RİSALE-İ NUR’DA
RİSALE-İ NUR
“Ya Rab! Bunların ders ve talimlerinin hakkı ve hürmeti
için, bize ve Risale-i Nur talebelerine iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve
bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle, âmîn...”[1]
“Bir kısım gençler
tarafından şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları
karşısında "âhiretimizi ne suretle kurtaracağız" diye, Risale-i
Nur'dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur'un şahs-ı manevîsi namına onlara
dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya
girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.”[2]
“Bir gün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve
gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir
ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de eskiden Risale-i Nur'dan meded isteyen
gençlere dediğim gibi dedim ki: Sizdeki gençlik kat'iyyen gidecek. Eğer siz
daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi' olup başınıza hem dünyada, hem
kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyade belalar ve elemler
getirecek. Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür
olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarfetseniz, o gençlik manen bâki kalacak
ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebeb olacak.”[3]
“Risale-i Nur'daki hakikî teselliye mahpuslar
çok muhtaçtırlar. Hususan gençlik darbesini yiyip, taze ve şirin ömrünü hapiste
geçirenlerin, Nurlara ekmek kadar ihtiyaçları var.”[4]
“İşte bu asırda İslâm ve Türk gençleri kahramanane davranıp
iki cihetten hücum eden bu tehlikeye karşı, Risale-i Nur'un Meyve ve Gençlik
Rehberi gibi keskin kılınçlarıyla mukabele etmeleri elzemdir. Yoksa o bîçare
genç, hem dünya istikbalini, hem mes'ud hayatını, hem âhiretteki saadetini ve
hayat-ı bâkiyesini azablara, elemlere çevirip mahveder ve sû'-i istimal ve
sefahetle hastahanelere ve hissiyatın taşkınlıklarıyla hapishanelere düşer.
Eyvahlar, esefler ile ihtiyarlığında çok ağlayacak. Eğer terbiye-i Kur'aniye ve
Nur'un hakikatlarıyla kendini muhafaza eylese, tam bir kahraman genç ve
mükemmel bir insan ve mes'ud bir müslüman ve sair zîhayatlara, hayvanlara bir
nevi sultan olur.”[5]
“Denizli hapsindeki zâtların az zamanda Nurlardan fevkalâde
hüsn-ü ahlâk dersini alanlarını gören bazı alâkadar zâtlar demişler ki:
"Terbiye için onbeş sene hapse atmaktan ise, onbeş hafta Risale-i Nur
dersini alsalar, daha ziyade onları ıslah eder."[6]
“Madem Risale-i
Nur, bu mu'cize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş
ve muannid düşmanlarını teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hem
hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine-i
Kur'aniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me'hazı ve mercii olmayan ve bir
mu'cize-i maneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi tam yapıyor ve aleyhindeki
dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve
dalaletin en sert kuvvetli kalesi olan tabiatı, Tabiat Risalesi'yle parça parça
etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında ve fennin en
geniş perdelerinde Asâ-yı Musa'daki Meyve'nin Altıncı Mes'elesi ve Birinci,
İkinci, Üçüncü, Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti
dağıtıp, nur-u tevhidi göstermiş.”[7]
“Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her
tarafa hakaik-i Kur'aniyeyi mücahidane neşrettiği halde, karşısına kimse
çıkamadığından isbat eder ki, onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan
Kur'an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Risale-i Nur'un yüzer
hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur'aniyesi olan Yirmibeşinci Söz ile
Ondokuzuncu Mektub'un âhiri, Kur'anın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbat
etmiş ki; kim görmüşse değil tenkid ve itiraz etmek, belki isbatlarına hayran
olmuş, takdir ederek çok sena etmiş. Kur'anın vech-i i'cazını ve Hak kelâmullah
olduğunu isbat etmek cihetini Risale-i Nur'a havale ederek, yalnız kısa bir
işaretle büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.”[8]
“Risale-i Nur'un yüzotuz kitabı, herbiri Kur'anın bir
meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhanlarla isbat etmesi ve bilhassa Mu'cizat-ı
Kur'aniye Risalesi; şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hârikalarından çok
şeyleri Kur'andan istihrac eden Yirminci Söz'ün İkinci Makamı ve Risale-i Nur'a
ve elektriğe işaret eden âyetlerin işaratını bildiren İşarat-ı Kur'aniye
namındaki Birinci Şua ve huruf-u Kur'aniye ne kadar muntazam ve esrarlı ve
manalı olduğunu gösteren Rumuzat-ı Semaniye namındaki sekiz küçük risaleler ve
Sure-i Feth'in âhirki âyeti beş vecihle ihbar-ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini
isbat eden küçücük bir risale gibi Risale-i Nur'un herbir cüz'ü, Kur'anın bir
hakikatını, bir nurunu izhar etmesi; Kur'anın misli olmadığına ve mu'cize ve
hârika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâm-ül
Guyub'un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.”[9]
“Hususan Sure-i Nur'dan âyât-ün nur, on parmakla Risale-i
Nur'a baktığı gibi, arkasındaki âyât-ı zulümat dahi muarızlarına tam bakıyor ve
ziyade hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder ve bu
asırda o külliyetin tam bir ferdi Risale-i Nur ve şakirdleridir diye
hissettim.”[10]
“Risale-i Nur'da kat'î isbat edildiği gibi- beşerin küfrü,
kâinatın ve ekser mahlukatın hukuklarına öyle bir tecavüzdür ki, semavatı ve
arzı kızdırıyor ve anasırı hiddete getirip tufanlarla o zalimleri tokatlıyor.”[11]
“Risale-i Nur'un cerhedilmez hüccetleri kat'î isbat etmiş
ki: Kur'anın hakikî tercümesi kabil değil ve lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî
yerinde Kur'anın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve
herbir harfi, on adedden bine kadar sevab veren kelimat-ı Kur'aniyenin
mu'cizane ve cem'iyetli tabirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri
tutamaz, onun yerinde câmilerde okunmaz diye Risale-i Nur her tarafta
intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı.”[12]
“Bu ikinci mebhas, en derin ve
en müşkil bir sırr-ı kader mes'elesidir. Bütün ülema-i muhakkikînce en
ehemmiyetli ve münazaralı bir mes'ele-i akaid-i Kelâmiyedir. Risale-i Nur tam
halletmiş.”[13]
“Bu mevzuları bize ders verecek bir eser aradık. Nihayet bu
hayatî ve ebedî ihtiyacımızı, asrımızın fehmine uygun ve ikna edici bir tarzda
ders veren ve yarım asra yakındır, büyük bir itimad ve emniyete mazhar olmakla
en muteber dinî bir eser olan "Risale-i Nur"u intihab ettik.”[14]
“Evet, bu çeşit ihtiyacımızı tam
karşılayacak olan bir eseri bulmak için çok dikkat ve itina ile aradık.
