AYRILAN YOLLAR

AYRILAN YOLLAR
Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır.
Her yol Allah’a çıkar.
Bir ömür, bazen yarım asır arkadaşlık yaptığımız yol arkadaşlarıyla yollarımız ayrılmaktadır.
Bir damla gözyaşı ile de olsa bu durum insana hüzün veriyor.
Bazen çocuklukta, okulda, meslek hayatında beraber olup,belki de uzun yıllar ayrı olduğunuz insanların dünyadan ayrılışı, insanın üzerine hüzün bulutları kaplıyor.
Yollar ayrılıyor.. Hayatlar ayrılıyor..
Rahmetli babamla evden çıkmış sanayiye gidiyorduk. Ben şoför mahallindeydim. Babam ise yanımda oturuyordu.
Aradan birkaç sene sonra babam vefat etmiş oğlum da büyümüştü
Yine sanayiye gitmekteydik. Ancak bu sefer şoför mahallinde oğlum oturmuş, ben de babamın yerinde oturuyordum.
Benim yerimi oğlum, babamın yerini de ben almıştım.
Yine bu durum sanayi yolunda, yokuştan inerken aklıma gelmiş ve oğluma şunu hatırlatmıştım;
Bir müddet sonra sen de benim yerimde olacaksın, senin çocuğun da senin yerinde olacak, demiştim. Bu durum onun çok ilgisini çekmiş ve düşündürmüştü.
Her gün dünyadan 300 binden fazla insan terhis oluyor, yerini yenileri alıyordu.
Sâniyen, rahmetli babam vefat etmeden önce arkadaşlarının durumunu öğrenmek için bazılarını arar, sorar, vefat edenleri de duyunca üzülürdü.
Bunu bizimle de paylaşır, şu gitti, şu da gitti derdi.
Vefatından 3 ay önce Hasan diye bir arkadaşını aradı, o kişi çok kötü olduğunu, yatağa bağımlı bulunduğunu hüzünle kendisine anlatmıştı. Tüm arkadaşları gitmiş, Hasan kalmıştı, o da ağır hastaydı. Babam ise gayet rahat ve sağlıklı idi. Sabahları erken saatte geceden camiye gider, daha imam ve müezzin bile camiyi açmadığı olurdu. Bu durumlarda seher kahvesine giderek bir çay içer ve camiye geçerdi.
Vefatına 3 gün kala nefes alamaz olmuştu, acile kaldırdık ve 3 gün sonra vefat etti.
Kaderin bir cilvesidir ki aynı gün, yatalak olan arkadaşı Hasan da vefat etmişti. Hasan kabristanda 1923 nolu kabirde, babam ise 1924 nolu kabirde yapmaktadır. Ruhları şad olsun.
Sıra bendeydi.
Yaşıtım olan ve muhabbet ettiğimiz meslektaşım Hacı osman Yetiş’in vefatı ben de bir hüzün oluşturdu.Allah kendisine rahmet etsin.
Babamın durumunu hatırladım. Acaba bu durumlar da bizi ölüme hazırlamak için miydi?
Birden gitmesi ağır mı oluyordu?
Bizden küçük ve büyük olanların değil de, aynı yaşıt ve yol arkadaşların gitmesi daha ağır geliyordu. Yol arkadaşları ayrılıyor.. Yollar ve Hayatlar ayrılıyordu.
Bir gün bize de haydi diyecekler.
“Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar, sevkiyat var.
…Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i Mısrî’nin
Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere
Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber
dediği gibi ruhumun hanesi olan cismimin de her gün bir taşı düşmekle yıpranıyor ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden müfarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O manevî ve çok derin ve devasız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim ki:
Dil bekası, Hak fenası istedi mülk-ü tenim
Bir devasız derde düştüm, âh ki Lokman bîhaber.
O vakit birden merhamet-i İlahiyenin lisanı, misali, timsali, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan aleyhissalâtü vesselâmın nuru ve şefaati ve beşere getirdiği hediye-i hidayeti; o dermansız, hadsiz zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu. Karanlıklı yeisimi, nurlu bir ricaya çevirdi.”
MEHMET ÖZÇELİK

22-05-2019

No ResponsesMayıs 22nd, 2019

MEŞHUR BEYİTLER

Meçhul Şairlerin Meşhur Beyitleri  (Lâ-edriler)

*Doğru söylerim halk razı değil

 Eğri söylerim  Hak razı değil

*Zalimin  ser-rişte-i ikbâlini bir âh keser

 Rızka mani olanın rızkını Allah keser

*Kula bela gelmez, Hak yazmayınca

 Hak bela vermez, kul azmayınca

 *Küfür ile dünya durur

  Zulüm ile durmaz

 *Tahsil cehaleti alır

  Eşekliği baki kalır

  *Halimi arz etmeye yâri tenha bulamam

   Yâri tenha bulsam, kendimi asla bulamam

   “Cehlin mertebesi sehl olmaz

    Kisbsiz ta bu kadar cehl  olmaz

   *Adam adamdır eğer olmaz ise bir pulu

   Eşek yine eşektir atlastan  olsa çulu

   *Kabiliyet dâd-ı Haktır her kula olmaz nasip

    Sâd hezâr terbiye etsen bi edep olmaz edip

No ResponsesMayıs 22nd, 2019

ŞUURDAN DAMITMALI ŞİİRLERİM -2-

ŞUURDAN DAMITMALI ŞİİRLERİM -2-

AŞIKLAR KERVANI

Aşıklar Kervanı Göçtü

Kervana iltihak güçtü

Aşıklar aşkı seçti

Yanarak var-a geçti

Varlığı aradı yoklukta

Buldu varlığı yoklukta

Her şey aranırken çoklukta

Yolda kaldı varlıkta

Yokluktan geldik varlığa

Çıplak girdik dünyaya

Bir şey almadan giderken

Kefenle vardık ukbaya..

MEHMET ÖZÇELİK

BAHAR NEYİNE…

Bahar bilmez iken/ Mart sonu neyine….  

Çiçek açmaz iken/ Bahar neyine….

Ömrü kışta geçti/ Bahardan ümitli….

Baharları bitirirken/ Kimden ümitli?

Darbelerden meded umdu/ Darbelerle vurdu….

Derbeder etti/ Yurdu dağdar etti…

Sermayeyi tüketti/ Ser kalmadı…..

Hayrı tüketti/ Hayrı kalmadı….

PATATES SOĞAN PATLICAN…

Vurulan bizmiyiz, patlıcan mı?

Mesele beka yoksa soğan mı?

Dün Din-le ve Vatanla vuranlar,

-Medet Patates- diyen insan mı..?

Dışta cinayet, içte ihanet.

Müslümanı öldürürken namert.

Bugün uyuyup uyanmayanlar,

Ahirette umar mı şefaet…

Zulüm adalet külahı giymiş.

Adalet zulümü seyre gitmiş.

Mazlumlar kan akıtıp ağlarken,

İnsanlık bitip, nereye gitmiş?

Patlıcan tahta çıktı, insan indi.

Zalim kol gezerken, müslüman sindi.

Zalim zulmi ile tedhiş ederken,

Müslüman patatesi dert edindi..

GECELERDE SEFER GECELERE SEFER

Günahımıza ağlayalım

Kalbimizi yağlayalım

Sevdamızı anlayalım

Her gece ve her zaman.

