(Bedüüzzaman’ı Tanıyalım)

 

 

 

 

Bedüüzzaman Said nursiyi en sağlıklı olarak eselerinden tanımak mümkündür.

    Bununla beraber onun yanında bulunup hizmet etmiş ve onunla görüşmüş olanların ifadeleri de mesela’ nin aydınlatılmasın da önemli önem li rol oynamaktadır.İşte bu son şahitleri

      Abdul Baki arvasi anlatıyor; ‘Ziyaret sırasın da üstad gelecek günlerden bahisle’ üzülmeyin başınıza çok işler gelecek.Sizi çok rahatsız edecekler.Üzülmeyin hak yerini bulur, Onlar şeriatı kaldırmak istiyorlar, şeriatı garra (parlak şeriat İslamiyet)incelir, ama yinede kopmaz.Onun sahibi allah’ tır.Bir koruyucusunu gönderir, yeniden İslamiyet’i ihya eder, dedi.(Son şahitler N. Şahitler-1/59)

Abdullah sağcı dede anlatıyor. ‘Bezüüzzaman evliyaların en son zinciridir.’

Halil çınar anlatıyor; Bezüüzaman vücuduna deymeyen kurşunları askerlere gösterirken , şöyle diyordu ! ‘ bu kurşunlar bir hakkın Müslüman olanlara tesir etmez.’(Ayşe- 1/80)

Mustafa yalçın anlatıyor; Üstad Sibirya da bize gelecek zaman da buralar da müslüman olur ; ama şimdi anlamıyorlar, diyordu (Age-85)

   - Binbaşı Ali haydar anlatıyor; ‘bedüüzamanla birlikte Volga nehrini çok harika bir tarzda geçtik. Nehri geçerken , ayağımız kara gömülür gibi , bazen topuğumuza, bazen dizimize kadar suya batıp çıkıyorduk.ben çok heyecanlanıyordum.Nehri geçtikten sonra bezüüzzaman bana dönüp dedi ki;

   ‘Kardeşim Ali haydar , cenab’ ı hak hz. Musa aleyhisselam’ a denizi musahhar ettiği gibi , bizi de senin yüzün hürmetine Volga nehrini musahhar etti.

(Age 1/88)

   - Bediüzaman harp arkadaşı molla yasin saatci oğlu anlatıyor; Diğer bir çok alimlerin ilmi deniz olsa, onun topuğuna bile ulaşamazlar.Onun himmet ve kerametlerini çok gördük. (Age1/93)

    - Sinan ömür anlatıyor; Hakim ol selim ol, refik ol şefik ol .İşte sana söyleyeceğim budur’ der.(Age1/99)

    -Molla hamid ekinci anlatıyor; Bir kabrin başında nezaret eden üstad anlatıyor; Saliha bir kadının mezarının yanından geçiyordum.Bu kadın hayatta iken zinete, süse ve boncuğa biraz düşkünmüş.Dünaya da iken gerdanlığı kırılmış, onu ipe dizerken vefat etmiş.Kabrinde de hala boncuk dizmekle meşgul ihtimal ki kıyamete kadarda onunla meşgul olacak.Kıyamet kopduğun da ne çabuk kıyamet koptu, daha boncuğumu dizip bitiremedim diyecek.Ben bunun  için durup cenab ı hakkın azametini seyrediyordum. (Age1/23)

Ve üstad diyordu; Midenin üç hakkı üç hissesi vardır.Sadece birisi yemek içindir.Eğer Böyle yapmazda ölçüsüz doldurursanız davarlık bir ahıra 15 davar doldurmaya benzer. ( Age1/24)İsmail Perihan oğlu anlatıryor; Üstad bana insanlarla fazla münasebet iflas alametidir.Onun için buralarda (Barla da)fazla kişilerle görüşmüyorum dedi.(Age1/29)

Kinyas kartal anlatıyor: Bir askeri kendisinin yanında vazifelendirmişlerdi.Asker bir gün yüzbaşısına gelerek söyledi;

‘Ben bu zatın kapısında bekliyorum, bundan sonra bekleyemem, çünkü kapısını ben kilitliyorum kapı açılıyor namaza kalkıyor kendisiyle birlikte binlerce adam kılıyorlar korkarım haca uça!... Yüzbaşı askere şu cevabı verdi; Oğlum hoca uçarsa sen de eteğine yapış nereye giderse birlikte gidersin.(Age1/40)

Sıdık alp Hızır oğlu anlatıyor: Bir sohbette hocalara hitaben ‘ siz beni anlatıyorsunuz , eğer Mevlana Halid’ i bağdadı ve imam’ ı Rabbani gibi zatlar olsaydı said’ in kim olduğunu anlardı, demişti.(Age1/52)

