MEDYA VE İHANET

MEDYA VE İHANET

İhanet her dönemde olmuştur ve de olacaktır. Bu bir vakıadır.

Ancak bir asrı aşkın sürede yapılan ihanet yoğun ve etkili bir şekilde sürdürülmüştür.

Bunun başında da medya kullanılmıştır.

Bununda en baskın hali Abdulhamid döneminde başlamış ve görülmüştür.

İşte bu noktada tarihten kesitler;

-Abdulhamid dönemindeki gazeteler, bu dönemdeki gazetelerden farklı değildi. Elbet kontrolü gerekti.

Gazeteler her zaman için kendilerini dördüncü kuvvet saymışlar, istediklerini al aşağı etme aracı olarak kullanmışlardır.

Nitekim Abdulhamid döneminde gazetede çıkan bir haberde; Bir at su deposuna düştü.

Arpalığını alan gazete ertesi günkü attığı manşette; At su deposuna düştü ancak  şişip dağılmadan çıkarıldı.

Şimdilerde bizde olduğu gibi; Müftü keçi çaldı.

Oysa keçisi çalınan müftü idi.

Gazeteler darbelerin borazanlığını yaptı. Daha da ileri giderek fuhşu yaydı, kaos oluşturdu.

Toplumun ahlakını ve inancını yıktı.

-Girit sorunu, Belgrat kalesinin verilmesi (Ali Suavi: Muhbir), “Şark Meselesi” (NamıkKemal: Tasviri efkâr) vb. gibi konular ele alınarak hükümetin eleştirilmesi sadrazam Ali Paşa’yı tedirgin etmiş ve “Kararname-i Âli” (hükümet kararnamesi; sözlük anlamı: Yüce kararname; alay anlamında:

Ali Paşa kararnamesi) diye anılan ünlü kararname yayınlanmıştır (Mart 1867):
“İstanbul da çeşitli dillerde basılan gazetelerin bir kısmının bir süreden beri memleketin
genel çıkarlarına aykırı birtakım zararlı dü­şünceler ve yalan haberler yayınlamakta…,
bir çok uydurma ve yalanlarla zihinleri karış­tırma, bunun sonucu olarak da halk arasında çatışmaya yol açmakta ” oldukları gerekçesiyle çıkarılan bu kararname ile:
“Asayişi ve düzeni korumak gerektiğinden, bu türlü gazete ve dergilerin bütün devlete ve bü­tün millete dokunan zararlarının önlenmesi için, Basın Nizamnamesi ‘nin hükümleri dışında olarak hükümetçe cezalandırma işlemine ve önleyici tedbirler alınmasına karar verilmiştir.”
[1]

Abdülhamit devrinde, 1864 tarihli Matbuat Nizamnamesi’ne hiç dokunulmamış, (Meclis-i Mebusan’da yeni bir “Matbuat Nizamnamesi” hazırlanmışsa da, yürürlüğe konmamıştır. [2]

-Abdülhamit, sansür konusunda herhangi bir kanun; ya da nizamname yayınlatmamış, Kanün-i Dahiliye Müdürlûğü’ne bağlı sansür kurulu 1890 yılma kadar birkaç memurla çalışırken, kadrosu 1902’de 15,1905te 20,1908’de25 kişiye yükselmiş­ tir. (1 müdür, 5 muavin, 1 matbaalar müfettişi, 5 müfettiş, 1 Bulgarca-Sırpça, 1 Ermenice, 1 Rumca gazeteler müfettişi, 2 denetleme memuru, 3 tiyatro müfettişi). [3]

Şu olmamış değildir;-“ İstanbul’da Hamidiye suları yeni akıtılmış, çeşmeler açılmış; “Servetifünun” dergisinde yayınlanmak üzere, Dr. Besim Ömer Paşa, sular üzerine bir makale yazmış; “çeşme başında bir ihtiyar adamın dua eylediğini gösterir artistik bir renkli resim de makale ile birlikte basılacak”mış. Sansür memuru Ebülmukbil Kemal Bey resmin yanma bir “soru” işareti koymuş.
Dergi sahibi Ahmet İhsan (Tokgöz), bunu görünce şaşırmış, Kemal Beye bir tezkere yazıp “sebebini” sormuş; şu karşı­ lığı almış (Mayıs 1906):
Çeşme resmi gerçekten pek güzel ve dua her Müslüman in gözünde şüphesiz ki kutsaldır.
Lakin bugünlerde kötü düşünceliler o kadar çoğaldı ki, bu güzel resmi Servetifünun da gö­rür görmez (Hah! bunu bu biçimde burada yayınlamak, alttan alta: “İşimiz duaya kaldı” demek olduğunu anlatmaktır) anlamında saç­ malayacaklarını yakından bildiğimden…[4]

Abdulhamid döneminin en çok tenkid edenlerinden olan Hüseyin Cahit Yalçın şöyle der:-“Abdülhamit döneminde gazetecilik iyice güç, tehlikeli bir işti… İp üzerinde cambazlık belki bu kadar ustalık gerektirmezdi.[5]

-Medya olayları abartarak veya çarpıtarak toplumun tepkisini arttırarak huzursuzluğu arttırmakta, bir çok darbelerin alt yapısını da medya oluşturmaktadır.

Algılar ile toplum ehli tahkik olmadığından sürekli yanıltmakta, nefret toplumu haline getirmektedir.

-Bu gün sosyal medya kişinin kendisini ifade etmesinden çıktı izhar etmesine, ifşa etmesine, itiraf etmesine hatta yakınlarının hallerini ortaya koymasına kadar gitti.