Nihayet, hem Türk gençliğine, hem umum Müslümanlara ve beşeriyete Kur'anî bir
rehber ve bir mürşid-i ekmel olacak bir eserin Bediüzzaman Said Nursî'nin
Risale-i Nur eserleri olduğu kanaatına vardık. Bizimle beraber, bu hakikata
Risale-i Nur'la imanını kurtaran yüzbinlerle kimseler de şahiddir.”[15]
“Evet, yirminci asırda küllî ve umumî bir rehberlik
vazifesini görecek Kur'anî bir eserin müellifinin, şu hususiyetleri haiz
olmasını esas ittihaz ettik. Bu hâsiyetlerin de tamamıyla Risale-i Nur'da ve
müellifi Bediüzzaman Said Nursî'de mevcud olduğunu gördük.”[16]
“ Bu
zamanda, böyle bir dava vekilinin, Risale-i Nur olduğuna Risale-i Nur'la
imanlarını kurtaran milyonlarca kimseler şahiddir.”[17]
“Risale-i Nur, emsali görülmemiş bir şâheserdir kanaatına
varılmıştır.”[18]
“Ve yine Risale-i Nur'daki bu
imtiyazdan dolayıdır ki, bu mübarek İslâm milletinden milyonlarca bahtiyar
kimseler, tercihan ve ziyade bir ihtiyaç duyarak, büyük bir iştiyak ve sevgiyle
senelerce devam eden tazyikatlar içerisinde Risale-i Nur'u okumuşlardır.”[19]
“Hem Risale-i Nur ihtiyaç zamanında te'lif edildiğinden;
Türkiye ve İslâm Dünyası genişliğinde gelişmiş ve dünyayı alâkadar eden bir
imtiyaza mazhar olduğunu gözlere göstermiştir...”[20]
“Hem Bediüzzaman hakkında malûmat almak isteyen
kardeşlerimize, bunun ancak ve ancak Risale-i Nur Külliyatını dikkat ve devamla
okumak suretiyle mümkün olduğunu arz ederiz.”[21]
“Aziz kardeşlerim! Bu mübarek vatan
ve milletin ve âlem-i İslâmın ebedî saadetini ve kurtuluşunu ve dolayısıyla
yeryüzünde umumî sulh ve selâmeti temin edecek bir inayet ve kudrete mâlik olan
Risale-i Nur'un şahs-ı maneviyesinde şöyle gayet sağlam kuvvetler toplanmış ve
imtizac etmiştir.”[22]
“Bediüzzaman'ın, Risale-i Nur davasında öyle bir itminanı,
öyle bir sıdk ve sadakatı, öyle bir sebat ve metaneti, öyle bir ihlası vardır
ki: Din düşmanlarının o kadar şiddetli zulüm ve istibdadları, o kadar hücum ve
tazyikatları ve bunlarla beraber maddî yokluklar içinde bulunması, davasından
vazgeçirememiş ve küçük bir tereddüd dahi ika' edememiştir.”[23]
“Said Nursî, Eski Said tabir ettiği
gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garbın Sokrat'ı, Eflatun'u,
Aristo'su gibi hakikatlı feylesofları ve şarkın İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Farabî
gibi dâhî hükemalarından felsefe ve hikmette Kur'an-ı Hakîm'in feyziyle çok
ileri geçmiş ve Kur'andan başka halâskâr ve hakikî rehber olmadığını dava etmiş
ve Risale-i Nur eserlerinde isbat etmiştir. Bu hakikatlarda şübhesi olan
olursa, Üstad âhirete teşrif etmeden bizzât şübhesini izale edebilir.”[24]
“Said Nursî, Kur'an ve imana hizmet
mesleğini ihtiyar edip, hiçbir maddî ve manevî menfaat, salahat ve velilik gibi
manevî makamları maksad ve gaye etmeden, sırf Cenab-ı Hakk'ın rızası için
hizmet yapmıştır. Basiretli ehl-i ilim tarafından bütün Müslümanlarca
"Zuhuru beklenen siyasî ve dinî bir halâskârdır" gibi şahsına verilen
yüksek mertebeyi, Bediüzzaman hiddetle reddetmiş, kendisinin ancak Kur'anın bir
hizmetkârı ve Risale-i Nur Talebelerinin bir ders arkadaşı olduğuna inanmış ve
beyan etmiştir.”[25]
“Millî Müdafaa Vekaletinde yirmibeş sene hizmet görmüş
muhterem âlim bir zâtın, şimdi aramızda bulunan bir kısım arkadaşlarımızla,
evvelki gün ziyaretine gittiğimiz vakit, Bediüzzaman Hazretleri hakkında
demişti ki: "Bediüzzaman'ın nasıl bir zât olduğunu anlayabilmek için,
Risale-i Nur Külliyatını dikkatle, sebatla okumak kâfidir. Size bir misal
olarak, yalnız dünyevî iktidarı bakımından derim ki: Bediüzzaman, Risale-i
Nur'un şahs-ı maneviyesiyle yalnız bir devleti değil, dünya yüzündeki
milletlerin idaresi ona verilse, onları selâmet ve saadet içinde idare edecek
bir iktidar ve inayete mâliktir."[26]
“Büyük ve salâbetli bir âlim olan Şeyhülislâm merhum
Mustafa Sabri Efendi, Mısır'da Risale-i Nur'a sahib çıkmış ve Câmi-ül Ezher
Üniversitesinde en yüksek bir mevkiye koymuştur.”[27]
“Risale-i Nur, İslâmiyet'in gayet keskin ve elmas bir
kılıncıdır. Bu hakikatlara bir delil ise, Bediüzzaman'ın zalim hükümdarlara ve
kumandanlara, ölümü istihkar ederek, hakikatı pervasızca tebliğ etmesi ve dünyayı
saran dinsizlik kuvvetine mukabil, hakaik-i Kur'aniye ve imaniyeyi, kendini
feda ederek, istibdadın en koyu devrinde neşretmesi ve bu kudsî hakikata,
cansiperane hizmet etmesidir.” [28]
“Said Nursî, bazan bir talebesine
Risale-i Nur'dan okuyuvermek nimetini lütfettiği zaman der ki: "Bu benim
dersimdir. Ben kendim için okuyorum. Bu risaleyi, şimdiye kadar belki yüz defa
okumuşum. Fakat, şimdi yeni görüyorum gibi tekrar okumağa ihtiyaç ve iştiyakım
var."[29]
“Üstad, şöhretten fiilen ve hâlen bu
kadar kaçmasına rağmen, her ne hikmetse, insanlar âdeta bir sevk-i İlahî varmış
gibi, istimdadkârane ona koşmuşlardır ve ona akın etmektedirler. Ve onun mahz-ı
hak olan bu kudsî seciyesi, Risale-i Nur gibi cihanşümul bir esere hâdim
olmuştur...”[30]
“Kur'anda bulduğu deva ve dermanları kaleme alarak, bu
zamanda bir halâskâr-ı İslâm ve nev-i beşerin saadetine medar olan Risale-i Nur
eserlerini meydana getirmiştir.”[31]
“Evet bin seneden beri âlem-i İslâmiyet ve insaniyet,
Risale-i Nur gibi bir esere intizar ediyordu.”[32]
“Risale-i Nur, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın bu asırda bir
mu'cize-i maneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir. Evet Risale-i Nur
kalblerin fatihi ve mahbubu, ruhların sultanı, akılların muallimi, nefislerin
mürebbi ve müzekkîsidir. Risale-i Nur'un bir hususiyeti de, Mektubat'ın birinci
cildinin 129'uncu sahifesindeki şu bahistir: "Bazı Sözlerde, ülema-i ilm-i
Kelâm'ın mesleğiyle, Kur'andan alınan minhac-ı hakikînin farkları hakkında
şöyle bir temsil söylemişiz ki, meselâ: Bir su getirmek için bazıları küngân (su
borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısmı da her
yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir. Tıkanır, kesilir.
