VARSA KENDİSİNİ GÖSTERSİN

VARSA KENDİSİNİ GÖSTERSİN

Kimyager olarak üniversiteyi bitirmiş ve bir kimyagerle de evlenmişti.

Zengin bir ailenin çocuğuydu. Maddi problemi hiç mi hiç yoktu.

Fakat maneviyatı mı?

Onu hiç sormayın…

Maneviyatı olmadığı gibi, bir de ateizmi vardı.

İnanmadığını söylüyordu.

Hanımını da büyük çapta kendisine benzetmişti.

Ancak hanımının biraz da olsa aileden gelen bir inancı vardı.

Denizlide bulunan kayın validesi kendisini sevmediği gibi, bir de kızardı.

Dünya ona gülüyor, o da dünyaya gülüyordu.

Ya ahiret?

Bir gün eşiyle anlaşarak kayın validesini ziyarete gideceklerdi.

Hanımı annesiyle tartışmamasını söyledi.

Beyi pek oralı olmadı.

Uşaktan Denizliye gitmeden önce eşiyle bir anlaşma yaptı;

Eğer gerçekten O varsa kendisini bize göstersin!!!

Bize bir işaret göstersin!!!

Hanımına dönerek; Eğer O kendisini gösterirse, ben senin gibi inanacağım, eğer bir işaret göstermezse, sen benim gibi ateist olacaksın!!!

Son model bir de mersedes almıştı.

Mersedesle Denizliye gittiler. Hiç bir işaret görmediler.

O kendilerine hiç bir işaret göstermemişti.

Veya kendisi öyle zannediyor veya kendisini uyandıracak çok sert bir işaret bekliyordu.

Uşağa dönüş yaptılar. 30 km-leri kalmıştı. Yol bomboş ve de çok güzeldi.

Yağmurda hafiften yağıyordu.

İşte ne olduysa o anda oldu;

Mersedesin tekerleri havada ters dönmüş vaziyette, tarlaya yuvarlanmıştı.

Havada iken aldığı mesajı hatırladı ve dile getirdi;

Evet Allahım işaret mesajını aldım.

Hem kendisine ve hem de arabasına pek bir şey olmamıştı.

Ancak mesaj ve işaret alınmıştı.

Hayatı değişmiş yani yoluna girmişti.

3 sene sonra bir çocukları dünyaya geldi.

Ancak çocuk özürlü idi.

Çocuğu için hanımıyla el birliği yapıp bir okul yaptılar.

Ondan fazla yurt yaptılar. Hayırlı işlerde bulundular.

Artık hayırda yarışmakta eşler birbirleriyle yarış halinde idiler.

Ve karar verdiler; Her sene birisi çocuğun yanında kalacak, diğeri hacca gidecekti.

28 yıldır bu durum devam etti.

Dört çocukları daha olmuş, dünya ve ahiret mutluluğunu yaşıyorlardı.

Yalnız şu var ki, Allah onları hiç unutmadı.

Ömürleri boyunca işaret gösterdi.

O işaretle yaşadılar.

-Aslında Allah hayatın her noktasında dağ gibi işaretleri, varlığının delillerini göstermekteydi.

İnsanın gözünü açmaması, görmek istememesi; gaflet-cehalet ve dalalet görmeye engel oluyordu.

**********************       

Aslen hristiyandı.

Ancak yıllarca hep ateist yaşadı.

Bir gün kızı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı.

Doktorlar hiç bir ümidin olmadığını söylediler.

Artık yapılacak tüm sebepler devre dışı olmuştu.

Hayatında ilk defa yapmadığı bir şeyi yapmıştı;

Hastanenin ibadet edilen odasına girdi ve elini açarak;

Tanrım, eğer gerçekten varsan bana bir işaret göster.

İlk defa görmediği ancak her yerde ve her eserde görünen bir yaratıcıya müracaat etmişti.

Bu umut ve ümitle odadan çıktı ve koridora doğru yürümeye başladı.

Karşısından kendisine doğru gelen doktorlar sevinç içerisinde gülüyorlardı.

Daha onlar yaklaşmadan; Tanrım işareti aldım, gerçekten varmışsın, dedi.

Yanına gelen doktorlar kızının gözünü açtığını ve hayat belirtilerinin belirdiği müjdesini verdiler.

İsteyene ve de istemesini bilenlere her yerde trafik işaretlerinden daha açık olarak işaretler gayet çoklukla vardı.

MEHMET ÖZÇELİK

17-11-2018

No ResponsesKasım 19th, 2018

DEVLET BÜNYESİ DÜŞMAN ÜRETİYOR

DEVLET BÜNYESİ DÜŞMAN ÜRETİYOR

Evet maalesef; Devlet bünyesi düşman üretiyor.

Osmanlı Devleti 624 yıllık yönetim sistemi içerisinde; müslimine ve gayr-ı müslimine sahip çıkarak ikisini de ezdirmedi.

Kendi milletine destek verdi, maddi manevi yardımcı oldu.

Cumhuriyet Devleti’nin kurulmasında bu bünyeye uymayan, Fransa’dan ithal edilen laiklik elbisesi giydirilmeye çalışıldı. Zorla ve zorbalıkla oluşturulması için bir sağdan bir soldan sürekli bünyeden kesilmeye çalışıldı.

Laiklik elbisesinin kısır ve kısırlaştırıcı olması, bünyeye uymaması, sürekli bünyenin tepki vermiş olmasına rağmen buna aldırılmadı.

Millet bu elbisenin içerisinde inim inim inlettirilerek, zulüm ile, baskı ile, zorla yürütülmeye çalışıldı.

Yediden yetmişe birçok farklı milletlerin, vatanın kurtulmasında yapmış oldukları hizmetler adeta göz ardı edilerek, Atatürk ve Atatürkçülük bazen yarı ilah bazen tam ilahlaştırılarak, bir yandan Allah’ın ve bir yandan da peygamberin yerine ikame edilmeye çalışıldı.

Kendilerinin ifadesiyle Allah ve peygamberi tahtından indirildi.

Yerine sun-i ilah ve yapmacık uyduruk peygamberler üretildi, türetildi.

Devlet kendi resmi düşüncesini Milletin iradesi doğrultusunda yerine getirmediği için, bir sağdan bir soldan asarak adeta sürekli bir şekilde bünye kendisine düşman üretmeye çalışdı. Ne azınlıklar memnun oldu, ne de çoğunluklar memnun oldu. Adeta memnuniyetsiz bir toplum oluşturulmaya çalışıldı.

Diğer taraftan Atatürk’ü sevenler atatürkçüler adıyla da farklı bir grup oluşturulmaya çalışıldı. Ancak bir türlü bünye doku uyuşmazlığından dolayı onu da kabul etmedi. Kabul ettirmek için Atatürk’ü koruma kanunu ile zorla ve zorbalıkla bu iş yapılmaya çalışıldı.

Devlet kendi bünyesini oluşturmaya çalıştı. Bazen bu merdiven altlarında, bazen bu gizli olaraktan, farklı yerlerde, farklı kesimlerin kendilerini kendi bünyelerinde, kendi varlıklarını oluşturmaya çalıştı.

Bu bir yandan PKK’yı meydana getirirken, bir yandan ona karşı alternatif olarak hizbullahı meydana getirdi. Diğer yandan fetö’ye zemin hazırladı.

Bir yandan Adnan Oktar’ın gelişip büyümesine, oluşumuna keyfi olaraktan adeta Hasan Sabbah’ın uygulamalarını farklı ahtapotlarla geliştirmeye çalıştı.

Devlet kendisini koruma refleksiyle bir sağdan bir soldan adeta keserekten kendisi topluma uymadı, toplumu kendisine uydurmak için her türlü gayri meşru yolu meşru hale getirmeye çalıştı.

Bundan dolayı PKK’yı üretti, ona alternatif olarak Hizbullah çıktı ve adeta fetö’ye zemin hazırladı. Adnan Oktar’ın gelişip büyümesi için adeta ortam hazırlanmaya çalışıldı.

Toplumu kendisine uydurmak için bir yandan 141. ve 142. maddeleri oluştururken; soldan biçmeye ve kesmeye, diğer yandan 163. madde ihdas ederek sağı kesip biçmeye, kendisini korumaya çalıştı.

Bir türlü kendisi topluma uyamadı, her yönüyle toplumu kendisine uydurmak için feryatlara aldırmadan, adeta sıkıntılara bakmadan her türlü zorluğu ve zorbalığı uygulamaya çalıştı.

Bünyeye uyumlu hale getirmek amacıyla farklı uygulamaları ortaya koyan başta Menderes, Özal ve Erdoğan’ın farklı uygulamaları toplumu memnun etmeye çalışırken; adeta rejim yine kendisini korumak için Adnan Menderes’i bir yandan asarken, Özal’ı  öldürdü ve bir yandan da Erdoğan’ı,- o kadar toplum kendisine sahip çıkmasına ragmen- her türlü zorluğu çıkarttı. Birçok defalar da öldürmeye kalkıştı. Böylece rejim adeta kendisini yok ederken, körü körüne kendisini koruma yoluna gitti.

Evet.. Dediğimiz gibi devlet kendisine düşman üretti. Düşmanı direkmen toplumun iradesi doğrultusunda hareket etmemekle, değerlerini göz önünde bulundurmamakla ve bunu adeta teminat altına almakla sürekli bir şekilde toplumu biçimlendirmeye, şekillendirmeye, kendi düşüncesi çerçevesinde farklı bir ideoloji, bir yapı oluşturmaya çalıştı ve burada herkes at oynattı. Dışarıdan at oynatanlar, dışarıdan müdahale edenler olduğu gibi, içeriden kirli eller de buna ortak oldular.

100 senedir bir türlü Millet kendi iradesini eline almadı ve alamadı. Kendi iradesiyle yönetilmediği, devletin tüm kademelerinde ve kesimlerinde kendi iradesi doğrultusunda bir yönetimle karşılaşmadı. Böylece toplum ve millet adeta kendi idarecilerini oluşturabilmek için her yola, bazen gayrimeşru gibi görülen yollara gitmeye, sapmaya, o yolları denemeye çalıştı ve sürekli bir şekilde yeni dehlizler ve yeni tüneller açtı. Kendi yaşantısını, ideolojisini uygulamak, inancını gerçekleştirmek için farklı yolları denedi.

Devlet ürettiği bu düşman ile, devlet bünyesindeki bu oluşum ile kendisi öyle bir hale geldi ki, kendisinden memnun olan çıkmadı. Ne İsa memnun oldu, ne Musa memnun oldu, zaten Muhammed’i de memnun etme yoluna gitmediler.

Böylece sürekli bir şekilde memnuniyetsizler toplumu oluşmaya, sürekli çatışma ortamı meydana gelmeye başladı. Bu bahane ile aslında devlet bünyesi bir yandan da darbelerinde önünü açmış oldu. Bu memnuniyetsizlerin önünü kesmek için darbeler yaptı. 1960- 70 -80- 97- 15 Temmuz derken bütün bu darbeleri devlet kendi bünyesinde oluşturdu.

Devlet bünyesi toplum bünyesine galip gelmek için her türlü yola başvurdu adeta bünyeyi ortadan kaldırmak için bile sürekli bir şekilde zorbalıklara başvurdu. Bunu kanunla teminat altına almaya çalıştı. Kendisini korumak için bir derece toplumun inancını, yaşantısını, düşüncesini göz ardı etti.