Hasan basri çantay anlatıyor:’ İlk meclis de bediüzzaman ne kadar haklıymış, bir hocalar üstad bediüzzamanı desteklemedik ve yalnız bıraktık.Biz hocalar Bediüzzaman biraz fazla gidiyor diye, kendilerine mani olmaya çalıştık.Kendilerini durdurmak için, aman fazla ileri gitme diyerek çeketi ’ nin  eteyini çekmiştik.Bizler biraz da korkuyorduk.Bediüzzaman çok pervasızdı.hiç kimseden çekinip korkmuyordu.Ama yıllar geçince Bediüzzaman ne kadar haklı olduğunu gördük, bizlere hakkını helal etsin.(Age1/224)

-Bediüzzaman anlatıyor: ‘ Bundan kırkyıl kadar evvel şeyh esad efendi kardeşim bana geldi.’ Kardeşim Said, esad tuttuğun bu yolu tarikatla birlikte devam edersen zamanın imam veya reisi olursun dedi.’

Cevaben dedim:Kardşeim öyle bir zaman gelecek ki, iman adet kabilinden sallantıda olacak, biz tarikat bir tarafa hepimiz bu günden tezi yok imanı hüccetlerin gönüllerde yerleşmesi için birleşirsek o zaman en faydalı en lüzumlu vazifemizi yerine getirmiş oluruz.’Kardeşim öyle bir mürşid bulki, hayatın da kuran’ ı azimüşşan ve peygamberimizin mübarek sözlerine ittiba edip, gayrı en küçük bir bidat işlememiş olsun.Böyle bir zatı bulda beraber intisab edelim.ben ehli tarika munarız değilim.Benim on üç tarikattan iznim var.Fakat bu güne kadar en yakınlarımın hiçbirisine tarikat dersi vermedim. Zamanımız onun zamanı değil…(Age1/244)

1926 ile 1934 seneleri arasında bir korulukta yangın çıkıyor.Sabri efendi bu alevleri ne yaptıysa söndüremiyor, önleyemiyor.Neticede sırtında üstadından yadigar olarak bulunan cübbeyi çıkartarak alevlere doğru uzatıyor, dalga dalga yayılmak istidadı gösteren kızıl alevlere hitap ediyor. ‘ Yak işte yakabilirsen.İşte bu bedüüzama ‘nın cübbesi’.Az sonra alevler çekiliyor, ferini kaybediyor ve nihayet sönüp gidiyor.Bu hadise bedüüzaman’ a intikal edince nurlu üstad tebessüm ederek sıdık Sabri (Arseven’ e) efendiye hitaben; Keçeli beni orman koruyucusu mu yaptın diye latife yapıyor.’(Age1/292)bkn-1/412)

Refet barutçu anlatıyor; Bir gün üstad hazretleri bir münasebetle üç kişinin tasarrufu devam ediyor.Bunlardan birincisi Abdulkadir’ i geylani hazretleridir, diye buyurunca ,(Refet bey) ‘Efendim diğer ikisi kimdir?’ Hazret’ i üstad ise; diğerleri hayati’i harrani ile maruf ‘ u kerhi diye cevap verdi.(Age1/324)

Hulusi yahyagil anlatıyor; Bir gün hazreti üstad şöyle buyurdu:Eğer siz eski zaman da olsaydınız , bu dersleri ve hakikatleri öğrenebilmek için, sürüne sürüne gelirdiniz, diye buyurdu.(Age1/330)

Abbas Mehmet kara anlatıyor: Bir akşam üzeriydi namaz için yokuş başı mescidine gelmiş, ezanı bekliyorduk.Hoca efendi elinde bir odunla tavuğu kovuyordu.tavuğu niçin kovduğunu sorduk .Tavuk oradan oraya kaçıyordu, fakat üstad odunu atıyor tavuğu dışarı atmak istiyordu.Biz arkadaşlarla bunun sebebini sorduk Bize cevaben üç yumurta gösterdi. ‘ Bu tavuk dün iki tane, bu gün ise üç tane yumurtladı.Benim iktisat kaidemi bozuyor.Bu sebepten kovuyorum, dedi.(Age.1/400)

         Sahabe imanı, İslam celadeti

 

Eşref  edip sebilürreşad’ ın 15. cildinin 356. sayısında ‘ sahabe imanı, İslam celadeti’ başlığı altında şunları yazıyordu:

Ashab’ı kiramdan Hz. Abdullah bin Huzeyfe , Resul’ i Ekrem efendimizin islama davet hakkında iran şahına yazdığı mektubu yazdığı mektubu götüren zattır.Şam fütühatın da Bizans ordusu ile yapılan muharebede esir düşmüştü.Bizanslıların kaidelerine göre , esir düşen kimse evvela mezhebini bildirir, ondan sonra bu mezhepten feragat eder.Hıristiyan dinine girer,ancak bu sayede kurtulurdu.Yoksa böyle yapmadığı taktirde , zeytin ağaçlarından büyük bir odun yığını hazırlanır,üzerine zeytin yağı dökülür, esir o ateş içine atılır yakılırdı. Hz. Abdullah bin Huzeyfe diğer Müslüman esirlerle beraber Bizans hükümdarı’ nın huzuruna getirildi.Hıristiyanlığı kabul edilmesi teklif edildi.kabul etmedi,şiddetle reddetti.mezhebini değiştirmek için çok uğraştılar , fakat muvaffak olamadı.Abdullah Müslüman olarak ölmek istediğini söyledi.

