YENİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Yükselen Bölgesel Aktör
Graham E. Fuller
Timaş Yayınları, İstanbul 2008
Çeviren: Doç. Dr. Mustafa Acar
— ✦ —
Not: Bu eser CLAUDE adlı yapay zekâ tarafından özetlenmiştir.
15 Temmuz’un mimarlarından!
— ✦ —
YAZAR HAKKINDA
Graham E. Fuller, CIA bünyesinde on beş yıl istihbarat görevlisi olarak çalışmış; CIA Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür. Sonrasında düşünce kuruluşu RAND’da siyaset bilimci olarak çalışan Fuller, Orta Doğu, Türkiye ve İslam dünyası konularında önde gelen analistlerden biri haline gelmiştir. Vancouver’daki Simon Fraser Üniversitesi’nde misafir tarih profesörü olan Fuller, aralarında ‘Siyasal İslam’ın Geleceği’, ‘Türkiye’nin Kürt Sorunu’ (Henri Barkey ile birlikte), ‘Bir Kuşatılmışlık Duygusu: İslam ve Batı’nın Jeopolitiği’ (Ian Lesser ile birlikte) gibi pek çok önemli eserin yazarıdır.
Bu kitap, ABD Barış Enstitüsü’nün desteğiyle kaleme alınmıştır.
— ✦ —
KİTABIN GENEL YAPISI VE TEZİ
Kitap üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm Türkiye’nin tarihsel seyrini; ikinci bölüm Türkiye’nin Müslüman dünya ve diğer ülkelerle ilişkilerini; üçüncü bölüm ise Türkiye’nin gelecek senaryolarını ve ABD politika önerilerini ele almaktadır.
Fuller’ın temel tezi şudur: Türkiye artık Soğuk Savaş döneminin pasif, Batı merkezli ve refleks tepkili dış politikasından çıkarak çok boyutlu, bağımsız ve bölgesel vizyon sahibi yeni bir aktöre dönüşmektedir. Bu dönüşüm, Kemalist paradigmanın kıskacından çıkışla ve İslami kimliğin demokratik çerçevede yeniden tanımlanmasıyla eş zamanlıdır.
“Yeni Türkiye Cumhuriyeti kendi yolunu ve kendi sesini buldukça, Soğuk Savaş’ın daha basit hareket tarzına geri dönmenin imkânı olmayacaktır.”
— ✦ —
KISIM I: TÜRKİYE’NİN TARİHSEL YORÜNGESI
1. Kemalist Tarihsel Lobotomi
Fuller’ın en çarpıcı tesbitlerinden biri olan ‘Kemalist tarihsel lobotomi’ kavramı, Türkiye’nin kendi Osmanlı ve İslami geçmişiyle kurduğu yapay kopuşu tanımlamaktadır. Türklerin en az dört nesildir kendilerini Orta Doğu’dan boşanmış hissettiğini vurgulayan Fuller, bunun gerçek bir kültürel tercihten değil; devlet eliyle biçimlendirilmiş ideolojik bir programlamadan kaynaklandığını ileri sürer.
Türk Dışişleri Bakanlığı diplomatları Arapça bilmezdi ve öğretilmemişti. Orta Doğu’daki görev, Türk diplomatlar için ‘talihsiz bir kariyer kazası’ olarak görülürdü. ‘Gerçek’ diplomasi Batı’da yapılırdı.
Bu ideolojik şartlanmanın sonucu olarak Türkiye; kendi medeniyetinin merkezi olan Orta Doğu’ya, Balkanlar’a ve Orta Asya’ya onlarca yıl boyunca sırtını döndü. Oysa Osmanlı İmparatorluğu bu coğrafyalarda altı asırlık köklü bir miras bırakmıştı.
2. Tarihe Bakışın Üç Merceği
Fuller, Türkiye’nin tarihsel seyrini üç farklı mercekten ele alır: Kemalist mercek (tarihten radikal kopuş), tarihsel süreklilik merceği (Osmanlı mirasının devamı) ve döngüsel/diyalektik mercek (kültürel çatışma ve sentez). Bu merceklerin her birinde hakikat payları bulunsa da hiçbiri tek başına yeterli değildir.