-Özellikle bir asrı aşan süre içerisinde Ermeniler bu ihanetlere alet olmuşlar, ihanetlerini bu günde Pkk ile sürdürmektedir.

-Ermenilerin kendilerine mahsus ne dilleri ne de dinleri vardı. İnançları, bir parçasını teşkil ettikleri Frinklerinki gibiydi. Sonraları yayıldıkları yerlerdeki halkın veya istilacıların dili ne ise ona uyarlardı. Hristiyanlık ermenistana girdiği zaman Ermenilerin yazısı rumcaydı.

Ermeniler yıldızlara tapmayı hititlerden, ateşe tapmayı azerilerden, puta tapmayı da romalılardan öğrenmişlerdi. Hristiyanlığı bizanlılardan, İslamlığı da araplardan aldılar. Fakat sonra islamlıktan ayrılarak hristiyan oldular. Miladın IV. Yüzyılına kadar İncil bile rumca yazılır ve okunurdu. Ermenilerin ilk para bastırmaları da Küçük ermenistanda mö 170, büyük ermenistan da 190 olup yazılar rumcaydı.”[6]

-“Meşhur kutup kaşifi Nansen de,Cemiyet-i Akvam murahhas üyesi olarak bir heyetle,1926’da, Ermenistan’ı dolaştıktan sonra, yazdığı eserin sonunda şu sözleri söylemek zorunda kalacaktır;

‘Avrupa politikasına karıştırılan Ermeni halkına yazık oldu. Bir Avrupalı diplomatı tarafından adının hiç ağza alınmaması kendisi için daha hayırlı olurdu.” 

Ama Avrupalı diplomatlar Ermenileri dillerine dolayacak ve bu da, Ermeniler için hiç de hayırlı olmayacaktır.’[7]

-”16 Mart günü sabahı, uyanır uyanmaz, ilk işimiz bermutat gazeteleri aramak oldu. Fakat, o sabah gazeteler gelmedi. Sebebini soruştururken, İngilizlerin âni bir baskınla Şehzadebaşı karakolundan itibaren, şehri yer yer işgal ettiklerini haber aldık. Biraz sonra da, İngilizlerin benim Beyoğlu’nda oturduğum apatmanı basmış ve beni orada bulamayınca, nerede bulunabileceğimi tahkike koyulmuş olduklarını öğrendik. Bu durumda, sokağa çıkarken de ihtiyatlı bulunmak gerekiyorndu. Apartmanda kapanıp kalamazdım. İngilizlerin, bulunduğum yeri kolayca keşfedemiyeceklerini de düşünerek, Hâşim Beyin apartmanından çıkıp, arka yolları takiple, doğru Mebusan Meclisine gitmek üzere idim ki, Kâzım Paşa (Orbay) ile Miralay Seyfi Bey ziyaretime geldi. Her ikiside, sevip saydığım dostlarımdı.Teessür ve heyecan içinde idiler.
Böyle ânî gelişlerinin sebebini merak ederken, (hemen Ankara’ya gitmek) istediklerini söylediler. O günlerde, hele İngilizlerce mimlenmiş güzide şahsiyetlerin İstanbul’dan, Anadolu’ya geçmeleri ancak gizli yollardan mümkün olabiliyordu. Bizce hazırlanıp tesbit edilmiş en emin yolun mebdei:
Vaniköy’deki tekke idi. ( Bu tekkenin M illî Harekete canla başla bağlı bir şeyhi vardı.)
Gizlice bu tekkeye gidenler, oradan hükümetin kendisinden katiyen şüphelenmemesi için, Maltepe Endaht Mektebi Kumandanlığı vazifesini de almış ve bilâhere İstanbul Mebusu olan- Enver Paşa’nın da askeri yaveri- Yenibahçeli Şükrü Bey (Oğuz) tarafından alınıp Maltepe’den itibaren arka yollardan içerilere gönderiliyorlardı.

…Giderken yollarda, sağda, solda, cihana hükmedermiş gibi mağrur, dimdik duran süngülü düşman askerlerini gördükçe, yüreğimiz sızlıyarak, sesimiz kısılmışçasına, susuyorduk. Fakat itiraf ederim ki, maruz kaldığımız felâketin büyüklüğünü açıkça gösterin bu manzara karşısında, ne benim, ne de yanımdaki arkadaşlarımın, bugünlerin de geçerek yurdun ve milletin kurtulduğu güne kavuşulacağı hakkındaki iman ve ümidimiz kat’iyen sarsılmış değildi. İngilizler, şimdi kuvvetlerine güvenerek herşeyi yapabilirlerdi, fakat hiç bir zulmün devam etmesine imkân olmadığı gibi, bunun
da, Allah’a ve yurtseverliğinden emin olduğumuz millete güvenimiz bâki kaldıkça, sonu geleceğine inanıyorduk. İşte bu duygularla mütehassis olarak Saraya vardık ve derhal huzura kabul olunduk.[8]

MEHMET ÖZÇELİK

16-12-2018


[1] Bk. Belgeler III. ABDÜLHAMÎT DEVRİNDE SANSÜR  I   – Cevdet Kudret. Sh.4-5-

[2] Ag.e-sh.9.

[3] Sh.45-46.

[4] Ahmet İhsan, Matbuat Hatıralarım, c. 1,1930,s. 150) Sh.57-58.

[5] Hüseyin Cahit Yalçın, Edebiyat Anıları, 2. bas., s. 102).Sh.54.

[6] Kazım Karabekir.Ermeni dosyası.sh.69.

[7] Age.26.