Fakat her yerde kuyular kazıp su çıkarmaya ehil olanlar; zahmetsiz, herbir
yerde suyu buldukları gibi...”[33]
“Hem iman yalnız ilim ile değil..
imanda çok letaifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse; o yemek
muhtelif asaba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile
gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh,
kalb, sır, nefis ve hâkeza.. letaif, kendine göre birer hisse alır, masseder.
Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır." İşte Risale-i Nur her yerde suyu
buluyor, çıkartıyor. Evvelce gidilen uzun yolu kısaltıyor ve müstakim ve selâmetli
yapıyor.”[34]
“Eski hükema, ahkâm-ı şer'iyeden ve akaid-i imaniyeden
bazıları için: "Bu nakildir, iman ederiz, akıl buna yetişmez."
demişler. Halbuki bu asırda akıl hükmediyor. Bediüzzaman Said Nursî ise;
"Bütün ahkâm-ı şer'iye ve hakaik-i imaniye aklîdir. Aklî olduğunu isbata
hazırım." demiş ve Risale-i Nur'da isbat etmiştir.”[35]
“Risale-i Nur'da müstesna bir
edebiyat ve belâgat ve îcaz, nazirsiz, cazib ve orijinal bir üslûb vardır.
Evet, Bediüzzaman zâtına mahsus bir üslûba mâliktir. Onun üslûbu, başka
üslûblarla müvazene ve mukayese edilemez. Eserlerin bazı yerlerinde, edebiyat
kaidesine veya başka üslûblara nazaran pek münasib düşmemiş gibi zannedilen bir
noktaya rastlanırsa, orada gayet ince bir nükte, bir îma veya ince bir mana
veya hikmet vardır. Ve o beyan tarzı, oraya tam muvafıktır. Fakat o ince
inceliği, âlimler de birden pek anlamadıklarını itiraf etmişlerdir. Bunun için,
Bediüzzaman'ın eserlerindeki hususiyet ve incelikleri, Risale-i Nur'la fazla
iştigal etmemiş olanlar, birden intikal edemezler.”[36]
“Bediüzzaman, beşeri Risale-i Nur'la
sefahet ve dalaletten kurtarırken, korku ve dehşet vermek tarzını takib
etmiyor. Gayr-ı meşru bir lezzetin içinde, yüz elemi gösterip, hissi mağlub
ediyor. Kalb ve ruhu hissiyata mağlub olmaktan muhafaza ediyor. Risale-i Nur'da
müvazenelerle küfür ve dalalette, bir zakkum-u Cehennem tohumu olduğunu ve
dünyada dahi Cehennem azabları çektirdiğini ve iman ve İslâmiyet ve ibadette,
bir Cennet çekirdeği ve leziz lezzetler ve zevkler ve Cennet meyveleri
bulunduğunu, dünyada dahi bir nevi mükâfata nâil eylediğini isbat ediyor.”[37]
“Evet bu asra öyle bir Kur'an tefsiri lâzım ve elzemdir ki;
Risale-i Nur gibi akıl, fikir ve mantığı çalıştırsın, ruh ve kalb ve vicdanı
tenvir etsin. Müslümanları, beşeri uyandırsın; intibah versin, gafletten
kurtarsın. Sırat-ı Müstakim olan Kur'an yolunu göstersin. Sünnet-i Seniyeye ve
İslâmiyetin şeairine muhalif olarak yaptırılan ve yapılan şeyleri fark ettirip,
sünnet-i Peygamberîye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ittibaı ders versin ve ihya
etmek cehdini uyandırsın.”[38]
“İşte Risale-i Nur'un böyle
hâsiyetleri havi bir Kur'an tefsiri olduğu, otuz seneden beri meydandadır ve
ehl-i hakikatın tasdikiyle sabittir. Hem amansız din düşmanlarının plânlarıyla
mahkemelere sürüklenen Risale-i Nur talebelerinin müdafaaları; ve bu
talebelerin İslâmiyete hizmetleri esnasında, gizli İslâmiyet düşmanı, insafsız,
cebbar zalimlerin entrikalarıyla maruz kaldıkları işkencelerden yılmamak,
şahıslarını düşünmeden, yani şahsî refahlarını İslâmın refah ve saadeti için
feda ederek, sıddıkıyetle sebat etmeleri ve eşedd-i zulme mukavemet etmeleri
aşikâr bir delil teşkil etmektedir.”[39]
“Evet, hem yirmibeş seneden beri
Risale-i Nur'la iman hizmetine bütün varlığını vakfeden ve şimdiye kadar
"gaddar din düşmanlarının" çok defalar tecavüz ve taarruzuna ve
taharriyata maruz kaldığı halde, yirmibeş senedir inziva içinde, Risale-i
Nur'un naşirliğini yapan Nur kahramanları ağabeylerimiz, bizlere birer nümune-i
imtisal olan, iman ve İslâmiyet fedaileridir.”[40]
“İşte biz Müslümanlar, böyle bir tefsir-i Kur'an arıyor,
böyle bir hâdîyi bekliyorduk. O ihlaslı Nur talebeleri ki, "Cenab-ı Hak,
Hafîz'dir. Ben onun inayeti ve himayeti altındayım. Başıma ne gelse
hayırdır." diye iman etmekle beraber amel ederler. İman hizmetini
yaparlar. Din düşmanlarına yakalanmamak ve canlarından kıymetli olduğuna
inandıkları Nur Risalelerini onlara kaptırmamak için de ihtiyat ederler.