Bunun üzerine adet gereğince Hz. Abdullah ateşe atılmak üzere ateş yığınının yanına getirildi. Bizans hükümdarları da orda hazırlardı.papazlar ve hükümdarlar ,Hz. Abdullah’ ın illa Hıristiyan olmasını tekrar ile sürdüler.Hz. Abdullah kemal’i metanet ve şahametle reddetti.Nihayet ateş yakıldı.Hz. Abdullah ateşe  atılacaktı.Ateş karşısında da yine Müslüman olduğunu, kulhü vallahu ehad, allahhus samed, lemyelid velem yuled diyerek bu batıl dine intisap etmeyeceğini söyledi.

Değil beni dedi ,benim vücudumun her bir zerresi Abdullah olsa, hepsine de ayrı ayrı cefa etseniz , ateşte yaksanız , yine Abdullah hak yoldan dönmez.Allah yolunda , bir olan halık’ ı zülcelal yolunda kalır.Yanlız benim canım değil , binlerce Abdullah’ ın canı hak yolunda feda olsun. ‘Bizans hükümdarı ve papazları , bu İslam iman kuvvetini görünce hayret ettiler,yeni bir teklifte bulundular.Hükümdarın elini öpmek şartıyla kendisini serbest bırakacaklarını söylediler.Hz. Abdullah bunu da kabul etmedi, reddetti. ‘ Ben bir Allah’ a inanan bir müslümanım.Bir haça tapa’ nın elini öpmemdedi.Kendisine pek çok mal , mülk ve servet vereceklerini söylediler.Hz. Abdullah bunların hiçbirisini kabul etmedi.

‘ Bu derece iman, bu derece metanet ve celalet, hükümdarı büs bütün hayrete düşürdü.Böyle iman sahibi bir zatı ateşte yakmaya kıyamıyordu.

Bu defa başka bir teklifte bulundu.Kendisinin alnını öpmek şartıyla , bütün Müslüman esirleri serbest bırakacağını söyledi.Seksen kadar Müslüman esir vardı.Hz. Abdullah bu teklif üzerine düşünmeye başladı:Benim hayatımın kıymeti yok.Hak yolunda ateşte yanarım ölürüm.Fakat benimle beraber seksen Müslüman da yakılacak.Bir putperestin alnını öpmek, bir müslümana yakışmasa da seksen müslümanın da hayatını kurtarmak da büyük bir meseledir.’

‘ Seksen müslüman’ ın serbest bırakmak şartıyla bu teklifi kabul etti.Esir Müslümanları beraberin de alarak Mekke ye geldiler.Hz. Ömer bu mücahitleri , bu kahraman Müslüman Hz. Abdullah’ ı bizzat karşıladı ve Abdullah’ a sarılarak elini öptü.O arada latife kabilinden bazıları, bu zat karşıladı ve Abdullah’ a sarılarak elini öptü,serbest oldu dediler.Hz. Abdullah hemen cevap verdi.Evet maalesef öyle oldu.Fakat seksen Müslüman ‘ın  da hayatını kurtardım.ondan alıp ailelerine kavuşturdum.’ Bu sözün üzerine Hz. ömer’ ül Faruk (r.a)bir defa daha Hz. Abdullah’ ın alnından öptü.’ Bu İslam celadet menkıbesini, neşretmekte olduğumuz asr’ ı saadet, Peygamberimiz ashabı adlı muazzam eserin dördüncü cildinden naklediyoruz.bu bize merhum said nursi’ nin esareti zamanın da Moskof kumandanına karşı gösterdiği celadet ve şehameti hatırlattı. ‘ Merhum üstad umumi harpte Ruslara esir olduğu zaman, buna benzer bir hadise cereyan etmişti.Rus kumandanı esirleri teftiş esnasında üstad kumandanın selamını almıyor,yerinden bile kalkmıyor.Bu hareketten kumandan hiddetleniyor.belki görmemiştir diye tekrar önünden geçer.fakat üstad tekrar yerinden kalkmayınca kumandan tercuman vasıtasıyla , herhalde beni tanımadılar diyor.Üstad hayır!diyor.tanıyorum,kumandan nikola nikoliç!

  Kumandan, şu halde rus ordusuna ve dolayısıyla rus çarına hakaret ediyorsunuz. Üstad hayır diyor.Hareket etmedim ben bir Müslüman din alimiyim, imanlı bir kimse Cenab’ ı hakkı tanımayan bir adamdan üstündür.Binaen aleyh , ben sana kıyam edemem.