[8] Cehennem değirmeni.Rauf Orbay.Siyasi hatıralarım.2. sh.32-33.

No ResponsesAralık 17th, 2018

FETÖ BAŞARILI OLSAYDI NE OLURDU

FETÖ BAŞARILI OLSAYDI NE OLURDU

Pâre Pâre Paralanan Pâreli ve Paralı Paralel Yapı

Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı İsmail Hakkı Pekin, Fetullah Gülen’in 1959’daÖzel Harp Dairesi için görevlendirildiğini açıkladı.

-12 Eylül 1980 Evren darbesinden sonra tutuklanan Fetullah’ın nasıl serbest bırakıldığını da Milliyet gazetesinden Tunca Bengin’e şöyle anlatıyor: “Fetullah Gülen’i bıraktırmak için önce Deniz Kuvvetleri Komutanı arıyor, sonra Kara Kuvvetleri Komutanı telefon ediyor. En son Kenan Paşa’nın telefonundan sonra serbest bırakılıyor…”[1]

-Fetöyü ordu koruyup besledi.

Darbeleri yapan Atatürkçü zihniyet bazen solcuları kullandığı gibi, fetöyü de bu amaçla kullanmıştır.

Toplumla bir türlü barışmayan bu zihniyet, mesafesini korumuş, cemaatlere cephe almış, maalesef anlamaya gitmemiştir.

Bu durum gün be gün azalsa da, o fertler bitmemiştir.

Fetönün ordudan nisbeten temizlenmesi ile dizginini eline alan ordu, gerçek vazifesi olan hariçte mücadelesine başlamış oldu.

O zihniyet ise, hep orduya pranga vuruyor ve iç düşman oluşturarak kendi halkına saldırıyordu.

Şimdiye kadar dizgini kendi elinde olmayan ordu, bu gün engellemelerle beraber dizginini ele almıştır.

“Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur’ân’ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşılıyor. “[2]

Manisa‘da, 1982 yılında Kara Harp Okulu son sınıf öğrencisiyken askeriyeden atılan Abdullah Saka, darbe dönemi ardından, Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ/PDY) mensuplarının harp okulu içerisinde nasıl örgütlendiklerini ve askerlere yaptıkları eziyetleri anlattı. TSK içerisinde hala daha 15 bin FETÖ’cü subay olduğunu öne süren Saka, ‘Biz kendimizi kime emanet ettik?’ diye sordu.

Abdullah Saka, “Ayakkabında niye toz var, diye sorup, 3 gün oda cezası veriyorlardı. Cemaatçi subaylar, kendinden yana olmayan kişileri ‘istifa etsin’ ya da ‘okuldan atılsın’ diye mobbinge maruz bıraktılar.” dedi.[3]

Bu örgüt en çok ordu ve hukuka hakim olmuştur. Mesela;

“Türkiye’deki hakimlerin verdiği 100 karardan 62’si yanlış

Yargıtay’a giden 100 davanın 62’sinde yerel mahkemenin verdiği karar değişiyor.”[4]

-Pkk içte yani fetönün çatısı altında az yoğunluklu bir çatışmayı sürekli devam edip destekledi.

Ne olsun ne de ölsün.

Fetö bitince pkk da bitme noktasına geldi.

Pkk yı gizliden destekleyen abd, bundan sonra açıktan açığa destekler oldu.

-El konulan uyuşturucuları satıp parasını FETÖ’ye aktarıyordu.

Ankara’daki adli emanetten uyuşturucu çalarak sokaklarda sattırdığı iddiasıyla 2 yıl önce 25 yıl hapis cezası alan firari eski CAT görevlisi Kudret T., İstanbul polisi tarafından Üsküdar’da yakalandı. Uyuşturucu parasını FETÖ’ye aktardığı tespit edilen zanlının üst aramasında örgüt şifresi olan 1 Dolar çıktı. Kudret T.’nin Cumhurbaşkanlığı’nda görev yaptığı sırada komiserlik sınavını kazandığı fakat örgütün “yerinde kal” talimatı gereği komiserliğe geçmediği ortaya çıktı.[5]

-FETÖ elebaşının Türkiye’deki militanlarına verdiği Yunanistan’a kaçma talimatı MİT’e takıldı. FETÖ’nün militanlarına “Meriç kenarına gidin. ‘Gülenist’ parolasıyla Yunan polisine 3 bin euro verin” talimatını ilettiği tespit edildi.[6]

-Ölmüş olan fetö diri tutulmaya, diriltilmeye ve tarihe mal edilmeye çalışılıyor.

***************    

Ergenekon ne oldu?

Şimdiye kadar Ergenekon zihniyetinin yaptığı darbeleri, bu sefer Ergenekonun sağ koluna yaptırılan 15 Temmuzdan sonra, eski darbeci ve Ergenekon zihniyetine ne oldu?

Darbeler bitti mi?

Dikkat gerekir.

Şimdilik toplumsal memnuniyetsizlikler, patates, soğanla başlayan sıkıntılar, hala kaşınan bir yaranın ve yararlananın olduğunu gösteriyor.

Canını veren bu millet, malına gelince fırsatları kolluyor.

Bu tavrının yeni bir 15 Temmuza zemin hazırlamasını umursamaksızın, olursa yeni bir fedakarlık yaparız diyor.

Bir yerlerde bir bozukluk olduğu gerçek…

Ortadoğuyu şekillendirme hesapları olanlar, bu şekillendirmeyi bitirmiş değil, o halde oyun devam ediyor demektir.

Tehlike bitmiş değildir.

Oyun da bitmiş değil.