Şahıslarına gelecek zararları nazar-ı itibara almadan hizmetlerine devam
ederler. Hapse, zindana atılıp, işkence yapıldığı zamanda, onlar yine üstadları
Bediüzzaman ile alâkadardırlar. Eğer gizlice bir imkân bulurlarsa, onlar yine
Risale-i Nur ile meşguldürler. Hattâ "Belki hapse atılırım, Nur
Risalelerimi vermezler, çalışmaktan mahrum kalırım." diye bazı Nurları
ezberleyen talebeler de olmuştur.”[41]
“Kıymet, Kur'andan tereşşuh eden ve Kur'an-ı Hakîm'in malı
olan Risale-i Nur'dadır. Ben bir hiçim."[42]
“Zira hakaik-i Kur'aniye ve
imaniyeyi câmi', o cihanşümul Risale-i Nur eserleri ona ihsan edilmiştir.”[43]
“İşte bu bedihî hakikatı bilen,
maskeli, gizli ve münafık iman ve İslâmiyet muarızları ve düşmanları, yarım
asra yakındır, Bediüzzaman'ın çürütemedikleri şahsını, yalan ve yaygaralarla
hâlâ çürütmeye çabalıyorlar. Maksadları: Risale-i Nur, rağbet ve revaç görüp
intişar etmesin, iman ve İslâmiyet inkişaf etmesin. Halbuki, Said Nursî'ye
iliştikçe Risale-i Nur parlıyor. Neşriyat dairesi genişliyor. Birer nümune olan
yirmibeş sene içindeki hâdiseler meydandadır.”[44]
“İslâmiyet düşmanları, bir taraftan tamamıyla yalan
propagandalarına ve taarruzlarına devam ederken, diğer taraftan da Nur
talebelerinin üstadları ve Risale-i Nur hakkında istidadları nisbetinde,
istifade ve istifazalarından doğan minnet ve şükranlarını ifade eden takdirkâr
yazı ve sözlerden mürekkeb bir nevi müdafaalarını perdeler arkasından men'etmeye
çalışıyorlar. Bunun için, safdil gördükleri dostların dostlarına veya dostlara
samimî görünerek "İfrata gidiyorsunuz" gibi, bir takım şeyler
söylettiriyorlar. İşte böyle sinsi, böyle dessas, böyle entrikalı çeşitli
iftiralarla bizi korkutmaya, yıldırmaya ve susturmaya çalışıyorlar.”[45]
“Kur'an ve imanın hunhar ve müstebid zalim düşmanları;
Kur'an ve İslâmiyet'i ve dini Risale-i Nur'la küfr-ü mutlaka karşı müdafaa ve
muhafaza hizmetini yapan Bediüzzaman aleyhtarlığında, mütemadiyen uydurmalarla
seslerini yükseltsinler de, biz hak ve hakikatı beyan ve ilân etmekte sükût
edelim, susalım veya "Biraz susun" gibi birşeyle, paravanalar,
perdeler arkasında icra-i faaliyet yapan o gizli dinsizlere bir nevi yardım
etmiş veya desteklemiş olalım? Aslâ ve kellâ, kat'â ve aslâ susmayacağız ve hem
susturamıyacaklardır. Durmayacağız ve hem durduramıyacaklardır. Bu can bu
kafesten çıkıncaya kadar, bu ruh bu cesedden ayrılıncaya kadar, bu nefes, bu
bedenden gidinceye kadar; Risale-i Nur'u okuyacağız, neşredeceğiz. Risale-i
Nur'un mahz-ı hakikat ve ayn-ı hak olduğunu ve Bediüzzaman Said Nursî'nin,
yapılan ithamlardan tamamıyla münezzeh ve müberra olduğunu, iftiracı ve
tertibci, hunhar din düşmanlarına mukabil, izhar ve ilân edeceğiz.”[46]
“(Sırran tenevverat) sırrıyla perde altında Risale-i Nur
eserleri gibi eserler neşretmek ve böylece cihanın maddî manevî
"Fâtih"i olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sünnet-i
seniyesinin bir hizmetkârı olarak, bugün milyonlara baliğ olan bir câmiayı,
inayet-i İlahî ile, Kur'an-ı Hakîm'in cadde-i kübrasında selâmetle ilerletmek
ve mü'minlerin ve beşeriyetin sadece dünyalarını değil, ebedî saadetlerini
temine Risale-i Nur gibi bir eserle vesile olmak; bu mezkûr hususiyetlerin
manevî şahsında toplanması, Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî gibi,
tarihte hangi bir zâta daha nasib olmuştur acaba?”[47]
“Evet kardeşlerim! Risale-i Nur, öyle bir ziya-i hakikat,
öyle bir bürhan-ı hak ve bir sirac-ı hakikat neşrediyor ve iki cihanın
saadetini temin edecek, Kur'an ve iman hakikatlarını ders veriyor ve öyle bir
lütf-u İlahîdir ki: Yirmibeş seneden beri, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar,
kadın-erkek, muallimi, feylesofu, talebesi, âlimi, mutasavvıfı gibi, herbir
tabaka-i insaniye, bu Nur'un âşıkı, bu Nur'un pervanesi, bu Nur'un sinesine
atılmışlar, bu Nur'dan meded istemişler. Milyonlarca bahtiyar kimselerden
müteşekkil muazzam bir kütle, bu nurla nurlanıp, bu nurla kurtulmuşlardır.”[48]
“Evet kardeşlerim! Mahzen-i mu'cizat
ve mu'cize-i kübra olan Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hakikî bir tefsiri olan Risale-i
Nur, o kadar merakâver, o kadar cazibedar, o kadar dehşetli ve muazzam
hakikatları ders veriyor ve mesaili isbat ediyor ki; iman ve İslâmiyet'in
kıt'alar genişliğinde inkişaf ve fütuhatına medar oluyor ve olacaktır.”[49]
“Evet Risale-i Nur, kalblere o
derece bir aşk ve muhabbet, ruhlara o kadar bir vecd ve heyecan vermiş, akıl ve
mantıkları öyle bir tarzda ikna etmiş ve öyle bir itminan-ı kalb hasıl etmiştir
ki, milyonlarca Nur talebelerine, kendini defalarca okutmuş, yazdırmış ve bir
ömür boyunca mütalaa ettirmiş ve senelerden beri âdeta kendi kendini
neşretmiştir.”[50]
“ Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî, öyle bir
mücahid-i İslâmdır ki; ve te'lifatı Risale-i Nur, öyle uyandırıcı ve öyle
halâskâr ve öyle fevkalâde ve cihangir bir eserdir ki: Din aleyhindeki bütün o
komitelerin bellerini kırmış, mezkûr muzır ve habis faaliyetlerini akamete
düçar ve dinsizlik esaslarının temel taşlarını paramparça etmiş ve köküyle
kesmiştir ve İslâmî ve imanî fütuhatı, perde altında, kalbden kalbe inkişaf
ettirmiş ve Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hâkimiyet-i mutlakasına zemin ihzar
etmiştir.”[51]
“Evet Risale-i Nur, o tahribatı
Kur'anın elmas hakikatleriyle ve Kur'an-ı Kerim'deki en kısa ve en müstakim bir