‘Bunun üzerine üstad’ ı  divan’ ı harbe verirler.Subay arkadaşları neticenin vehametini taktir ederek, üstad’ ın özür dilemesini istirham ederler.Fakat üstad katiyen kabul etmez.Kemal’ i izzet ve şehametle şöyle der: ‘Bunların idam kararı, ebedi aleme seyahet etmem için bir pasaport hükmündedir.’

Nihayet divan’ ı harb idam kararı verir.Hükmün infaz edileceği sırada Üstad, namaz kılmak için müsaade ister.Vazife’ i diniyesini ifadan sonra atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder.tam o sırada Rus kumandanı yetişerek, o hareketinizin mukaddesatınıza olan bağlılığınızdan ileri geldiğine kanaat getirdim.Tekrar tekrar rica ederim, beni affediniz der ve idam hükmünü geri alır.

                   Abbas Hulusi Yahya gil anlatıyor

 Dersim isyanı

1938’ de bizi dersim isyanını önlemeye ve bastırmaya memur etmişlerdi.İsyan dedikleri şey de , bazı dağ köyleri o yıl vergi vermemişti.Bize verilen emir ise tek kelime idi: imha!...

‘ Canlı bir şey bırakmayınız, genç-ihtiyar , çocuk-kadın ve saire. Bunların çoğu rafizi idi. Fakat bu tarz bir muamele ile, bunlar salah mı bulacaklardı? Ben kıt’ a komutanı idim.En çetin ve zor vazifeyi de bize verdiler. ‘ Sen piyadesin, seni topla takviye etmek gerektir’ deiler.

‘ Müthiş bir hüzün ve ızdırap içinde idim. Hz. üsdat benim bu hüznümü hissetmiş. Bu durumu kendisine yazıp soramadım.Nasıl yazabilirdim? Bu ızdırabımı kağıda nasıl dökebilirdim? Tam merhum pederimle vedalaştım. Hayvana bindim gidiyorum.Bir de baktım, hizmet erikoşarak geldi.Elime bir mektup verdi. Mektubu açtım.Mektubu Üstad Kastamonu dan Ürgüp müftüsü olan kardeşi Abdulmecid vasıtesiyle gönderiyordu:

‘ Hulusi’ nin bir gailesi var, diye hissediyorum. Merak etmesin. Risale’ i nur şakirlerine inayet ve rahmet , nezaret ve himayet ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevap verir, geçerler; o musibetlere karşı sabır içinde , şükür ile , metanetle mukabele edilmek gerekir. Hem o hem sizler , bütün dualarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz.’

‘ Az sonra isyan olan bölgeye gittik. Döndük dolaştık. O bölgeyi terk etmişler, dağlara mağaralara çekilmişler. Rahmet’ i ilahiye yardımımıza yetişti. Elimizi kirletmeden ve kana bulaştırmadan bizi kurtardı.

Yüz yirmi kişiye kelepçe kafi gelmediğinden sarıklı Antalya müftüsü çil Ahmet efendi ile Bekir ağayı çamaşır ipiyle bağlamak isteyen çavuşa , muhafız alayından gelen jandarma subayı mülazım Ruhi bey , ‘ Çekil ordan’ deyip mani oluyor ve elleri bağlı olmadan götürüyor.Daha sonra da baladız istasyonunda diğer maznunların da kelepçelerini açarak yola öyle devam ediliyor.Namaz vakitlerinde mola veriliyor.Yol güzergahındaki şehirlerden geçerken merkez kumandalarına ve vazifeli kimselere maznunlar hakkında izahatta bulunarak: ‘ Bunlar masumdur, zulme mazur bırakılmış kimselerdi’ şeklinde konuşmalar yapıyor.Bu hatırayı gülerek anlatan Refet bey , bize Bedüüzaman’ ın bir ifadesini hatırlatmaktadır. ‘Hedef hepsini imha idi.Ama olmadı.(Bkn.2/20Age)

                            ‘Ramazan’ a ait’

Refet bey yapılan zulüm ve haksızlıklara misal olarak size bir hatıra anlatayım demiş ve şöyle devam etmişti:

   ‘İsparta da ani yapılan baskın ve araştırmalarda ele geçirilen Risale ve mektuplar arasında bir kitabın üzerinde ‘Ramazan’ a aittir’ diye bir yazı vardı.İslam yazısını okuyamadıkları için kimdir bu ramazan diye aradılar, taradılar, nihayet isparta atabey’ in köylerinden ramazan isimli bir vatandaşı da ellerini bağlayarak eski şehir hapishanesine yolladılar.Aradan iki ay geçtikten sonra kitabın Ramazan efendiye ait değil, Ramazan ve orucun hikmetlerini anlatan bedüüzzaman’ ın ramazan risalesi olduğu anlaşıldı.Mazlum ve masum ramazan efendi tahliye edildi.hapishane de bedüüzaman tebessüm ederek kardeşim ramazan hakkını helal et diye ramazan’ ı teselli ederdi’ diyor refet barutçu.Mehmet gül ırmak anlatıyor: ‘Hapishanede aramızda hiç tanımadığımız birisi vardı.Bize sizin yüzünüzde nur parlıyor diye bizimle konuşmak istiyordu.Sonra üstad çaydanlığın altına bir pusula yapıştırıp göndermişti.Pusula da ‘Dikkat edin , ileri geri konuşmayın.O adam çavuştur.İçinize onu gazi göndermiştir, diye yazılı idi. (Age2/22)