Günahımıza ağlasak

Şeytanımızı bağlasak

Düşmanımızı dağlasak

Her gece ve her zaman

Uzaklarda arama

Derinlerde derleme

Bizimki nefsimizde

Her gece ve her zaman .

Geceler geceler

Gündüze perde geceler

Gündüzleri örterken

Kalbe hece geceler.

Hüznün adı geceler

Hüzün verdi geceler

Gündüz kıymet bilmezken

Hüzünle geldi geceler.

Sevda kara, Gece kara

Hüzün bulut, kapkara

Kalpte açarken yara

Hüzünle geldi geceler.

Sabah -akşam -yatsı

Sırları saklayan geceler

Günahlarımı örterken

Kullukla gelen geceler

Alem suskun ve sükun

Konuşan ben ve geceler

Allah’a yönelirken eller

O ve ben-li geceler.

Sefer-le çıktık sefere

Hem gündüz hem gece

Gönlümdeki pencere

Nice hece hece…

Mehmet Özçelik

10-09-2018

GÖNÜL

Sarmıştı bulutlar gönülleri

Siyaset bağlamıştı elleri

Okşamıyordu diller gönülleri

Bulutlar zail oluyor gönül.

Dağılmış gönüller hep ağladı.

Hem de karaları bağladı.

Siyaset bizleri dağladı.

Kopmasın, başlansın gönüller, gönül.

Kazandırdı mı Demo, demi.

Gazeteyi de küpe et emi.

Demini bulmamışken gönüller.

Şimdi demlensin emi, gönül.

Gönüller kim için atıyor.

Siyaset topuzu gönle batıyor.

Kimler kimi satıyor

Nur incitmez seni gönül…

Eco, Neco derken gitti Demo

Siyaset çarkı neler üretti neler

Bir yandan üretirken hemde tüketti

İhanet hiç bitmedi gönül.

Oyun içinde bin oyun

Bu insanlar görünüyordu koyun

Bizde değer bulur senin oyun

mağdur olan sen ve soyun gönül.                                                       MEHMET ÖZÇELİK

BABA NE İMİŞ

Baba eve direk imiş

Gönüle yürek imiş

Baba evden gidince

Herkes pineklemiş.

Sebebi vücudum benim

Hayatta arkadaşım benim

Onsuz ben eksiyim

Hayatta artım benim.

Güç verdi bana

Gurur kattı bana

Gururlu imiş

Sürür verdi bana

Gelen gidermiş

Giden gelmez

Gidince sevinmiş

Kalan üzülmez

Dünyası yarımdı

Bizleri tamladı

Namazı evde kılmadı

Gayreti tamdı.

Sabah namazı ona

Şefaat edecek

Az da olsa ameli

Ona refakat edecek

Hüsnü hatimeyle gitti

İmtihanı bitti

Kalanlar düşünsün

Ölüm ibretti…

Gönderelim Fatiha

Ruhları olsun şad

Sadaka i cariye

Olunsun hayırlı evlad..

MEHMET ÖZÇELİK  23.9.2018

GÜLLER SOLDU

Güller eski gül değil soldu

Gül yerine diken doldu.

Gülün gülüşü aldatmasın seni

Gülün tahtına dikenler kondu

Gülün bahtı bitti bülbülün tahtı

Gül solunca bülbülde gitti

Ne bahtı kaldı ne de tahtı

Geriye bülbülün feryadı kaldı.

HER ŞEY O’NDAN…

Ne senden ne benden

Ne gökten ne yerden

Zahiren sebepten

Hepsi bir elden…

Doğum O’ndan

Ölüm O’ndan

Çıksın Azrail

Girsin Yaradan…

Zencinin boyası anneden mi?

Yoksa boyadan boyacıdan mı?

Ağustos da yaprak yaş iken,

Yaprağın solması Eylülden mi?

Bulut yağmurun habercisi

Hüzünlü Kalp sevincin…

Bülbül hamuş, gül solgun

Kalp ise dolgun ve yorgun…

MEHMET ÖZÇELİK  27.9.2018

KALEM VE KELÂM

Kalem geldi dile, ser-dekini dere dere

Bazen su, bazen sel, bazen dere

Güllere beste, bülbüllere gül deste

Kalem kelâma oldu güfte.

Aşıklar aşkla sarmaşık

Maşuklar meşkle karmaşık

Diller konuşmaya alışık

Kelâm kaleme oldu beste

Âhirette dil susup el konuşacak

Ayak konuşup organ dil olacak

Nice kirli çamaşır ortada kalınca

Akla kara birbirinden ayırt olacak.

İlk var olan kalem idi

Kelâmın ilk sözü yaz idi

Ezelden yazmaya başladı kalem

Bî-tâb ve yenik düştü kelâm

Ezelden inayet geldi kelâma

Denizler mürekkep oldu kaleme

Yapraklar yazmak için kaleme

Yenik düştü kalem kelâma…

Kelâm bitince kalemde bitti

Maşuk gidince aşıkta gitti

Fâni olanlar bitip gidince

Gönül ebedi Zâta gitti.

ŞEHİDİM…

PKK, deaş, fetö hepsi leş

Hem leş , hem de kalleş

Bunlar ebleh, hem de serkeş

Bunu yapan akıllı değil, keş.

Kalbde olmalı basiret

Olmamalı kin ve nefret

Günah kalbe perde olur

Kalb kalır nura hasret.

Şehide şehadeti şahit

Rabbinden almış ahit

Melekler onu karşılarken

Cennetler bile, bila zait

Nuh’un bedduası bedduam

Kafirleri sağ bırakma Allahım

Orduma kurşun sıkan kim varsa

Kahhar isminle kahret Allahım…

Mehmet Özçelik

05.10.2018

O VAR

Sar yüreğimi sar sar sar

Bak yüreğimde ne yaralar var

O yoksa hüzün var.

Hüzün yoksa O var.

O varsa ne gam ne keder var.

O’NA KOŞTUM

Sana koştum koştum

Sonsuza kavuşmadım.

Her şeyimi yolda kodum.

Sana ruhumu koştum.

MEHMET ÖZÇELİK

İşte gezinin ayak sesleri ezana saldırıyla gelmeye başladı. Ona tarafımdan şiirli cevap;

ARZDAN SEMAYA EZAN

Şu ezanlar ki deldi, zulmeti geçti

Zulmetli kafalar, zulmeti seçti

Hırlamayla susmaz ezanlar

Horlamayla durmaz ezanlar.

Şu ezanlar ki yükseldi semaya

Hastalıklı kalpler düştü ezaya

Gök gürültüsü gibi yayılırken fezaya

Ezan dar geliyor bu zekaya…

Bu dünyası dar dünya

Sahibine ar dünya

Ona ezansız dünya

Hayvanlara yar dünya…

Doğarken kulağına okundu

Yaşarken kafasına dokundu

En son musallaya konunca

Ezana birde sala kondu.

MEHMET ÖZÇELİK

10-03-2019

Tohumdur insan

Ekmesini bilmeli

Meyve veren

Dikmesini bilmeli

Topraktan gelen

Toprağa düşmeli

Sümbül veren

Toprakta çürümeli

Kibirle var olan

Yar olmaz

Mahviyyette olan

Yok olmaz.

Yok yok isen

Sen varsın

Varlığınla varlığa

Sultansın…

Delilmi istersin

İşte şeytan

Yokluğunda alem

İşte Adem…

MEHMET ÖZÇELİK

17-01-2019

SENDE…

İnsan bu, kendinde değil,

Kimbilir nerde.