tarîkle tamir ve o yaraları, Kur'an-ı Hakîm'in eczahane-i kübrasındaki
edviyelerle tedavi ediyor ve edecektir.”[52]
“Hem, masum müslümanların kanlarını
sömüren ve servetleri tahaccür etmiş millet kanı olan, parazit, tufeylî ve aç
gözlü canavar ve barbar emperyalistleri, müstemlekecileri ve onların
içimizdeki, sadece şahsî menfaat zebunu, zalim, hunhar, harîs ve müstebid
uşaklarını, hak ile yeksân edip izmihlal ve inhidam-ı mutlakla mağlub eden ve
edecek yegâne çarenin Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın bu asırda bir mu'cize-i
manevîsi olan Risale-i Nur eserleri olduğunda, basiretli İslâm mücahidleri ve
âlimleri, icraat ve müşahedata müstenid, yakînî bir kanaat-ı kat'iyye ile
müttefiktirler.”[53]
“Evet tarih-i beşer, Risale-i Nur
gibi bir eser göstermiyor. Demek anlaşılıyor ki: Risale-i Nur, Kur'anın
emsalsiz bir tefsiridir.”[54]
“Şimdi Risale-i Nur Külliyatından,
iman, Kur'an ve Hazret-i Peygamber (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz hakkında
olan eserlerden bazı kısımları aynen okuyacağım. Siz bu eserleri elde edip
tamamını okursunuz. Okurken, belki izah edilmesini isteyen kardeşlerimiz
olacaktır. Fakat bu hususta arzedeyim ki, üstadımız Bediüzzaman, bir Nur
talebesine Risale-i Nur'dan bazan okuyuvermek lütfunu bahşederken izah etmiyor,
diyor ki: "Risale-i Nur, imanî mes'eleleri lüzumu derecesinde izah etmiş.
Risale-i Nur'un hocası, Risale-i Nur'dur. Risale-i Nur, başkalarından ders
almağa ihtiyaç bırakmıyor. Herkes istidadı nisbetinde kendi kendine istifade
eder. Aklınız herbir mes'eleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdanınız
hissesini alır. Ne kadar istifade etseniz, büyük bir kazançtır."[55]
“Okunan Türkçe veya Arabça bir
risalenin izahı, başka bir risalede varsa, onu getirip okuyor. Risale-i
Nur'daki gayet ince nükteleri derkeden basiretli âlimler de der ki: Bir âlimin
yüksek bir ilmi olabilir fakat Risale-i Nur'u cemaata okurken tafsilâta girişip
eski malûmatlarıyla açıklarsa, bu izahatı, Risale-i Nur'un beyan ettiği,
asrımızın fehmine uygun ve ihtiyacına tam cevab veren hakikatların anlaşılmasında
ve tesiratında ve Risale-i Nur'un mahiyetinin derkine bir perde olabilir. Bunun
için, bazı lügatların manalarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve daha
efdaldir.”[56]
“Risale-i Nur, gayet fasih ve
vecizdir. Sözün kıymeti; îcazındadır, kısalığındadır. Bir mes'ele-i imaniye ve
Kur'aniye umuma ders verilirken, mücmel olarak tedrisinde, daha fazla istifaza
ve istifade vardır.”[57]
“Ey Üstadımız Efendimiz! Umum
kadirşinas insanlar Risale-i Nur'u ve sizi ebediyen tebcil ve tekrim
edeceklerdir. Tahkikî iman dersleriyle imanımızı kurtaran cihanbaha ve
cihandeğer bir kıymette olan Risale-i Nur'u bütün ruh-u canımızla, bütün
mevcudiyetimizle seviyor ve tekrim ediyoruz. Bu aşk ve bu muhabbet, bu ta'zim
ve bu hürmet, nesilden nesile, asırdan asıra, devirden devire intikal
edecektir.”[58]
“Evet, Risale-i Nur'daki hakaik-i
Kur'aniye öyle bir kuvvettir ki: Bu kudret karşısında, küfr-ü mutlakın ve
dinsizliğin temelleri târumâr olacak; inhidam çukurlarına yuvarlanarak
geberecektir. Bâki kalanlar, iman ve Kur'an nuruyla felah ve necat
bulacaklardır.”[59]
“İsm-i A'zam'ın hakkına ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın
hürmetine ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın şerefine, bu mecmuayı
bastıranları ve mübarek yardımcılarını Cennet-ül Firdevs'te saadet-i ebediyeye
mazhar eyle, âmîn. Ve hizmet-i imaniye ve Kur'aniyede daima muvaffak eyle,
âmîn. Ve defter-i hasenatlarına Sözler Mecmuasının herbir harfine mukabil bin
hasene yazdır, âmîn. Ve Nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlas ihsan eyle
âmîn. Yâ Erhamerrâhimîn! Umum Risale-i Nur Şakirdlerini iki cihanda mes'ud
eyle, âmîn. İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle, âmîn. Ve bu
âciz ve bîçare Said'in kusuratını afveyle, âmîn...”[60]
“(Lemeat)Risale-i Nur şakirdlerine
küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır.”[61]
“Kur'anın i'caz-ı manevîsinin
feyziyle Risale-i Nur mizanları, din-i İslâmın ve hakaik-i Kur'aniyenin
meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki; dinsiz dahi
onları anlasa, taraftar olmamak kabil değil. Hem iman ve İslâmın delil ve
bürhanlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki; gayr-ı müslim dahi anlasa,
herhalde tasdik edecektir.”[62]
“Bu zâtın ümmiliğiyle beraber
getirdiği hakaik-i kudsiye ve ihtira' ettiği ulûm-u âliye ve keşfettiği
marifet-i İlahiyenin dersiyle ve talimiyle, mertebe-i ilmiyede en yüksek makama
yetişen milyonlar asfiya-i müdakkikîn ve sıddıkîn-i muhakkikîn ve dâhî hükema-i
mü'minîn, bu zâtın üss-ül esas davası olan vahdaniyeti, kuvvetli bürhanlarıyla
bil-ittifak isbat ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim-i ekberin ve bu üstad-ı
a'zamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehadetleri,
gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadıkıyetidir. Meselâ: Risale-i Nur yüz
parçasıyla, sadakatının bir tek bürhanıdır.”[63]
“Evet İlm-i Kelâm vasıtasıyla
kazanılan marifet-i İlahiye, marifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyan'ın tarzında olduğu vakit, hem marifet-i tâmmeyi verir, hem
huzur-u etemmi kazandırır ki; inşâallah Risale-i Nur'un bütün eczaları, o
Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın cadde-i nuranîsinde birer elektrik lâmbası