Ergenekon davalarında bazı fetonun yanlışları var diye, hepsi masum demek değildir.

-Neden oyuncuların oyunlarını oynamalarını engellemek için, oyun alanları kapatılmıyor?

Neden darbecilerin darbe yapmalarını meşru halde getirecek gayrı meşru yollar kapanmıyor?

Neden Atatürkü koruma kanunu bahanesiyle harcamaya gidenlerin harcamalarının engellenmesine gidilmiyor?

Neden köklü çözümlerle meseleler çözülmeyip, geçici pansuman yöntemleriyle gözler boyanıyor?

Toplum kandırılıyor ve uyutuluyor mu?

********************     

Dikkat çeken detay… FETÖ’nün ‘kedicik’ imamları!

Adnan Oktar soruşturmasında örgüt üyelerinin telefonlarını mercek altına alan polis, kediciklerin irtibatlı olduğu FETÖ imamlarını ortaya çıkardı.

ÜST DÜZEYLERLE İLETİŞİM 

Liste haline getirilen abone bilgilerinden FETÖ’nün üst düzey isimleri arasında yer alan firari Osman Karakuş,  firari Mehmet Hanefi Sözen, firari Reşit Haylamaz tutuklu İlhan İşbilen, eski Fatih Üniversitesi Rektörü firari Şerif Ali Tekalan, örgütün kasalarından tutuklu Ali Çelik, Gülen’in avukatlarından tutuklu Abdulkadir Aksoy, kapatılan Zaman Gazetesi’nin eski imtityaz sahibi tutuklu Aleaddin Kaya, firari Önder Aytaç’ın Oktar grubuna mensup şahıslarla irtibatlı oldukları tespit edildi.
Oktar yapılanmasında yer alan Aslıhan Hantal, 2014 yıllarında İlhan İşbilen ve Aleaddin Kaya ile Fatma Ceyda Ertüzün, Şerif Ali Tekalan, Abdulkadir Aksoy ve Osman Karakuş ile irtibatlı oldukları,  Özdemir Uygur isimli şüphelinin FETÖ’den Ali Çelik ile iletişim halinde oldukları belirlendi. 

 Oktar grubuna mensup şüphelilerin yanı sıra şüphelilerin ailelerinin de FETÖ üyeleri ile iletişim halinde oldukları görüldü. Grubun mensuplarından Mert Sucu’nun kardeşi Mehmet Sucu ve babası Bekir Sucu’nun Albulkadir Aksoy ile, şüpheli Murat Terkoğlu’nun annesi Halime Terkoğlu’nun Harun Tokak ile, Fatih Mehmet Doğan’ın kardeşi Metin Doğan’ın Mehmet Hanefi Sözen ile görüştükleri tespit edildi.”[7]

Devlet akıllı hareket ederek, kaos oluşturmaya çalışanların bahanelerinin önünü kapayarak, Fetö bahanesiyle yaftalananların içinde suçsuz isnadda bulunanların karar sonuçları hala belirsizliğini sürdürürken bu insanların tehdit haline getirilmelerinin önüne geçerek, millet arkasına alıp hatta garip gelse bile trafik cezalarıyla bile memnuniyetsizler grubu oluşturarak saldırıların önüne geçilmelidir.

Devlet bağırsaklarını masumların hukukunu gözeterek, devleti cemaatlara karşı yapılan tahriklere gelmeden temizlemelidir.

Bir asırlık kirletme ve kirlenmelerden arınmalıdır.

Bir tesbitte;” “Ülkemizdeki, örümcek ağını destekleyen CIA, MOSSAD, MI6, BND, SAVAMA gibi örgütlerin istihbarat ağları ortaya çıkarılmadıkça, yabancıların içerdeki ortaklarının girişimleri engellenemeyeceğinden bu konudaki araştırma ve değerlendirme görevi de artık ertelenemez? “

“ABD ve Soros’un parasal destek sağladığı sivil toplum kuruluşlarının maskelerini iş işten geçmeden düşürmek, bence en önemli görev…”[8]

MEHMET ÖZÇELİK

16-12-2018


[1] http://www.pressmedya.com/yazar/salih-tuna/5231/buyuk-kandirmacaya-son-veren-kim

https://www.ahaber.com.tr/gundem/2014/04/21/kenan-evren-fethullah-guleni-kollamis

[2] Şualar. 515.

[3] https://www.haberler.com/12-eylul-magdurundan-sok-iddia-orduda-15-bin-feto-8642469-haberi/

[4] http://www.adaletbiz.com/m/gundem/turkiye-deki-hakimlerin-verdigi-100-karardan-62-si-yanlis-h21971.html

[5] https://www.yenisafak.com/gundem/el-konulan-uyusturuculari-satip-parasini-fetoye-aktariyordu-3402990

[6] https://www.habervaktim.com/haber/554242/alcak-talimat-mite-takildi.html

[7] http://www.haber7.com/guncel/haber/2766621-dikkat-ceken-detay-fetonun-kedicik-imamlari

https://www.yenisafak.com/gundem/adnan-oktar-orgutu-uyelerinin-irtibatli-oldugu-feto-sorumlulari-3410585
https://www.habervaktim.com/haber/555020/kediciklerle-fetoculerin-irtibati-tespit-edildi.html

[8] https://www.eskikitaplarim.com/showthread.php?t=45632

No ResponsesAralık 16th, 2018

BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN İNSAN VE CENNET

BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN İNSAN VE CENNET

ANDROİD SİSTEMLİ

İnsan ve Cennet uyumu; her ikisinin de Android sistemli olmasındandır.