Belki her yerde,

Bazen Ser-de bazen yerde.

Kendini kendinde aramazken,

Gezer çöllerde…

İçindeki deryayı görmezken,

Kıvranır dertlerde.

Eksi kutuptur, eksik,

Artı kutup da eksik,

Kurtulmazken eksilerinden,

Arar da arar kendini,

Kırkların içinden…

Sen ara kendini sende.

Sen değilsin Leyla da Aslıda.

Yıldızlarda ne gezersin,

Yıldızlar sende.

Mehmet Özçelik. 24.10.2018

ŞOL CENNETİN DERELERİ

Şol cennetin dereleri

Süttendir nehirleri

Baldandır şerbetleri

Akar Allah deyú deyú

Cennetlikler ayrıldı

Cehennemlikler haykırdı

Hepsi bir yere savruldu

Celil diye deyú deyú

Cennetlikler Cemale baktı

Cehennemlikleri ateş yaktı

Her birinin ki Haktı

Hak diye deyú deyú.

Buluşuruz havuzda inşaallah

Kuruluruz Kevserde inşaallah

Allah bes gayrı illallah

Deriz Allah deyú deyú…

Mehmet Özçelik….19.10.2018

TESNİYE

SEFERDE ATEŞ, SEFERE ATEŞ

Aşkın adı battı, herkes ondan tattı,

İnsanlık batınca, aşkta battı.

İnsanın hevesi aşkın nefesi

Seslerin en güzeli Leyla’nın sesi.

Leyla’yı aradı buldu .

Yüzünü Mevla’ya durdu.

Tahtını Leyla’ya kurdu,

Bahtını Mevlada buldu..

Leyla da ölenler ölüdür

Leyla diye ölenler delidir

Leylanın gözüyle görenler

Mevlayı bulmadıkça ya nedir?

Leyla da firak var,

Hakta vuslat.

Haktan ayrılıkta,

Elbet ateş var.

Ateşe sefer var,

Seferde ateş🔥

Kırklara karışmış,

Kırkıda ateş🔥

Kırkından sonra azar,

Azar azar..

Bizim yazar..

Mezarını kazar…

Odun yanar,

Olur kül.

İnsan yanar,

Olur kul…

Mehmet Özçelik.  29.10.2018

NE DER?

Puştlar ne der diye, kuşları yaralama

Putlar kızar diye, kurtları sarmalama

Ehli Dünya şutlar diye, hakkı sorgulama

Giyeceğin kefeni düşün, cehennemi boylama..

Ne sevabınla avun, ne küfrü savun,

Her hâlükârda günahtan korun,

Ne ağa, ne bey, ne paşa olun,

Evvel ahir Allah’a kul olun..

Nur olun, Nur alın, Nur satın,

Nurdan nura akın,

Nuren-Nur olan Allah’a

Nur- u iman ile bakın..

Güzel gör güzel düşün,

Akıbetini şimdi düşün,

Gece gündüz düş-ünde düş-ün,

Devamlı düşünde düşün..

Dünya pazarına geldik

Gül mü diken mi derdik?

Allah bizi sorgularsa,

Biz Ona ne derdik?

Belâ dedik ruhumuzla Ona

Selam verdik namazımızda Ona

Geldik hayatımızda sona

Dönüşümüz elbet yine O’na..

Mehmet Özçelik.  29.10.2018

No ResponsesMayıs 20th, 2019

RUHANİLER

RUHANİLER

Alemde olan ve bulunan her şey madde ve maddeden ibaret değildir.

Ruhani varlıklar; madde ötesi ve ruhla ilgili manevi varlıklardır.

-Ruhla bedenin kesiştiği nokta, sidre.

İnsan ruhundaki beden zahiren bedende görünse ve bulunsa da ancak bedenin üstünde ve üstünden bedeni control etmektedir.

Alemde de maddenin ötesinde melekler gibi güç sahibi nurani varlıklar olduğu gibi, ruh özelliğine sahip varlıklarda vardır.

Bunlar içerisinde insan gibi ulvi ruhlar olduğu gibi, hayvan ve sair süfli ruh sahibi varlıklar da vardır.

-Sayısız haz duyuları ve en az onlar kadar yaratılan ve yaratılacak olan hazlar.

Sayısız frekanslar ve frekans sesleri.

Sayısız boyutlar ve boyutlardaki farklı varlıklar.

Sayısız görme ve görünenler.

Sayısız his ve mahsuslar yani hissedilenler.

Her duygu için açılmış sofralar ve o sofralarda bulunan sayısız o duygunun nimetleri.

Her şey duygularla bağlantılı kılınmış, o duygularda o duyguların bağlandığı esmalarla irtibatlandırılmıştır.

-Ruh göz penceresiyle bu alemi seyretmektedir.

Kulak ruha ses, dil kelam, akıl düşünce, kalp motor, nefis nefes, burun koku, organlar destek olmuştur.

Ruh onlarla alemini genişletmiş, alemlerle irtibatını sağlamıştır.

İnsanı bir gemiye benzetirsek, ruh kaptan, kalp motor, akıl dümen, nefis buhar kazanı, organ ve duygular yolcu, Kur’an-ı Kerim rota, İslamiyet deniz, gemi insan anatomisidir.

Ruh ilahi nefhadan bir ses, bir nefes, bir eser, bir güç ve enerjidir.

Ruh tecezzi etmeyen bir bütündür.

***************  

Odun ve kömürü niçin yakıyoruz?

Isı ve ışık olsun diye.

Maddenin de 4 hali vardır;

Katı-sıvı-gaz ve nurdur.

İnsanın da bu dünyada –tabiri caizse- yanması ve de Kafirin cehennemde yanması nura ve ışığa inkılap etmesi, kazuratını atıp, maddesinin içerisindeki manayı çıkarması içindir.

-Hasta ruhlar hasta olan duygular ruhu bozuyor, bozulan ruhda duygu ve vücudun yapısını bozuyor.

Saldırgan insanların durumu, ruhlarının saldırganlığından kaynaklanmaktadır.

-Beden için söz konusu olan nezleden kansere ne kadar hastalık varsa, aynı o durum ruh içinde söz konusudur.

****************  

Ruhani varlıklar ile ilgili olarak Bediüzzaman geniş izahatta bulunur. Hülasa olarak;

-“Elhâsıl: Denilebilir ki, hayat olmazsa, vücud vücud değildir, ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyâsıdır; şuur, hayatın nurudur. Mâdem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler; ve mâdem şu âlemde bilmüşâhede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır; ve şu kâinatta bir itkàn-ı muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor; mâdem şu bîçare perişan küremiz, sergerdan zeminimiz bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevi’l-hayat ile zevi’l-ervâh ve zevi’l-idrâk ile dolmuştur; elbette sâdık bir hadis ile ve katî bir yakîn ile hükmolunur ki, şu kusûr-u semâviye ve şu bürûc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurânî sekeneler bulunur. Nâr, nuru yakmaz. Belki ateş ışığa meded verir.
Mâdem kudret-i ezeliye bilmüşâhede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîrûhu halk eder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesîfeyi hayat vâsıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı her şeyde kesretle serpiyor ve şuur ziyâsıyla ekser şeyleri yaldızlıyor; elbette o Kadîr-i Hakîm, bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle, nur gibi, esîr gibi ruha yakın ve münâsip olan sâir seyyâlât-ı latîfe maddeleri ihmâl edip hayatsız bırakmaz, câmid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki, madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ mânâlardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuuru kesretle halk eder ki, hayvanâtın pek çok muhtelif ecnâsları gibi pek çok muhtelif ruhânî mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da ruhânî ve cin ecnâslarıdır.”[1]