Kısır döngü içerisinde hareket etti. 100 yıldır bir adım yol gidemedi. Şahsi gayretler, fedakarlıklar, farklı yolların oluşturulması ile devletin gelişmesinde adeta devlet fabrikası sürekli defolu mal üretti. Defolu olmayan mal bile o devletin ürettiği malın haricindeki üretilmiş olan tezgahlardan ortaya çıktı. Devletin ortaya koymuş olduğu malzeme, devletin ortaya koymuş olduğu makineler defolu idi. Defolu olmayanlar, başarılı olanlar ise devletin tezgahlarının dışında üretilen ürünlerden meydana geldi.

Devlet bünyesi bazen millet bünyesi ile barışık hale gelmeye çalıştı. Seninle barışalım, dedi. Orta yolu bulalım, dedi ancak bu çok sürmedi, en fazla 10 yıl buna müsaade edildi. İşte Türkiye’deki gelişmeler hep bu 10 yıllık barışır gibi pozisyonlar içerisinde meydana geldi.

Devlet bir yandan da Münafık bir yapı oluşturmaya çalıştı. Nifak oluşumları, devletin bünyesi bunun oluşturulmasına ve üretilmesine adeta zemin hazırlamış oldu.

Artık bunun böyle gitmeyeceği anlaşıldı. Devlet sürekli düşman üreterek adeta kendisini, kendi bünyesi içerisinde otomatikman yok etme durumuna gitti. Milleti yok eden; dedelerimizi, babalarımızı, bizi ve maalesef bizden sonraki çocuklarımızı da sürekli bir şekilde biçimlendirmeye, değiştirmeye, düşman üretmeye, yok etmeye çalışan devlet maalesef kendi kendisini de yok etme yoluna gitti. Bundan dolayıdır ki, rejimin değişikliği kaçınılmaz bir hal almış oldu.

Devlet bünyesi maalesef kendisine sahiplenen bir toplum oluşturmadı. Toplum kendisine yine geçmişinden gelen değerlerini korumak için bazen sahiplenmeye çalışsa da ancak devlet yine o kendisine sahiplenenlere bile sahiplenme yoluna gitmedi. O kendisini sahiplendi, kendisini korumaya çalıştı, bütün refleksi kendisini korumak üzerine bina edildi, milleti değil…

Bir değil binlerce yanlış yüzyıl devam edemez. Bu yanlış sürdürülemez, ister istemez mecburen doğru yola gelinmesi, milletle barışması, toplumla barıştırılması, toplumun iradesi doğrultusunda yediden yetmişe hukuki çerçeve içerisinde, bir kişinin hakkı dahi feda edilmeden korunması mecburi hal almış oldu.

Devlet bünyesi bu inatlaşmaktan vaz geçmelidir. Ya ben ya da o dememelidir.

Burada kendisi millet için vardır. Devlet millet içindir. Milleti olmayan devlet de devlet değildir. O halde devlet eğer var olmak istiyorsa, milleti için var olmalıdır. Milletinin istekleri doğrultusunda var olmalıdır. Bir kişinin hakkını dahi zayi etmemelidir. Hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz, hakikatı gereği her türlü hakkının korunması gerekir.

Devlet bir asırdır kendisine uygun hükümetleri getirmeye çalıştı. Darbeleri bu amaçla yaptı. Ancak millet kendisine uygun hükümetleri başa geçirmeye çalıştı. Devlet ve hükümet sürekli çatışma haline girdi. Devlet kendisini korumak için orduyu, devlet kendisini korumak için Cumhurbaşkanlığı makamını sürekli kendisine göre biçimlendirmeye, oluşturmaya çalıştı ancak milletin seçmiş olduğu hükümetler, seçmeye çalıştığı insanlar, böylece sürekli bir şekilde o uyuşmazlık içerisinde sıkıntıların oluşmasına neden oldu.

1000 yıllık devlet geleneği Cumhuriyet Devleti ile beraber yıkıldı. Böylece tekrar asli durumuna dönmesi için gösterilen bunca gayretler, 1000 yıllık yapılan fedakarlıklar adeta bitirilmeye, köprüler ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Millet ise o köprüleri tekrar tesis etmek için her türlü maddi manevi fedakârlıklar içerisine girdi. Bazen hayatını ortaya koydu, bazen maddesini ortaya koydu, her şeyiyle fedakârlıklar ile o köprülerin oluşmasına zemin hazırlamış oldu.

Devlet yaşamak istiyor ise milletle el ele vermelidir. Milletle el ele vererekten hareket etmelidir. Devlet devleşmek ve devletleşmek istiyorsa elbetteki milletin isteği doğrultusunda milleti arkasına alarak, devleşmeli, devletleşmelidir.

Devletin yaşaması milletin yaşaması ile eş orantılıdır. Devlet yaşamak için milleti yok etmemeli, varolmak ve varlığını devam ettirip yaşamak için milleti yaşatmalıdır. Devlet var olmalıdır ancak millet ile, milletin varlığıyla, varlığı söz konusu olmalıdır.

Devlet bünyesi sürekli virüs üretti, virüslü mamüller üretti ve onunla mücadele etmeye çalışırken diğer yandan da oluşturduğu antivirüsler yetersiz kaldı ancak yine millet onun imdadına yetişti. Milletin seçtiği insanlar ile o virüsler ortadan kaldırılmaya, o virüslerle mücadele yüzyıllık bu mücadele; virüs antivirüs mücadelesi ile devam ettirilmeye çalışıldı.

Üretilen Sünni Alevi, sağcı solcu, Atatürkçü anti Atatürkçü, laik anti laik kavgalarla bir asırdır maalesef nesiller kaybettirildi.

Devlet kendisini koruma refleksiyle milletini yok etmeye çalışırken, millet 1000 yıllık Devleti olarak düşündüğü Cumhuriyet Devleti’ni korumak uğruna kendisini feda etti. Zira bu millet bilmektedir ki; kötü de olsa devletsiz millet millet değildir. Millet Devleti’nin bütün bu sıkıntılarına katlandı, hep kendisine uygun bir devlet olur diye ve seçmiş olduğu hükümetler ile kendisini adeta harakiri yaparaktan yok eden Devleti millet hükümetleriyle destekledi. Destekler vererek onu güçlendirmeye, ayakta tutmaya çalıştı ve yırtıklarını, döküntülerini onardı.

MEHMET ÖZÇELİK

17-11-2018

No ResponsesKasım 17th, 2018

FİL DİŞİ KULESİNDEKİ EĞİTİM

FİL DİŞİ KULESİNDEKİ EĞİTİM

Okulun duvarlarını yıkmadan açmak lazım.

Okulların ve de sınıfların duvarları yıkılmadan gerekirse köprüler kurularak açılmalıdır.

Öğrenci globalleşen şu dünyada dört duvara mahkum edilmemelidir.

Şimdiki medeniyet dünyayı bi ev hatta bir oda haline getirmiş, dünyayı bir odaya getirmiş iken, öğrencileri bir sınıf içinde, duvarları ve her şeyi kapatarak adeta nefes almalarını engellemek bitmeye, kısırlaşmaya ve hatta patlamaya kadar gider.

Milli eğitim bu gün nefes darlığı çekmektedir.

Asri hapishane haline dönüştürülmemelidir.

Fil dişi kulelerinde oturan yöneticiler, sahada bulunan öğretmen ve öğrencileri dinleyerek, eğitime nefes aldırmalı, eğitime nefes vermelidirler.

Eğitim boğuluyor.

Eğitim boğuyor.

Ne mi yapılmalı?

Bir çok defalar yazdım, bir çok bakan değişiminde bakanlara tavsiyelerde bulundum.

Ancak aynı tas ve aynı hamam. Sadece değişen daha doğrusu değiştirilen bakanlar olmuştur.

Okullarda öğrenciler usta elemanların bile yapamayacağı etkinlikleri gerekirse bir ve bir kaç gün bile olsa yapmaya ve gerçekten becererek yapmaya talip oluyor, sırf derse girmemek için.

On katı yorulmayı göze alıyor, sınıfın kendisini sınırlayan ve boğan ortamından kurtulmak için…

Bilgiye bizden de çok daha rahat ulaşan bu öğrenci, bildiğini uygulayacak alan ararken, eğitim kendisine dar bir alan açarak yarışa katılmasını istiyor.

Eğitim geliştirmiyor, daraltıyor.

Öğretmen yönlendirici ve denetleyici, güçlendirici ve güven verici olmalı, öğrenciyi isteksiz ve sıkıntılı ders dinlemeye, istemediği ve başaramadığı yemeği yemeye zorlamamalıdır.

Bunda başta öğrenci, öğretmen, veliler ve de devlet hatta geleceğimiz kaybolmaktadır.

Eğitim geleceğimizi kapatıyor ve tıkıyor.

Tıkacın açılması, kanatlanan öğrencinin uçurulması gerekir.

Öğrenci önemli etkinliklere teşvik edilmeli, yapmaması halinde sorgulanmalı ve başarısız sayılmalıdır.

Başarılı olacağı alanda at koşturması sağlanmalıdır.

Bazı öğrencilerle uyguladığımız etkinliklerde istekle, severek ve de koşturarak bunu öğrenciler yerine getiriyor.

Çok da iyi yapıyor. Koşuyor ve koşturuyor.

Eğitim yerinde sayıyor.

Kendisine söz gelmemesi için çalışan, günü kurtarmaya yönelik hareket eden eğitim sisteminden kurtulmalı, bunu yapanlardan eğitim kurtulmalıdır.

Sahaya inmeyen ve sahada olmayan, öğrenciyle birebir sınıf ortamında sıkıntıyı çekmeyenler, kendi fil dişi kulelerinde emekliliklerini beklerken, eğitimi de yerinde saydırmaktadırlar.

Eğitim bu insanların elinden kurtarılmalıdır.

Derse girerken, çıkmanın hesabı yapılan bir eğitimden, dinlerken sürekli saate bakılan, kulağı zilde olunan bir eğitimden geleceğe yönelik hiç bir hayır gelemez.

Zaten böyle bir şey de istenmiyormu?

Sizce eğitim kulak veriliyormu?

Ayinesi İştir Kişinin Lafa Bakılmaz,

Şahsın Görünür Rütbe-i Aklı Eserinde…

MEHMET ÖZÇELİK

16-11-2018

 

 

No ResponsesKasım 16th, 2018

HİKMETİ HÜKÜMETTEN HİKMETİ MEHMETE

HİKMETİ HÜKÜMETTEN HİKMETİ MEHMETE

Şimdiye kadar yapılan örtülü savaştan, örtüsü açılan açık savaşa geçmiş durumdayız.

O halde oyunları da artık gizliden değil, açıktan oynamak, oyuna gelmemek için açık söylemek, tükürülecekse açıktan tükürmek gerektir.

Erdoğanın samimi, iyi niyetli, vatanı için hizmet ettiği tartışılmaz bir gerçektir.

Onun için destek olarak hiç bir şey yapılmasa bile, dua etmek, başarısı için dua temennisinde bulunmak gerekir.

Bediüzzamanın dediği gibi, Hikmet-i hükümeti bilmiyoruz.

“İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar.

Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.

Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zira, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz.”

Benim hikmet, aslında hikmetle beraber faraziyem yani varsayımım şudur;

-Hala uyutuluyor ve  uyuşturuluyor muyuz?

Bu bir dost tahlilidir.

Neden mi?

