
feyiz ve ilhamını almıştır.
Bütün üstadların üstadı olan Kur’an-dan tavassut ve
hailsiz olarak dersini almıştır.
10-07-2000 -
MEHMET ÖZÇELİK
[1] Hadislerle Müslümanlık. M. Y. Kandehlevi. 3 / 1138.
[2] 31 Mart ihtilalinde Sultan Hamid. C. Kutay. sh.47.
[3] Yeni Asya gaz. A. Badıllı. 15-9-1994.
[4] Mektubat-ı Rabbani. İ. Rabbani. Çevr. A. Akçiçek. 1 / 216-219.
[5] Age. 1 / 611.
[6] Age. 2 / 940,317.mektup.
[7] Age. 2 / 942.
[8] Age. 2 / 1974-1677.534.mektup