hizmetini görüyorlar.”[64]
“Risale-i Nur eczaları, bütün mühim
hakaik-i imaniye ve Kur'aniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir surette
isbatı, çok kuvvetli bir işaret-i gaybiye ve bir inayet-i İlahiyedir. Çünki
hakaik-i imaniye ve Kur'aniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telakki
edilen İbn-i Sina, fehminde aczini itiraf etmiş, "Akıl buna yol
bulamaz!" demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehasıyla yetişemediği
hakaiki; avamlara da, çocuklara da bildiriyor.”[65]
"Bu dürûs-u Kur'aniyenin
dairesi içinde olanlar, allâme ve müçtehidler de olsalar; vazifeleri -ulûm-u
imaniye cihetinde- yalnız yazılan şu Sözler'in şerhleri ve izahlarıdır veya
tanzimleridir. Çünki çok emarelerle anlamışız ki: Bu ulûm-u imaniyedeki fetva
vazifesiyle tavzif edilmişiz. Eğer biri, dairemiz içinde nefsin enaniyet-i
ilmiyeden aldığı bir his ile, şerh ve izah haricinde birşey yazsa; soğuk bir
muaraza veya nâkıs bir taklidcilik hükmüne geçer. Çünki çok delillerle ve
emarelerle tahakkuk etmiş ki: Risale-i Nur eczaları, Kur'anın tereşşuhatıdır;
bizler, taksim-ül a'mal kaidesiyle, herbirimiz bir vazife deruhde edip, o âb-ı
hayat tereşşuhatını muhtaç olanlara yetiştiriyoruz!.."[66]
“Kur'an kelimesi, ebced hesabıyla
üçyüz ellibirdir. İçinde iki elif var; mahfî elif "Elfün" okunsa, bin
manasındaki "Elfün"dür.Demek 1351 senesine, Sene-i Kur'aniye tabir
edilebilir. Çünki Lafz-ı Kur'andaki tevafukatın sırr-ı acibi, Kur'anın tefsiri
olan Risale-i Nur eczalarında o sene göründü. Ve Kur'andaki Lafz-ı Celal'in i'cazkârane
sırr-ı tevafuku, aynı senede tezahür etti. Ve bir nakş-ı i'cazîyi gösterecek
bir Kur'anın yeni bir tarzda yazılması, aynı senede oluyor. Ve hatt-ı Kur'anın
tebdiline karşı, Kur'an şakirdlerinin bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur'anîyi
muhafazaya çalışması aynı senededir. Ve Kur'anın mühim ezvak-ı i'caziyesi, aynı
senede tezahür ediyor. Hem aynı senede Kur'an ile çok münasebetdar hâdisat
olmuş ve olacak gibi...”[67]
“[İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın,
Risale-i Nur hakkında ihbar-ı gaybîsinden bir parça olan bu kısım; Sikke-i
Tasdik-i Gaybî Mecmuasında dercedilen İşarat-ı Kur'aniye ve üç Keramet-i
Aleviye ve Keramet-i Gavsiye risaleleriyle birlikte, ehl-i vukufların takdirkâr
raporlarına müsteniden, mahkemelerce sahiblerine geri iade edilmiştir.”[68]
“Ben itiraf ediyorum ki: Böyle
makbul bir eserin mazharı olmak, hiçbir vecihle o makama liyakatım yoktur.
Fakat küçük ehemmiyetsiz bir çekirdekten, koca dağ gibi bir ağacı halketmek;
kudret-i İlahiyenin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle
temin ederim ki: Risale-i Nur'u senadan maksadım, Kur'anın hakikatlarını ve
imanın rükünlerini teyid ve isbat ve neşirdir. Hâlık-ı Rahîmime yüzbinler
şükrolsun ki; kendimi, kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıblarını ve
kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmareyi, başkalara beğendirmek arzusu
kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya
riyakârane bakması, acınacak bir hamakattır ve dehşetli bir hasarettir. “[69]
“Celcelutiye, Süryanice bedi'
demektir ve bedi' manasındadır. İbareleri bedi' olan Risale-i Nur,
Celcelutiye'de mühim bir mevki tutup ekser yerlerinde tereşşuhatı
göründüğünden, kasidenin ismi ona bakıyor gibi verilmiş. Hem şimdi anlıyorum
ki, eskiden beri benim liyakatım olmadığı halde bana verilen Bediüzzaman
lâkabı, benim değildi; belki Risale-i Nur'un manevî bir ismi idi. Zahir bir
tercümanına âriyeten ve emaneten takılmış. Şimdi o emanet isim, hakikî sahibine
iade edilmiş. Demek, Süryanice bedi' manasında ve kasidede tekerrürüne binaen
kasideye verilen Celcelutiye ismi işarî bir tarzda, bid'at zamanında çıkan
bedi-ül beyan ve bedi-üz zaman olan Risale-i Nur'un; hem ibare, hem mana, hem
isim noktalarıyla bedi'liğine münasebetdarlığı ihsas etmesine ve bu isim bir
parça ona da bakmasına ve bu ismin müsemmasında, Risale-i Nur çok yer işgal ettiği
için, hak kazanmış olmasına tahmin ediyorum.”[70]
“Sual: Bütün kıymetdar kitablar içinde Risale-i
Nur, Kur'anın işaretine ve iltifatına ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anh'ın
takdir ve tahsinine ve Gavs-ı A'zam'ın (K.S.) teveccüh ve tebşirine vech-i ihtisası
nedir? O iki zâtın kerametle Risale-i Nur'a bu kadar kıymet ve ehemmiyet
vermesinin hikmeti nedir?
Elcevab: Malûmdur ki bazı
vakit olur, bir dakika; bir saat ve belki bir gün, belki seneler kadar ve bir
saat; bir sene, belki bir ömür kadar netice verir ve ehemmiyetli olur. Meselâ:
Bir dakikada şehid olan bir adam, bir velayet kazanır; ve soğuğun şiddetinden
incimad etmek zamanında ve düşmanın dehşet-i hücumunda bir saat nöbet, bir sene
ibadet hükmüne geçebilir. İşte aynen öyle de: Risale-i Nur'a verilen ehemmiyet
dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (A.S.M.) ve
şeair-i Ahmediyeye (A.S.M.) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhirzamanın
fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiaze etmesi cihetinden, hem o
fitnelerin savletinden mü'minlerin imanlarını kurtarması noktasından Risale-i
Nur öyle bir ehemmiyet kesbetmiş ki: Kur'an ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş
ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahü Anhü üç kerametle ona beşaret vermiş ve
Gavs-ı A'zam (K.S.) kerametkârane ondan haber verip, tercümanını teşci' etmiş.