• Kemalist görüş: 1923’te kurulan Cumhuriyet, Osmanlı’nın çok-kültürlü İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından radikal bir dönüm noktasıdır. Türkiye yüzünü kesin olarak Batı’ya çevirmiştir.
• Tarihsel süreklilik görüşü: Türkiye’nin bugünkü dış politika enerjisi, Osmanlı jeopolitik mirasının bir uzantısıdır. AKP’nin bölgesel açılımları bu çerçevede okunmalıdır.
• Döngüsel görüş: Türkiye hâlâ kimlik krizini yaşamaktadır. Batı ile İslam dünyası arasındaki gerilim, tarihsel diyalektiğin bir parçasıdır.
3. Atatürk ve Demokrasi Paradoksu
Fuller, Atatürk’ü ‘kendi kuşağının başat siyasi kişiliği’ olarak tanımlar; ancak onun demokrat olmadığını açıkça vurgular. Atatürk’ün vizyonu ekonomi ve siyasete egemen olan otokratik bir devlet anlayışına dayanıyordu. Türkiye’nin demokratik deneyimi ancak Atatürk’ün ölümünden 12 yıl sonra, 1950’de başlayabildi.
“Ordu, ‘alıştırma tekerlekleri üzerinde demokrasi’ uygulamıştır: Cumhuriyet’in demokratik olarak seçilmiş ilk lideri Adnan Menderes 1961’de ordu tarafından idam edildi. O günden beri Kemalistler, hiçbir ironi olmaksızın, ‘demokrasiyi kurtarmak’ amacıyla silahlı kuvvetlerin müdahalesini istemişlerdir.”
4. AKP: İslamcı mı, Muhafazakâr Demokrat mı?
Fuller, AKP’ye ‘İslamcı’ yakıştırmasının yanıltıcı olduğunu savunur. AKP, bireylerin dini özgürlüğünü tanıyan sekülarizmi benimser; bu, devletin dini kontrol altında tuttuğu Kemalist laiklikten köklü biçimde farklıdır. AKP’nin seçmen tabanı, yükselen Anadolu orta sınıfıdır; bu sınıf hem Türk milliyetçiliğine hem de İslami kimliğe bağlıdır.
Fuller’a göre AKP, Batı’nın ‘Müslüman demokrasi’ modeli arayışında en güçlü örnek vakasıdır. Nüfusunun %98’den fazlası Müslüman olan Türkiye’nin canlı bir demokrasi geliştirmesi, tüm Müslüman dünyada yakından izlenmektedir.
5. Gülen Hareketi ve Abant Platformu
Fuller, Gülen hareketini Türkiye’nin en geniş toplumsal hareketi olarak tanımlar ve bu hareketin çok yönlü analizini sunar. Hareketi, İslami modernizme dayanan, güçlü bir Türk devleti öncülüne az çok yaslanan bir oluşum olarak değerlendirir.
Abant Platformu ise Fuller’ın özellikle dikkat çektiği bir diyalog sürecidir. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı öncülüğünde başlayan bu platform, Türkiye’nin laik ve dindar kesimleri arasında tarihi bir uzlaşma zemini oluşturmuştur. Platformun benimsediği temel ilkeler şunlardır:
• Din ile devlet arasında gerilim kaçınılmazdır; ancak devlet bireyin ve toplumun ruhsal gelişimini kolaylaştırmalıdır, engellememeli.
• Laiklik altında bireysel yaşam tarzına müdahale olmamalıdır. Başörtüsü yasağı gibi uygulamalar bu ilkeye aykırıdır.
• İslam, hukuka dayalı demokratik bir devletin varlığına engel değildir.
• Kadınlar üzerine din adına kısıtlama getirilmemelidir.
“Bu ilkelerin dindar ve laik kesimler tarafından birlikte benimsenmesi, Türkiye’de ve Müslüman dünyada yaşayan kritik teorik tartışmaların en canlı biçimde İslamcılar tarafından yürütüldüğünü göstermektedir.”
— ✦ —
KISIM II: TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI
Temel İlke: ‘Sıfır Düşman’ ve Çok Boyutlu Dış Politika
AKP iktidarıyla birlikte Türkiye’nin dış politikasında ‘komşularla sıfır sorun’ ilkesine dayalı yeni bir paradigma yükselmiştir. Davutoğlu’nun ‘Stratejik Derinlik’ doktrini bu çerçeveyi teorize etmiştir. Fuller, bu dönüşümü salt bir siyasi tercih değil; Türkiye’nin jeopolitik konumunun kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirir.
Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin esas ilişkisi ABD ileydi. Ancak artık Türkiye’nin Avrupa, Avrasya ve Orta Doğu ile ilgili çok boyutlu menfaatleri vardır ve bu menfaatler zaman zaman Washington’un gündemiyle çakışmamaktadır.
Türkiye ve Suriye
Kitabın yazıldığı dönemde (2007-2008) Türkiye-Suriye ilişkileri, onlarca yıllık dondurulmuş ilişkilerden sıcak ortaklığa doğru dramatik bir dönüşüm yaşamaktaydı. Fuller bu dönüşümü üç temel açıdan inceler:
• Su sorunu: Türkiye’nin Fırat suları üzerindeki hakimiyeti, Suriye üzerinde kritik bir baskı aracı olmuş; 1998’de PKK krizinde bu araç fiilen kullanılmıştır.
• PKK meselesi: Suriye yıllarca PKK’ya üs, eğitim kampı ve lider barınağı sağladı. 1998’de Türkiye’nin açık askeri tehdidi karşısında Suriye Ocalan’ı sınır dışı etmek zorunda kaldı.
• Kimlik krizi: Her iki devletin yeni milliyetçi kimlikleri, birbirleri hakkında kendi kendini gerçekleştiren kehanetlere dönüşen bir kültürler çatışması üretmiştir.
“Ahmet Davutoğlu bu durumu, bu kadar uzun bir ortak sınıra sahip iki ülke için pahalı bir lüks olarak değerlendirmektedir. İki ülkenin arasındaki olumsuz atmosferi devam ettirmek, başka ülkelere bu gerginlikleri kendi çıkarları için istismar etme fırsatı vermiştir.”
Türkiye ve Irak
Fuller, ABD’nin 2003 Irak işgalini Türk-Amerikan ilişkilerindeki derin çatlakların baş sorumlusu olarak tespit eder. Özellikle Türkiye parlamentosunun ABD’ye kara yolu iznini reddetmesi, Washington’u derinden şaşırtmıştır.
Bu ret kararı üzerine dönemin ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in söylemi son derece dikkat çekicidir:
“Türk hükümetinin demokrasiye kısa devre yaptırması gerektiğini söylemiştir Wolfowitz. Oysa Fuller’ın ortaya koyduğu gibi, Türkiye’de demokrasi var ve gayet de iyi durumda.”
İran-Irak Savaşı döneminde ise Türkiye, her iki tarafla da ticaret yaparak en kazançlı taraf olmuştu. Türkiye ile Irak arasındaki ticaret savaş sürecinde yediye katlanarak 961 milyon dolara; Türkiye’nin toplam ihracatının yüzde 12’sine ulaşmıştır.
Türkiye ve İran
Fuller, Türkiye-İran ilişkisini bölgenin en karmaşık ve en öğretici ikili ilişkisi olarak değerlendirir. Her iki ülkede huzursuz Kürt azınlıklar bulunmaktadır ve bu ortak mesele, Washington’un hoşuna gitmese de, iki ülke arasında ortak bir güvenlik gündemine zemin hazırlamıştır.
Türkiye, İran’a yönelik ABD yaptırımlarına katılmayı reddetmiştir. Bu tutum; Türkiye’nin ABD ile çıkar ayrışmasının önemli örneklerinden biridir ve Ankara’nın bağımsız dış politika refleksinin somut göstergesidir.
Türkiye ve İsrail
1990’larda doruk noktasına ulaşan Türkiye-İsrail yakınlaşması, Soğuk Savaş sonrası stratejik çıkarların ürünüydü. Ancak Fuller, bu ilişkinin köklü bir dönüşüm geçirdiğini belgeler.
• Suriye ve Irak’tan gelen devlet tehdidi ortadan kalkınca Türkiye için İsrail’in stratejik değeri azalmıştır.
• İsrail’in Filistinlilere uyguladığı sertlik politikaları, Türkiye’de kamuoyu tepkisini ve anti-Semitizmi körüklemiştir.
• Irak Kürdistanı’nda İsrail’in Peşmerge güçlerini eğitmesi ve bölgeyi üs olarak kullanması Ankara’yı derinden rahatsız etmektedir.