Mustafa ezener anlatıyor: Üstadın son yıllarda sık sık derslerinde bulunmuştuk. Sabah derslerin de hep bulunmuştum. Bir gün ders esnasın da meyve risalesi okunuyordu.İzavekab sekiz yüz on ederek o zamanlarda ehemmiyetli maddi manevi şerlere işaret eder.Eğer beraber olsa miladi 1971 olur, o tarihde dehşetli bir şerden haber verir.Yirmi sene sonra şimdiki tohumların mahsülü ıslah olmazsa, elbette takatları dehşetli olacak. ‘Bu cümle okununca üstad celallenerek ellerini kaldırdı ve tam! Tam! Hezimet’ i fahişe ile mağlubiyetlerinin senesidir, diyince ben sordum. Efendim bu  mağlubiyet yalnız ehli imana da şümülü var mı? Bediüzzaman ise’ kardaşım, bu tarih küfrün mağlup tarih dir’ diye cevap verdi. ‘ Bir defasında da her gün devam eden bir sabah dersinden sonra, ‘ Fesubhanallah! Seksen defa okumuşum.Bu günkü kadar anlayamamıştım, diyerek kuran hakikatlarındaki ehemmiyetli sırlara işaret etmişdi. (Age-2(27-28)

Fazıl doğran anlatıyor: Üstad bediüzzaman çok heybetli bir zattı.Şu anda bahsederken bile ço heyecanlanıyorum.Sanki burada yanımızda canlanıyor.Röntgen gibi içinizi dışınızı bilirdi.Daima ibadet ve tefekkürle meşguldü.’ (Age.2/50)

Bediüzzaman anlatıyor: Ben kuran’ ın elmas ve mücevherat dükkanının bekçisiyim, dellalıyım.Ben baloncu değilim. Benim dükkanımda, benim pazarımda, kuran’ ın ebedi ve ölümsüz elmasları var. Ben bunlarla meşgulüm.Ben kuran’ ın nurunu ilan ediyorum , balonculuk yapmıyorum, dedi.(Age.2/68)

H. Ömer biçer anlatıyor: Üstad son zamanlarda, kanlı pınar sırtlarına kadar gelir, oradan geri dönerdi. Bunun sebebini , bilahare meydana gelen Eskişehir zelzelesine bağlıyoruz. ‘ Bir akşam Halil delice’ nin evinde toplanmış, çaylarımızı içip risale okuyacaktık.Birden zelzele başladı ve ortalık toz duman oldu. Bir gün sonra üstad hazretleri eskişehir’ e gelmiş ve şöyle demişti:

‘ Erzincan zelzelesinden daha büyük idi.Fakat manevi bir el zelzeleye mani oldu. Elhamdulillah fazla bir zayiat olmadı.’ (Age-2/84)

Siyaset konusunda bediüzzaman söyleder:

Kardeşim , halk partisi dine karşıdır.Demokrat da lakayt.Fakat halk partisi kolu keser , Demokrat partisi ise parmağı.Kolun gitmesini önlemek için, parmağım gitmesine razı olacağız, buyurur. (Age-2/85)

Hasan okur Risale’ i nur’ un şahsi manevisinin ehemmiyetini ifade ile, ‘ Günde en az bir sahife Risalei nur okuyarak alem’ i islamda hasıl olan şirketi maneviye sevabına dahil olmalı, diyordu. (Age.2/90)

M. Feyzi pamukçu anlatıyor: ‘İkişer kişi halinde kelepçe takarlardı.Her duruşmada çeşitli arkadaşlarla kelepçelenirdik.Bir gün beni üstad la beraber bağladılar.Mahkemeye gidiyorduk.tam kabristanın yanından geçerken üstad fatiha diyerek okumaya başladı.kelepçe, zincirli ve asma kilitliydi.Yan gözümle üstada baktım.Fatihayı okuduktan sonra ellerini yüzüne sürdü.Elimiz beraber bağlı olduğu halde benim elim kalkmadı.Bunu üstadın bir kerameti olarak bizzat müşahede ettim. (Age-2/128)