Yani birbirlerine mütenasib olarak sonsuza dek güncellenme özelliğine sahip oluşundandır.

Her insan ve bulunduğu cennet, insanın duygularının inbisatı nisbetince güncellenecek, büyüyüp gelişecek, layık olduğu makamda büyüme gösterecektir.

Tıpkı gerek bilgisayarlarda ve gerekse de cep telefonlarında işletim sisteminin gücüne göre, reminin büyüklüğüne göre gelişim ve değişim göstermesi gibi…

Büyüklükleri nisbetinde veya proğramlarının yüklü ve fazlalığı ölçüsünde güncellenme olacaktır.

Her ikisi de birbirine uyumlu  ve de uygun olarak yaratılmıştır. Çünkü ikisi de adeta Android sistemi üzerine donatılmıştır.

İnsan donanımlı, proğramlı, kaliteli, kapasiteli, sureti, görünümü, hüsnü takvimde, programlı, özellikle kapsamlı olarak yaratılmıştır.

Sürekli güncellenmektedir.

Marifetullah- Muhabbetullah- Rü’yetullah- İlim gibi hakikatlar bu çerçevede gelişecektir.

Cennet ebedidir.

İnsan ebede namzettir.

Gülle bülbül beraberliği gibi…

İki ebedi dost, Zatı ve Esmasıyla ezeli ve ebedi olan Allah ile beraber sonsuza dek varlıklarını sürdüreceklerdir.

Aradaki fark hiç bir zaman için de kapanmayacaktır.

Dünyada amel cihetiyle eken, duyguları cihetiyle ekilen bu insanlar; aldıkları sonuç, bu dünyadan mezun oldukları puan üzerinden güncellenmelerini ve gelişmelerini sürdürecek ve de göstereceklerdir.

-Aynı durum cehennem için de geçerlidir.

 O da layığını bulacağından dolayı, onunla uyumlu olarak uyumluluğunu sonsuza dek sürdürecektir.

Sobaya münasip odun ve kömür, kanalizasyona münasib faresi arasındaki münasebet gibidir.

Cennet ve cehennemin ehilleriyle adaletli olarak adeta kol kola varlıklarını sürdürmeleri, gelişip güncellenmeleri dünya imtihanının bir sonucu ve ürünüdür.

Haşa sümme haşa, elbette Allah zulmetmez.

Hiç bir kimseye ve varlığa haksızlık etmez.

O’nun Hak ismi her hak sahibine hakkını hakkıyla vermek istemeyi gerektirir.

Şimdiye kadar verilenler ne kadar hak ve adaletin neticesi ise, bundan sonra verilecek olanlar da bu Hak isminin bir tezahürü olarak devam edecektir.

MEHMET ÖZÇELİK

13-12-2018

No ResponsesAralık 13th, 2018

İKİ EKİN YERİ

İKİ EKİN YERİ

Allah iki Ekin yeri yaratmıştır.

Bunlardan birisi kalp, diğeri ise topraktır.

Toprağa ekilen maddi tohum vardır.

Kalbe ekilen ise muhabbettir.

Toprağa ekilen habbe ekilen habbe ile, kalbe ekilen muhabbet kök olarak aynı yere dayanır.

Muhabbet habbenin manevi, habbe ise muhabbetin maddi halidir.

-Kul olmak için yanmak ve kül olmak gerekir.

Habbe toprağın kalbinde eriyip çürür, kendini habbesine feda eder.

Bir ölür bin dirilir.

Binlerin doğumunu bir habbe yoklukla ve yoklukta var olur, varlık bulur.

Duygular da kalb tarlasının muhabbet toprağında fani olursa, bakileşir, varlığını nesiller boyu devam ettirir.

-İnsanın yaratılmasına  verilen kararın gerekçesi bilgi sahibi olmasıdır.

Bilgiyi akıl tarlasına eken insanlar, kalp toprağında yeşertmektedirler.

İslamiyet suyu ile sulayıp solmasını engellerken, iman güneşiyle de varlığını devam ettirmektedirler.

-İnsan bu dünyaya hem ekmeye ve hem de ekilmeye gelmiştir.

Hadiste; Dünya ahiretin tarlasıdır, ifadesiyle insan bu dünyada ne ekerse, ahirette de elbette onu biçer.

Duygularıyla da bu dünyada ekilen insanlar, duygularının açılımı ve açılmasıyla da ahirette o nisbette yararlanırlar.

Ahirette gelişim ve büyüme, bu dünyadaki duyguların açılımı nisbetiyledir.

O aradaki fark ebediyyen kapanmayacaktır.

Cenab-ı Hakkın isimlerinin en çok tecelli ettiği yer topraktır.

Cenab-ı Hakkın Hadis-i Kudsi de; -Ben yere ve göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım.- dediği külli mana, kalpde tecelli etmektedir.

İkisi de kibri değil, tevazuyu simgelemektedir.

Görünmeyen ve pek bilinmeyen ancak çok hakikatları izhar eden iki cevher.

Kalp Allaha bakarken, toprak kainata bakmaktadır.

Toprak kainattaki lafızları sünbül verirken, kalp mana mahsulatını netice vermektedir.

Adeta kainata insan kalbinden rasad etmekte, gözetip gözetleyerek, müşahede ve temaşa etmektedir.

-Sadık Yâr.

Toprak en iyi yâr.

Kara topraktır benim güzel yârim.

Allah yâr, ğayrı bâr, bu dünya dar, ukba ise dâr-ı karar.