-“Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi, semâvâtın da kendine münâsip sekeneleri bulunsun. Lisân-ı şer’îde o ecnâs-ı muhtelifeye “melâike ve ruhâniyât” tesmiye edilir.
Evet, hakikat öyle iktizâ eder. Zîrâ, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi’l-idrâk mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitâbının mütâlâacıları ve şu saltanat-ı Rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesâba gelmeyen tezyinât ve mehâsin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.
Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezârete ve şu vüs’atli ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezâife ve ibâdâta nihayetsiz melâike envâı ve ruhâniyet ecnâsı lâzımdır.
Bâzı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı seyyâre, seyyârâttan tut, tâ katarâta kadar bir kısım melâikenin merâkibidirler. Onlar, bunlara izn-i İlâhî ile binerler, âlem-i şehâdeti seyredip, gezerler.”[2]

-“Hem nasıl Hâlıkımızdan sorduğumuz sualimize, o Rabbimiz bütün fermanlarıyla ve nazil ettiği bütün kitaplarıyla ve müsemmâ olduğu ekser isimleriyle bize kudsî ve kat’î cevap veriyor; aynen öyle de, melâikeleriyle ve onların diliyle daha başka bir tarzda dedirir:
“Sizin zaman-ı âdem’den beri hem ruhanîlerle, hem bizimle görüşmenizin yüzer tevatür kuvvetinde hadiseleri var. Ve bizim ve ruhanilerin vücutlarına ve ubudiyetlerine delâlet eden hadsiz emâre ve deliller var.”[3]

-“Ve madem melâikeler âhiretin ve âlem-i bekanın dairelerini gördüklerini haber veriyorlar; elbette melâike ve ruhların ve ruhaniyetin vücut ve ubudiyetlerine şehadet eden deliller, dolayısıyla âhiretin vücuduna dahi delâlet ederler.”[4]

-“Mâneviyat ve ruhâniyat âlemlerinin en mütenevvi çekirdekleri yine cismaniyettedir.”[5]

-“Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.”[6]

-“Hazret-i Mevlânâ, zülcenâheyndir. Yani, hem Kadirî, hem Nakşî tarikat sahibi iken, Nakşîlik tarikatı onda daha galiptir. Üstadım, bilâkis, Kadirî meşrebi ve ?âzelî mesleği daha ziyade onda hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret-i Mevlânâ Hindistan’dan tarik-i Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat dairesi Şâh-ı Geylânî’nin ba’del-memat hayatta olduğu gibi, taht-ı tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlânâ’nın mânen tasarrufu, bidâyeten câ-yı kabul göremedi. Şâh-ı Nakşibend ile İmam-ı Rabbânî’nin ruhaniyetleri Bağdat’a gelip Şâh-ı Geylânî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki, “Mevlânâ Hâlid senin evlâdındır, kabul et.” Şâh-ı Geylânî, onların iltimaslarını kabul ederek Mevlânâ Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra Mevlânâ Hâlid birden parlamış. Bu vakıa, ehl-i keşifçe vâki ve meşhud olmuştur. O hadise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velâyetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüyayla görmüşler. Üstadımın sözü burada hitam buldu.”[7]

-“Gazâlî’nin haşr-i cismaniyle beraber haşr-i ruhânînin dahi vuku bulmasına, bazı ehl-i bâtına taklit ve mümâşât cihetiyle bir işaretidir.”[8]

-“Hergün ihtiyaç gıdaya hissedildiği gibi, her vakit bu gıdâ-yı ruhânîye ihtiyaç hissedilir.”[9]

-“Risale-i Nur ahize ve nakile ile mücehhez bir radyo-yu Kur’âniyedir ki, onun tel ve lambaları, ayna, tel ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkarane ve icazdarane bast edilmiştir ki, yarın her ilim ve fen adamları ve her meşrep ve meslek sahipleri, ilim ve iktidarları miktarında alem-i gayb ve alem-i şehadetten ve ruhaniyat aleminden ve kainattaki cereyan eden her hadisattan haberdar olabilir.” [10]

-“Celâleddin-i Süyûtî, Celâleddin-i Rumî ve İmam-ı Rabbânî gibi zatların seyr ü sülûk-u ruhanîleri gibi seyr ü sülûk ile yükselerek o kudsî zatlara yanaşmak ve istifade etmektir.”[11]

-“Küre-i arza emr-i İlâhî ile nezarete memur “Sevr” ve “Hût” namlarında iki ruhanî melâikeyi dehşetli cismânî bir öküz, bir balık tevehhüm edip, ehl-i fen ve felsefe hakikati bilmediklerinden, İslâmiyete muarız çıkmışlar.”[12]

-“Âlem-i şehâdetteki insanlara inşikàk-ı kamer bir mu’cize-i Ahmediye (a.s.m.) olduğu gibi, Mi’rac dahi âlem-i melekuttaki melâike ve rûhâniyâta karşı bir mu’cize-i kübrâ-yı Ahmediyedir ki, nübüvvetinin velâyeti bu kerâmet-i bâhire ile isbat edilmiştir; ve o parlak zât; berk ve kamer gibi, melekutta şûle-feşan olmuştur.”[13]

-“İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî (r.a.) demiş ki: “Ben seyr-i ruhanîde kat-ı merâtip ederken, tabakat-ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı esas-ı tarikat ittihaz edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmi evliyaları, sair tabakâtın has velîlerinden daha muhteşem görünüyordu.”[14]

-“Mesâil-i şeriatla Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimaiyede gayet nâfi birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum.”[15]

-“Kâinattaki ruhanîlerin bir delil-i vücudu ve numunesi, insandaki kuvvelerdir ve lâtifelerdir.”[16]

-“Âlem-i maddî ile âlem-i ruhanîyi birbirinden fark etmek lâzım gelir. Birbirine mezc edilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ, senin dar bir odan var. Fakat dört duvarını kapayacak dört büyük ayna konulmuş. Sen içine girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün.”[17]

-“Boş ve hÂli tevehhüm edilen semâvat dahi, melâikelerle, ruhanîlerle doldu, şenlendi.”[18]

-“Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz, müsademesiz, küçük bir yerde içtima ederler.
Kezalik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimâları mümkündür. Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuânın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur.
Kezalik, bu kesif âlemde ruhânîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men edecek bir mâni yoktur.”
[19]

-“Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler ayna olur; öyle de, ruhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem-i misâlin bâzı mevcûdâtı ayna hükmünde ve berk ve hayal süratinde bir vâsıta-i seyir ve seyahat sûretine geçerler.”[20]

-“Hayvanâtın pek çok muhtelif ecnâsları gibi pek çok muhtelif ruhânî mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da ruhânî ve cin ecnâslarıdır.”[21]

-“Şu nihayetsiz fezâ-i âlem ve şu muhteşem semâvât, burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan kelimâttan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara ve o zîşuurlara Şeriat-ı Garrâ-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, “melâike ve cân ve ruhâniyâttır” der, tesmiye eder.”[22]