-Atatürk-ü koruma kanunu ile bir çok iyi niyetli insan bu bahane ile mağdur edilirken, bir çok kötü niyetli insan da bu bahane ile saldırmaktadır.

Atatürkün kanunla korunmasını gerektiren bir problem mi var?

Niçin korunuyor? Açıklanması ile toplumu sarsacak bir mesele mi var?

Böyle sürekli sarsılacağına, açıklansın da bir kere sarsılma olsun, bu iş çözülsün…

Bu kanun Demoklesin kılıncı gibi, geleni biçiyor, gideni biçiyor.

İşte bir haber:” Atatürkü Anma töreni gecikince Vali’den ‘görevden alın’ talimatı.”[1]

Bu medeni toplumların yapacağı uygulamalarmıdır?

İleride utanılacak bir şeye  -Geçmişte olduğu gibi- imza atmak ve uygulamak, ayrı bir utanç sebebi olacaktır.

Bu hükümet 16 yıldır başardığı başarılarını, böyle memur seviyesinde utanılacak uygulamalarla gölgelememelidir.

Bundan kim memnun veya kimler memnun? Azınlıklar mı?

Ya çoğunluklar? Kim kime feda edilmektedir?

Bu millet bir asırdır bir şeylere!!! hep feda edilmektedir!!!

-Abd 15 Temmuz, öncesinde darbeler, şimdilerde ekonomik krizlerle bizleri çökertmeye çalışıyor.

Neden Abd için önem arzeden İncirlik kapanmıyor?

Zor mu? 44 saat hemen memleketi terketmeleri söylensin.

Bir de 15 Temmuza karıştıkları biliniyor iken..

Peki yapılmamasında bilinmeyen nedir?

Hikmet mi, korku mu, yerini koruma mı, nedir?

-Bir asırdır Milli Eğitimde kalbe şifa olacak köklü bir çözüm ve açılım yapılmadı.

Hep yüzeysel kaldı. Çevresinde dolaşıldı. Süreklilik olmadı. Hergelen başka bir şey yapmaya başladı. Köklü Çözüme yönelik ne yaptı?

Tevhid-i tedrisat neden kaldırılmıyor? Eğitimi toplumda sahiplenmeli.

Fetö gibilerin yerleşmesine ve nemalanmasına Zemin mi hazırlanıyor!?

Rejimin nesinden korkuluyor?

Yoksa yıkmakla yapmak, devrimle tashih birbirine mi karıştırılıyor?

Eğitimden kim memnun? Solcusu mu yoksa sağcısı mı?

Günü kurtarmaya mı çalışılıyor?

Sayın Erdoğan, tarihimizin bir ingiliz tarihi olduğunu söylemekte, elbette benden daha çok devletin bir çok kurumundan şikayet edip dile getirmektedir.

Yapılacak şeyler elbette az değil ve de düşman sadece dışta değil içteki daha münafıkane, yüz yılın hatta üç yüz yılın bir birikmişliği ve menfiliği var.

Ancak kendisinin bulunduğu makam şikayet makamı değil, icra makamıdır.

İcra yoluyla bir çok şeye el koyabilir, nitekim bazen de yaptığı gibi…

-Abd kendi dışındaki Kudüse müdahale edebiliyor.

Neden biz içimizdeki, namus borcumuz, ecdad yadigarı Ayasofyayı açarak lanetlenmekten kurtulmuyoruz.

İçinde ezan ve Kur’an-ı Kerim okunuyor, bireysel de olsa namaz kılınıyor, ramazan sohbeti yapılıyor, herkes istiyor, Atatürkün sahte imzasıyla kapandığı biliniyor.

Peki açılmaması için bilinmeyen nedir? Neden bu milletle bu iş paylaşılmıyor ve de çözülmeye gidilmiyor?

Ayasofyanın açılmayışı gerçekten düşündürücü…

Burada hikmet-i hükümet mi yoksa zillet-i hükümet mi bulunmaktadır?

Türkiyede yapılan işin vehameti elbette ortada, yapılmak istenen tehlikeli boyutta..

Gül gülüstanlıkta değiliz, bir asırlık bir birikim olduğu hakikat iken, neden bu kadar millet desteği varken yavaş hareket edilmektedir?

Hükümetin bu konuda köklü bir çözüme gittiği ne kadar düşünülebilir?

Bu teklifler dahilden ve hariçten vurulurken, birde sağdan vurmak değil.

İyi niyetle hikmetli ve tedbirli hareket ettiğini, hikmeti hükümeti bilmediğimizi söylüyoruz.

Ancak yukarıda filler savaşırken, bizler filin çimenleri ezmesi gibi artık ezilmek istemiyoruz.

Dedem ezildi, babam korkudan büzüldü, ben frenlendim, oğlum beklemede…

Nereye kadar?

Ümitsiz değilim ancak umutlanmak istiyorum.

Bunun için de atılacak ciddi ve köklü adımları bekliyorum…

MEHMET ÖZÇELİK

09-11-2018

[1] https://www.yenisafak.com/video-galeri/gundem/anma-toreni-gecikince-validen-gorevden-alin-talimati-2185756

No ResponsesKasım 10th, 2018

KISIR DÖNGÜ İÇİNDEKİ EĞİTİM

KISIR DÖNGÜ İÇİNDEKİ EĞİTİM

AYDINLIKÇILAR DERS KİTAPLARINDA:

Milli eğitim bakanlığı yayınladığı türkçe ders kitaplarnda Demirtaş ceyhuna kadar pek çok Aydınlıkçının öykü, şiir ve fikir yazılarına yer Verdi.”[1]

Bu girişim barış mı yoksa ateşi yeniden alevlememi?

Bu ileriye gidiş mi yoksa 1970- lere geri dönüş mü?

Bu girişim şimdiye kadar Milli Eğitimi sağ düzene sokamadı zira 100 yıllık bir erazyon mevcut iken ve gerçekten de yavaş gidiliyor iken, şimdilerde sol bir ataklamı düzeltilme yoluna gidilecektir?

-Andımız kararı da bu zamanlamanın diğer bir adımı…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kongre Merkezi’nde Türkiye Gençlik Zirvesi’nde konuştu. Danıştay’ın ‘Andımız’ kararını değerlendiren Erdoğan, “Bizim Andımız, İstiklal Marşı’dır. Bu metin, ezanı Türkçe okutmak isteyenlerin metnidir. Danıştay’ın kararını iyi niyetli görmüyorum. Bu süreçte Türkçe ezan konusu dahi yeniden dillendirenler oldu” dedi.[2]

-Şimdiye kadar hep başarısız olunan eğitimde eğitimin köklü değiştirilmesi için elbette ciddi bir adım ve atılım yapılmalıdır.

Bir asırdır Milli Eğitimde iyileştirilmeye gidilirken temelde ve köklü bir düzelme değilde, yüzeysel görüntüdeki geçici tedbirler yönünde adımlar atıldı.

Sürekli bir gelişme yönünde adım atılmazken, sürekli bakan ve bakanlıkların değiştirilmesi ile eğitiminde değişeceği ve iyileşeceği düşünüldü.

Maalesef her gelen kaportayı değişti. Temelde motorda bir değişiklik olmadı. Bu yönde adım atılmadı.

Bütün bunlar yapılmazken; itibarsız olanlara itibar verilmeye, ölmüş olanları tekrar diriltmeye, Nazım Hikmetin eserlerini okulda okutmak gibi bır yola gidilerek, eğitimde iyileştirilme denemesi, deneme yanılma yöntemi uygulanırsa bundan da bir netice alınamayacaktır.

Her Bakan’ın gelmesinde bir ümit oluştu, acaba acaba acaba diye. Ama netice bir türlü oluşmadı ve yoluna bir türlü girmedi. Şimdi de soldan ve solculardan medet ummak da.. Bir yandan sağcılara ve bir yandan solculara yanaşarak iki tarafı memnun edecek bir eğitim, iyiye götürülecek bir eğitim de olmaz.

Birbirleriyle bir asırdır kavgalı olanlara şekerler verilerek, ağızları tatlandırılarak, eğitimin rayına götürülmeye çalışıldı görülmekte ancak yine kimse reflekte yapıp da motoru indirip oturacağını düşünmek saflık olur.

Temel ve köklü olarak bir değişime gitmemekte ve yüzeysel değişimler yoluna gitmek, geçici tedbirlerle pansuman tedbirleri alınaraktan eğitimin düzeye çıkarılması düşünülmektedir. Köklü bir değişime kimse cesaret edememekde veya bu riski alamamaktadır.

**********************    

MEB Bakanı Ziya Selçuk katıldığı TVnet’te canlı yayınında şunları kaydetti:

(Köy enstitüleri) Bence devam etmeliydi çünkü kendi doğası içinde özgün bir tasarım içeriyordu. Günlük siyasi sıkıntılar vardı, belirli kişiler ya da gruplar, Köy Enstitüleri’ni kendi dünya görüşlerinin bir doktrinasyon aracı olarak kullanmaya başladılar. Köy Enstitüleri, doğru bir projeydi ve kendi içinde evrilebilirdi, bir tekamül olurdu ama bunun kısmen kötüye kullanımı, bu tür bir özgün tasarımın Türkiye’den çıkıyor olmasının da özellikle Marshall Yardımları politikası çerçevesinde düşündüğümüzde çok istenmediğini görüyoruz. Yani “Türkler özel bir şey yapmasın, uçak yapmasınlar, Köy Enstitüleri gibi orijinal okulları olmasın, Türkiye’nin kendi demiryolu stratejisi olmasın”.

Aslında köy enstitüleri en son bile arzu edilecek yerlerden biri değildir.

Zira başlangıcında ve sürdürülüşünde ve de neticesinde iyi niyetin olmadığı, asırlar boyu bu milletin boynunda ar olarak kalacak bir uygulamadır.

Bugünkü maneviyattan ve ahlaktan kopuk eğitimin temelinde köy enstitüleri yatmaktadır.

Bu milletin en az iki neslini ve 50 yılını heder etmiştir.

Yine de bitmiştir denilemez.

Etkileri, sarsıcı halleri devam etmektedir.

**********************  

Fen liselerinde 120 bin soru çözülüyor.

Faydası ve Dönüşümü ne?

Fen liselerıne yerleştirme çabası, düşünen bir nesli yetiştirmekten ziyade, geçim kalitesi yüksek kesimler oluşturmaktır.

Teste odaklı, düşünüp yorum yapamayan, dilekçeyi bile yazmakta zorlanan bir neslin oluşumu sağlanmaktadır.

-Sokrates Öğretmenlere der ki; Öğrencilerinize bir şey öğretmeyin, onların düşünmelerini sağlayın. Çünkü onlar düşünmeye başlarsa zaten kendi çabalarıyla öğrenirler..Ve çaba sonucu öğrenilen bilgi, en kalıcı bilgi olur. Asla silinmez…

-Medrese sistemi dizayn edip, günümüze güncellenmelidir.

-Ahmed Cevdet Paşa, 19. yüzyılın sonlarına kadar varlığını sürdüren medrese düzenini şu sıralamayla vermiştir: 1. İbtidâi Hâriç 2. Hareket-i Hâriç 3. İbtidâ-i Dâhil 4.Hareket-i Dâhil 5. Mûsıla-i Sahn 6. Sahn-ı Semân7. İbtidâ-i Altmışlı 8. Hareket-i Altmışlı 9. Mûsıla-ı Süleymâniye 10. Süleymaniye 11. Hâmis-i Süleymaniye 12.Dârülhadis  (Cevdet, 1309:111).