-Cem Karaca- nın , Allah Yar şiirinde;

Dervişanız hak dost deriz
Dervişanız dervişan
Allah yar yar
Bu can emanet bu bedene
Sonunda sararlar kefene
Allah yar yar
Yol bir akıl bir
Bak da görebil
Sev korkma sakın
Rab sana yakın
Allah yar yar
Üç var yedi var
Oniki var kırk var
Altı bin altıyüzaltmışaltı inen var
Allah yar yar…

Aşık Veysel, uzunca şiirinden bir cümle olarak;

KARA TOPRAK

Dost dost diye nicesine sarıldım.

Benim sâdık yârim kara topraktır.

Beyhude dolandım boşa yoruldum.

Benim sâdık yârim kara topraktır.

MEHMET ÖZÇELİK

12-12-2018

No ResponsesAralık 12th, 2018

TARİHTEN KESİTLER

TARİHTEN KESİTLER

Fuzuli her ne kadar;
İlm kesbiyle paye-i rif’at
Arzı-yı muhal imiş ancak
Aşk imiş her ne var alemde
İlm bir kıyl-ü kal imiş ancak

-İbrahim Hakkı Erzurumlu Hazretleri de:

Cihan bâğında ey âkıl, budur makbûl-i ins ü cin,
Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin!

-Âşık der inci tenden
İncinme incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen incitenden…  (Alvarlı Efe M. Lutfî Hz.)

-Bir zerre demekse şu semâvâta göre arz
Nisbetle beşer etmelidir kendini yok farz

Güçlü pek büyük bir imparatorluk ancak bir pegamber ya da bir vaizin açıkladığı din üzerine kurulabilir. İbn-i Haldun

-(Muaviye’nin özel katibi bir Hıristiyandır). [1]

-Abbasilerden Osmanlıya batının sürekli en çok dikkatini çeken ve de bazen su-i istimallere kadar varan harem konusunda Andre şu ifadeyi kullanır:

“Halifenin eşleri ve ailesi haremde yaşardı. Harun’un hareminde iki yüz kadın olduğu, bunlardan yirmi kadarının ona çocuk verdikleri söylenir. Elli yıl kadar sonra tahta oturan Mütevekkil’in hareminde 12 000 kadın olduğu göz önüne alınırsa, neden olmasın? Batı dış gücünü uzun süredir meşgul eden sarayın harem bölümü, sıkça yazılanların aksine, hiç de sanıldığı gibi bir sefahat merkezi değildir. Halife eşleri ve halifeye çocuk veren cariyeler haremde özel daire sahibi olurlardı. Diğer cariyeler ve hizmetli kadınlar, kadınlar ve hadımlar tarafından örgütlenip yönetilen bu kapalı dünyada yaşarlardı.
Harem kadınlarının çoğu pazardan satın alınmakla birlikte, bazen de halifeden bir lütf dileyen eşraf, ya da bir aile üyesi tarafından halifeye armağan edilirdi. Harun döneminde Arap, Türk, Kafkas ve Yunan asıllı çok değişik milletlerden gelmiş kadınlara rastlanmaktaydı. Bu kadınların çoğu Araplar ile Bizans arasında bitmek tükenmek bilmez savaş ve talanlarda ele geçirilmişlerdi.” [2]

-Bu kadınlar sarayda hizmet eden kişilerdi. Tıpkı şu anda cumhurbaşkanlığı köşkünde bulunan tüm kadınlar Cumhurbaşkanının eşi olmadığı gibi.

Elbette köle gibi cariye hukuku da islamda vardır.

Su-i istimaller varsa, bu hata şahıslara aittir.

-Müslüman dünyası, VII yüzyıldan XI yüzyıla kadar Batı üzerine olduğu kadar, Doğu üzerinde de yadsınamaz bir üstünlük kurmuştur. M. Lombard

-OSMAN GAZİ
Matlabımız din-i Hüda’dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüda’dır bizim

Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şafa-ı cihan olmağı dava değil

-Osman Gazi on dokuz yaşında iken şeyhi Edebali’nin kızı Malhun Hatunla evlendi, nikahlarını Edebali’nin müritlerinden Turgut kıydı.
Artık fırsat ve nusret senindir
Hidayet menzili nimet senindir
Sana verildi taht düşmesin baht
Ezeli ta ebed devlet senindir
Yansın çerağların alem içinde
Döşene sofalar davet senindir
İki cihanda hayırla anılmak
Nesep ve nesil ile burhan senindir
Çocukken erdi sana baht-ı devlet
Cihanda olan devran senindir
Süleyman zamanının menbağısın
Hem inse hem cinne ferman senindir.[3]

-Şeyhi Edebali, bey olduğu gün kendisine, tarihe geçen şu çarpıcı nasihatleri yaptı:
“Ey oğul!
Beysin … Bundan sonra öfke bize; uysallık sana…
Güceniklik bize; katlanmak sana…
Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana…
Geçimsizlikler bize, çatışmalar bize, anlaşmazlıklar bize; adalet sana…
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…
Ey oğul!
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana…
Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…
Ey oğul sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.
Ey oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allahu Teala yardımcın olsun…”

-ORHAN GAZİ
Ey bağlarımın tatlı meyvesi olan Oğul! Saltanatına mağrur olma. Unutma ki dünya, Hazret
i Süleyman’a kalmamıştır. Unutma ki dünya saltanatı geçicidir.
Lakin büyük bir fırsattır. Allah yolunda hizmet ve Peygamberimiz Aleyhisselam’ın şefatine mazhariyet için, bu fırsatı iyi değerlendir! Dünyaya ahiret ölçüsüyle bakarsan; ebedi saadeti feda etmeye değmediğini göreceksin.