Evet bu asrın dehşetine karşı taklidî olan itikadın istinad kal'aları sarsılmış
ve uzaklaşmış ve perdelenmiş olduğundan; her mü'min, tek başıyla dalaletin
cemaatle hücumuna mukavemet ettirecek gayet kuvvetli bir iman-ı tahkikî
lâzımdır ki dayanabilsin. Risale-i Nur bu vazifeyi; en dehşetli bir zamanda ve
en lüzumlu nazik bir vakitte, herkesin anlayacağı bir tarzda; hakaik-i
Kur'aniye ve imaniyenin en derin ve en gizlilerini, gayet kuvvetli bürhanlar
ile isbat ederek; o iman-ı tahkikîyi taşıyan hâlis ve sadık şakirdleri dahi,
bulundukları kasaba ve karye ve şehirlerde -hizmet-i imaniye itibariyle- âdeta
birer gizli kutub gibi, mü'minlerin manevî birer nokta-i istinadı olarak,
bilinmedikleri ve görünmedikleri ve görüşülmedikleri halde, kuvve-i maneviye-i
itikadları cesur birer zabit gibi; kuvve-i maneviyeyi, ehl-imanın kalblerine
verip, mü'minlere manen mukavemet ve cesaret veriyorlar.”[71]
“Risale-i Nur, bu mübarek vatanın
manevî bir halaskârı olmak cihetiyle; şimdi iki dehşetli manevî belayı
def'etmek için matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi
veya gelecek gibidir zannederim.”[72]
“O dehşetli beladan birisi:
Hristiyan Dinini mağlub eden ve anarşiliği yetiştiren, şimalde çıkan dehşetli
dinsizlik cereyanı bu vatanı manevî istilâsına karşı Risale-i Nur bir sedd-i
Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur'anî vazifesini görebilir.”[73]
“Ben dünyanın halini bilmiyorum,
fakat Avrupa'da istilâkârane hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli
cereyanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatları bir kal'a olduğu gibi,
âlem-i İslâm'ın ve Asya Kıt'asının hal-i hazırdaki itiraz ve ittihamını izale
ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeğe vesile olan bir mu'cize-i
Kur'aniyedir.”[74]
“Bu memleketin vatanperver
siyasîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nur'u tab'ederek resmen
neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belaya karşı siper olsun.”[75]
“Acaba bu yirmi sene zarfında iman-ı
tahkikîyi pek kuvvetli bir surette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı;
bu dehşetli asırda, acib inkılab ve infilâklarda bu mübarek vatan, Kur'anını ve
imanını dehşetli sadmelerden tam muhafaza edebilir miydi?”[76]
“Hem Risale-i Nur eczaları ne derece
şiddetli bir surette İslâmiyete tarafgirlik hissini verdiğini ve erkân-ı
imaniyeyi ne derece kuvvetli ve kat'î isbat ettiğini beyan eder.”[77]
“
"Onlara söyle ki: Allah'ın lütfuyla ve rahmetiyle-ancak bununla ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır." Yûnus Sûresi, 10:58.
)âyetinin,
Risale-i Nur ve hâdimleri hakkındaki mühim bir sırrını, "Yedi İşaret"
namıyla, yedi inayet-i Rabbaniyeyi beyan ediyor. Ve tahdis-i nimet suretinde bu
inayet-i seb'anın izharına, yedi makul sebebini beyan ediyor. Bu inayet-i
seb'a-i külliyenin hârikalarına işareten, kendi kendine te'lif vaktinde iki
sahifenin bütün satırları başlarında yirmisekiz elif gelerek, Yirmisekizinci
Mektub'un mertebesine tevafuk ettiğini,te'liften bir zaman sonra muttali olduk.
Bu inayet-i seb'ayı okuyan adam, Risale-i Nur eczalarının ne kadar ehemmiyetli
ve nazar-ı inayet-i İlahiyede bulunduğunu ve himayet-i Rabbaniyede olduğunu
bilecek. Bu yedi inayet küllîdir, cüz'iyatları yetmişi geçer.”[78]
“Tevafuktaki işarat-ı gaybiye, umum
Risale-i Nur eczalarında cüz'î-küllî bulunduğuna dairdir.”[79]
“İsm-i A'zam'ın hakkına ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın
hürmetine ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın şerefine, bu Mektubat'ı
bastıranları ve mübarek yardımcılarını ve Risale-i Nur talebelerini Cennet-ül
Firdevs'te saadet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmîn... Ve hizmet-i imaniye ve
Kur'aniyede daima muvaffak eyle. Âmîn... Ve defter-i hasenatlarına Mektubat
Mecmuasının herbir harfine mukabil bin hasene yazdır. Âmîn... Ve Nurların
neşrinde sebat ve devam ve ihlas ihsan eyle. Âmîn.”[80]
“Ya Erhamerrâhimîn!.. Umum Risale-i
Nur şakirdlerini iki cihanda mes'ud eyle. Âmîn... İnsî ve cinnî şeytanların
şerlerinden muhafaza eyle. Âmîn... Ve bu âciz ve bîçare Said'in kusuratını
affeyle. Âmîn..”[81]
“Kardeşlerimizden
bir kısım zâtlar, halkların Risale-i Nur'a iltihakları şevklerini
ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit zaîflerin kuvve-i
maneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki Üstad-ı Mutlak,
Mukteda-yı Küll, Rehber-i Ekmel olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
"Peygambere
düşen, ancak tebliğ etmekten ibarettir." Nur Sûresi, 24:54.)olan ferman-ı İlahîyi kendine rehber-i mutlak ederek,
insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa'y ü gayret ve
ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünki
"Sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak
Allah dilediğine hidayet verir." Kasas Sûresi, 28:56.)sırrıyla anlamış ki: İnsanlara dinlettirmek ve hidayet
vermek, Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir. Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmazdı.”[82]
“Evet iktiran ayrıdır, illet
ayrıdır. Bir nimet sana geliyor; fakat bir insanın sana karşı ihsan niyeti, o
nimete mukarin olmuş; fakat illet olmamış. İllet, rahmet-i İlahiyedir. Evet o
adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi, o nimet sana gelmezdi. Nimetin ademine illet
olurdu. Fakat mezkûr kaideye binaen; o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz.
