Zamanın birinde bir tilki varmış. Kıllımı kıllı.Tilki kıllı dediysem kılı çok demek değil. Kılı kırk
yarar cinsinden.Arkadaşı Duygusuz tilki , canım duygusuz dediysek
hiçbir şeyi duymaz demedik ya?
Bir de abileri durumunda olan
Arslancık varmış. Amaaan,hakaret etmiş,bir iş
yapamaz olduğunu söylüyorum zannetmeyin! Tilkilere aldanır da,ondan...
Ormanlar Girdabı,Girdab;bir çukur içerisinde bitkin bir vaziyette sahibsiz fidan ve filizlerin geliştiği,daha henüz ne idüğü açığa çıkmamış,kurumuş daha kurulmamış,ağaçlar
bozması bir yerin hazin adı...
Ağaçlar aralıklı,birbirinden
uzak. Ağaçlara pek benzer tarafları da yok ya! Ne ağaç denecek,ne
odun denecek,ne de kalem denecek gibi durumları kalmamış. Hayret,kurumamış,sökülmemiş,eğilmişmiş.
Yaa yine de düşmemişler mübarekler,her
nedense? Pek sahiblenecek tarafları da yok. Acaba
şimdiye kadar çok mu meyve vermişler? Çok hizmetlere hizmet etmiş demi bu hale
gelmişler? Söyleyende yok ya! gerçi bununla beraber
müşterileri de yok değil. Etraftan hatta biraz uzaklardan da olsa yakıtını,zahmetini çıkaracağı kadar almak için çeşitli
şekillerde de geliniyor. Bu gelişler bazen garib
sonuçlarla da neticeleniyor.
Böyle bir ormana arabalarıyla gelenler geldikleri
taraftaki ağaçların sıklığından içeriye giremiyeceklerini
anlayınca;ya bazen dağı aşıb,diğer
seyrek ağaçların bulunduğu taraftan girmek veyahut da çar-na-çar
gerisin geriye sessizce dönmek kalıyor.
Orman bu kadar mahzun dediysek,kimsesizde
demedik ya! Devriye gibi gezib korucularda var. Deynek kılınçları,yaprak kalkanları,ağız naraları bitkince de olsa var.
Oranın Abdalhan sakinleri
ise pek ilgisizler. Sürülerinden de pek emin olmadıkları halde çobanlık
yapmadıkları gibi,İt-de talib
olsa devredebilirler. Yakın komşu köylerden Muştulhav
bozmalarından bozuk,bozulmuş,boz bir bozboz –işi ney ki? İşi olsa da nolur
ki?-buna talib olur ve o güzelim sürüleri her gün
tanınmayan meralara götürür.
O otlaklarda dilediği şekilde otlatır. Oda kendi özel yetiştirdiği otlarla. Hayvanlar hiç karşılaşmadıkları,şimdiye kadar hiç yemedikleri nanelerle
şey yani otlarla karşılaşırlar. Ancak mecbur bırakıldıkları durumlarla karşı
karşıya kalan hayvanlar,isteksizce de olsa yerler.
Ancak yenileceklerinin hiç de farkında değildirler! Başkalarına yem olmak üzere
beslenmektedirler.
Gün be gün değişen hayvanlar,azar
be azar eski ırklarından ve ırkdaşlarından bir çok özellikleriyle
ayrılmakta,kopukluk gösterib,uzaklaşmaktadırlar.
Pek yedikleri doyurmamakla beraber,sun’i gıda diyerek yedirilen bu gıdalarda anormal
gelişme gösterirler. Dışı seni yakar,içi beni yakar,kabilinden. Meğer Hormonlu yiyeceklerle beslenmekte
imişler. Ama ne hormon?
İleride ise kral haşmetinde tahtına kurulmuş,bahtını kaybetmiş,kuruntulu çoban katılarak bu
durumu seyrederken,bir yandan da katıla katıla gülmektedir.
