Mütekelleminden olan özellikle Kelâm
sahasında yapmış olduğu Tecdid göreviyle İtikad sahasının boşluğunu dolduran
Bediüzzamanın eserlerinin muhtelif yerlerinden tevhide dair alınan notlar:
Risale-i Nur dükkanında Tevhid-den
başka bir şey bulunmaz.
“Bir kitabda yazılı bir harf, yalnız bir
cihetle kendisini gösterir ve kendisine delalet eder. Fakat o harf, kâtibine
çok cihetlerle delalet eder ve nakkaşını tarif eder.”[1]
(Alem de bir kitab olup,her yönüyle
Allah’ı tarif etmektedir.)
“Hebenneka
gibi ahmaklaşan bir adam dahi Sâni'-i Zülcelal'in inkârına gitmemek gerektir.”[2]
Habennaka:Kendini tanımak için boynuna isimliğini
takan bu kişinin uyurken birisi boynundaki isimliği çıkarır. Uyandığında
kendisine kim olduğu sorulduğunda boynuna bakar,ancak isimlik yoktur. Soran
kimsenin boynunda görünce ona,Sen Habennakasın da,ya ben kimim? der. İşte
inkarcı da böyledir.
“Cenâb-ı Hak, bütün cüz' ve cüz'îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün
küll ve küllîlerde has hâtemini vaz'ettiği gibi, aktar-ı semavat ve arzı,
hâtem-i vâhidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir.”[3]
Her şeyde onun birliğini gösteren bir mühür vardır ve basılmıştır.
“Ve
keza sath-ı arz sahifesinde kusursuz, noksansız, sehivsiz kemal-i intizamla üç
yüz binden fazla risaleleri yazmak, öyle bir Zâtın sikke-i mahsusasıdır ki, her
şeyin iç yüzü, her şeyin kilidi onun elindedir. Ve hiç bir şey onun teveccühünü
başkasından çevirip kendisine hasredemez.”[4]
“Evet bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya
mükemmel bir şehirdir.”[5]
Ve varlıklar arasında tam bir yardımlaşma görülmektedir.
“Bu
umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inayetler, ancak her
şeyin mürebbisi ve her şeyin müdebbiri ve her şey yed-i teshirinde bulunan bir
zâtın hâtem-i hassı olabilir.[6]
Her bir varlık kendi lisanıyla
kendisini yaratabilenin ancak umum mahlukatı yaratan zat olabileceğini ifade
etmektedir. Aralarındaki dayanışmada bunu göstermektedir.
Şirkin ne derece çirkin ve muhal,imkansız bir yol
olduğu ise:
“Şirk sahibi, cehalet sarhoşluğunu terk ve
ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrü iman ve iz'an edebilmek için, bir
zerre-i vâhideye bir ton ağırlığında bir yük yükletmeğe ve her zerrede sayısız
matbaaları icad edip tabiat ve esbabın eline vermeğe ve bütün masnuatta bütün
san'at inceliklerini tabiata ders vermeğe muztar ve mecbur olur. Zira hava
unsurundan (meselâ) her bir zerre bütün nebatlar, çiçekler, semereler üstünde
konup bünyelerinde vazifesini yapmak salahiyetindedir. Eğer bu zerreler,
yaptıkları vazifelerde memur olup Cenab-ı Hakk'ın emir ve iradesine tâbi
oldukları kâfirane inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o
bünyenin bütün cihazatını, keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu
bilginin o zerrede bulunmasını ancak o kâfir itikad edebilir.”[7]
“Binaenaleyh her şeyin suret-i maddiyesinde
kudret-i Rabbanî ustadır, kader mühendistir. Suret-i maneviyesinde ise, kader
mistardır, yani, teşekkülâtın çizgilerini çizer, kudret masdardır, yani o
çizgiler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudûr eder.
Ey kâfir! Bunu işittikten sonra
iyice düşün! Bir zerreye, bir terzilik san'atını öğretmeye kudretin var mıdır?
Kendine Hâlık ittihaz ettiğin tabiat ve esbab, her şeyin muhtelif ve mütenevvi'
suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır?
Bak, ey gözden mahrum kâfir!
Şecere-i hilkatın semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca esbabtan üstün olan insan,
terziliğin bütün kabiliyetlerini, bilgilerini cem'edip dikenli bir şecerenin
âzalarına uygun bir gömleği dikemez. Halbuki, Sâni'-i Hakîm her şeyin neması
zamanında
pek muntazam, cedid ve taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemal-i
sür'at ve sühuletle yapar, giydirir. Fesübhanallah!...
Evet münezzehtir, her şeyin vücudu
emrine bağlı olan Allah münezzehtir.”[8]
“Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar
üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda,
havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir
insan, gövdesinin cihat-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir
Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o
mesafe-i baideden celb ile gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık,
tevhidin kolaylığına misaldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misaldir.