Nadir baysal anlatıyor: Bir gün vali’ nin siyasi komiseri Avni bey kahveye geldi, oturdu. Kahve içerken çaycı emine dönerek gülümser bir tavırla başından geçenleri anlatmaya başladı. ‘ Bu gece başıma bir hal geldi.Ben Hoca’ nın kitaplarını veyahut herhangi bir halini suç üzere yakalama planını yaptığımda düşünüyordum. O anda farkına vardım ki, karnım acayip şişti, nerede ise patlayacaktım . Bunun neticesi hareketimin yanlış olduğunu anladım ve dönüş yaptım. Hemen karnımın şişkinliği indi. ‘Bunları valinin siyasi komiseri Avni bey bizzat anlatırken ,bende bizzat dinledim.Bundan sonra samimiyetini ifade etti. ‘Yine iki polis üstadı çok rahatsız ediyorlardı. Bunların ikisi de meçhul bir hastalığa yakalanarak Ankara’ ya tedavi için gönderildiler. Dönüşlerinde Kastamonu hudutlarında Ilgaz dağı mıntıkasına yaklaşınca tekrar o hastalık kendilerinde belirmeye başlamış.Bu polislerin akibetlerinin ne olduğunu bilemiyorum. (Age2/156)

Abdullah yeğin anlatıyor: (Üstadın kabrine ) ‘ Gelenlerden bazıları şişelere dergahın suyundan dolduruyorlar , kabrin üzerine koyup dua ettikten sonra hastalarına şifa olsun diye içiyorlardı.Yine bir kısmı üstadımızın kabrinin üzerine şeker koyuyor ve onu hastasına götürüyordu.Bazıları da hatıra olarak, kabrin toprağını ceplerine koyup götürüyorlardı.Baktık ki kabirde toprak kalmıyor, beton ile üzerine sıvamak mecburiyeti hasıl oldu. ‘ Üstad , sağlığın mütemadiyen mezarının gizli kalması için cenab’ ı haktan niyazda bulunurdu.Bunu sebebi kendisine sorulduğunda ‘Bu insanlar mezar ziyaretinin usulünü bilmiyorlar, mezarda yatan makbul kulları vesile ederek cenab’ ı hakkın dergahına el açacaklarken , tehlikeli bir şekilde mezarda yatanlardan dilekte bulunuyorlar. Hayatta rahat yüzü göremedim , mezarımda rahatsız edilmemek için rabbimden mezarımın gizli kalmasını niyaz ediyorum, derdi.’ Gerçekten de mezarının birkaç ay urfa da kalması esnasında bu arzunun ne kadar isabetli olduğu açıkça anlaşılmıştı.

(Age-2/166)

Abdullah yeğin anlatıyor:

 Bir gün feyzi efendiye sormuştum=

Bu Risale’ i nur kimdir? O da bana aynı odada kitap mütalaası ile meşgul olan üstadımızı göstererek ‘ Efendi efendi’ demişti. Ben de taaccüple bakmıştım.O zaman demiştim: ‘ Peki Efendim, kitap yazabilir mi? Arapça bilir mi? İla ahir… üstadımızın, insanın en yakın dostu, en fedekar kardeşi , en samimi arkadaşı gibi hareketleri ister istemez insanı kendisine bağlıyormuş. Fakat o kendisine değil, Kuran hakikatlarına , Risale’ i Nur’ a bağlanmamızı temine çalışıyordu.’ (Age.2/170)

Abdullah yeğin anlatıyor: ‘ İslam olanlardan kimsenin aleyhinde konuşmamızı istemezdi.Hatta iyi biliyorum.Müslümanların reisidir diye , mısır devlet bakanı Abdunnasır’ ın aleyhinde konuşturmazdı. İngilizlere karşı sertçe ve cesurca karşı geldi diye onu da takdir ederdi. (Age.2/171)

İbrahim fakazlı anlatıyor:

‘ Hz. Üstadın yemek kabı pencerenin dışında imiş, içine zehir atmışlar.Ğstad yemekten yemiş, zehirli olduğunu anlamıştı.Komşu odalarda yatanların tahkikatını yaptırıyordu.Otelci işin içinden çıkamamıştı.Fakat Hz. Üstad iki yan odalarda yatan yolcuların ifadelerini alarak içlerinden ermeni taşnak militanını bizzat tesbit etmişti.Bu adamın su’ i kasdı yapmak üzere edirne’ den geldiğini , gece yarısı otele gelip yandaki odanın penceresinden üstadın tabağına zehir attığını Hz. Üstada itiraf edip af dilediğini gözümüzle gördük.’