Gülüşlerinde tam bir sinsilik görülmekte,bakışlarında
derin düşünce ve bazı hesabların yattığı
anlaşılmaktaydı.
Sürü sahib köylüler geç de
olsa bu değişikliğin farkına vardılar. Ancak iş işten çoktan geçmiş,köprü
çoktan geçilmişti. Atı alan Üsküdarı geçmişti. Ağlamalar,sızlamalar,dize vurmalar fayda etmiyordu. Bu
karmaşık yollarda düze çıkılması gerekiyordu. Onun için hiç olmazsa baharda
doğacak olan yavru ve yavrucuklara sahib çıkılmalıydı,vakit geçmeden...Onlar kurtulmalıydı.
Kurtulmasına kurtulmalıydı da,nasıl? Zira ne mer’a var,ne çoban,ne de
kuzucukları yetiştirecek eleman... Bunlar yetmiyormuş gibi,sürülerinin
etrafında dolanan azılı kurtlar? O kurtlar nasıl atlatılıp,kuzucuklar
onların ellerinden nasıl alınacaktı? Gel de bu keşmekeşlikten kurtul?
Çobanın siyaseti,bunların
tedbirsiz ve ilgisizliği malı çoktan elden çıkartmış,artık herkes kendi başının
çaresine bakıp,kendini kurtarma çabasına düşmüştü. Bu uğurda her şey,her değer feda edilmişti. Artık değerlerde değerini yitirmiş,alıcı bulamaz olmuştu.
Değerlere sahib olmakla tecrid edilip değersiz kılındığı yetmiyormuş gibi,bu durum kendisiyle beraber yedi sülalesine
ödettiriliyordu. Oda çektire çektire. Bu uğurda yüz
altmış üç adet idam sehbası bile hazırlanmıştı,bir
öcü gibi.. Hött..Heeeee..Tamammmmıı..
Böylece her şey tamamdı veya öyle olacak ve görünecekti...
Artık eşkıya dağdan inmiş,görevini
daha rahat ve vicdani bir şekilde Adalet köprüsü kullanarak,kurulacak o
köprüden geçilecekti...
Kısaca ve kısa yoldan işler tamamlanıyor,suskunluk
sağlanıyordu,ipin ucu ellerinde olanlarca...
Bu hal tüm âfakı sarmıştı. Yer gibi gök dahi bu durumu şaşkınlıkla seyrediyor,göz yaşlarıyla hıncını boşaltıp,teskin etmeye
çalışıyor,ağlıyor,ağlıyordu.
Köylüler bu durumu görüşmek için bir araya gelemiyor,meselelerini konuşamıyorlardı da. Çare olacaklar
yok ediliyor,çaresini bulacak eserler imha ediliyordu.
Çaresizdiler. Çar-ı naçar... Her taraftan ümid kesik
bir vaziyette idi.
Artık önlerine gelen,karşılarına
çıkan her şeye bir çare gözüyle bakıyorlardı. Aldanıyor,aldatılıyorlardı.
Çaresiz bırakılıyor,çaresizliği
arttıracak çareler sunuluyordu. Kirli su doğrudan sunulmuyor,sular
kesilerek suya muhtaç insanlar kirli suları içmeye mecbur bırakılıyordu.
Menfi cebhede olduğu gibi,müsbet cebhede
de bir kuraldır ki;Zorlu dönemler,zorlu insanlara gebedir. bir çare olarak
herkes bu zorbalıklara karşı,zorlu bir kurtarıcıyı
dört gözle beklemekteydiler. Zulmün ve menfiliğin sıkletinde olacak bir
kurtarıcı. Zira ringdeki rakiblerde sıklet aranır.
Işıktan mahrum bırakılan bu insanlar,güneşin
doğuşunu beklemekteydiler. Güneşe hasret kalan bu insanlar,güneşi
de unutur olmuşlardı. Her eline meşale alanın etrafına toplanılıyor,arkasından
gidiliyordu. Tam bir çaresizlik içerisinde idiler.