-“Fezâ-i ulvî, bilittifak esîr ile doludur. Ziyâ, elektrik, hararet gibi sâir seyyâlât-ı latîfe, o fezâyı dolduran bir maddenin vücuduna delâlet eder. Meyveler, ağacını; çiçekler, çimenlerini; sümbüller, tarlalarını; balıklar, denizini bilbedâhe gösterdiği gibi; şu yıldızlar dahi, bizzarûre, menşe’lerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücudunu aklın gözüne sokuyorlar.
Mâdem âlem-i ulvîde muhtelif teşkilât var, muhtelif vaziyetlerde muhtelif ahkâmlar görünüyor; öyle ise, o ahkâmların menşe’leri olan semâvât muhteliftir. İnsanda, cisimden başka nasıl akıl, kalb, ruh, hayal, hâfıza gibi mânevî vücudlar da var; elbette, insan-ı ekber olan âlemde ve şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinatta, âlem-i cismâniyetten başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan, tâ Cennet âlemine kadar herbir âlemin, birer semâsı vardır.
Hem melâike için deriz ki: Seyyârât içinde mutavassıt ve yıldızlar içinde küçük ve kesif olan küre-i arz, mevcudât içinde en kıymettar ve nurânî olan hayat ve şuur hesabsız bir sûrette onda bulunuyorlar. Elbette, karanlıklı bir hâne hükmünde olan şu arza nisbeten müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler, zîşuur ve zîhayat ve pek kesretli ve muhtelifü’l-ecnâs olan melâike ve ruhânîlerin meskenleridir.”
[23]

 MEHMET ÖZÇELİK

19-05-2019


[1] 29.Söz/468.

[2] 15.Söz/162.

[3] Asa-yı Musa.35.

[4] Age.36.

[5] Age.41.

[6] Age.217.

[7] Barla Lâhikası.118.

[8] Age.141.

[9] Age.180.

[10] Emirdağ Lâhikası.85.

[11] Age.380.

[12] Hutbe-i Şamiye.35.

[13] Age.119.

[14] Lem’alar.55.

[15] Age.60.

[16] Age.347.

[17] Mektubat.83.

[18] Age.400.

[19] Mesnevi-i Nuriye.117.

[20] Sözler.178.

[21] Age.468.

[22] Sözler.469.

[23] Age.523.Daha geniş bilgi için bakınız. http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/arama/Ruhani

No ResponsesMayıs 19th, 2019

HADİD SURESİ-1-18-MEHMET ÖZÇELİK-1-

No ResponsesMayıs 18th, 2019

FENER RUM PATRİĞİ GREGORİUS-UN İHANETİ

FENER RUM PATRİĞİ GREGORİUS-UN İHANETİ

Kendi çöküşünü bizzat 200 yıl öncesinden hristiyanlığın içindeki adam Gregorius görmüş ve batıda bunun farkında olup;

Evvela yıkımını geciktirmek,

Ve Saniyen, yıkılırken yanında bizi de götürmek için iki asırdır aşağıdaki İHANET planını uygulamaktadır.

Maalesef başarılıda olmaktadır.

Ancak her zaman o ruhun dirileceğinden habersizdir.

Çanakkale ve 15 Temmuz ruhu gibi…

-Osmanlı Döneminde iki Patrik, ihanetleri yüzünden asılmıştır. 1. Fener Patriği III. Pantenios, Eflak ve Boğdan voyvodalarını isyana teşvik ediyor. Sadrazam Köprülü Mehmet Paşa, Patriğin voyvodalara gönderdiği mektubu ele geçiriyor ve Patriğin asılmasını emrediyor. Patrik III. Pantenios, 24 Mart 1657 günü Parmakkapı’da asılıyor… 2. 1820-1821 Mora isyanı, Balkanlar’ın Memâlik-i Osmanî’den ayrılmasını sağlayan en önemli hareketlerden biri oluyor. Mora’da Binlerce Müslüman Türk kılıçtan geçirilmişti. Dönemin Padişahı İkinci Mahmut, Sadrazam Benderli Ali Paşa’yı görevlendirmiş ve bu ayaklanmada parmağı olanların derhal tespit edilmesini istemiştir. Yapılan tahkikatta ve Patriğin evine düzenlenen baskında Patrik Beşinci Gregorius’un “ihanet” ettiği tespit edilir. Ayrıca Osmanlı’nın amansız düşmanı Rus Fener Patriği V. Gregorius’un, Rus Çarı II. Alexander’a yazdığı bir mektup (ki, Rusya’nın İstanbul Sefiri General İgnatiyef’in hatıralarında da yer alıyor) Osmanlı hükümetinin eline geçmiş ve Patrik “ihanet”ten yargılanarak idam edilmişti (22 Nisan 1821).

İnfaz, Fener Patrikhanesinin kapısı önünde icra edilir. Bunun üzerine Patrikhane yönetimi, aynı yerde bir Türk büyüğü asılana kadar bu kapının kapalı tutulmasına karar verir. Mezkûr kapı, “KİN KAPISI” olarak anılır…

Patrikhane yönetiminin bu kararından haberdar olan Türk devlet yetkilileri, buna bir misilleme olarak, Patrikhane’nin bulunduğu sokağın adını “Sadrazam Ali Paşa” koyarlar. Bu kapı hala kapalıdır. Girişler, bu kapının solundaki küçük kapıdan yapılmaktadır. O ihanet belgesinde şunlar sıralanmaktadır; 

“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidir.

Bu hasletleri de dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaatlerinden gelmektedir.

Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından, ahlaklarının salâbetinden gelmektedir.”

Türk’ler’de evvela itaat duygusunu kırmak ve manevî rabıtalarını (bağlarını) kesretmek (parçalamak), dinî metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa yolu, an’ânât-ı milliye ve mâneviyelerine uymayan haricî fikirler ve hareketlere onları alıştırmaktır.

Türk’ler, haricî muaveneti (dış yardımı) reddederler, haysiyet hisleri buna manidir. Velev ki, muvakkat bir zaman için zahirî kuvvet ve kudret verse de, Türk’ler’i harici muavenete alıştırmalıdır.

Maneviyatları sarsıldığı gün, Türk’ler’i kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’ni tasfiye için, mücerred olarak harp meydanındaki zaferler kâfi değildir. Ve hatta sadece bu yolda yürümek Türk’ler’in haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz edebilmelerine sebep olabilir.

Yapılacak olan, Türk’ler’e bir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribi tamamlamaktır!”

******************   

Ayrıca, “Fener Rum Patrikhanesi’nin açtığı okullardan birisi olan İkonomos akademisinin 1884 yılı ders müfredatında olan Ada belediye başkanı tarafından ele geçirilen ders müfredatında şunlar yer alıyordu:

    1) Türk’ler ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtılacak.

    2) Türklerin en küçük hataları büyütülerek Avrupa’ya duyurulacak ve uygar dünya Türklere düşman edilecek.

    3) Türk’ler ekonomik bakımdan çökertilecek. Bu amaçla zengin Türk’ler sakat ticaret yollarına götürülecek, bol faizli krediler açılacak, ağır şartlarla rehin kabul edilecek.