-Yahya Kemal Beyatlı “İstanbul’u fetheden yeniçeriye” şöyle sesleniyordu:
Vur Pençe-i Âlî`deki şemşîr aşkına
Gülbang-ı âsmânı tutan pîr aşkına

Ey leşker-i müfettihü`l-ebvâb vur bugün
Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına

Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvâr-i cihângîr aşkına

Düşsün çelengi Rûm`un, eğilsün ser-i Firenk
Vur Türk`ü gönderen yed-i takdîr aşkına

Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına

-YILDIRIM BAYEZİD HAN:” Ben Allahu Tealanın dinini yaymak ve O’nun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim.”

Çeşitli oyunlarını gördün zamanın,
Ne sevincin sürdüğünü ne de tasanın
Nice kasırlar yaptırmış beyler orada,
Şimdi ne beyin adı var ne de sarayın.

air Baki’nin ifdesiyle;
Minnet Huda’ya devlet-i dünya fena bulur
Baki kalur sahife-i alemde adımız.

-Ebussuud Efendi’nin şiirlerinden biridir.
Ya Rahıme’l-halaik aslıh ümurana
Ya rabbena bi-fadlik temmim kusurana
Kaldı miyan-ı zulmet-i gaflette kalbimiz
Min dav’i nur-i zikrik nevvir sudurana!
Şal dem ki, hake sala bizi sarsar-ı ecel,
İc’l mine’l-cinani riyadan kuburana!

-1. Selim Han:
Bir köprüdür bu cihan kim gelüp geçer
Bi’l-emni ves’-selameti ic’al ‘uburand!
Ruz-i cezada cem’ ola emrin ile halk
Yessir lena bi-ehl-i ne’imin hudurand!
(Ey bütün yaratıkları esirgeyen Allahım! İşlerimizi düzelt.
Ey Rabbimiz! Kusur ve eksiklerimizi lütfunla tamamla! Kalbimiz kaldı gaflet karanlığında,
Seni anmanın nurunun ışığıyla gönüllerimizi aydınlat! Bizi ecel rüzgarı toprağa saldığı zaman,
Kabirlerimizi cennet bahçelerinden bir bahçe eyle! Bu cihan bir köprüdür herkes gelip geçer, ya Rab ! Geçişimizi selamet ve emniyetli kıl!
Bütün insanlar emrinle Kıyamet günü toplandığında cennet ehli ile beraber olmayı bize nasib eyle!)[4]

-111 . MURAD HAN:
Gönül levhine yazdum bir nice söz
Birini almak içün vir nice yüz
Dilersen niki kalbi taş olma
Vefsuzla sakın yoldaş olma
Sakın raz açmagıl na-ehl olana
Eyü gözle bakma ad-u sana
Sakıngıl talib olma mal-u caha
Nice cah ehli gördüm düşdi çaha

Açıklaması:
Gönül levhasına pek çok söz yazdım.
Birini almak için çok yüz ver.
İyi olmak dilersen taş kalpli olma ve sakın
vefasızla yola çıkma.
Ehil olmayana sakın sır verme.
Ad ve sana bel bağlama, iyi gözle bakma.
Sakın mal ve mevkiye talip olma, nice böyle kimseler gördüm ki mal ve mevki hırsı onları kuyuya düşürmüştü.

-III . MEHMED HAN
İmtisal-i cahid-u fillah olubdur niyyetüm
Din-i İslam’un mücerred gayretidür gayretüm
Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricalullah ile
Ehl-i küfri ser-te-ser kahr eylemekdür niyyetüm
Enbiya vü evliyaya istinadum var benüm
Lutf-ı Hak’dandur heman ümmid-i feth ü nusretüm
Nef-ü mal ile n’ola kılsam cihanda ictihad
Hamdülillah var gazaya sad hezaran rağbetüm
Ey Mehemmed mu’cizat-ı Ahmed-i Muhtar ile
Umaram galib ola a’da-yı dine devletüm

-”Sultan Murad’ın çocuklarından sağ olarak yirmi yedi kız ve yirmi oğlan kalmıştı. Tahta çıkan III. Mehmed, yirmi erkek kardeşin en büyüğü idi. Tahta çıktığı zaman “Nizam-ı alem” kanunu gereğince on dokuz kardeşi odalarında boğduruldu. Ertesi gün cenazelerin saraydan çıkışı, görenler tarafından büyük bir üzüntüyle karşılandı.
Bu durum belki de çok fzla geçmeden üç yüz yıldır tahta geçmek üzere kullanılan Osmanlı saltanat sisteminin değişmesine neden olacak ve ekber ve erşed evlat sisteminin yolunu açacaktır.

Şehzadeler, Ayasofya Camii avlusunda babaları III. Murad’ın ayak ucunda hazırlanmış bulunan on dokuz mezara defedildi.
Bunlar dördü ileri yaşta olup iyi bir terbiye görmüş şehzadelerdi.
Mustafa, Bayezid, Osman, Cihangir, Abdurrahman, Hasan, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüseyin, Korkut, Ali, İshak, Ömer, Alaaddin, Murad ve Abdullah gibi isimlerindeki şehzadelerden en fazla ümit verici olan ise Sultan Mustafadır. Kendisi edebiyat ve şiirle de uğraşırdı. Hatta babası Sultan Murad’ın ölüm haberi üzerine büyük şaşkınlık yaşamış ve kendi akıbetini sezerek şu hazin beyti yazmıştır:
Nasıyemde katib-i kudret ne yazdı bilmedüm
Ah kim bu gülşen-i alemde bir kez gülmedüm.