Yeter ki nesillerini tüketen,geçmişlerini
karartıp,nurlarını söndürene karşı bir nur verilsin. O nur isterse bir mum
ışığı olsun. geçmişini bir nebze aydınlattığı gibi,geleceğine
de ışık tutsun.
Tek-tük etrafta ışıklar yanmaya başladı. Ancak bu
azıcık ışıktan da rahatsız olan Çobanın yetiştirdiği özel yarasalar buna
tahammül edemediler. Üflediler,üflediler. Söndürdük
dediler. Nesillerini ve köklerini kestik dediler. Nura ait ne varsa yok ettiler
veya yok ettik zannettiler.
Sönük ışıklı olanlar sönmüş,bir
kısmı içten içe kendi kendini yakarcasına,yiyip bitirircesine devam
ederken,yıldız timsal olanı bulutların
arkasında ışığını yakmaya devam etmiş,sönmeden ve söndürülmeden ve de
söndürülemeden etrafını merkezden muhite doğru aydınlatmıştır. İlk etapta önemsenmemiş,önü bulutlanmış,üfürülmüş,üfürülmüş,bazen
gizlenmiş,bazen açığa çıkmış ama yine de bitmemiş. Üfürüldükçe parlamış...
Şımarık çoban tüm çiçeklerin köküne kezzab dökmüş,tüm sigortaları
attırmış,tüm nesilleri kısırlaştırmanın veya hariçten bozuk damızlık getirmenin
bozukluğu ile rahat ve emniyetli olan hayatını devam ettirmiştir.
Ancak kaderden revamıdır? Allah’ın adaletine sığar
mı? Hem müsabakanın gereğimidir ki;ringe rakibsiz çıkılsın? Veya bir tarafın her şeyi tam,diğer tarafın ise hiçbir şeyi ve hususiyeti olmasın?
İşte bizim çoban rakibinden habersiz kırıb geçmekte,kesip biçmektedir.
Hayatının uzun müddeti böyle rakibsiz,ringde gurur içerisinde dolaşmakta iken karşısına davetsiz
çıkan beklemediği rakibin kendi foyasını meydana çıkarması telaşına kapılır.
Çünkü karşısındakini tanımıştır. Onun kendisini tanıdığı gibi...
Şimdiye kadar bayraklar elden ele dolaştırılmış,en
son çobana teslim edilmiş,tıpkı rakibininki gibi...
Bu yönüyle bu oyun son oyun,oynanacak,ortaya
konulacak,kozlar da son koz olacaktı. Bu yönüyle bu son oyun,oyunların
sonunu belirleyecektir.
Neticeyi sezen çoban,rakibini
hile dolaplarıyla mat etme yollarını arar. Tilkinin kuzuya,kurdun
koyuna bahanesi nevinden bahaneler
uydurur. Sen niye benim suyumu bulandırıyorsun? Oysa koyun ve kuzu derenin
aşağı tarafındadırlar,tilki üst tarafta,su nasıl
bulansın ve bulandırılsın?
Senin yavrun,benim çocuğumu
niye dövdü? Oysa kuzunun daha kendisi yavru,yavrusu da
nereden çıktı? Bir de biri kuzu yavrusu,diğeri ise
tilki ve kurt yavrusu? Şu tezada bakın!
Şeyyy. Yan gözle niye baktın...Yavrucak kuzu tilki değil ki kem gözle bakmış
olsun. bahane ya,her şey olur... Bin sene önce kuzunun
dedesi onun dedesini dövmüş de olabilir.
Hükümet gibi olan,ancak
zorbalıklarla iş görüb,hiçbir iktidarı olmamakla
muktedir olmayan çoban,hileyle iş görür,işlerini hile ile yürütür. Tam bir hilebaz,düzenbaz ve de hokkabaz...