    4) Türklerin ahlak, milliyet, din ve gelenekleri dejenere edilecek. Bu amaçla küfürler öğretilecek ve bu küfürlerin Türk’ler arasında yayılmasına çalışılacak. Türk’ler zinaya ve diğer ahlaksızlıklara teşvik edilecek. Türk gençleri arasında kabadayılık ruhu aşılanarak sevgi ve saygı bağlılıkları kırılacak. Aralarına ikilik sokulacak.

    Argoya benzer bir küfür dili Türk’ler Arasında yayılarak milli dil ve duyguları bozulacak. Zengin Rum tüccar ve esnafı Türk hocalara bol hediye ve veresiye vererek onları elde edecek. Hocalar içkiye alıştırılacak. Her türlü uydurma inanışlarla dini inançları saptırılacak. Onlara yalan yanlış olaylar anlatılıp, Türk halkı ile hocaların arası açılacak.

    5) Türk hükümranlığı baltalanacak. Bu iş yavaş yavaş geliştirilip, Bizans yeniden kurulacak.

    6) Türk halkı arasında sürekli olarak anlaşmazlık tohumları ekilecek.Ayaklanmalar düzenlenip zamanında aradan çekilerek Türk’ler arasında kardeş kanı akıtılacak. Komiteler kurulup Türk köyleri basılacak.

    7) Bir savaş sırasında Türk halkını sefalete götürecek her yola başvurulacak. Türk topraklarındaki en önemli gıda maddeleri, halkın elinden hızla ve gizlice toplanıp adalara gönderilecek. Buradan komşu ülkelere satılacak. Rum tüccarların uğradığı zarar milli bankalar tarafından para olarak ödenecek.

    8- Doktor ve eczacı Rumlar, hastaları özellikle kimsesiz hastaları gizlice zehirleyip öldürecek. Kör, sağır, sakat edecek. Saf dışı bırakmaya çalışacak.

    9) Tarım politikasında Türk çiftçisi ağır faizlerle toprağından mahrum edilecek. Borçların kolayca çoğalması sağlanacak. Böylece Türk’ler ellerindeki toprakları Rum tüccarlara satmak zorunda kalacaklar.

    10) Yüksek rütbeli devlet memurları rüşvet, ziyafet ve hatta kadın ikramları ile Etniki Eterya’nın emrine alınacak. Ancak bu işler tamamen okuldan yetişmiş papazların talimatına ve okulun tayin edeceği kişilerle bunların vereceği direktiflere göre uygulanacak.

    11) Fırsat çıktıkça özellikle resmi binalarda yangın çıkarılacak.,ölümlü kazalar yaratılacak, savaş gemilerine yangın ve yaralar açılacak.

    12) Bir ileri karakol ve gözetleme yeri olan manastırlardaki istekleri hemen yapılacak, verecekleri mektuplar kendi işlerinden önce yerine götürülüp teslim edilecek.

    13) Bütün Rum ustaları kesinlikle Türk çırakları kullanmayacaktır.Politik düşüncelerle bir Türk çırak almak gerekirse Rum usta, Türk çırağı bir hizmetçi gibi kullanacaktır.

    14) Bütün bu kurallar gizli olarak yapılacak, kurallara uymayanlar hemen aforoz edilecek, kredileri kesilecek ve Rum toplumu arasından kovulacaktır.”[1]

Özetle; Devlet Başkanları yıpratılacak…

Alimler itibarsızlaştırılacak…

Aile değersizleştirilecek…

MEHMET ÖZÇELİK

16-05-2019


[1] http://www.ilerigazetesi.com.tr/patrik-gregoriusun-turk-acilimi–mektubu-makale,1198.html

No ResponsesMayıs 16th, 2019

ZAMAN ŞERİDİNE TAKILANLAR

ZAMAN ŞERİDİNE TAKILANLAR

Zaman bir kayıt cihazıdır.

Zaman bir fotoğraf makinasıdır.

Zaman bir arşivdir.

Zaman bir şerittir.

Zaman bir zincir silsilesi ve halkasıdır.

Zaman bir boyuttur.

Zaman bir levhadır.

Zaman bir defterdir.

Zaman levh-i mahfuzun kalemidir.

Zaman bir nehri azimdir.

Zaman bir kanaldır.

Zaman bir köprüdür.

Zaman bir adımdır.

Zaman bir daldır.

***************

Bir gün…

Dün –Bugün -Yarın …

Dün bu gündü.

Bugün ise yarın olunca dün olacak.

Bugünden yarın yarın iken, yarın dün olacak.

Bir zaman 3 farklı zaman oluyor çünkü zaman sanaldır.

Zaman girdiği kaba ve kalıba göre şekil alır.

Aynı zamanda ona asılan ve takılana göre mana kazanmaktadır.

ZAMANA TAKILANLAR

Zaman askısına takılıp, önceki geçmiş, sonraki gelecek, an ise şimdiki zaman olan varlıklar silsilesinin adıdır zaman.

Bir ayette “Bizim bir günümüz sizin bin yılınıza” (Hac, 22/47 ve Secde, 32/5), başka bir ayette de “Bizim bir günümüz sizin elli bin yılınıza denktir.” (Mearic, 70/4), buyrulmaktadır.

************

-Kur’ân-ı Kerîm’de, “Onlar mağaralarında 300 yıl kaldılar, dokuz da ilâve ettiler”[1]

Ashabı Kehf 309 sene mağarada kaldıkları halde kendilerinin ancak bir gün kadar kaldıklarını ifade ettiler.

-“ Yahut altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? “Allah burayı ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti, “Ne kadar kaldın?” dedi, “Bir gün veya bir günden az kaldım” dedi, “Hayır yüz yıl kaldın, yiyeceğine içeceğine bak, bozulmamış; eşeğine bak ve hem seni insanlar için bir ibret kılacağız, kemiklere bak, onları nasıl birleştirip, sonra onlara et giydiriyoruz” dedi; bu ona apaçık belli olunca, “Artık Allah’ın her şeye Kadir olduğuna inanmış bulunuyorum” dedi.”[2]

-“ Milâttan önce 586’da Kudüs’ü işgal eden Buhtunnasr Beytülmakdis’i tahrip etmiş, halkını da esir ederek Bâbil’e götürmüştü. Hezekiel peygamber bu zalim hükümdarın, Hz. Mûsâ’dan kalan kutsal emanetleri ve sandığı da alıp götürmesinden korkmuş, bunları Kudüs’te bir kuyuya atıp üzerine de bir alâmet koymuştu. Esir olarak Bâbil’e gittikten sonra burada vahye dayalı bazı yazılar yazmıştı; bunlardan birinde konumuz olan âyette geçen olayın bir benzeri de vardır. Hezekiel 560 yılında vefat etmiş, Kudüs ise Üzeyir aleyhisselâm zamanında 458’de yeniden imar edilmiştir. Aradan geçen zaman yaklaşık yüzyıldır. Anlaşılan vefatından yüzyıl sonra Allah Teâlâ Hezekiel peygamberi diriltmiş, ona ölü kemiklere nasıl can verdiğini, bozulmamış yiyecek ve içeceğini, kendine iade ettiği eşeğini göstermiş ve bütün bunları (peygamberine lutfettiği mûcizeleri), öncelikle orada bulunanlara, sonra da Kur’an’ın gelişine kadar vahiy yoluyla bu bilgiye ulaşan insanlara ibret kılmıştır. Bu ibret Allah Teâlâ’nın insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu göstermektedir ve âhiret inancının bir delilidir.[3]

-Öyleki esir alındığında çocuğu yeni doğmuş ve kendisi de 20 yaşında iken, esaretten kurtulunca 20 yaşındaki ve artık 120 yaşında olan hizmetçisiyle buluşmuştur.