Sual: Şirk bu kadar zahmetli olduğu halde ne için kâfirler kabul
ediyorlar?
Cevab: Kasden ve bizzât kimse küfrü kabul etmez.
Yalnız şirk heva-i nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis
olurlar. Ondan çıkması müşkilleşir. İman ise, kasden ve bizzât takib ve kabul
edilmekle kalbin içine bırakılır.
“Arkadaş! Bir kelime-i vâhidenin
işitilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da -Kudret-i
Ezeliyeye nisbeten- bir şey, bin şey birdir. Nev' ile ferd arasında fark
yoktur.”[9]
“Öyle
bir Allah ki, vücub-u vücud ve vahdetine, şu kitab-ı kebir denilen âlem, bütün
yazıları ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle,
harfleriyle şehadet ettiği gibi; şu insan-ı kebir denilen kâinat da, bütün
azâsıyla, cevarihiyle, hüceyratıyla, zerratıyla, evsafıyla, ahvaliyle delalet
eder. Yani bu kâinat,... bütün enva'ıyla, erkânıyla, azâsıyla, eczasıyla,
hüceyratıyla, zerratıyla, esîriyle (elli beş lisan ile) vücub-u vücud ve vahdetine
şehadet ve delalet eder.”[10]
“ancak
Onun kudretiyle, iradesiyle her müşkil hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve
Onun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binaenaleyh necat ve halas ancak Allah'a
iltica ile olur.”[11]
“Sâni'-i Âlem, âlemde dâhil olmadığı
gibi âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudreti ile her şeyin içinde olduğu
gibi, her şeyin fevkindedir. Bir şeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber
görür.
...Evet kâinat o Hâlık'ın nurunun
gölgesi, esmasının tecelliyatı, ef'alinin âsârıdır.”[12]
“Sual: Cenab-ı Hakk'ın cüz'iyat ve hasis emirler ile iştigali
azametine münafîdir?
Elcevab: O iştigal, azametine münafî değildir.
Bilakis, adem-i iştigali azamet-i rububiyetine bir nakîsedir. Meselâ: Şemsin
ziyasından bazı şeylerin mahrum ve hariç kalması, şemse bir nakîse olur.
Maahaza bütün şeffaf şeylerde görünen şemsin timsallerinin her birisi,
"Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems bendedir." diyebilir. Ve
zerreler ile şems arasında müzahame yoktur. Bütün mahlukat -bilhassa insanlarda
ferdî olsun, nev'î olsun, şerif olsun hasis olsun- ilim, irade, kudret
itibariyle Cenab-ı Hakk'ın tecellisine mazhardır. Her bir şey, her bir insan,
"Allah yanımdadır" diyebilir.”[13]
İnsanı
dalalete atan “Ene” ve “Tabiat gibi tağutlardan olan tabiat,ilahi bir sanattır.[14]
“Bir şeyin sânii, o şeyin içinde
olursa, aralarında tam bir münasebet lâzımdır. Ve masnuatın adedince sânilerin
çoğalması lâzımdır. Bu ise muhaldir. Öyle ise sâni', masnu içinde olamaz.
Meselâ: Matbaa ile teksir edilen bir kitab, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor.
O kitabın nakışları, harfleri; kendisinden sünbüllenmez. Kâtib de o kitabet
san'atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnuun nakışları
kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine
yazılıyor.”[15]
Kainat Cenab-ı Hakkın isimlerine birer ayinedirler. Ne
kadar farklı farklı da olsalar onun güzelliğine ve Cemaline işaret ederler.
Çünkü,kainatın satırları mele-i A’ladan yani melekler ve felekler aleminden
gelmiş birer mektubturlar.[16]
-Bir kişiye:”Kur’an-ı biliyor musun?” denildiğinde o
kişi,Kur’an-dan uzak bir kişi ise
örften ve alışkanlıktan
kaynaklanan bir bilgiden dolayı;”Evet,biliyorum”diyecektir. Ancak
marifet,içindeki ahkam onun
için meçhuldür. Fakat kişi bilmekle beraber bilmiyormuş gibi bir
tavırla,öğrenmesine çalışacak ve araştıracaktır. Taklidden tahkike geçecektir.
Bunun gibi de;Allah’a mevcudu meçhul yani var fakat bizce
meçhul. Tahkik ile bu kainatın bir Allah tarafından idare edilmesi
düşünüldüğünde zihne ağır gelmiyecektir. Taklidde kalan kişi ise;”Nasıl
olur?”diyerek bu yükü kendi sırtına yüklenip taşıyamıyacak ve içinden
çıkamıyacaktır.[17]
“Bu
güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhal olduğu gibi, kendisini insanlara
bildirip tarif etmemesi de muhaldir. Çünki insan mâlikin kemalâtına delalet
eden âlemin hüsnünü görüyor; ve kendisine beşik olarak yaratılan Küre-i Arzda
istediği gibi tasarruf eden bir halifedir.”[18]
Varlıkların
yaratılmalarındaki üç muhal:
Birincisi:Her şey kendi kendine teşekkül etmiştir.