 

MEHMET ÖZÇELİK

08-11-2018

 

[1] https://www.habervaktim.com/gazete-mansetleri/aydinlik-77.htm

[2] https://www.yenisafak.com/hayat/cumhurbaskani-erdogan-genclik-zirvesinde-konusuyor-3406318

 

No ResponsesKasım 8th, 2018

TASAVVUFTA HAKİKAT

TASAVVUFTA HAKİKAT

Tasavvuf saflıktır. Saflığa varmak ve ulaşmaktır.

Dosta kavuşmaktır.

Aşk yanmaktır. Dost yolunda ölmek, Ona kavuşmamaktır.

Şems şöyle der:”Şeytanda bir şey hariç bütün insani özellikler mevcuttur. Şeytan aşkı bilmez. Aşk şeytana verilmemiştir. Aşk Âdemoğullarına verilmiştir. Şeytanın insanı kıskandığı, çekemediği aşksızlığındandır…”

Şeytan Allahı bildi ancak göremedi.

Marifetine varamadı. Ona aşık olamadı.

“Aşk bakışta kıvılcımlanır, görmek değil, bakıştır sırrı çözen.
Hz. Yusuf’u gören kadınlar onu bir an görünce sadece parmaklarını kestiler. Ya bir de
bakıştan Yusuf aşkı gönüllerine girseydi tepeden tırnağa kendilerini doğramazlar mıydı?”

Bu kirli ve kirlenilen dünyada tasavvuf, temizlenmek, temiz kalmaya çalışmaktır.

Dosta temiz olarak varmaktır.

İçindeki ateşi yakmak, koru söndürmemektir.

Gülün hatırına dikenlere katlanmaktır.

Dosta giden yolda şeytanın dikenlerinden uzak olmaktır.

Nefsin şeytanı ayartmasına kanmamaktır.

Dosta varmayı geciktirmemek ve de dostsuz kalmamaktır.

Muhabbetle olmak, muhabbeti bulmak, muhabbetle kalmak, muhabbete varmak…

Muhammedi anmak…

-Muhammed’den muhabbet oldu hâsıl
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl

“Önce sevgiyi anlayalım.
Her şeyin başı sevgidir diyenlerin kıblesinde neden sevgi yok?
Gel sevgiden yola koyulalım. Yolun sonunda ne var görelim Mevlâna’m”

Dostu bulamayanlar, dost yolunda oyuncaklarla oynayanlardır.

Oyunda oynaşta olanlar, dosta varamazlar.

Eşyadan yapılan tecerrüd, soyutlanma, terk; dost yolculuğundaki prangalardan ve ağırlıklardan kurtulmadır.

Mecdelli Meryem İsa’ya âşıktır, ondan evlilik teklifi beklemektedir. İsa durumu anlar ve der ki “Evlilik vücut işidir, boşuna bekleme bende vücut yok”

O’nunla ma-siva bir arada olmaz ve bulunmaz.

O varsa sivası yok, Ma-siva varsa O yok…

O yüklerle hedefe nasıl varılır?

O yüklerin altında ezilmeden?

Büzülmeden?

Süzülmeden?

Dökülmeden?

Bitmeden ve tükenmeden?

-Yükler, günahlar, şehvet ve gadablar o uzun yolculukta sarhoş edici, yoldan alıkoyucu, geciktirici sebeplerdir.

Ayak bağlarıdır.

Dostun yolunu kaybetmektir.

Kimin yolunda olduğunu bilmemektir.

”Elbisenin necasetinden dahi Kuddüs isminin zikri duyulur. Elbise kirlendiği zaman ise; Kuddüs isminin zikri kesilir, o elbise diğer isimleri zikre devam eder.Onun için hemen yıkanması sünnettir. Ta ki kuddüs ismini zikre devam etsin.”

Kir ve kirlilik Kudüs ismine engel.

Küfür ise en büyük kirlilik olup oda kuddüs ismine engel olmaktadır.

Güzel fikirler nur gibidir, çabuk alınmazsa, uçar gider.

“Dünyada garip bir yolcu gibi ol!”

“İmam Ahmed bin Hanbel’e; “Birinin sarhoş olduğu nasıl bilinir?” denildiğinde o; “Kendi elbisesini başkasının elbisesinden ve ayakkabısını başkasının ayakkabısından ayırt edemiyorsa…” dedi.

İmam Şafi’den -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şu (söz) rivayet edilir:
“Düzgün sözü karışıyor ve gizli sırrını ifşa ediyorsa sarhoş demektir.”
Davud el-Isfahani şöyle demiştir: “Eğer üzüntüleri dağılmışsa ve gizli sırlarını ifşa
ediyorsa, sarhoştur.”

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir hâlde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir;  fakat Allah’ın azabı çok dehşetlidir!” (Hacc, 1-2)

Hamdım- Piştim- Yandım.

“Madem hamı pişiremiyorsunuz. Bari pişmişi ham etmeyin…”

Sevap işleyemiyorsan da, bari günah işleme.

Sultan Veled hazretleri buyurur:

İnsan bedeni Hakk’ın dükkakınıdır, içinde Rabbin’ın sıfatları vardır. Az olsa bile bu sıfatlar aydınlatıcıdır, bu azdan çoğa doğru seyret!

“İnsanın mahiyet-i câmiasında nakışları zahir olan yetmişten ziyade esma vardır. Meselâ: Yaradılışından Sâni’, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerim, Latif isimlerini ve hâkeza… Bütün a’za ve âlâtı ile, cihazat ve cevarihi ile, letaif ve maneviyatı ile, havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmanın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmada bir ism-i a’zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a’zam var ki, o da insandır.”(bk. Bediüzzaman, Sözler, s.686)

  1. Mevlana bu alemi “hum” (küp) ve “hane”ye benzetip, insan-ı kamili vücudunu şehir ve nehre temsil eder ve şöyle der:

Sen de Ademoğluysan onun gibi ol, bütün zürriyetleri kendinde gör!
Testide ne var ki nehirde olmasın; evde ne vardır ki şehirde olmasın!
Bu alem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu alem odadır, gönülse görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!

Hakk’ın tevhidi, Zat’ın kendi kendini tevhididir ki gerçek tevhiddir.
“Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şehadet etmiştir.” (Al-i Imran 3718) fehvasınca
O, kendi kendini tevhid edicidir.

-Başka yok, bu, bu kadardır deme. Daha arayıp isteyesin diye ihsan etmiştir.
Bağcı, bostanının fidanlarını, mahsulünü bilesin diye sana birkaç elma verir.
Buğdaycı, alıcıya bir avuç buğday verir ama anbarındakini anlasın diye verir.
Bilgisini, bilgisinin çoklıığunu anlayasın diye hoca, sana birkaç ince mesele anlatır.

-Hakikat deryadır, söz seraptır. Kimse serap ile doymaz. Söze aldanma, çünkü Allah’ın
tevhidi tek görmektir, tek olduğunu söylemek değil.

-Ya güzelliği perdede cilve eden, yüz aşık ve maşuku ortaya çıkaran, senin kokun ile Leyla Mecnun’un gönlünü çaldı. Senin şevkin ile Vamık Azra’nın hasretini çekti.

-“Bütün güzelliklerin güzelliği O’nun cemalinden ödünç alınmıştır”

-“O’nu tenzih edersen kayıtlamış olursun, teşbih edersen sınırlamış olursun. Eğer her ikisini birleştirirsen, yine tenzih ve teşbih arasını cem’ edersen doğru yolu bulur, ilahi bilgilerde imam ve seyyidlerden olursun.

Kahr- u lutfun muzhiri ma’nada variddir veli,
Bilmedi şeytan bu tevhidi Ahad’de oldu dur.

-“Tesbih ederim onu ki cemi için nurundan başka hicab, zatı için zuhurundan başka
nikab yoktur. “

-Eğer insan, suretle insan olsaydı Ahmed’le Ebu Cehil müsavi olurdu.

-Hak uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak uğruna can verirsen sana da can
bahşederler.

-Besmelenin ilk harf “B”dir, diğer harflerde o yükseklik nerede? Yüksekliği terk etti, a­şağıyı (tevazuu) seçti. (B’nin noktası alttadır). Bu yüce mevkiye o tevazudan ulaştı. Tevazu ile kendisini öyle aşağıda tuttu ki, Hak onun elini tutup bu yüksekliğe çıkardı. Yücelik istiyorsan, aşağıda ol, bu sana yeter; kendi payını koru ki nasibdar olasın.

-Şiddet ve şehvet insanı şaşı yapar; ruhu, doğruluktan ayırır.

-Aşk o alevdir ki, parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar.
“La” kılıcı, Allah’dan başka ne varsa hepsini keser, silip süpürür. Bir bak hele La’dan
sonra ne kalır?
“İllallah kalır, hepsi gider. Neşeden, sevince ikiliği yakıp yandıran şiddetli aşk!

-Öl dersen, baş üstüne der ölürüm; ölüm meleğine hoş geldin safalar getirdin, der.)

-Dostu dosta ulaştıran şey ölümdür, ölüm ile mutlu olmayan kimdir?

-Senin gam (aşk) kılıcınla öldürülsem zararı yok, senin yolunda öldürülenler ebedi yaşamaktadır.

-Herkesin senden bir isteği vardır. Bizim dileğimiz ise dünya ve ahirette senin rızandır.

-Gonca olursun, küçük çocuklar seni kopanr; dane olursun küçük kuşlar seni toplarlar.

-Ben varlığı yoklııkta buldum, onun için varlığı yokluğa feda ettim.

-Allah’ın gayreti buğdaya benzer, harmandaki saman da insanların kıskançlığıdır.
Kıskançlıkların aslını Hak’tan bilin. Halkın kıskançlıkları, şüphe yok ki Allah kıskançlı­
ğının fer’idir.

-Ey oğul! Bağları çöz, tez ol. Ne zamana kadar gümüşün ve altının esiri olacaksın?

-Ebediyyen bütün insanların meyli, bilseler de bilmeseler de sana doğrudur.

-İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı deridir. Göz de, dostu gören göze derler.

-Bir zamanlar aklımın ucu bahçelere gidiyordu, senin yüzünü görünce onlar aklımdan
çıktı.

-Eğer gönüldeki bir zerreyi yararsan, ondan yüz saf deniz çıkar.
Doğru bakarsan, toprağın her cüz’ünde binlerce adem görülmektedir.
Her danenin içinde yüz harman vardır, bir dane içinde bir cihan vardır.
Eğer bir zereyi yerinden alırsan, bütün alem tümüyle bozulur.

-Perdeler kalktığı vakit sırlar ortaya çıkar, sonra nurlar görünür ve ancak Vahid-i
Kahhar olan Allah kalır”

-Her şey insanoğluna feda iken, insanoğlu ise kendine cefa olmuştur.

-“Nefsi olgunlaştırma şeytanı tökezletmedir. Toprağa tohum ekildiğinde yabancı her
şeyden arıtıldığı gibi nefis de ilâhi ümitlerle arınır ve Allah’ın lütuf ve inayetine bırakır
kendini.”

-Gençliğimde aradığımı yaşlılığımda buldum, neylersin.
Ya ben erken geldim ya sen geç kaldın vuslata, neylersin… kader!

Bütün ömür boyu yapılan seyahatte hep çekilen çileler dosta kavuşmak arzusuyladır.