Buna inanmak için hizmetçi; Üzeyrin Zeburu ezbere okuduğunu ve kendisininde okumasını istemesi üzerine Üzeyir peygamber okumuş ve hizmetçiyle yüz yaşında olan oğlunun evine gitmiştir.

Kendi yüz yaşında babası ise yirmi yaşında olan oğlu buna inanmak için annesinden duymuş olduğu, babasının sırtında bir ben bulunduğunu söylemesi üzerine, babasında bunun da bulunduğunu görünce ikna olmuştur.

-“ İkinci esas: Malûmdur ki, küre-i arzın mihveri üstündeki hareketiyle, gece gündüzler ve medâr-ı senevîsi üstündeki hareketiyle, seneler hâsıl oluyor. Güneşle beraber herbir seyyarenin, belki sevâbitin ve Şemsü’ş-Şümusun dahi, herbirinin mihveri üstünde eyyam-ı mahsusalarını gösteren bir hareketi ve medârı üzerinde deveranı dahi, bir nevi seneleri gösteriyor. Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın hitâbât-ı ezeliyesinde, o eyyam ve seneleri dahi irae ettiğine delili şudur ki: Furkan-ı Hakîmde,

-“Sonra bütün işler, sizin gününüzle bin sene kadar uzun olan kıyamet gününde Ona arz edilir.” [4]
-“Melekler ve Cebrâil, elli bin sene uzunluğunda bir gün olan kıyamet gününde, Allah’ın emrini almak üzere Arşa yükselirler.”[5] gibi âyetler ispat ediyor.

Evet, kış günlerinde ve şimal taraflarında, gurup ve tulû mâbeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz dokuz saatten ibaret eyyamlardan tut, tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ kozmoğrafyanın rivayetine göre, tâ “Rabbü’ş-Şi’râ” tâbiriyle Kur’ân’da nâmı ilân edilen ve şemsimizden büyük “Şi’râ” namında diğer bir şemsin, belki bin seneden ibaret olan gününden, tâ Şemsü’ş-Şümusun mihveri üstündeki elli bin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyâm-ı Rabbâniye vardır.

İşte semâvât ve arzın Rabbi, o Şemsü’ş-Şümus ve Şi’râ’nın Hâlıkı hitap ettiği vakit, o semâvât ve arzın ecramına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyamları zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir.

Madem eyyâmın lisan-ı şer’îde böyle ıtlâkatı vardır. İlmü’t-tabakatü’l-arz ve coğrafya ve tarih-i beşeriyet ulemasınca, nev-i beşerin yedi bin sene değil, belki yüz binler sene geçirdiğini teslim de etsek, “Âdem’den kıyamete kadar ömr-ü beşer yedi bin senedir”[6] olan rivayet-i meşhurenin sıhhatine ve beyan ettiğimiz altı bin altı yüz altmış altı sene, Nur-u Kur’ân hükümfermâ olduğuna münâfi olamaz, cerh edemez. Çünkü eyyâm-ı şer’iyenin, dört saatten elli bin seneye kadar hükmü ve şümulü var. Fakat nefsü’l-emirdeki eyyâmın hakikati, o rivayet-i meşhurede hangisi olduğu şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münasip değil.

Şu meselede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeâyı beyan ediyorum. Şöyle ki:

Şu dünyanın bir ömrü, ve şu dünyadaki küre-i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü, ve küre-i arzda yaşayan nev-i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nevi mahlûkatın ömürleri, saatin içindeki dakika, saniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir. Nev-i insanın ömrü, küre-i arzın iki hareketiyle hasıl olan malûm eyyamla olduğu gibi, zîhayatın vücuduna mazhar olduğu zamandan itibaren, küre-i arzın ömrü ise merkez-i irtibatı olan şemsin hareket-i mihveriyesiyle hasıl olan eyyamla olması hikmet-i Rabbâniyeden uzak değildir. Ve dünyanın ömrü ise Şemsü’ş-Şümusun hareket-i mihveriyesiyle hasıl olan eyyâm iledir.

Şu halde nev-i insanın ömrü yedi bin sene eyyam-ı malûme-i arziyeyle olsa, küre-i arzın hayata menşe olduğu zamandan, harabiyetine kadar, eyyam-ı şemsiye ile iki yüz bin seneden geçer. Ve Şemsü’ş-Şümusa tâbi ve âlem-i bekadan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü -Şemsü’ş-Şümusun işarât-ı Kur’âniyeyle herbir günü 50.000 (elli bin) sene olmasıyla- yedi bin sene, o eyyâmla yüz yirmi altı milyar (126.000.000.000) sene yaşarlar. Demek, eyyâm-ı şer’iye tâbir ettiğimiz eyyâm-ı Kur’âniyede bunlar dahil olabilirler.

Evet, semâvât ve arzın Hâlıkı, semâvât ve arza bakan bir kelâmıyla semâvât ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan bir zâta hitabında, o eyyamları istimal etmek, Kur’ân’ın ulviyetine ve muhatabın kemâline yakışır ve ayn-ı belâgattir.”[7]

MEHMET ÖZÇELİK

15-05-2019


[1] Kehf Sûresi: 18-25.

[2] Bakara.259.

[3] (Taberî, III, 28 vd.; Şevkânî, I, 307-309; İbn Âşûr, II, s. 35).

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Bakara-suresi/266/259-ayet-tefsiri

[4] Secde Sûresi, 32:5.

[5] Meâric Sûresi, 70:4.

[6] el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3:547, hadis no: 4278.

[7] Barla lahikası.Bediüzzaman.250.

No ResponsesMayıs 15th, 2019

AŞIKLAR KERVANI

AŞIKLAR KERVANI
Aşıklar Kervanı Göçtü
Kervana iltihak güçtü
Aşıklar aşkı seçti
Yanarak var-a geçti

Varlığı aradı yoklukta
Buldu varlığı yoklukta
Her şey aranırken çoklukta
Yolda kaldı varlıkta

Yokluktan geldik varlığa
Çıplak girdik dünyaya
Bir şey almadan giderken
Kefenle vardık ukbaya..
MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesMayıs 15th, 2019

TAHRİM SURESİ-MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesMayıs 11th, 2019

RAMAZAN TENBİHNÂMELERİ

RAMAZAN TENBİHNÂMELERİ

Yüz yıldır sürdürülen münafıkane hareketler artık yerini açıktan açığa uygulamaya bırakmıştır.

Önceleri ismi-cismi-resmi müslüman olarak görülüp aldanılan insanlar, artık gerçek suretlerini gizlemeden ifade etmekte ve göstermektedirler.

-CHP’li vekil kürsüde su içti.”Burası Müslüman Türkiye’nin kürsüsü” uyarısına

HDP’li  karşı  tepki verdi .

HDP’li Tuma Çelik:

“Müslüman Türkiye değil, laik Türkiye burası, ben Müslüman değilim.

-Bu terbiyesizlik ve saygısızlıktır.

Necdet Sezer ile başlamıştı bu kabalık.

-Asırlardır ramazan medeniyeti yaşandı ve yaşatıldı ecdatça.

Bugün o medeniyetten nasibi olmayan nasibsizler, bu nasibsiz ve densizliklerini meclis kürsüsünde sergiliyorlar.