• Türkiye, İsrail ile ABD’ye muhalif Müslüman devletler arasında neredeyse yegâne köprü konumundadır. Ancak İsrail’in çıkarları, Türkiye’nin bölgesel vizyonuyla artık otomatik olarak örtüşmemektedir.
“Türkiye, neredeyse yegâne ülke olarak hem İsrail’in hem de Arap ülkelerinin çoğu nezdinde itibarı olan devlettir. Bu benzersiz konum, bölgesel arabuluculuğun temelini oluşturmaktadır.”
Türkiye ve Arap Dünyası
Türkiye’nin Arap dünyasıyla yakınlaşması, Fuller’ın en çarpıcı tespitlerinden birini barındırmaktadır. Türkiye’nin AB üyeliği müzakerelerinde Arap Birliği’nin Brüksel’e destek ziyareti yapması, geçmişe göre köklü bir dönüşümü temsil etmektedir.
Erdoğan, kitabın yazıldığı döneme kadar Ermenistan hariç bölgedeki her ülkeyi ziyaret etmişti. Türkiye, Mart 2006’da Sudan’daki Arap Birliği zirvesine katılan ve ziyaret eden ilk Türk Başbakanı unvanını kazandı; bu zirvede Türkiye’ye ‘daimi misafir’ statüsü tanındı.
Türkiye ve Avrasya
Fuller, Avrasya boyutunu Türkiye’nin en az incelenen ama potansiyel açıdan en zengin dış politika alanı olarak değerlendirir. Türkiye’nin kültürel, etnik ve ekonomik bağları aracılığıyla Orta Asya Türk cumhuriyetleri üzerinde ciddi bir yumuşak güç kapasitesi mevcuttur.
Öte yandan Rusya ile ilişkilerde hem rekabet hem de işbirliği unsurları bir arada bulunmaktadır. Enerji bağımlılığı Türkiye’nin Rusya’ya karşı eleştirel bir tutum almasını sınırlamaktadır. Çin ile ise ekonomik ilişkiler gelişmekte, ancak stratejik belirsizlikler sürmektedir.
Türkiye ve Avrupa
Fuller, Türkiye’nin AB üyelik sürecini salt ekonomik veya siyasi bir mesele olarak değil; derin bir kimlik sorusu olarak ele alır. Avrupa’nın Türkiye karşı çekincelerini iki başlık altında toplar: gerçek değer ve kültür farklılıkları, ve Türkleri siyasi hedef tahtasına koyan pragmatik iç politika hesapları.
Fuller’ın öngörüsü: ‘Avrupalar tarafından reddedilen bir Türkiye, Orta Doğu problemini Avrupa’ya taşıyacaktır.’ Bu tesbit, Zbigniew Brzezinski tarafından ‘acil jeopolitik öneme sahip isabetli bir analiz’ olarak nitelendirilmiştir.
Avrupa’daki Türk diasporası konusunda da önemli tesbitler sunar: Türk göçmenler, anavatandaki tüm sosyal, siyasal, dini ve etnik bölünmeleri Avrupa’da yeniden oluşturmuştur. Bu durum entegrasyonu güçleştirmiş; ancak her yeni nesille bu tablo değişmektedir.
Türkiye ve ABD
Fuller, elli yıllık Türk-Amerikan ilişkisinin Soğuk Savaş sonrasında köklü bir dönüşüm geçirdiğini belgeler. İlişkinin kilit kırılma noktaları:
• 1974 Kıbrıs Harekâtı: ABD’nin silah ambargosu, Türkiye’de kalıcı bir güvensizlik tohumladı.
• 1991 Körfez Savaşı: Türkiye hem fırsatlar elde etti hem de ABD baskısıyla bazı stratejik maliyetlere katlanmak zorunda kaldı.
• 2003 Irak işgali: Türk parlamentosunun ABD’ye kara yolu iznini reddetmesi, ilişkide tarihi bir kırılma noktası oldu. Wolfowitz’in ‘demokrasiye kısa devre yaptırın’ söylemi Türkiye’de derin öfkeye yol açtı.
• PKK sorunu: ABD’nin Irak’ta PKK’ya karşı somut adım atmaktan kaçınması, Türkiye’de anti-Amerikan duyguları körükledi.