Ona kavuşmak düşüncesiyle bunca sıkıntılara katlanılır.

Kısmetindir gezdiren yer yer seni,
Arşa çıksan âkıbet: yer, yer seni.
Ânın içün, ânın adı yer oldu,
Önce besler, sonra kendi yer seni…
Kemalpaşazade

 

***************  

Osmanlı tasavvuf devletidir.

Kalbi esas almıştır.

Allah-ı hizmetinin merkezine koymuştur.

Cami merkezdir.. Herşey cami mekezlidir. Şimdiki gibi avm merkezli değil.

Rahatlamak için insanlar camiye gider, Şimdi ise Avm- ye gitmektedir.

Cumhuriyetin kuruluşunda ilk yapılan işlerden birisi; tasavvufun merkezleri olan tekke ve zaviyelerin kapatılması olmuştur.

En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.”A’raf.180.

-“İsmail Hakkı Bursevî Hz.lerinin Tuhfe-i Recebiyye isimli eserinden bahsedelim… Büyük Velî İsmail Hakkı Bursevî 1717 yılında gidip üç yıl kaldığı Şam’da, kendisine yakın alâka gösteren ve ilmine rağbet eden Şam Valisi Recep Paşa’ya izafeten yazdığı Tuhfe-i Recebiyye isimli eserinde Cenab-ı Hakk’ın esmâsı (isimleri) üzerinden şehirleri tavsif ederken şunları söyler: “Süleyman’ın haremi olan Mescid-i Aksa “Kuddûs” ve “Subbûh” isimlerine mazhardır. Çünkü kudsi nefisler mukaddes topraklarda ve özellikle Kudüs-i Şerif’te sakin olmalarıyla, zahir ve bâtın takdis ve tenzih olunmuştur. “Dımeşk-i Şam” on iki esmaya mazhardır. Çünkü, Süreyya yıldızının doğduğu yerdir ki var oluşun yeridir (mahall-i kevn). Onun için her yönden kesretin kaynağıdır…” Zikrolunan mazhar olma itibariyle üç mukaddes yerden sonra beldelerin önde geleni Şam’dır. Ancak mazhar olmada hakikatte kastedilen sır Hatmü’l Evliya’dır ki kararmış olan mukaddes ruhuna Şam sünbül bahçesi ve bedenine mezar olmuştur…” “Bağdat” Zâhir ismine mahsustur, çünkü doğu beldelerinin en büyüğüdür. Ve harika hadiselere sahip ricalin zuhuru orada en mükemmeldir. “ “Mısır” Bâtın isminin mazharıdır, çünkü batıdadır. Batma, güneşin zuhurundan sonra batmasıdır….  “Konya” Kâdir ismine mazhardır. Zira, İsrailoğulları çölde iken bıldırcın ve kudret helvası kudret âleminden nüzul ederdi. Bıldırcın minnet âleminden olan feyizdir ki zevki ilimdir. Kudret helvası ise kalbi teselli eden ilahî nüzuldür. Konya şehrinde sâkin olan Hatmü’l-Evliya’nın oğlu Şeyh Sadreddin hazretlerine bahşedilen ilmî ve zevkî kudret, zatî ve sıfatî tecelliler, ilâhî nüzuller Hatmü’l-Evliya’dan sonra hiçbir veliye takdir olmamıştır…” “Kıbrıs” adası Muhît ismine mazhardır. Çünkü, her tarafını Şam denizi olan Hatmü’l-Evliya’nın feyzi kuşatmıştır. Zira, Magosa Kalesi’nde muhakkiklerden olan müminlerin emiri Şeyh Seyyid Fazlı İlahî medfundur ki Şeyh Sadreddin’den sonra benzeri yoktur. ….” “Bursa” şehri “Malike’l-Mülk zü’l-Celâl ve’l-İkram” isimlerine mazhardır. Zira, Osmanlı meliklerinin atası olan Osman Gazi ve evladından mülk tahtında oturan beş adet şöhret sahibi padişah da orada vefat etmişlerdir. Zahiri celalin dışında ilahi ikram vaki olup nice evliyanın kâmilleri orada vücut bulmuş ve irşad seccadesine oturmuştur. Ezcümle Şeyh Muhammed Üftade’dir ki Üsküdar’da istirahat eden Şeyh Mahmud Hüdayî onun halifesidir. İkisi de âlemde şöhret bulmuş ve âdemoğlu içerisinde hakikate arif olmuş kimselerdir.” “Edirne” şehri Hâfız isminin mazharıdır. Çünkü, eskiden saltanat yeri olması sebebiyle İslam’ın hududunu muhafaza için sağlam bir kaledir, hatta hâlâ hudut başıdır. Zira, bin yüz otuzda ğalak sırrı vaki olup muğlak işler zuhur etti… Edirne şehrinde de bazı kudsi ve muhabbetli nefisler zuhur etmiştir….” “İstanbul” Câmi ismine mazhardır, çünkü saltanatın yeridir. Rum sultanının esması Mekke şeriflerinden ve başkalarından daha camidir… İstanbul kalbin makamıdır ki âzâlara ve hislere kuvvet kalpten sarî olduğu gibi, memleketlerin her tarafına da metanet Rum sultanından hasıl olur. ….. İstanbul da memleketlerin kalbi ve beldelerin kuvvetidir.” Bursevî hz.leri Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin şehir ve mekânlarla irtibatını kurarken, esmâ’nın şehir ve mekânlar üzerindeki tezahür ve tesirini ifade etmiştir. Bunlar, idrakleri aşan ve sarsan tavsifler… Cenab-ı Hakk’ın bütün isimlerinin varlıktaki tecellileri üzerinde duran büyük Velî’nin “Bazı şehirliler ki köylü hükmündedir. Onlar da yakın olma sahasından aşağıdadırlar” cümlesi üzerinde kitaplar yazılsa yeridir. Ammâ bu cümleyi kim okuyacak, kim anlayacak ve kim yazacak? Bursevî’nin ifadesiyle “bu feyz, sıradan iddiacının havsalasına sığmaz”. Bursevî Hz.lerinin esmâyı üzerlerine örttüğü bu şehirlerin hepsi tarih içinde taçlanmış şehirlerdir. Modern zamanların taşlaşmış şehirleri bu esmâ üzerinden okunabilir mi? Bu muazzam işe Cansever idraki gerekli! Ammâ ne yazık ki böyle bir idrak için henüz şafak sökmüş değil! Ne diyor büyük ârif Yunus Emre: “Ol imaret eylemez sen viran olmayınca!”

MEHMET ÖZÇELİK

19-08-2018

No ResponsesKasım 5th, 2018

TÜRKÇÜLÜK

TÜRKÇÜLÜK

Bütün insanlar Haz. Âdem ve Havvanın çocuklarıdırlar.

Rivayete göre Türkler, 2. Âdem diye nitelendirilen Hz. Nuh- un Yafes adlı oğlunun soyundan geldiği ifade edilir.

Kuranı Kerim’in övgüsüne mazhar olmuş olan Türk milleti elbetteki hizmetleri ile, İslamı yayması ile büyük hizmet vermiştir. Fakat bunu Türkçülük adıyla değil Türklük adıyla ve milliyetçilik adıyla değil İslamiyeti Ruhunda Mezcettirerek İslam’ın potasında  erittirmiştir.

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” [1]

Türkiye’deki milliyetçilik İslami bir milliyetçilik değildir.

Osmanlıda Türk kimliği değil, Osmanlı üst kimliği vardı.

Fransız devriminin 1789 bize mirasıdır Türkçülük…

Emeviler bunu öne çıkarmaya çalıştı, yok oldu.

Araplarda bu milliyetçilik daha güçlü olarak bulunmaktadır.

Türk olmak ayrı, Türkçü olmak ayrıdır.

Türkiye’de Türkçülük öne çıkarılarak bu millete ve devlete hizmet edilmez ve edilemez.

Bugün hem MHP hemde CHP milliyetçiliği savunmaktadır.

Burada Chp milliyetçiliği Atatürke dayandırılırken, Mhp milliyetçiliği de Atatürke dayandırılmaktadır.

Bu durumda Milliyetçiliği nereye otutturacagız? Ya da Atatürkü milliyetçiliğin neresine otutturacağız?

Bizdeki milliyetçilik geçmişten gelen Türk milliyetçiliği mi yoksa Atatürk ile başlayan ve CHP’nin de sürdürdüğü milliyetçilik mi?

Osmanlı’daki milliyetçilik İslam’ın potasında erimiş olan milliyetçiliktir yoksa İslam’ın Türkçülük içerisinde eridiği bir milliyetçilik gerçek bir milliyetçilik değildir. Nerede bir Türk varsa müslümandır. Müslüman olmayan Türk dahi İslamiyetten de çıkmıştır. Macarlar gibi. O halde Osmanlı’nın Türk olarak adlandırmış olduğu hakikat İslam’ın kendisidir. Türkçülüğü İslam’ın önüne geçirmemeli belki arkasında ona güç ve kuvvet ve de destek olmalıdır. Kalkan olmalıdır, siper olmalıdır, onun yerine geçmemelidir.

 

 

Ziya Gökalp, -Türkçülüğün Esasları- adlı kitabını yazdığı Ziya Gökalp’in türkçülüğü müdür, kendisi Kürt olmasına ragmen, Türkçülük nedir?

İslam’ın kendisine ruh olmadığı bir Türkçülük; Türkçülük değildir, ırkçılıktır.

Efendimiz’in Veda Hutbesi’nde dediği gibi; Hepiniz  Âdemdensiniz, Âdem ise topraktandır.

Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takvadadır.

Arap ırkçılığı bir üstünlük sebebi değildir. Türk ırkçılığı da bir üstünlük sebebi değildir. Esas olan ırklar ve soylar değil, esas olan onların temsil ettiği kişiliğin bulunmuş olduğu islamiyettir.

İslamiyet evrenseldir, Türkçülük ise bireyseldir, kişiseldir, yöreseldir…

-Çanakkale’yi Başaran sadece Türkler değildi, anıttaki isimleridede gördüğümüz gibi, doğudan batıdan her ırktan müslümandı.

Onu sadece Türk ırkına maletmek, çanakkaleyi kısırlaştırmaktır.

İslam’da bir ırk değildir. Çünkü orada bütün Irklar, bütün isimler vardı. Böylece İslamiyet çatı olup, esas olup, bizim Maya ve harcımız Türk değil islamiyettir.

-Gerçek manada Irklar belli değildir. Anadolu çok muhaceret ve göç almış bir yerdir ancak gayp açılmalıki hangi İnsanın gerçek olduğu bilinebilsin…

-Irkçılığın atası ve babası şeytandır. Kendisinin Âdem’den üstün olduğunu söyleyerek; kendisinin ateşten, Adem’in ise topraktan olduğunu öne sürerek, ilk üstünlük taslama olayı şeytanla başlamış oldu. Şeytan kendi ırkını Adem’in ırkından üstün görmüştür.

Hürriyet bir ırkı diğer ırktan Üstün görme Fikri şeytani bir fikirdir.

Unsuriyet fikri, milliyetçilik fikri bağdaştırıcı ve birleştirici unsur olmayıp, ayrıştırıcı, farklılaştırıcı, yerleştirici bir unsurdur.

Osmanlı milliyetçilik üzerine oturmuş olsaydı 6 asır toplumu idare edemez, dünyanın üçte ikisine hakim olamazdı. Kısır kalır, kısırlaştırır ve kısa sürede yok olur, giderdi.