(Buna göre) İnsan mevcuddur. Bu mevcud
insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni'dir,(yaratıcı) hem masnu.(yaratılmış.
İki zıd bir arada. Oysa içtima-i zıddeyn yani iki zıddın bir arada olması-gece
gündüz gibi- muhal ve imkansızdır.)
İkincisi: Mûcid ve müessir esbabdır.
- insanın ustası esbab olduğu
takdirde, âlemin bütün ecza ve erkânı insanla alâkadar olduğuna nazaran,
insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Bir usta yaptığı şeyin
içerisinde bulunduktan sonra yapar. o halde, insanın bir hüceyresinde âlemin
eczası ictima edebilir. Bu öyle bir muhaldir ki, muhallerin en mümteniidir.-
Üçüncüsü: Tabiat iktiza etti.
Ehl-i gafletin
sâni' olarak telakki ettikleri tabiata, cenah olarak yapıştırdıkları kör
tesadüf ve ittifak ise, dalaletten neş'et eden ızdırar neticesinde şeytanların
ihtira ettikleri hezeyanlardır. Hülâsa: Bir hüceyrenin vücuda gelmesi kendisine
isnad edilirse, kâinata muhit olan sıfatlar kendisinde lâzımdır. Esbaba isnad
edilirse, âlemdeki bütün esbabın o hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Halbuki
sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilahın tasarrufuna mahal olabilir mi?
Hâşâ!..”[19]
“Evet bir şeyi dünyada var desen,
yalnız o şeyi göstermek kâfi gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip
göstermek lâzım gelir ki, tâ o nefiy isbat edilsin.
İşte bu sırra binaen; ehl-i küfrün
bir hakikatı nefyetmesi ise, bir mes'eleyi halletmek veyahud dar bir delikten
geçmek veyahud bir hendekten atlamak misalindedir ki; bin de, bir de, birdir.
Çünki birbirine yardımcı olamaz. Fakat isbat edenler nefs-ül emirde hakikat-ı
hale baktıkları için, müddeaları ittihad ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım
eder. Büyük bir taşın kaldırmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha
ziyade kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet alır.”[20]
“Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve
mahiyetin, bir âyinedir. Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedid bir
muhabbet-i beka, o âyine için değil ve o kalbin ve mahiyetin için değil.. belki
o âyinede istidada göre cilvesi bulunan Bâki-i Zülcelal'in cilvesine karşı
muhabbetindir ki, belâhet yüzünden o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş.”[21]
“Tesadüf, şirk ve tabiat"tan
teşekkül eden fesad şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına, Risale-i
Nur'ca verilen karar infaz edilmiştir.”[22]
“Evham, şübehat, dalaletin menşe' ve
mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve sıfât-ı İlahiyenin tecelliyat
dairesinden hariç addeder. Sonra tecelliyata mazhar olanlardan birisinin
mevkiinde kendisini farzeder. Onda fena olur. Sonra başlar bazı teviller ile o
şeyi de Allah'ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu
şirk-i hafîye girdirir. Ve şirk-i hafîden aldığı bazı halleri o masuma da
aksettirir.”[23]
“Halk-ı eşya hakkında "mûcibe-i
külliye" sadık olmadığı takdirde "sâlibe-i külliye" sadık olur.
Yani ya bütün eşyanın hâlıkı Allah'tır veya Allah hiç bir şeyin hâlıkı
değildir.
Çünki
eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez
bir
külldür,
baziyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır.
Başka ihtimal yok. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhî hükmünde
bir kıymet yok. Binaenaleyh edna bir şeyde Hâlıkıyet eseri göründüğü zaman,
bütün eşyada tahakkuk eder.
Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı
mütenahîdir, evsat yoktur. Zira Sâni' vâhid-i hakikî olmazsa, kesîr-i hakikî
olacaktır. Kesîr-i hakikî ise gayr-ı mütenahîdir.”[24]
“Sen kendi vücudunu yapmaya kadir
değilsin. Ve elin onu icad etmekten kasırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve
kasırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere-i kelimat denilen bir lisanı
veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir ağızı yap. Elbette yapamayacaksın.