Ancak yüzer şeraitin bir şartı olabilir. Meselâ: Risale-i Nur'un şakirdleri
içinde Cenab-ı Hakk'ın nimetlerine mazhar bazı zâtlar (Hüsrev, Re'fet gibi),
iktiranı illetle iltibas etmişler; Üstadına fazla minnetdarlık gösteriyorlardı.
Halbuki Cenab-ı Hak onlara ders-i Kur'anîde verdiği nimet-i istifade ile,
Üstadlarına ihsan ettiği nimet-i ifadeyi beraber kılmış, mukarenet vermiş.
Onlar derler ki: "Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi, biz bu dersi
alamazdık. Öyle ise onun ifadesi, istifademize illettir." Ben de derim:
"Ey kardeşlerim! Cenab-ı Hakk'ın bana da sizlere de ettiği nimet beraber
gelmiş, iki nimetin illeti de rahmet-i İlahiyedir. Ben de sizin gibi iktiranı
illetle iltibas ederek, bir vakit Risale-i Nur'un sizler gibi elmas kalemli
yüzer şakirdlerine çok minnetdarlık hissediyordum. Ve diyordum ki: Bunlar
olmasaydı, benim gibi yarım ümmi bir bîçare nasıl hizmet edecekti? Sonra
anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsi nimetten sonra, bana da bu
hizmete muvaffakıyet ihsan etmiş. Birbirine iktiran etmiş, birbirinin illeti
olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana
minnetdarlığa bedel, dua ve tebrik ediniz."[83]
“İşte ey Risale-i Nur şakirdleri ve
Kur'anın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık
bir şahs-ı manevînin âzalarıyız.. ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i
ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz.. ve sahil-i selâmet
olan Dâr-üs Selâm'a ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) çıkaran bir sefine-i
Rabbaniyede çalışan hademeleriz. Elbette dört ferdden bin yüz onbir kuvvet-i
maneviyeyi temin eden sırr-ı ihlası kazanmak ile, tesanüd ve ittihad-ı hakikîye
muhtacız ve mecburuz. Evet üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı
adediyet ile ittihad etse, yüz onbir kıymet alır. Dört kerre dört ayrı ayrı
olsa, onaltı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksad ve ittifak-ı
vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin
dörtyüz kırkdört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi.. hakikî sırr-ı ihlas
ile, onaltı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dört binden
geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki:
Hakikî, samimî bir ittifakta herbir ferd, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir
ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi
gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle
çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. [84]
“Evet yol iki görünüyor. Cadde-i
Kübra-yı Kur'aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan
dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşâallah Risale-i
Nur yoluyla Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın daire-i kudsiyesine girenler; daima
nura, ihlasa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.”[85]
“Risale-i Nur'da riyadan kurtaracak, ihlası kazandıracak
çok hakaik zikredildiği”[86]
“onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek"
olduğundan, mabeynimizde bu nevi hubb-u câhtan gelen rekabet tesir etmemek
gerektir. Çünki mesleğimize bütün bütün münafîdir. Madem kardeşlerin şerefi
umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i manevîyi, şahsî,
hodfüruşane, rekabetkârane, cüz'î bir şerefe ve şöhrete feda etmek; Risale-i
Nur şakirdlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim. Evet Risale-i Nur
şakirdlerinin kalbi, aklı, ruhu; böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül
etmez. Fakat herkeste nefs-i emmare bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye
damarlara ilişir. Bir derece hükmünü; kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak icra
eder. Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur'un verdiği
tesire binaen itimad ediyorum. Fakat nefs ve heva ve hiss ve vehim bazan
aldatıyorlar. Onun için, bazan şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefs ve
heva ve hiss ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız. Evet eğer mesleğimiz
şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu veyahut mahdud makamlar bulunurdu. O makama
müteaddid istidadlar namzed olurdu. Gıbtakârane bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat
mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini
takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir. Gıbtakârane müzahameye medar olamaz.
Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur; hizmetini tekmil eder. Pederane,
mürşidane mesleklerdeki gıbtakârane hırs-ı sevab ve ulüvv-ü himmet cihetiyle
çok zararlı ve hatarlı neticeler vücuda geldiğine delil: Ehl-i tarîkatın o
kadar mühim ve azîm kemalâtları ve menfaatleri içindeki ihtilafatın ve
rekabetin verdiği vahim neticelerdir ki; onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid'a
rüzgârlarına karşı dayanamıyor.”[87]
“Bir sene bu risaleleri ve bu
dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatlı bir
âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirdlerinin bir şahs-ı
manevîsi var, şübhesiz o şahs-ı manevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin
kalemleriniz ise, o şahs-ı manevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda
liyakatsız olduğum halde, haydi hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık
ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben
ümmi ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır,
hadîste gösterilen ecri alırsınız.”[88]
“Risale-i Nur'un
mesleği, nezihane ve nazikane ve kavl-i leyyindir. “[89]
“Risale-i Nur'un en mühim bir esası
şefkat olmasından, nisa taifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha
ziyade Risale-i Nur'la fıtraten alâkadardırlar. Ve lillahilhamd, bu fıtrî
alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlası
ve mukabelesiz bir fedakârlık manasını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek
çok ehemmiyeti var.”[90]
“Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabul eden
bütün hemşirelerimi, bütün manevî kazançlarıma ve dualarıma Nur şakirdleri gibi
dâhil etmeğe karar verdim. Eğer siz benim bedelime Risale-i Nur'u kısmen elde
edip okusanız veya dinleseniz, o vakit kaidemiz mucibince; bütün kardeşleriniz
olan Nur şakirdlerinin manevî kazançlarına ve dualarına da hissedar
oluyorsunuz.”[91]
“Yanımda daim yazacak bulunmadığından,
yanımda bulunan kâtibin de Risale-i Nur'a ait dört beş vazifesi olmakla,
tashihatına tam vakit bulamadığımızdan intizamsız kaldı.”[92]
“Risale-i Nur'un birinci şakirdi Mustafa...”[93]
“Bir zaman ehl-i dünya beni
herşeyden tecrid ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Sıkıntıdan
gelen bir gaflet ile, Risale-i Nur'un teselli verici ve meded edici nurlarına
bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve ruhumu aradım. Gördüm ki; gayet
kuvvetli bir aşk-ı beka ve şedid bir muhabbet-i vücud ve büyük bir iştiyak-ı
hayat ve hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr, bende hükmediyordu. Halbuki
müdhiş bir fena, o bekayı söndürüyor.”[94]
Risale-i Nur'un gizli düşmanları fütuhat-ı Nuriyeyi çekemediler. Hükûmeti aleyhimize sevkettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inayet-i Rabbaniye tecelli etti. E