-Sıdk ile Allâh’a kul ol, mâl ü dünyâ fitnedir.
Bir kefen giyip gidersin servet ü sâman gider.

Uyma gel ehl-i zamâna çokca sohbet eyleme.
Çünkü onlar ehl-i Hakk’a her cihette yan gider.

Cümle halk ehl-i seferdir, devr-i Âdem’den beri.
Pençe-i mevte takılmış, günde bin kervan gider. Kelâmi.

MEHMET ÖZÇELİK

04-11-2018

[1] Maide.54.

 

No ResponsesKasım 4th, 2018

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ 10 DEVLET

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ 10 DEVLET

HOLLANDA- İSPANYA- İSVEÇ- İSVİÇRE- İTALYA- KANADA- NORVEÇ- PORTEKİZ-BELÇİKA VE DANİMARKA

…Hollanda: Gerek insan sağlığı, gerek toplumsal yaşam açısından telâfisi mümkün olmayan zararlar içeren uyuşturucu maddelerin satışı, Hollanda’da 1973’ten bu yana yasal olarak yapılıyor.

…11 Eylül olaylarını takip eden ilk üç aylık dönem içerisinde Hollanda’da Müslümanları hedef alan 190 olay gerçekleşmiştir. Benzer şekilde Theo Van Gogh’un 2 Kasım 2004’te öldürülmesini takip eden bir ay içerisinde de 174 ırkçı saldırı gerçekleşmiş ve bunların üçte ikisi Müslümanları hedef almıştır.

…11 Eylül’den birkaç hafta önce yaptığı açıklamayla siyasete atılan Fortuyn, olayların
ardından Elsevier’de yayımlanan 28 Ekim 2001 tarihli “İslam’la Soğuk Savaş” (Koude Oorlog Met de Islam) başlıklı yazısıyla açık bir İslam karşıtlığına soyunmuştur.
Fortuyn yazısında şu ifadeleri kullanmıştır:
“İslam dünya barışı için büyük bir tehlikedir. İslam’ın önemli rol oynamadığı dünyada hiçbir çatışma alanı yoktur.
İster iç çatışmalar şeklinde olsun, ister ülkeler arasındaki çatışmalarda olsun… Komünizmin rolü (ki þu anda kalmamıştır.) İslam tarafından devr alınmıştır. Hür Batıda komünist partileri ve örgütleri nadiren yasaklama yoluna gittik. Bu kuvvetli olmanın bir işaretidir. Fakat onları iyi takip ediyorduk ve arkadan bakılınca da bunun doğru olduğunu görüyoruz. Şimdi aynı şeyi ülkemizdeki tüm cami ve İslam örgütlerine karşı da yapmalıyız.”

…Gogh’un öldürülmesi ile ilgili görüntüler eşliğinde Kuran’dan savaş hukuku ile ilgili bazı ayetlerin okunmasıyla devam eden filmde Avrupa ve Hollanda’daki “İslam tehlikesi”ne vurgu yapılmakta ve bu tehlikeye karşı toplum mücadeleye davet edilmektedir. “1945’te Nazizm’in üstesinden geldik, 1989’da komünizmi alt ettik. Şimdi de islam’ı üstesinden gelinmeli” gibi kışkırtıcı ifadelerin yer aldığı 16 dakikalık kısa film, Danimarka’da yayımlanan ve Hz. Peygamber’i sarışının üstünde bomba taşıyan biri olarak gösteren karikatür ile sona ermektedir. Wilders’in önce televizyonda yayımlamak istediği, bunu başaramayınca bir salon organizasyonuyla kamuoyuna sunmaya çalıştığı, bunda da başarılı olamayınca internet üzerinden dolaşıma soktuğu “Fitna” isimli film, yayımlandığı ilk gün Hollanda’da 2 milyon, Hollanda dışından da 800 bin kişi tarafından izlenmiştir.

…İslamofobi, Hollanda okullarında da artmaya devam etmektedir. 2004 yılında İslamofobik sözlerle karşılaşan öğretmenlerin oranı %70’ken, bugün bu oran %74’e
yükselmiştir. Yahudi düşmanlığının azaldığının belirlenmesi, hedef tahtasında artık Müslümanların olduðu iddiasını güçlendirmektedir.

…Hollanda için Bazı Olumsuz Göstergeler.
Kadına şiddet.

İntihar Olaylarında Artış.

Genç Nüfusun Azalması.

*******************   

İspanya: Festivaller ülkesi İspanya; dünya tarihinin ilk sömürgecisi olma özeliği taşımaktadır. Temelinde Endülüs gibi köklü bir medeniyet barındıran; ama bu
medeniyeti ve onu oluşturanları vahşice yok eden İspanya, geçmişiyle yüzleşmekte gerekli adımları maalesef atmamaktadır. Amerika kıtasını sömüren ve yerli halkı katleden İspanyollar, Ortaçağ Avrupasının en güçlü devletlerinden biri olarak tarihteki yerlerini almışlardır. Ancak bu güçlü devlet, Katolik inancın etrafında Tanrı tarafından Papalığa bahşedilen topraklar olarak kabullenilmiş ve sayısız katliama ev sahipliği yapmıştır.

…16. yüzyılın başlarında girdikleri Amerika kıtasında milyonlarca insanı öldüren, hayatta kalanları köleleştiren sömürgeci İspanyollar; işgal ettikleri topraklarda binlerce
yıldır yaşayan medeniyetleri de barbarca yok ederek, insanlık tarihine kara bir leke
düşürdüler.

…Tarihi ile yüzleşmesi ve katliamları kabullenmesi gereken İspanya, bugün Franco rejimine dair basit adımlar atıyor gibi gözükse de sözkonusu girişmiler inandırıcı olmaktan oldukça uzaktır.

************************

İSVEÇ: Alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığının oldukça yaygın olduğu İsveç’te, özellikle gençler, yaşadıkları ruhsal sorunların da etkisiyle bağımlı oluyorlar. İsveç’te bugün yaklaşık 330 bin alkol ve 65 bin uyuşturucu madde bağımlısı olduğu tahmin ediliyor.

************************   

İSVİÇRE: 2003 yılında Ermenilere soykırım uygulandığı iddialarını kabul eden İsviçre,
Ermenilere soykırım uygulanmadığını düşünenlerin bu düşüncelerini dillendirmelerini yasakladı.

…Dünya 2009 yılında ilginç bir referanduma tanıklık etti. Topu topu 4 adet minareli
camiyi barındıran İsviçre, aşırı sağcı partilerin de telkinleriyle, camilerde minare inşaatının yasaklanmasını halk oylamasına sundu.

…İsviçre dünyanın kara parasını aklayan büyük bir dönüşüm merkezi olarak anılmaktan kurtulamazken, kendine seçtiği bu yöntem ile tarafsızlığını dile getirip, aslında dünyayı çıkarları doğrultusunda sömürmeye devam ediyor.

******************************   

İTALYA: Kuzey Afrika coğrafyasında sürdürdüğü işgal hareketleriyle milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur.
İtalya, bu tarihsel rolünü bugün de sürdürmekte, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, kendi topraklarında yaşayan farklı din ve ırka mensup insanlara karşı son derece acımasız politikalar uygulamaktadır.

…Günümüzde Vatikan, İtalya’nın Katoliklere kutsal sayılan Roma şehrinde bulunmakta ve Katolik mezhebinin yönetimine hâkim olan merkezî bir otorite konumundadır. Vatikan, İtalya Devleti’nin tüm haklarından yararlanabilmekle beraber kendi egemenliğini ve bayrağını elinde bulunduran “devlet içinde bir devlet” yapılanmasına sahiptir.
Oldukça güçlü bir istihbarat ağı olan Vatikan, BM’de, UNESCO’da, FAO’da (Gıda ve Tarım Örgütü), AB’de ve OAS’ de (Amerika Devletleri Örgütü) ‘gözlemci’ statüsündedir.
Vatikan dünyanın yüzölçümü ve nüfus bakımından en küçük ülkelerinden biri olmasına karşın, ekonomik alanda en ileri düzeyde olan ülkelerden biridir.

…Ekonomik geliri; Kilise vergileri, aidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, bankacılık ve faiz gelirlerinden oluşmaktadır. Vatikan’ın diğer bir gelir kaynağı da Hıristiyanlığı temsil eden kişileri, örneğin İsa’yı, Meryem’i, azizleri veya sembolleri pazarlayarak elde ettiği kazançlardır. Vatikan, dünyanın önde gelen birçok şirketine de hissedardır. Ayrıca ilaç sektöründe büyük bir role sahiptir.
Vatikan Papalığı, açıklığa kavuşmamış zengin bir belge arşivine sahiptir. Bu arşivlerin pek de temiz bilgiler içermediği düşünülmektedir. Nitekim Vatikan’da, çözüme kavuşmamış cinayetler, uluslararası skandalların ve birçok olayın vuku bulduğu bilinmektedir. Ayrıca Vatikan’ın, aklayamadığı olaylarda mafyayı taşeron olarak kullandığına dair iddialar bulunmaktadır.

…İtalya, 1911’de işgal ettiği ve topraklarında 30 yıldan fazla kaldığı Libya’da kurulan toplama kampları yüzbinlerce insanın ölümüne yol açarken; Libya halkı dünyanın
gözü önünde açlık, sefalet ve zulme terk edildi

…1934-1935 yıllarında faşist lider Mussolini önderliğinde, Somali kıyılarına asker
çıkarılmıştır. İtalya Hükümeti, Etiyopya’yı teknolojik açıdan geliştirmek için bölgeye asker yolladığını ifade etmiştir. Etiopya’nın güçlü bir orduya sahip olamamasından dolayı askerlerin bölgeyi kuşatmaları zor olmamıştır. İşgal güçleri bölgede katliam yapmaktan geri durmamış ve yaklaşık 200 bin insanı öldürmüşlerdir.

*******************

KANADA: Kanada, ABD’nin Guantanamo’daki uygulamalarına lojistik destek sağlamakla kalmıyor; aynı zamanda tutuklular arasında bulunan Kanada vatandaşları
için de herhangi bir girişimde bulunmuyor.
Kanada bu yaklaşımı ile Uluslararası Af Örgütü tarafından kınandı.

…2011 yılında fok balığı öldürme sınırını 80 binden 468 bin 200’e yükselterek yoluna devam eden Kanada hükümeti; fokların soyunun tükenme tehlikesinin artık olmadığını
ileri sürerek bu katliamı meşrûlaştırmaya çalışıyor.

…Kafalarına vurularak avlanan ve derileri canlı canlı yüzülen fok balıklarına uygulanan vahşet, her yıl Kanada Hükümeti tarafından desteklenerek devam ediyor.

****************************   

NORVEÇ: İskandinav topraklarındaki Sami ve Taterler üzerinde asimilasyon ve
soykırım politikaları uygulayan Norveç, yüzbinlerce insanın ölümüne sebebiyet verirken, hayatta kalanlar Hıristiyanlaştırma, sürgün edilme ve kısırlaştırmaya maruz bırakıldılar.

…Asya ve Afrika ülkelerinde gerçekleşen tecavüz olaylarını ‘bastırılmış cinsellik’ ve ‘yetersiz eğitim’ ile açıklayan, toplumsal ve ahlâkî değerlerin yitirilmesiyle kuralsız
bir cinsellik anlayışını benimseyen Avrupa ülkeleri, tecavüz olaylarının sıklığı bakımından dünyanın diğer ülkelerini geride bırakıyor. Bu ülkelerden bir; olan Norveç’te de, dünyanın pek çok ülkesinden daha fazla tecavüz olayı gerçekleşiyor.