Öyle ise Allah'a şirk yapma!”[25]
“Vâcib-ül Vücud zâtında, mahiyetinde
mümkine benzemediği gibi, ef'alinde de benzemiyor.”[26]
“Şu
âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve enva'ıyla "Lâ İlahe İllâ
Hu" diye tevhidi ilân ediyor.”[27]
“Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid-i Ehad'e
isnad etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları
tecelliyat-ı İlahiye adedince ilahları kabul etmek mecburiyetindesin. Evet
gözünü şemsden yumduğun ve timsalleriyle irtibatını kestiğin zaman timsallerine
ma'kes olan şeylerin adedince hakikî şemslerin vücudunu kabul etmeye mecbur
olursun.”[28]
“bürhan-ı enfüsî olan vicdana
müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin aktarına, neşr-i hayat ettiği gibi,
kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sâni'dir ki, istidadat-ı gayr-ı
mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müteşaibeye neşr-i hayat
eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder.”[29]
“Sual: Vahdet-ül vücudu nasıl görüyorsun?
Elcevab: Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan
bir tevhid-i zevkîdir.”[30]
“Beşerin zihni ve
fikri, Cenab-ı Hakk'ın azametine bir mikyas, kemalâtına bir mizan, evsafının
muhakemesine bir vasıta bulmak vüs'atinde değildir; ancak cemi' masnuatından ve
mecmu-u âsârından ve bütün ef'alinden tahassül ve tecelli eden bir vecihle
bakılabilir. Evet zerre mir'at olur, fakat mikyas olamaz. Bu mes'elelerden
tebarüz ettiği vecihle, Cenab-ı Hakk'ın mümkinata kıyas edilmesi ve mümkinatın
onun şuunatına mikyas yapılması, en büyük cehalet ve hamakattır. Çünki
aralarındaki fark, yerden göğe kadardır. Evet vâcibi mümkine kıyas etmekten,
pek garib ve gülünç şeyler çıkar.”[31]
“Ateşin
dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlale "bürhan-ı
limmî" denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi, eserden müessire
olan istidlale de "bürhan-ı innî" denir. Bürhan-ı innî, şübhelerden
daha sâlimdir.”[32]
“Hüseyin-i
Cisrî'nin dediği gibi, âsâr-ı medeniyetle müzeyyen ve bütün zînetlere müştemil
bir eve giren bir adam, ev sahibini göremediğinden o zîneti, o esasatı,
tesadüfe ve tabiata isnad etmeye mecbur olmuştur.”[33]
“Hülâsa: Tabiat, Allah'ın san'atı ve
şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir. Kuva dahi, o
mes'elelerin hükümleridir.”[34]
Delil-i
İmkaninin Hülasası:“Kâinatın ihtiva ettiği zerrelerden her birisinin gerek
zâtında, gerek sıfâtında, gerek ahvalinde ve gerek vücudunda gayr-ı mütenahî
imkânlar, ihtimaller, müşkilâtlar, yollar, kanunlar varken; birdenbire o zerre,
gayr-ı mütenahî yollardan muayyen bir yola sülûk eder. Ve gayr-ı mahdud
hallerden, bir vaziyete girer. Ve gayr-ı ma'dud sıfatlardan bir sıfatla
vasıflanır ve doğru bir kanun üzerine mukadder bir maksada harekete başlar ve
vazife olarak uhdesine verilen herhangi bir hikmet ve bir maslahatı derhal
intac eder ki, o hikmet ve o maslahatın husule gelmesi, ancak o zerrenin o
çeşit hareketiyle olabilir. Acaba o kadar yollar ve ihtimaller arasında o
zerrenin macerası, lisan-ı haliyle, Sâni'in kasd u hikmetine delalet etmez mi?”[35]
“Ey İnsanlar! Ne için misak-ı ezelîyi
unuttunuz...”[36]
“Ey insan! Şu
gördüğünüz yerler, gökler; sıfatlarıyla beraber, bir Hâlıkın halkıyla,
kasdıyla, tahsisiyle ve bir nâzımın nazmıyla husule gelip bu intizamı
bulmuşlardır. Kör tabiatın bu kadar büyük şeylerde yeri olmadığı gibi en küçük
şeylerde de yeri yoktur.”[37]
“Dalalet
yolunda nihayetsiz müşkilât var, hidayet ve vahdet yolunda nihayetsiz sühulet
var.”[38]
“Görünen eşya dahi, Cenab-ı Hakk'ın
âsârıdır. "Heme Ost" değil, "Heme Ezost"tur. Yani her şey O
değil, belki her şey Ondandır. Çünki hâdisat, ayn-ı Kadîm olamaz.”[39]
“Cenab-ı
Hakk'ın esma-i hüsnasının hadd ü hesaba gelmez enva'-ı tecelliyatı var.
Mahlukatın tenevvüleri, o tecelliyatın tenevvüünden geliyor. O esma ise, daimî
bir surette tezahür isterler. Yani, nakışlarını göstermek isterler. Yani
nakışlarının âyinelerinde cilve-i cemallerini görmek ve göstermek isterler.