-Şaban ayının sonlarında “Ramazan Tenbihnâmesi” adı altında halka yönelik bir dizi emir yayınlatılarak halk, dinî ve ahlâkî davranışlarına dikkat etmeleri hususunda uyarılırmış, padişah tarafından..

Ramazan tenbihnâmelerinde neler vardı özetle?

Kadınların edebe aykırı davranışta bulunmamaları, buna karşılık erkeklerin de kadınları herhangi bir şekilde rahatsız etmemeleri konusunda padişah adına irâde-i seniyyeler (padişahın emirleri) yayınlanır ve bu ilânnameler basılarak halka dağıtılırmış. Esnafın Ramazan ayından istifade ederek fiyatları yükseltmeye kalkışmasını önlemek için özel bir tedbir alınarak, yiyecek, içecek veya giyim, yakacak gibi ihtiyaç maddelerinin fiyatları bir bir belirlenir, bu fiyatlar listelenerek Şaban ayının son günlerinde ilân edilirmiş. Ayrıca Ramazan boyunca askerlere dinî vazifelerini huzur içinde yerine getirmeleri ve aykırı bir davranışta bulunmamaları hususunda da tenbihnâmeler yayınlanırmış. Mesai saatlerinin de Ramazan’a göre ayarlanması istenirmiş tenbihnâmelerde. Böylece Ramazan boyunca devlet memurlarının mesai saatleri Ramazan’a göre yani iftar ve namaz vakti göz önüne alınarak ayarlama yapılır, toplu taşıma araçları ona göre hareket edermiş. Bütün bunlar için ayrı ayrı tenbihnâmeler yayınlanıp ilân edilirmiş.

Tenbihnâmelerde halkın dinî emirlere daha sıkı sarılıp, ibadetle meşgul olması ve edepli olması istenirmiş. İkinci Mahmud döneminden itibaren Ramazan Tenbihnâmeleri Osmanlı Devleti’nin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de ilân edilip ayrıca broşür olarak bastırılarak halka dağıtılırmış. Ayrıca imam ve vaizler camilerde, bekçiler ve tellallar mahallelerde, işletmeciler tarafından da hanlarda bu konuyla ilgili duyuru yapılırmış.

Herhangi bir sıhhî özrü bulunmayanlar oruç tuta, bulunanlar da alenî bir şekilde oruç yemeye

“Aleni oruç yenilmeye” diye tembihlenirmiş vatandaşlar. Gayrimüslimler de uyarılırmış, meydanlarda, Müslümanların gözü önünde yiyip içmemeleri hususunda. Bunun amacı kimsenin özgürlüğüne karışmak değil, bilakis huzuru temin etmek, karışıklık ve çatışmayı önlemek içinmiş.”

Gayrimüslimler rahatsız olmasın diye.

-Ecdadımız o kadar nazik, o kadar ince düşünceliymiş ki sahur vakti çalan Ramazan davulcusunun güzergâhı üzerinde bir gayrimüslim mahallesi varsa oraya yaklaştığında davulunu çalmaması da emredilirmiş tenbihnâmelerde…  Gayrimüslim teb’a rahatsız olmasın diye. Devlet-i Aliyye’nin farklı inanca mensup halkının hukukuna karşı gösterdiği bu hassasiyet takdire şayan.

Bunun karşılığında da gayrimüslim halk, aynen yöneticilerinin bu örnek hareketini kendilerine model edindikleri için olsa gerek, onlar da yapılan tenbihleri tutup, oruç tutan Müslüman halka saygıda kusur etmiyorlarmış. Kandillerde ve Ramazan’da Balat ve Fener gibi gayrimüslimlerin çoğunlukla yaşadığı semtlerdeki gayrimüslim vatandaşlar, birçoğunu kendilerinin işlettiği meyhaneleri kapatıyorlarmış. Kepenklerini indirip, üzerine “Ramazan dolayısıyla kapalıyız” yazan kâğıtlar yapıştırıyorlarmış.”[1] 

-Aslında mecliste büyük harflerle bu tenbihnameler asılmalıdır.

Bazıları içinde Tedibnameler hazırlanmalıdır.

-Nazım Hikmet ve Necip Fazıl Ramazan ayında arabayla gidiyorlarmış.

Tabi Necip Fazıl oruç ama Nazım Hikmet değil….

Nazım Hikmet, Necip Fazıl ile dalga geçmek için yolun kenarındaki zayıf bir ineği işaret ederek Necip Fazıl’a demiş ki:

-Şunun haline bak, oruç tutmaktan ne hale gelmiş.

Üstad;

-Aaa Nazım sen bilmiyor musun hayvanlar oruç tutmaz!”

******************    

Mevlana kapısından geçip Peygamber aşkıyla yanan ve yakan Yaman dede- Yanan Dede- Yakan Dede o yanıklığını şöyle dile gerirecektir:

Yak sînemi ateşlere efganıma bakma; 

Ruhumda yanan ateşe, nîranıma bakma; 

Hiç sönmeyecek aşkıma, îmanıma bakma; 

Ağlatma da yak, hal-i perîşanıma bakma.

***

Ağlatma ki âlâmımı tahfife de başlar; 

Ağlatma, serinletmededir bağrımı yaşlar; 

Rahmetme sakın, gerçi dayanmaz buna taşlar; 

Ağlatma da yak, hal-i perîşanıma bakma.

***

Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın; 

Ateşle yaşar, yaşar değil, yaresi aşkın; 

Yanmaktır, efendim, biricik çaresi aşkın; 

Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma.

-Bir bedevînin Peygamber türbesinin önünde hislerine tercümân olan şu şiiri erkekler bölümünde ziyaret sütununda yazılıdır:

Yâ hayra men düfinet fi’l-kā’i a’zumuhû / 

fe-tâbe min tîbihinne’l-kā’u ve’l-ekemu

Sen ey kemikleri bu toprağa gömülenlerin en hayırlısı; 

Bunların hoş kokusundan toprağın ve mekânın mis gibi koktuğu!

Nefsi’l-fidâu li-kabrin ente sâkinühû / 

fî-hi’l-‘ifâfü ve fî-hi’l-cûdu ve’lkeremu

Canım fedâ olsun senin sâkini olduğun bir kabre; 

Çünkü şifa da burda, ikram da cömertlik de.

-Aişe validemizin Efendimizin güzelliği mevzuunda buyurduğu gibi; 

Felev semiu fi Mısra evsaf’e-haddihi 

Lemâ bezelû fî sevmi Yusufe min nakdi

Le  vahi Zeleyha lev raeyne cebine

Le eserne fi’l-kati kulube ala’l-eydi.. diyor

-“Eğer Mısırda Yusuf (a.s.) görünce ellerindeki bıçakları ellerine çalan, dudaklarına çalan o kadınlar benim Efendimin güzelliğini görselerdi ellerindeki hançerleri ellerine değil sinelerine saplarlardı” diyor.

MEHMET ÖZELİK

10-05-2019


[1] https://www.google.com/amp/s/www.dunyabizim.com/haber/amp/10446

https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/56/516.pdf&ved=2ahUKEwiyiOKt34_iAhXLzaQKHUBfB8EQFjAAegQIAhAB&usg=AOvVaw2V2GWDJMcMiRL5ONlFZycD
No ResponsesMayıs 10th, 2019