…Hz. Muhammed’e hakaret içeren karikatürler; 2005 yılının Eylül ayında Danimarka’da yayınlanmasından yaklaşık 3 ay sonra Norveç’te bir yayında tekrar basılmıştı.

Norveç Entegrasyon ve Çok kültürlülük Dairesi (IMDi) tarafından hazırlanan 2009
yılı değerlendirme raporu, Norveç medyasının İslam düşmanlığını körüklediğine işaret ediyor.
Rapora göre 2009 yılında yazılı basında toplam 77 bin kez ‘İslam’ veya ‘Müslüman’ kelimelerinin geçtiği haber yapıldı ve bu haberlerin %82’si olumsuz içeriğe sahipken sadece %18’lik bir kısmı tarafsız veya pozitif olarak konuyu ele aldı.

…5 milyonluk bir nüfusa sahip olan Norveç’te 150 bin Müslüman yaşıyor. İslam, ülkenin 2. büyük dînî konumunda bulunuyor.

…Kesimden önce bayıltılmayan hayvanların kesim sırasında acı duyduğu ve bunun
gaddarca olduğunu öne sürerek ‘helal kesim’e izin vermeyen Norveç, her yıl vahşice avlanan fok balıklarının canlıyken yüzülen derilerini satın almakta bir beis görmüyor.

…Norveç dünyanın en büyük silah üreticileri arasında bulunuyor. Dünya silah sanayinde ABD’yi Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya, İsveç ve Norveç takip ediyor. İsrail’in silah aldığı ülkelerin başında da ABD’den sonra da İsveç ve Norveç geliyor.

**************************  

PORTEKİZ: Asya Afrika ve Amerika’da işgal ettiği topraklarda milyonlarca insanı vahşice öldüren, hayatta kalanları da köle olarak kullanan Portekiz, özellikle 15. ve 16.
yüzyılda büyük bir sömürge imparatorluğu kurdu.

…Güneybatı Afrika’daki Angola, yaklaşık 500 yıl boyunca Portekiz’in sömürgesi olarak
kaldı. Sahip olduğu zengin petrol, elmas, altın, demir, fosfat, bakır, boksit ve uranyum rezervleri ile sömürgeci Portekiz’in en gözde kolonilerinden biri oldu. Angola halkı yüzyıllar boyunca kendi vatanlarında en acımasız uygulamalara maruz bırakılarak
köleleştirilirken, limanları da köle ticareti ve taşımacılığının önemli merkezlerinden biri oldu.

…Güneydoğu Afrika’da yeralan Mozambik de yüzyıllar boyunca Portekiz tarafından
sömürüldü. Yerli halkı misyonerler tarafından önemli ölçüde Hıristiyanlaştırılan
Mozambik halkı, yine de köle olmaktan kurtulamadılar.

****************** 

Belçika: Afrika’nın zengin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip olan ülkelerinden biri
olan Kongo, 1885 yılında Belçika tarafından işgal edilerek sömürgeleştirildi, toprakları Belçika Kralı Leopold’un özel mülkü haline getirildi ve halkı köleleştirildi.

…Pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, Belçika’da da, ülkede yaşayan azınlıklara
karşı ayrımcı politikalar izleniyor. Belçika’nın aşırı sağcı partilerinden Flaman Menfaati Partisi’nden Filip Dewinter; “Muhammet ve Fatma belki şu an ucuz işgücü anlamına geliyor olabilir; ama yakında onların istekleri kanun haline dönüşecek!’’ iddiası ile Müslümanların Belçika’da yerlerinin olmadığını ve gerekirse devletin
göçmenleri ülkelerine dönmeleri için teşvik primi vermesini istedi.

*****************   

…Danimarka: Danimarka’da yayın yapan Jyllands Posten isimli gazetenin 2005 yılında yayımladığı Hz. Muhammed’i terörist olarak gösteren karikatürler, İslam dünyasında büyük tepkiyle karşılandı. Büyük bir saygısızlık ifadesi olan sözkonusu karikatürleri ‘ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendiren gazete, ‘Danimarka hukukuna aykırı bir şey yapmadığını’ savundu. Gazeteye destek veren Fransa, Almanya, Hollanda, Norveç,
İtalya ve İspanya’da yayın yapan bazı gazeteler de karikatürleri yayımlayarak bu saygısızlığa ortak oldular.

…Faroe Adaları sahillerinde geleneksel olarak düzenlenen bir organizasyonla, her yıl
onlarca yunus balığı vahşice öldürülüyor.
Bu kanlı eğlence, ülkedeki gençlerin erişkinliklerini ispatlayacağı bir platform olarak algılanıyor.

…2. Dünya Savaşı sonunda Sovyet ordusundan kaçan 80 bini 15 yaşının altındaki
250 bin Alman, Danimarka’ya sığındı.
Ağır şartlar altındaki 142 adet toplama kampında ikamete tabi tutulan sığınmacılar çeşitli şiddet olaylarıyla karşılaştı.
Danimarkalı doktorların müdahale etmediği salgın hastalıklar neticesinde, 6 ay içerisinde 8 bini çocuk yaklaşık 15 bin kişi yaşamını yitirdi.

MEHMET ÖZÇELİK

30-08-2018

 

Kaynak: TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katliamlar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

Tarihten bugüne Rusya ihlal karnesi raporu.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Almanya.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Hollanda.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-İsrail.

Yirminci yüzyılda soykırım ve katliamlar.

Soykırımları unutma!

Sömürgeden soykırıma-Arakan!

 

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 17 Nisan 2017 Pazartesi

No ResponsesKasım 4th, 2018

KOKMUŞ İNSAN

DİVAN Edebiyatı Kulübü paylaştı: 2 Nisan 2017 Pazar

KOKMUŞ İNSAN

Kokmuş ve de kokuşmuş insan!!!

Seni gidi kokmuş ve kokuşmuş….

Kötü kokulu çamurdan yapılmış…

“Ey Peygamber! Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: “Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım.” [1]

Secde ve hürmeti  emreden Allaha şeytan secde etmedi.

Allah sebebini sordu;” Allah buyurdu ki: “Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun?”[2]

Şeytanın ise bahanesi hazırdı.

Aslında bu bahane Ademe olan bahane değil, Allaha olan karşı koyma, itiraz ve isyan sebebi idi.

Yani şeytan; Ben de varım, dedi.

“İblis: “Kokuşmuş bir balçıktan, pişmemiş bir çamurdan yarattığın bir beşere (et parçasına) secde edecek değildim.” dedi.”[3]

Adem’in mayası şeytanın mayasını bozdu.

-Mesnun;”işlenebilir siyah kokmuş çamur”

“Çirkin kokulu, kokuşmuş, işlenebilir, değişken, hakk edilmiş, yani sürtülmüş, kazınmış veya bilenmiş, dökülmüş, Karışımlı bir mahluk ve mahlut….

Ve aynı zamanda yaratılış devreleri; kuru pişmemiş çamur karşılığında “salsâl” kelimesi vardır ki bu, Rahman sûresi 14-15. ayetlerindeki “el-fahhâr”a uygun olarak, kurumuş, vurulduğu zaman ses veren, kuru pişmemiş çamur demektir.

*-“Kur’anın, ilk insanın yaratılışı ile ilgili ayetlerde geçen “topraktan” (Âl-i Imrân 3/59); “ateşle pişmiş gibi kuru çamurdan” (es-Saffât, 37/I1); “hakir bir suyun özünden” (es-Secde, 32/8); “karışık bir nutfeden” (el-Insan, 76/2) şeklindeki ifadeler birbirine zıt kavramları değil, Hz. Âdem’in yaratılışıyla ilgili çeşitli evreleri değişik kelimelerle ifade etmekten ibarettir. Zaten Cenab-ı Hak bunu, “Doğrusu biz insanı, halden hale geçirdiğimiz karışık bir nutfeden yarattık” (el-Insan, 76/2) şeklinde bildirmektedir. Kısaca Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’i topraktan yaratmıştır. Önce bu toprağı çamur haline getirmiş, sonra da kiremit gibi kurutmuştur. Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’i çamurdan insan şeklinde yarattı. Bu şekil kurudu. Ona bir rüzgâr esintisi dokundukça ondan ses (salsale) işitiliyordu. Bu sebeple Cenabı Hak âyet-i kerimede onun maddesinden bahsederken “salsâl” buyurmaktadır” (Mefâtîhul-Gayb, XIX, 179).

Resulullah (s.a.s) buna şöyle işaret buyurur: “Sizin her birinizin yaratılması şöyledir: Anne ve babanın maddeleri, kırk gün annenin karnında toplanır. Sonra o maddeler, o kadar zaman içinde (yani kırk gün) katıbir kan pıhtısı halini alır. Sonra yine o kadar zaman içinde bir çiğnem et olur. Sonra (dördüncü devrede) Allah bir melek gönderir de, tekâmül eden o bir çiğnem ete, şu dört kelimeyi yazması emrolunur: “Onun işini, rızkını, ecelini, şaki (kötü) yahut said (iyi) olduğunu yaz!” denilir. Sonra ona ruh üflenir”[4]

Oysa bakış açısı önemlidir.

O çamurun kokması kıymetsizliğini göstermemektedir.

Ademin çamuruna konulan onun mayasıydı.

O kokan mayanın kokusuydu.

Mayasının gereğiydi.

Ademin mayası şeytanın mayasını bozdu.

Mayası bozulan şeytan, Ademin zürriyetinin mayasının bozulması için kıyamete kadar koşturdu.

“Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. şu zamanda, Kur’ân’ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde, kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri, o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor; düşerek, kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar.” [5]

-Nasıl ki gübre böceği gül kokusundan hoşlanmaz, münafık da Hak sözden tiksinir ve bâtıla meyleder.” İbn Arabî

-Ayrıca Başlangıcı ve devamı da nazara verilmektedir.

“Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık. Sonra onu (Hz. Âdem’in nesli olan) insanı sarp ve metin bir karargahta (rahimde) bir nutfe (zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka (yapışan şey) haline getirdik, derken o alakayı mudga (bir çiğnem et) yaptık, o bir çiğnem eti kemik(lere) çevirdik (ve) o kemiklere de et (kaslar) giydirdik. Sonra onu başka yaratılışla inşa ettik (can verdik, konuşma verdik)…”[6]

-Nutfe ise damıtılmış su olarak tüm vücuttan süzülmüş olarak çıktı.

Kâinattan süzdüğü insanı menisinde bir nokta halinde dercetti, yerleştirdi, hülasalandırdı.

“Sizi merhalelerden geçirerek yaratan Allah’ın büyüklüğünü neden kabul etmiyorsunuz!”[7]

Kur’ân metninde; turâb-tîn ve nutfe olarak da zikredilir.

Biz sizi bayağı (zayıf) bir sudan yaratmadık mı?” Mürselât, 77/20. İnsanın sudan yaratıldığını beyân eden ayetler (Secde, 32/8; Târık, 86/6) umumiyetle nutfe olarak yorumlanmıştır. [8]

Maturidi;” “İnsanın topraktan yaratılması, Allah’ın nutfe’ye bir miktar toprak katılmasını emrettiği kıssa ile de açıklanabilir. Şöyle ki;
Allah yaratacağı insanın nutfesine, öldüğünde medfun edileceği topraktan bir kısmının
katılmasını emreder. Böylece de nutfe, mudğa’ya dönüşür. İnsanların toprağa nisbet edilmesi bu açıdan da anlaşılabilir.” [9]

-Temiz, yapışkan çamurdan yaratıldı.