“Washington politika yapıcılarının keşfetmekte oldukları gibi, artık Türkiye’nin gündemi ABD’nin günlemiyle örtüşmemektedir.”
— ✦ —
KISIM III: TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ VE ABD POLİTİKA ÖNERİLERİ
Gelecek Senaryoları
Fuller, Türkiye için birkaç mümkün olacak gelecek senaryosu çizer:
• Senaryo 1 — Liberal demokratik güç: AKP’nin ve sivil toplumun demokratikleşme ivmesini koruması; Türkiye’nin güçlü bir bölgesel arabulucu ve model ülke olarak yükselmesi.
• Senaryo 2 — Ordu-laik ittifakın yeniden hakimiyeti: Siyasi gerginliklerin artması ve ordunun yeniden devreye girmesiyle çalkantılı bir dönemin başlaması.
• Senaryo 3 — Orta Doğu ve Avrasya’ya yönelim: AB üyelik sürecinin tamamen çıkmaza girmesi ve Türkiye’nin Doğu ile entegrasyona yönelmesi.
• Senaryo 4 — İstikrarsızlık ve kimlik krizi: Kürt sorununun derinleşmesi, ekonomik durgunluk ve siyasi bölünmüşlüğün birleşmesiyle kaotik bir sürecin yaşanması.
ABD’ye Politika Önerileri
Fuller, kitabını ABD’ye yönelik politika önerileriyle bitirir. Bu öneriler, CIA arka planına sahip bir analistin perspektifini yansıtması bakımından özellikle değerlidir:
• Türkiye’nin bağımsız dış politikasını bir tehdit değil, fırsat olarak değerlendirin. Ankara’nın Orta Doğu, İran ve Rusya ile diyalogu, Washington’un ulaşamadığı kapıları açabilir.
• PKK meselesini ciddiye alın. Bu konu ABD’nin Türkiye nezdindeki en büyük itibar sorununun kaynağıdır.
• Türkiye’yi Batılı çıkarlar için bir araç olarak değil; çok boyutlu çıkarları olan bağımsız bir ortak olarak muamele edin.
• Türkiye’nin AB üyeliğini diplomatik olarak desteklemeye devam edin; aksi hâlde Türkiye kalıcı olarak Orta Doğu-Avrasya eksenine kayacaktır.
• Müslüman dünya ile Washington arasındaki krizlerde Türkiye’nin arabulucu rolünü teşvik edin ve destekleyin.
— ✦ —
TARİHİ, VURUCU VE DÜŞÜNDÜRÜCü TESBİTLER
1. ‘Kemalist Tarihsel Lobotomi’
Fuller’ın bu kavramı, onlarca yıllık ideolojik şartlanmayı tek bir ifadeyle özetler. Türkiye, kendi medeniyetinin kök saldığı coğrafyadan devlet eliyle koparılmıştır. Bu kopuşun bedeli, jeopolitik fırsatların kaybedilmesi ve stratejik körlük olmuştur.
2. Wolfowitz Paradoksu
Türk parlamentosunun ABD’nin Irak savaşı talebini demokratik yolla reddetmesi üzerine ABD Savunma Bakan Yardımcısı’nın ‘demokrasiye kısa devre yaptırın’ demesi, Batı’nın demokrasi söyleminin ikiyüzlülüğünü çarpıcı biçimde açığa çıkarmıştır.
3. PJAK-İsrail Bağlantısı
Fuller, İsrail’in Irak Kürdistanı’nda Peşmerge güçlerini eğittiğini ve bölgeyi istihbarat operasyonları için üs olarak kullandığını belgeler. Bu durum, resmi müttefik görünümünün arkasındaki çıkar çatışmalarını gözler önüne serer.
4. ‘Türkiye Müslüman Demokrasinin Modeli’
Fuller, Türkiye’nin %98 Müslüman nüfusla işleyen bir demokrasisinin, İslam dünyasındaki tüm ‘demokrasi ve İslam bağdaşmaz’ tezlerini çürüten canlı bir delil olduğunu vurgular. Bu, salt Türkiye için değil, tüm Müslüman coğrafya için son derece önemli bir siyasi gerçekliktir.
5. Diaspora ve Kimlik
Avrupa’daki Türk göçmenler, anavatandaki tüm sosyal ve siyasi bölünmeleri yeni yurtlarında yeniden üretmiştir. Bu, salt bir entegrasyon başarısızlığı değil; kimliğin mekândan bağımsız nasıl kök saldığının sosyolojik bir belgesidir.