Yani, kâinat kitabını ve mevcudat mektubatını ânen fe-ânen tazelendirmek
isterler. Yani, yeniden yeniye manidar yazmak ve her bir mektubu, Zât-ı
Mukaddes ve Müsemma-yı Akdes ile beraber, bütün zîşuurların nazar-ı mütalaasına
göstermek ve okutturmak iktiza ederler.”[40]
“Şu
kâinat yüzünde, hususan zeminin sahifesinde, gayet muntazam bir faaliyet
görünüyor. Ve gayet hikmetli bir hallakıyet müşahede ediyoruz. Ve gayet
intizamlı bir fettahiyet, yani her şey'e lâyık bir şekil açmak ve suret vermek
aynelyakîn görüyoruz. Hem gayet şefkatli, keremli, rahmetli bir vehhabiyet ve
ihsanat görüyoruz. Öyle ise, bizzarure şu hâl ve şu keyfiyet; Faal, Hallak,
Fettah, Vehhab bir Zât-ı Zülcelal'in vücub-u vücudunu ve vahdetini isbat eder,
belki ihsas eder.”[41]
“Vâhidiyet
ise, bütün o mevcudat birinindir ve birine bakar ve birinin icadıdır demektir.
Ehadiyet ise; her bir şeyde, Hâlık-ı Külli Şey'in ekser esması tecelli ediyor
demektir.”[42]
“o
Vâhid-i Ehad'den başka kimin haddine düşmüştür ki, ateşi aşçı yapsın ve kibrit
başı kadar bir zerrecik ateşe, binler batman eşyayı yuttursun ve hakeza...”[43]
“Ey
insan! Aklını başına al, dikkat et! Nasıl bir zât seni bilir ve bakar, bil ve
ayıl!..”[44]
“şu
sırdandır ki;Yani;imdadı vahidiyyet,her şeyin birinin mülkü olması,ve yüsrü
vahdet ve tecelli-i ehadiyet) Ehl-i felsefenin en ziyade ileri gidenleri olan
Sofestaîler, tarîk-ı haktan yüzlerini çevirdiklerinden, küfür ve dalalet
tarîkına bakmışlar; görmüşler ki: Şirk yolu, tarîk-ı haktan ve tevhid yolundan
yüzbin defa daha müşkilâtlıdır, nihayet derecede gayr-ı makuldür. Onun için
bilmecburiye herşey'in vücudunu inkâr ederek akıldan istifa etmişler.”[45]
“eğer
her mahluk, her zerre doğrudan doğruya Vâhid-i Ehad'e isnad edilse ve onlar ona
intisab etseler; o vakit o intisab kuvvetiyle ve seyyidinin havliyle, emriyle;
karınca, Firavun'un sarayını başına yıkar, baş aşağı atar.. sinek, Nemrud'u
gebertip Cehennem'e atar.. bir mikrop, en cebbar bir zalimi kabre sokar..
buğday tanesi kadar çam çekirdeği, bir dağ gibi bir çam ağacının destgâhı ve
makinası hükmüne geçer.. havanın zerresi, bütün çiçeklerin, meyvelerin ayrı ayrı
işlerinde, teşekkülâtlarında muntazaman, güzelce çalışabilir. Bütün bu
kolaylık, bilbedahe memuriyet ve intisabdan ileri geliyor. Eğer iş
başıbozukluğa dönse, esbaba ve kesrete ve kendi kendilerine bırakılıp şirk
yolunda gidilse, o vakit her şey, cirmi kadar ve şuuru mikdarınca iş
görebilir.”[46]
“Sa'dî-i
Şirazî'nin dediği gibi: Her şeyde Cenab-ı Hakk'ın marifetine bir pencere açar.”[47]
“Âlemde
her bir şey, bütün eşyayı kendi Hâlıkına verir. Ve dünyada her bir eser, bütün
âsârı kendi müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinatta her bir fiil-i
icadî, bütün ef'al-i icadiyeyi kendi fâilinin fiilleri olduğunu isbat eder.”[48]
“Ehl-i
Vahdet-ül Vücud, o kadar vücud-u İlahîye kuvvet-i iman ile ehemmiyet veriyorlar
ki, kâinatı ve mevcudatı inkâr ediyorlar. Maddiyyunlar ise, o kadar mevcudata
ehemmiyet veriyorlar ki; kâinat hesabına, Allah'ı inkâr ediyorlar. İşte bunlar
nerede? Ötekiler
nerede?”[49]
“Cenab-ı
Hakk'a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'andan
alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli,
daha umumiyetli oluyor.”[50]
(Allah’ı
inkar fikri karşısında)“Eşek muzaaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa,
"Bu fikri kabul etmem" diye kaçacaktır.