Çobanın kurduğu fabrikanın çarkları devamlı zehir
gibi zakkum üretir. Zıkkım mı zıkkım. Yapısı öyle,yılan gibi. Suda içse zehir akıtmakta...
Öyle bir fabrika kurmalı ki;zehire panzehir,zakkuma mukabil cennet meyvesi
olsun. Her taraf bunlarla dolsun. Zakkumlar yok olsun. Yiyenler,yemek
arzu edenler solsun,her taraf yemiyenlerle dolsun.
Yemeye de mani olunsun.
Fabrika kurulmuş,üretime
geçmiştir. Nur üretmektedir. Ancak şimdilik tüketim pek olmamaktadır. Zira
ambargo bütün şiddetiyle uygulanmakta,nitekim hala da
devam etmektedir...
Havanın teneffüsü bile şarta bağlı. Bütün bu
zorluklar içerisinde vücut saksısında mahdut ve mâdud
yani sayılı ve sınırlı çiçekler yetiştirilir. İstikbale sunulur. Kışta
gelenlerin baharda geleceklere sundukları ebed
boyutlu hediye...
Gitmeyen kış götürülmeye,gelmeyen
bahar bin bir meşakkatle getirilmeye çalışılır.
Bir baharın gelmemesi için bütün vasıtalar kullanılmış,tüm engeller denenmiştir.
Ancak kainatın küçük bir örneği olan ve bütün mevsimleri,tabiattaki umum kanunların bir nümunesi kendisinde bulunan, fedakar insanların
fedakarlıklarından mevsimler oluşturulmaya başlanır.
Bir yandan mevsimlerin gelmesi,bir
yandan da mevsimlerin oluşturulmasıyla uzun zamanlarda ancak elde edilebilecek
neticeler kısa zamanda elde edilmeye çalışılır.
Artık devran tersine dönme meylini göstermiştir.
Çobanın yerine devrettiği yaverinin devride kapanışa
doğru yol almış,istibdat devri artık kendisini koruma
çabalarına düşmüştür.
Nesli kesik olan Ebterler,yavaş yavaş neslini Kevser gibi nesillere çar-ı na-çar devretme mecburiyetinde kalmış,çıkışın inişine doğru
hızla tepe taklak,bir daha kalkmamak üzere gümlemeye gitmekteydi.
Her çıkışın bir inişi,her
doğuşun bir zevali hakikatı tahakkuk etmekteydi.
Devri zulüm gidişe,devri
saadet gelişe başlamıştı. Artık becayiş yapmışlardı. Çünki,artık zulüm çarşısında
müşteri azalmış,malları satılmaz olmuştu. Kimse talib
olmuyordu. İflasın eşiğindeydiler. Şapka düşmüş,kel
görünmüştü. perde açılmış,foya meydana çıkmıştı. Kimin
ne olduğu gün yüzü gibi anlaşılıyordu.
Artık eski duruma olan taleb,daha seri bir şekilde
yeni ve gerçek saadete yönelmiş,taleb arttıkça üretim
fazlalaşmış,fazlalaşma oldukça,zulüm ve zulümat bir
daha dirilmemek ve kalkmamak üzere toprağa gömülmüştü.
Çoban ve âvanelerinin
devri ve devranları ebediyyen bitmiş,nur
ve nurun temsilcilerinin devri bütün haşmetiyle başlamış ve görülmüştü. Çünkü
güneş doğmuş,bahar gelmişti.
Bütün güzellikler cennet suretinde tecelli edip görülürken,diğer yandan da bütün çirkinlikler,bütün
çıplaklığı ve çirkinliğiyle cehennem olarak ortaya çıkmıştı.
Ne mutlu cennet ve temsilcilerine...Binler
nefrin ve nefret cehennem ve ehline...
Zaman gösterdi ki cennet ucuz değil,cehennem
dahi lüzumsuz değil...
Akibet,netice ve sonuç;Takva ehli olan
iyilerin ve ehli imanındır...
MEHMET ÖZÇELİK