(Age-2/182)

İbrahim fakazlı anlatıyor: ‘Bizim koğuşta zavallı bir ihtiyar vardı.Çok fakirdi.Bir gece baktım, başına bir çul sarmış.Sebebini sordum. ‘Başım çok üşüyor, dedi.’Savcılığa gelirken aldığım kasketi bu ihtiyar adama vermeyi düşündüm.Gece olunca kasketin önündeki siperi çıkardım , götürüp verdim.Adam sevindi, dua etti.Siperi de götürüp helanın deliğine tıktım. O gece bir rüya gördüm.Rüyamda, elimde kalın bir kitap var, kapağın üserinde de sülüs bir hatla ‘Küfr’ ü mutlak’ yazılmış.Önünde de bir soba var. O kitabı götürüp sobaya attım.Sonra uyandım , ‘ Allah hayırlara tebdil etsin’ dedim.Bu rüyayı da unutamam.Hala düşünüyorum.O ihtiyar adam, kasket soba ve küfrü mutlak arasında nasıl bir irtibat var? (Age- 2/190)

Ahmet Özkan (Kureyşi) anlatıyor:

(Üstad) dedi ki ‘ Bu gece ben uyumadım ve şöyle bir alemi gezdim, baktım ki, Ahmet kureyş’ i de ayakta.’ Hakikaten o gece bende uyuyamamıştım. (Age-2/206)

Satı yılmaz anlatıyor: ‘Benim tanıdığım üstad Bediüzzaman katiyen karşılıksız bir hediye kabul etmiyordu.Bazı zamanlar kastamonu’ nun Hacı İbrahim dağından kuru odun toplar, bunları fırıncıya getirir ve fırından buna mukabil ekmek alırdı.Fırıncılar her seferinde ‘ Hocam siz neden zahmet ediyorsunuz , bir ve fırınımız sizin emrinizdeyiz .Siz kabul edin, değil odun mukabilinde ekmek, sizin gibi bir alime canımızı dahi feda ederiz,’ derlerdi.bedüüzaman ise , hayır kardeşim hayır Allah sizlerden razı olsun, ben ancak bu odunların mukabilinde ekmek alırım’ diyordu.(Age-2/237)

Gönenli Mehmet efendi(Öğütçü) anlatıyor:

Bir Müslüman bir beldede bulunduğu sırada bayram olsa, oranın din büyüğünü ziyaret etmek ona vacibdir.Madem ki bu kardeşimiz Hazret’ i kurana hizmet için ortaya çıkmış.Bende onu bu beldenin şeyhulislamı kabul ederek ziyarete geldim,’ dedi. İşte böyle geçti aramızdaki konuşmalar.Elhamdulillah Allah şefaatine nail eylesin.Ona çok şey borçluyum cesaret ve kuvveti kendisinden aldım.’ Biz kuran’ ın manasına  çalışıyoruz.Gönenli Mehmet efendi ise lafzına çalışıyor.Onun talebelerini kendi talebelerim gibi Nur talebesi kabul ediyorum’ diyordu.hatta üstad bunu söylediği vakit bir talebesi içinden, ‘ Üstadım onlar Risale’ i Nur okumuyor’ deyince, cidden talebem olarak kabul ediyorum’ diyor.Gönenli hoca anlatmaya devam ediyordu.’ Bizim eskiden edebiyat arabiye hocamız ihsan bey vardı.O zata ‘ nasıl bir zattır? Diye üstada sormuştum.’ Vallahi kardeşim, benim anlayabildiğim kadarıyla bu zat ibnü’ l vakittir, dedi.Allah şefaatine nail eylesin.hayatımın kıymetli yadigarı olarak saklıyorum onunla görüşebildiğim zamanları….’ (Age-2/263)

 Hilmi arıcı anlatıyor:

‘Duadan sonra bana dönerek dedi ki:

‘Belki hatırınıza benim sakalsız olduğum gelir.Bunu size izah edeyim de tereddüdünüz gitsin.Bu sünneti işlemediğimin sebebi:

Benim bir milyondan fazla talebelerim vardır.ben sakal bıraksam, bunlar da genç ihtiyar hep sakal bırakacaklar.gençlerdeki sakal ise akranları arasında istihza mevzuu olacaktır.bu sebeple ben bu sünneti tehir ettim.’ (Age-2/265)

Hilmi arıcı anlatıyor: ‘ Kadın han-dan bazıları yine ziyaret için denizliye gitmişlerdi.Bunlardan haydar özarslan ismindeki adam saralı idi.Otuz senedir hastaydı her gün sokakta düşer, bayılır ve çırpınırdı.Hep saralı gezerdi.Halini bezüüzaman’ a anlatarak dua ve muska istemiş.bedüüzaman:

‘ Biz muska vesaire yapmayız.yanlız ben sana dua ederim.Sen de bu duaya amin de! Belki Allah şifa verir.’ Sonra bedüüzzaman elini kaldırarak duaya başlamış:

‘ Yarabbi!...Bu kulun zayıf dayanamıyor.Bunun hastalığını bana ver.Bu adama şifa ver yarabbi!...

‘Bizim memleketli  olan bu adam ondan sonra sara hastalığı görmedi.İyileşip şifa buldu.’(Age-2/266)

Süleyman hünkar anlatıyor: ‘ Efendim ben dalaletle (tereddüt) kaldım’ dedim.Halk partilimi olam yoksa demokrat partili mi olam ? dedim.