.... Evet o küfür; ahmakane, sarhoşane, divanece bir hezeyandır.”[51]
“Ey
ahmak-ul humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından
çıkar, arkana bak; zerrattan, seyyarata kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı
lisanlarla şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni'-i
Zülcelal'i gör.. ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın proğramını yazan
Nakkaş-ı Ezelî'nin cilvesini gör, fermanına bak, Kur'anını dinle.. o
hezeyanlardan kurtul!..”[52]
“Evet
Kadir-i Mutlak'ın iki tarzda, hem ibda' hem inşa suretinde icadı var. Varı yok
etmek ve yoğu var etmek; en kolay en sühuletli, belki daimî, umumî bir
kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin enva'-ı zîhayat mahlukatın şekillerini,
sıfatlarını, belki zerratlarından başka bütün keyfiyat ve ahvallerini hiçten
var eden bir kudrete karşı, "yoğu var edemez!" diyen adam, yok
olmalı!..”[53]
“Madem
cismen fâniyim, bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim, bu
âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâki-i Sermedî,
bir Kadîr-i Ezelî lâzım."[54]
“Valide
ve veledi (annesi ve evladı) bulunanlar ilah olamazlar.”[55]
“Katl
ve küfür,tahrib ve tecavüz olduğu için,gayre tesirat yapar.”[56]
“İşte
bu surette bir sineğin icadı, kâinat kadar müşkilatlı olur; yüz derece müşkil
müşkil içinde, belki muhal muhal içinde olacak. Çünki Hâlık-ı Ferd'den başka
hiçbir şey, hiçten ve ademden icad edemediğine bütün ehl-i din ve ehl-i fen
ittifak ediyorlar. Öyle ise esbab ve tabiata havale edilse, her şeye, ekser
eşyadan toplamak suretiyle vücud verilebilir.”[57]
“Bu
kâinatın Hâlık-ı Zülcelali Kayyum'dur. Yani bizâtihi kaimdir, daimdir, bâkidir.
Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer
kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyumiyet kesilse, kâinat mahvolur.”[58]
(Kainatı
devamlı değiştiren zatın kendisinin de değişmesi gerekmez. Zira,yerdeki ayinelerin
değişmesi,gökteki güneşin değişmesini değil,bilakis cilvelerinin tecelli ve
görüntülerinin tazelendiğini gösterir.
Hem çok iplerle bağlı çok gülleleri ve topları çevirdiğin
vakit,senin yerinde durup değişmemen lazım ki intizam ve düzen bozulmasın. Yoksa
intizam bozulacaktır.
Maddi şeylerde bu durum geçerli olursa,elbetteki
ezeli,ebedi,madde ve mekandan mücerred olan Allah’ın da elbette değişmemesi
gerekir ta ki alemin nizamı bozulmasın.
Hem değişme,sonradan
yaratılmaktan,ihtiyaçdan,maddilikten,tazelenmekten ileri gelir. Vücudu kesin
olan Allah için ise bu durum mümkün değildir.)[59]
“Ey
şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyasından istitar etmiş olan
Zât-ı Akdes! Zeminin bütün takdisat ve tesbihatıyla; seni kusurdan, aczden,
şerikten takdis ve bütün tahmidat ve senalarıyla sana hamd ve şükrederim.”[60]
(Şiddeti Zuhur;yani zıddının olmayışından
görülmemektedir. Nitekim güneşin zıddı olan gece olmasa ve bütün feza alemini
kuşatsaydı görülemiyecekdi.)[61]
“Kastamonu'da
lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. "Bize Hâlıkımızı tanıttır,
muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar" dediler. Ben dedim: Sizin
okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah'tan
bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.”[62]
“Evet
nasıl Güneş kayıdsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana, senin göz bebeğinden
daha yakın olduğu halde; sen mukayyed
olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için, çok kayıdlardan tecerrüd
etmek, çok meratib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta manen yer kadar
büyüyüp, Kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya Güneşin mertebe-i
asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de: Celil-i
Zülcemal, Cemil-i Zülkemal sana gayet yakındır, sen ondan gayet uzaksın.”[63]
“Evet
bütün istib'ad, müşkilât, suubet, helâket belki muhaliyet, onu tanımamaktadır.”[64]
“Tevhid
iki kısımdır. Meselâ: Nasılki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın
mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir.”
(1)O
mallar o zatındır.Fakat bu durumda o mallara sahib olan olabileceği için,bu
kadar mal ancak onun olur şeklindeki bilgi eksiktir.
2)Her
denk üzerinde o zata aid olduğunu okur ve bilir. Ve her şey onundur,der.