6. ABD’nin Kör Noktası
Fuller’ın en sert eleştirisi ABD’ye yöneliktir: Washington, Türkiye’yi 50 yıl boyunca kendi stratejik çıkarları için kullanılabilir bir araç olarak gördü; bağımsız bir ortak olarak muamele etmedi. Bu körlük, 2003’te Türk parlamentosunun reddiyle yüzleşme anına kadar sürdü.
— ✦ —
KİTABIN ANALİTİK GÜCÜ VE SINIRLILIKLARI
Fuller’ın en büyük analitik güçleri şunlardır: CIA ve akademi deneyimini birleştiren özgün perspektif; Türkiye’yi hem içeriden hem dışarıdan görebilen yabancı göz; yerinde röportajlara ve birincil kaynaklara dayalı zengin veri tabanı; Orta Doğu, Avrasya ve Batı ilişkilerini aynı anda ele alan bütünlükçü analiz.
Kitabın sınırlılıkları ise şöyle sıralanabilir: 2007-2008 tarihi, Arap Baharı, Suriye iç savaşı, Türkiye-AB ilişkilerindeki dramatik bozulma ve 2016 darbe girişimi gibi sonraki gelişmeleri kapsamaz. Gülen hareketine ilişkin değerlendirmeler, hareketin 2013 sonrasında yaşadığı dönüşüm göz önüne alındığında yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bununla birlikte kitabın temel öngörüleri bugün de büyük ölçüde geçerliliğini korumaktadır. Türkiye’nin bağımsız dış politika rotası, Kemalist paradigmanın çözülmesi, İslami kimliğin demokratik çerçevede dönüşümü ve ABD-Türkiye arasındaki çıkar ayrışması Fuller’ın öngördüğü şekilde derinleşmeye devam etmiştir.
— ✦ —
GENEL ÖZET
Graham E. Fuller’ın ‘Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ adlı eseri, CIA asıllı bir analistin Türkiye’ye dışarıdan ama derinlemesine bakan gözlemleridir. Kitabın ana argümanları ve katkıları şöyle özetlenebilir:
• Türkiye, ‘Kemalist tarihsel lobotomi’den çıkarak kendi jeopolitik kimliğini yeniden keşfetmektedir. Bu dönüşüm kökten yeni değil; bastırılmış bir Osmanlı-İslami mirasın yeniden su yüzüne çıkmasıdır.
• AKP, Batı’nın oryantalist beklentilerini boşa çıkaran; hem demokrat hem Müslüman, hem laik hem dindar bir kimlik inşa etmektedir.
• Türkiye artık ABD’nin bölgesel stratejisinin bir aracı değil; kendi çıkarlarını bağımsız biçimde tanımlayan çok boyutlu bir aktördür.
• Türkiye’nin Suriye, İran, Irak ve Arap dünyasıyla bağlarını yeniden kurması, Soğuk Savaş döneminin yapay ayrışmalarının sona ermesidir.
• AB’nin Türkiye’yi reddetmesi, Türkiye’yi sadece dışlamakla kalmayacak; Orta Doğu krizini Avrupa’nın eşiğine taşıyacaktır.
• Türkiye’nin Müslüman demokrasi modeli, İslam dünyasında en güçlü alternatif siyasi örnek vakadır.
• ABD-Türkiye ilişkisi, eşit partnerliğe dayanmadığı sürece giderek sorunlu hale gelecektir. 2003 Irak kırılması bu sürecin başlangıcıdır.
Fuller’ın eseri, Türkiye’yi anlama çabasında Batılı bakış açısının ulaşabileceği en isabetli analizlerden biri olarak değerlendirilebilir. Kitabın en büyük değeri, hem ABD politika yapıcılarına hem de Türk okuyuculara kendi algı körlüklerini görmelerinde yardımcı olmasıdır.
— ✦ —
“Türkiye’nin gündemi artık ABD’nin günlemiyle örtüşmemektedir.
Ve bu, kaçınılmaz bir olgunlaşmanın işaretidir.”
— Graham E. Fuller
Not: Bu eser CLAUDE adlı yapay zekâ tarafından özetlenmiştir.