(Bedüüzaman) elini kenara silkeleyerek) ‘halk partisini şöyle bırak , onlar geberdi’ dedi. ‘Demokratlar eğer sözümü tutarlarsa bir şey olmıyacak. ‘Bir ayet okudu. ‘Bunu tatbik ederlerse aydınlığa gidecekler’ dedi. ‘Sözümü tutmazlarsa, inadın üstüne ölüp giderler’ dedi. ‘Hiç korkma kardeşim siz dindar kişisiniz , size kimse bir şey yapamaz, siz benim tasarrufum altındasınız. ‘Bu kazasız ver, yarabbi demekti’ dedi.(Age-2/290)

Siz bin afesiniz’ dedi. ‘yani senin gibi bin tane, sözüne sadık kalan anlamında. Yoksa kılıçlı, silahlı efe gibi değil. Üçgün misafir kalmanı isterdim. Fakat rahatsızım’ dedi.(Age -2/273)

Rasim günden anlatıyor: ‘Bir gün üstadı hapishaneye götürüyordum. Adliyeye uğramamız gerekiyordu.Adliyeye geldik Adliye üst kattaydı.Yukarıdan bir havacı asker merdivenden iniyordu.Bizde çıkıyorduk, merdivende karşı karşıya geldik. ‘O aşağıya inip gideceği sırada hoca efendi devam etti.’Dur dedi, asker durdu. Hoca efendi devam etti. ‘Oğlum bu şekilde gezilemez. Yıkanman icap eder, gusül abdesti al’ dedi. Asker kızardı bozardı. Etrafına , sağına soluna baktı.Sonra bir şey söylemeden indi gitti.’

Yine bir gün mahkemede hakim hoca efendiye; Gençlik rehberi kitabı nedir? Diye sordu. ‘O da hakime şöyle cevap verdi.’

‘Eskişehir hapishanesinde sabahleyin pencereden dışarıya baktığım zaman mektebe giden açık saçık iki kızla, onların arkasına katılmış dört beş ihtiraslı delikanlıyı görürdüm. Bunlardan doğacak çocukların devlete cemiyete ve islamiyete zararlı olacakları için, ‘Bu kazasız ver, ya rabbi demektir, dedi.’

(Age-2/290)

Hasan akyol anlatıyor:

‘ Bir gün talebelerinden ceylan çalışkan yanına geldi.Bir şey konuştular.Ertesi gün üstad yatıyordu.Bir de baktım ki, koynuna fare girmiş Bedüüzaman sakince uyandı.Ben de aval aval bakıyordum.Hiç fareye ‘ kişt’ diye kovmak aklıma gelmiyor üstad da bir şey demiyor.Fare bu sefer koynundan elbisesi bol olduğu için koluna doğru yürümeye başladı, dirseğine kadar geldi.Üstad hayvana ne dedi biliyormusunuz?

‘ Hey çık mübarek hayvan, hey çık? dedi.

‘Farede sanki bir emir bekliyormuş gibi, kolunun geniş yerinde çıkı verdi. Orada dikildi, kaldı. Üstadın elinden aşağıya inmiyor.Bense şaşkın şaşkın kakıyorum.Üstad bana:

‘ Ya kardeş ‘ dedi. ‘ Şu yere bir ekmek koyu ver, mübarek hayvan ekmek istiyor,’ dedi.Bende bunun üzerine yere bir ekmek koyu verdim.Fare yere indi, ekmeği yedi sonra çekip gitti.(Age-2/289)

Bedüüzamanın sakalı yoktu.Saçları uzundu, keskin bakışlıydı.Şafi mezhebine bağlıydı. ‘Bir gün namazdan sonra dua ediyordu.Elleri havaya doğru açıktı.Birden ellerini yere doğru eğdi, aşağıya çevirdi.Ona hocam dedim. ‘Avuçları yukarıya çevirmek hadi Allahtan istemek.Peki ellerini yüzgeri edip, yere dikmek ne oluyor? Bilmiyorum. ‘bu, kazasız ver, ya rabbi demektir, dedi.’ (Age-2/290)

Ve ben bedüüzama’ nın ayakkabılarını silerdim.Akşamları elime alıp tozunu temizlerdim.Ama sabah olunca ayakkabıları yine tozlu bulurdum.bu her zaman böyle olurdu.Akşama silerdim , velakin yine sabaha tozlu bulurdum.Herhalde üstad geceleri gezip geliyordu. Ve ‘Üstad hazretleri yemeği çok az yerdi.Yanında dört lira parası vardı.Ondan başka parası yoktu.Günde 10 kuruş yıldız çorbasına , 10 kuruş ekmeye, 10 kuruş öte beriye ,toplam 30 kuruş harcardı.Ama o dört lira hiç eksilmezdi.Günde ne kadar para harcarsa harcasın o dört lira hiç eksilmezdi, parası aynı kalırdı, bu durum her gün aynı olurdu.(Age-2/290)