Sâffât, 37/11. Şu ayetlerde de, belirgin bir vasıf kullanılmaksızın insanın çamurdan yaratıldığı bildirilir. [10]

“Andolsun, biz insanı, çamurdan süzülmüş bir özden yarattık.” [11]

-Salsal ve Fahhar, “ateşte işletilerek kurutulmuş çamur” [12]

Son olarak; “Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için secde ederek yere kapanın.” [13]

Son söz:” Biz, gerçekten insanı en güzel bir surette yarattık.”[14]

***************  

Kainat içerisinde bir nokta olan şu insan adeta o noktalığı ile beraber kâinattaki okyanuslar içerisinde çok rahat yüzebilmek de, ustaca kulaç atabilmektedir.

Kainatın okyanuslarını adeta içebilmek de.

Sonsuzluk alemine geçerek, damlalığı ile beraber aynen bir çip gibi bütün kâinattaki, dünyadaki her şeyi yutabilen bir varlık durumuna gelebilmektedir.

Nokta mesabesinde olan şu insan, sahip olduğu duyguları ile alemlere meydan okumaktadır.

O duygular kendisini sonsuzluğa açmaktadır, sonsuzluğa uçmaktadır.

Nokta; noktadan olan herşeyi yutar mıymış?

Demek ki yutuyormuş.

Eşyanın hakikatı insanda gizli.

Allah’ın esmasının hakikatı da insanda…

Noktadan çıkan kâinat, insan noktasında gizli.

Hz. Ali’nin dediği gibi,

Kur’an Fatiha da, Fatiha besmele de, besmele altında ki noktada…

Herşey nokta ile başlayıp, nokta ile de noktalanmaktadır.

Gerçek vücudun sahibi ancak Allahtır.

Diğer varlıkların vücudu hakiki değil hayalidir.

Herşey zevale mahkumdur.

Baki ancak Allahtır.

Bir buğday tohumundan bire yedi yüz buğday çıkarsa, insandan ne cıkmazki!

Nitekim bir Ademden ve onun bir damla suyundan milyarlarca insan çıkmıştır.

– İnsanın ömür dakikaları insana avdet ederler.Bediüzzaman.

-İNSAN dünya yı öylesine sever ki, MEZAR kazan bile birgün ÖLECEĞİNE inanmaz..İ. Gazali

Teemmel…

MEHMET ÖZÇELİK

03-010-2018

[1] Hicr Suresi 28. Ayet.

[2] Hicr.32.

[3] Hicr.33.

[4] Buhârî, Bed’ül-Halk, 6; Müslim, Kader, 1; Ebû Davûd, Sünne, 16).İnsan için geniş bilgi için bak.  http://www.tesbitler.com/index.php?s=insan   

[5] Bediüzzaman.13. Mektup.sh.52.

[6] Mü’minun, 23/12-14.

[7] Nuh, 71/13-14.

[8] Bkz. Razî, Fahreddîn b. Ömer,Mefâtîhu’l-Gayb et-Tefsîru’l-Kebîr-, Dâr-u İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, Beyrut 1420, XXX, 772.

[9] Mâturîdî, Te’vîlat, V, 9; XI, 169. Bak. KUR’ÂN’DA İNSANIN YARATILIŞ AŞAMALARI. M. Sait KAVŞUT.

[10] En’am,6/2; A’raf, 7/12; Secde, 32/7; Sâd, 38/71,76.

[11] Mü’minûn, 23/12.

[12] Rahmân, 55/14. Ayrıca, Hicr, 15/26, 28, 33.

[13] Hicr, 15/29. Ayrıca, Secde, 32/9; Sâd, 38/72.

[14] Tin.4.

No ResponsesKasım 2nd, 2018

DÜNYAYI YÜKLENEN KADIN

DÜNYAYI YÜKLENEN KADIN

Sayın Erdoğan-ın; Kur’an-da kadının camiye gitmemesi ile bir ayet mi var?

Ben reformist değilim, ifadeleri.

İşte bunu deme mecburiyetinde olmamak için yazacağım.

Sayın Erdoğanın bu meseleyi gündeme getirmesi gerçekten bir ihtiyaçtır.

Ancak yapması ve konuşması gereken Diyanettir.

Diyanetin yapmadığını da Sayın Erdoğan yapmaktadır.

Bu kadar sırtlanların saldırdığı bir ortamda, gerçekten Allah Sayın Erdoğan-ın yâr ve yardımcısı olsun.

Evvela Sayın Erdoğan Dindardır ancak din adamı değildir.

Samimi ve iyi niyetlidir ancak fetva makamında değildir.

Bir eksikliği görüp dile getirmiştir ancak eksikliğini onu sokağa, siyasete adeta her işe çekerek gidermeye çalışmak, kadını kaybetmek olur.

Elbette din ve dini emirleri sadece erkeğe gelmemiştir.

Kur’an ve hükümleri sadece erkeğin sorumlu olduğu bir husus değildir.

Dinden erkek ne kadar sorumlu ise, kadında önemli çapta sorumludur.

İslamiyet kadına da gelmiştir.

İslamiyet kadına alınan haklarını geri vermiştir.

Kadını hak ettiği gerçek konumuna oturtturmuştur.[1]

Bu konuda daha önce bir çok makale kaleme almıştım.[2]

-Her türlü menfi akımın içerisinde hatta en önünde kadınlar vardır, kadınlar kullanılmaktadır.

Haşhaşi Hasan Sabbah kadınları kullanmış, mensublarını onlarla yanına çekmiştir.

Dikkat edilirse Fetöde aynı yolu takip etmiştir.[3]

-Kadın yıpranırsa toplumda yıpranır. Kadın yıkılırsa, çocuk da yıkılır.

Kadını araba tekerinde reklam olarak kullanmak, ona verilen bir özgürlük değil, tekerin mahkumu, reklamın kölesi, toplumun oyuncağı haline getirmektir.

Kadının annelik görevi, kâinat çapında bir görevdir.

Hele hele kadını bütün partilerde kadın kolları adıyla, güya onlara bir makam verilmiş gibi, siyasetin çamurlu yollarında yürütmek, kadını harcamak ve çürütmektir.

Oy uğruna kadın feda edilmektedir. Kadın siyasete kurban edilmektedir.

Kadınlar Bediüzzaman-ın dediği gibi yuvalarına dönmelidir.

Kadının sığınağı, korunağı, cenneti ve hizmet yeri, dünyayı kontrol edip yönetme yeri olan aile hayatı ve hanesidir.

Kadının kadınlık ve annelik görevi az bir görev midir?

Adeta bunu değersizleştirip kadına başka yerlerde değer aramak, kadını daha da değersizleştirmek olur.

“Kadınlar yuvalarından çıkıp beşeri yoldan çıkarmış; yuvalarına dönmeli.”

“Haşmetleri hüsn-ü hulk, lütf-u cemâli ismet, hüsn-ü kemâli şefkat, eğlencesi evlâdı. Bunca esbab-ı ifsat, demir sebat kararı Lâzımdır, tâ dayansın. Bir meclis-i ihvanda güzel karı girdikçe, riyâ ile rekabet, haset ile hodgâmlık depretir damarları.”

“Nasıl meyyite bir karıya nefsanî nazarla bakmak nefsin dehşetle alçaklığını gösterir.”

-Mahir İz Hocaya sormuşlar:

– Keskin bir hafızaya nasıl sahip olunur?

– Evladım biz Osmanlı mektebine gittik.

Bize ilk gün “Yolda nasıl yürünür” bunun kaidesini öğrettiler.

Göz ayağın ucunda olacak yürürken.

Gözümüz hep ayağımızın ucundaydı. Hep önümüze bakardık.

Siz sürekli etrafınıza bakıyorsunuz.

Ona bak, şuna bak.Sizde hafıza olmaz.

Günahı göz işler de belasını gönül çeker.

Gözler bakar, gönül rahatsız olur ve hafıza zayıflar.”

-“Sefih erkekler hevesâtına uyarak kadınlaştığında; nâşize kadınlar da hayasızlıkla erkekleşir.”

“Mimsiz medeniyet, taife-i nisâyı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metâı yapmış. Şer’-i İslâm onları Rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayatı âilede. Temizlik ziynetleri.”

“Yatmış olan hevesat birden bire uyanır. Taife-i nisâda serbestî inkişafı, sebep olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birden bire inkişafı.”

“Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu suretler denilen küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir. Hem müthiştir tesiri.

-“İnsanlar üzerine bir zaman gelecek, kaygıları kursakları, şerefleri malları, kıbleleri kadınları olacak. Dinleri de altın ve gümüşleri olacaktır. Bunlar halkın şerlileridir ve Allah yanında onların nasibi yoktur.”[4]

‘…Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allâh’ın lutfundan nasibinizi isteyin…’[5]

“Erkeklerin kadınlar üzerinde meşru hakları gibi, kadınların da onlar üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler onlar üzerinde daha üstün bir dereceye sahiptirler.”[6]

Bir Kıssa: “Rahmetli Mahir İz hocaya gerek siyâsi konularda, gerekse gündelik hayatta aradığımız insanın özelliklerinden sual eylediğimizde şu cevâbı alırdık:

“Bir iş için aradığınız adamda sırasıyla şu üç vasıf bulunmalı” derdi Hoca:

  1. İşini iyi bilen ve yapan (liyâkat ve ehliyet sahibi),

  2. Doğru, dürüst, güzel ahlaklı

  3. İnançlı ve dindar.

Biz derdik ki: “Hocam inançlılığı ve dindarlığı birinci sırada bulunması gerekmez mi? Siz onu üçüncü sıraya bıraktınız.” Hoca’nın cevâbı çok ârifâneydi:

“Oğlum siz câmiye imam veya tekkeye şeyh arıyorsanız dediğiniz doğru. Ama işe adam arıyorsanız, doğrusu adamın önce işini bilmesidir. Din ekmek kapısı değildir. Kuran-ı Kerim’de adı geçen peygamberlerin tebliğinden bahsedildiğinde “Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan, ancak alemlerin Rabbidir.” [Şu’arâ:109] buyrulur. Bütün peygamberlerin hayatı anlatırken bu “ücret istememe” den bahsedilir. İşini bilmeyen bir doktor, beceriksiz bir avukat veya âciz bir siyasetçi inançlı ve dindar olsa, ama doğru ve dürüst olmasa ne faydası var? Öyleyse doğru sıralama budur.”

MEHMET ÖZÇELİK/19-10-2018

[1] https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/kadinin-camiye-gitmesi

https://sorularlaislamiyet.com/kadin-camiye-mescide-gidebilir-mi

https://sorularlaislamiyet.com/kadinin-devlet-baskani-hakim-ve-vali-olmasi-ile-ilgili-bir-kavmin-basina-kadin-hukumdar-gelirse-o

[2] http://www.tesbitler.com/category/islamda-kadin-ve-aile/

[3] https://www.yenisafak.com/gundem/izdivac-kurbanlari-2785268

[4] Ravi: Hz. Ali (r.a.) Ramuz El-Ehadis, Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî.

[5] Nisa 4/32.

[6] Bakara, 2/228.

No ResponsesEkim 31st, 2018