Birincisine,Tevhid-i Ami denir. Yani bütün bu alem Allah’ındır,der. Tafsilat
yapmaz. İkincisi ise,Tevhid-i Hakikidir ki her bir varlıkda Allah’ın isimlerini
görerek,bilerek,tafsilatlı olarak her şeyin onun olduğunu,kitab okur gibi
okur,bilir,tanır.)[65]
“Bir
şeyden her şey yapar, hem her şeyden bir tek şey yapar."[66]
“Ey
bîçare ve sinekten daha âciz, daha hakir! Sen necisin ki, şu kâinatın Sahib-i
Zülcelal'ini tekzibe yelteniyorsun?”[67]
“Mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mana-yı ismiyle
bakmamaktır.”[68]
“Ben
şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve
tanzim etmiş"[69]
“Her
birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir. Madem her şeyde ve bütün eşyada
bir birlik var, demek bir tek zâtın icadıdır"[70]
“Her
zerrede -hem harekâtında, hem sükûnetinde- iki güneş gibi iki nur-u tevhid
parlıyor. Çünki Onuncu Söz'ün Birinci İşaretinde icmalen ve Yirmiikinci Söz'de
tafsilen isbat edildiği gibi; her bir zerre, eğer memur-u İlahî olmazsa ve onun
izni ve tasarrufu ile hareket etmezse ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse; o
vakit her bir zerrenin nihayetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, her şeyi görür
bir gözü, her şeye bakar bir yüzü, her şeye geçer bir sözü bulunmak lâzım
gelir.”[71]
“Her
bir zerrede, Vâcib-ül vücud'un vücuduna ve vahdetine iki şahid-i sadık vardır.
Evet zerre acz ve cümuduyla beraber şuurkârane büyük vazifeleri yapmakla, büyük
yükleri kaldırmakla Vâcib-ül Vücud'un vücuduna kat'î şehadet ettiği gibi,
harekâtında nizamat-ı umumiyeye tevfik-i hareket edip her girdiği yerde ona
mahsus nizamatı müraat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle
Vâcib-ül Vücud'un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan zâtın ehadiyetine
şehadet eder. Yani zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur. Demek
zerre, -çünki âcizdir, yükü nihayetsiz ağırdır ve vazifeleri nihayetsiz çoktur-
bir Kadîr-i Mutlak'ın ismiyle, emriyle kaim ve müteharrik olduğunu bildirir.”[72]
“Feyâ
Sübhanallah! Zındık maddiyyun gâvurlar bir Vâcib-ül Vücud'u kabul
etmediklerinden, zerrat adedince bâtıl âliheleri kabul etmeğe mezheblerine göre
muztar kalıyorlar. İşte şu cihette münkir kâfir ne kadar feylesof, âlim de
olsa; nihayet derecede bir cehl-i azîm içindedir, bir echel-i mutlaktır.”[73]
“Ey
ehl-i şirkin vekili! İşte silsile-i kâinat kadar kuvvetli bürhanlar, meslek-i
tevhidi isbat eder. Ve bir Kadîr-i Mutlak'ı gösterir. Madem hilkat-ı semavat ve
arz, bir Sâni'-i Kadîr'i ve o Sâni'-i Kadîr'in nihayetsiz bir kudretini ve o
nihayetsiz bir kudretin, nihayetsiz bir kemalde olduğunu gösterir. Elbette
şeriklerden istiğna-yı mutlak var. Yani, hiçbir cihette şeriklere ihtiyaç yok.
İhtiyaç olmadığı halde neden bu zulümatlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var
ki, oraya giriyorsunuz?
....Bir
delilden, bir emareden neş'et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yok. Kat'î ilme
şek katmaz. Yakîn-i hükmîyi sarsmaz."[74]
“Her
şeyden Cenab-ı Hakk'a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var.”[75]
“Eğer
bir çiçekte esmayı okuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan; Cennet'e bak, bahara
dikkat et, zeminin yüzünü temaşa et. Rahmetin şu büyük çiçekleri olan Cennet ve
bahar ve zeminde yazılan esmayı vâzıhan okuyabilirsin, cilvelerini ve
nakışlarını anlar, görürsün.”[76]
“Ehl-i
dalaletin vekili, tutunacak ve dalaletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı
ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki:
"Ben,
saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyat-ı medeniyeti ve kemal-i
san'atı; kendimce, âhireti düşünmemekte ve Allah'ı tanımamakta ve hubb-u
dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserisini
bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.
Elcevab: Biz dahi Kur'an namına diyoruz ki: Ey
bîçare insan! Aklını başına al! Ehl-i dalaletin vekilini dinleme! Eğer onu
dinlersen hasaretin o kadar büyük olur ki, tasavvurundan ruh, akıl ve kalb
ürperir.
.....Şirk
ve dalaletin ve fısk ve sefahetin yolu, insanı nihayet derecede sukut
ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihayetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline
yükletir. Çünki insan, Cenab-ı Hakk'ı tanımazsa ve Ona tevekkül etmezse, o
vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihayet derecede muhtaç, fakir,
hadsiz musibetlere maruz, elemli, kederli bir fâni hayvan hükmünde olup, bütün
sevdiği ve alâka peyda ettiği bütün eşyadan mütemadiyen firak elemini çeke
çeke, nihayette, bâki kalan bütün ahbabını bir firak-ı elîm içinde bırakıp, kabrin
zulümatına yalnız olarak gider. Hem müddet-i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar
ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile
nihayetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır ve hadsiz arzuların ve
makasıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücudunu
yüklenemediği halde, koca dünya yükünü bîçare beline ve kafasına yüklenir. Daha
cehenneme gitmeden cehennem azabını çeker.”[77]
“Şimdi
ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmaneyi, basîraneyi,
rahîmaneyi ne ile izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem
tesadüfle mi, âciz camid esbabla mı izah edebilirsin?...”[78]
“Şimdi
ey bedbaht gafil! Şu halde Onu görmek ve tanımak istemezsen; aklını çıkar at,
hayvan ol, kurtul...”[79]
“Âmiriyet
ve hâkimiyetin muktezası; rakib kabul etmemektir, iştiraki reddetmektir,
müdahaleyi ref'etmektir. Onun içindir ki; küçük bir köyde iki muhtar bulunsa,
köyün rahatını ve nizamını bozarlar. Bir nahiyede iki müdür, bir vilayette iki
vali bulunsa, herc ü merc ederler. Bir memlekette iki padişah bulunsa,
fırtınalı bir karmakarışıklığa sebebiyet verirler. Madem hâkimiyet ve
âmiriyetin gölgesinin zaîf bir gölgesi ve cüz'î bir nümunesi, muavenete muhtaç
âciz insanlarda böyle rakib ve zıddı ve emsalinin müdahalesini kabul etmezse;
acaba saltanat-ı mutlaka suretindeki hâkimiyet ve rububiyet derecesindeki
âmiriyet, bir Kadîr-i Mutlak'ta ne derece o redd-i müdahale kanunu ne kadar
esaslı bir surette hükmünü icra ettiğini kıyas et.”[80]
“"İmkân,
mütesaviy-üt tarafeyn"dir. Yani: Adem ve vücud, ikisi de müsavi olsa; bir
tahsis edici, bir tercih edici, bir mûcid lâzımdır.”[81]
“Tevhidin
bir bürhan-ı nâtıkı olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm risalet ve
velayet cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyanın tevatürle
icma'larını ve ondan sonraki bütün evliyanın ve asfiyanın icma'kârane
tevatürlerini tazammun eden bir kuvvetle bütün hayatında bütün kuvvetiyle
vahdaniyeti gösterip ilân etmiş.”[82]
“İzzet-i
azamet ister ki; esbab-ı tabiî, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.
Tevhid ve celal ister ki: Esbab-ı tabiî,
dâmenkeş-i tesir-i hakikî ola kudret
eserinde.”[83]
(Hakikî tesirden elini çeksin, icada karışmasın, demektir.”
“Eski zamanda dalalet, cehaletten geliyordu. Bunun yok
edilmesi kolaydır. Bu
zamanda dalalet, -Kur'an ve İslâmiyet'e ve
imana taarruz- fen ve felsefe ve ilimden geliyor. Bunun izalesi müşkildir. Eski
zamanda ikinci kısım, binden bir bulunuyordu; bulunanlardan, ancak binden biri,
irşad ile yola gelebilirdi. Çünki öyleler hem bilmiyorlar, hem kendilerini
bilir zannediyorlar.”[84]
16-7-1991
MEHMET ÖZÇELİK
[1] Mesnevi-i Nuriye.B.Said Nursi.13.
[2] Age.13.
[3] Age.13.
[4] Age.14.
[5] Age.14.
[6] Age.15
[7] Age.30.
[8] Age.31.
[9] Age.71.
[10] Age.49.
[11] Age.52.
[12] Age.56.
[13] Age.104.
[14] Bak.age.108.
[15] Age.111.
[16] Bak.age.112-113.
[17] Bak.age.119.
[18] Age.125.
[19] Age.130-132.
[20] Age.144.
[21] Age.160.
[22] Age.165.
[23] Age.166.
[24] Age.167.
[25] Age.168.
[26] Age.169.
[27] Age.175.
[28] Age.222.
[29] Age.232.
[30] Age.233.
[31] İşarat-ül İ’caz.sh.83.
[32] Age.96.
[33] Age.100.
[34] Age.101.
[35] Age.103.
[36] Age.109.
[37] Age.112.
[38] Mektubat.17.