-…III. Murad ve III. Mehmed Han veliaht şehzade olarak sancağa çıkmışlar, kardeşleri ise sarayda tutulmuşlardı. Babalarının vefatı ile tahta çıktıklarında ise Fatih Kanunnamesi’ne dayanarak hayatta bulunan kardeşlerini boğdurtmuşlardı. Sultan I. Ahmed’in cülus ettiğinde Mustafa adında bir erkek kardeşi bulunuyordu. Sultan III.
Mehmed’in defin işlemini gerçekleştiren devlet adamları hemen dağılmamışlardı. Bir müddet Şehzade Mustafa’nın cenazesi için davetçi beklemişlerdi. Ertesi gün de bu yolda bir haber gelmeyince önce hayret edildi. Sonra büyük şehre bir huzur havası yayıldı.
Çünkü İstanbul halkı kardeşini boğdurtmayan bu genç padişahı, tahta çıktığı gün pek sevmişti.
[5]

-Fatih döneminde de 5 çocuk öldürülmüştü.

Elbette dünyada aldıkları fetva gibi, ahirette de verecekleri bir hesap ve savunmaları vardır ve olacaktır.

Dayandığı kanunnamede;” “Her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı alem için katl etmek münasiptir. Ekser-i ulema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar”

Nola tacım gibi başımda götürsem daim
Kademi nakşını ol hazret-i Şah-ı Rüsül’ün
Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidür
Ahmeda durma yüzün sür kademine o Gül’ün.
(Peygamberler sultanı o ulu Peygamber’in ayak izini her zaman bir tac gibi başımda taşısam bunda şaşılacak bir şey olmaz. O Peygamber ki nebilik gülistanının en kıdemli ve en müstesna gülüdür.
Ey Ahmed ! O halde durma sen de o gülün ayağına yüzünü sür!)
Sultan I. Ahmed Han.

-”Osmanlı padişahlarından Sultan Ahmed, bir gün Aziz Mahmud Hüda-i’ye bir hediye göndermiş; Hüda-i Hazretleri de gönderilen hediyeyi içine haram karışmış olabileceği şüphesi ile kabul etmemiş, geri çevirmişti.
Padişah, aynı hediyeyi, devrin ünlü şeyhlerinden Abdülmecid Sivasi’ye gönderdi. O ise, gelen hediyeyi kabul etti.
Bir gün padişah, Abdülmecid Sivasi’ye: “Size gönderdiğim hediyeyi daha önce Aziz Mahmud Hüdayi’ye göndermiştim, Kabul buyurmamıştı” dedi.
Abdülmecid Sivasi alçak gönüllü davranıp: “Padişahım, Aziz Mahmud Hüda-i bir anka kuşudur ki, leşle beslenmeye tenezzül etmez” dedi.
Padişah birkaç gün sonra da Aziz Mahmud Hüda-i’nin sohbetine gitti. Ona da:
“Geri çevirdiğiniz hediyeyi, Abdülmecid Sivasi’ye gönderdim, o kabul etti” dedi.
Bu söz üzerine Aziz Mahmud Hüda-i: “Sultanım! Şeyh Abdülmecid, bir deryadır ki, içine bir damla pislik düşmekle kirlenmiş olmaz. .:’ diye cevap verdi.” [6]

-“Bir gün, Aziz Mahmud Hüda-i Hazretleri Sultan I. Ahmed Han’ın daveti üzerine saraya gitmişti.
Uzun süre oturup sohbet ettiler. Kafes arkasından padişahın annesi Handan Sultan da sohbeti dinlemekteydi.
Az sonra mübarek veli abdestini tazelemek istedi. Padişah derhal leğen ve ibrik getirtti. O abdest alırken kendisi de eline döküyordu.
Bu sırada sultanın annesi de, kafes arkasında elinde havlu beklemekteydi. Bu arada gönlünden: “Ne büyük veli, bir kerametini görsem” diye geçirdi.
Nihayet abdest bitti. Büyük veli perde gerisinden verilen havlu ile kurulanırken: “Hayret” diye mırıldandı.
Padişah meraklandı: “Hayırdır hocam ! Neye hayret ettiniz?”
“Bazısı bizden keramet görmek istiyor” buyurdu. “Halbuki padişah eğilmiş, elimize su döküyor. Annesi, havlu tutmak için ayakta bekliyor. Bundan büyük keramet mi olur?”[7]

-” Il. Mehmed Han, Karamanoğlu’nun faliyetlerini haber alınca Anadolu beylerbeyliğine getirdiği İshak Paşayı önceden ileri sevk ettiği gibi kendisi de Rumeli’de gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra:
Bizimle saltanat lafın edermiş ol Karamani
Hüda fırsat verirse kara yere karam anı…
diyerek sefere çıktı. [8]

-Her şeyin avlandığı yer boğazıdır.

Hayvanlar avlarını yakaladıklarında ilk yakaladıkları yer boğazlarıdır.

Fatih Sultan da aynısını yapar.

Hem İstanbulda Anadolu hisarının karşısına rumeli hisarını yaptı.

Boğazı tutmuştu.

Bu aynı zamanda bizanstan gelecek yiyeceklerin gelmesini de engellemeye uygun bir yerdi.

Her iki nokta da da bizans boğazından yakalanmıştı.

Feth-i İstanbul fırsat bulmadılar evvelun
Feth idüb Sultan Muhammed dedi tarih Ahirun”

“Ahirın” kelimesi ebced hesabına göre fetih tarihi olan Hicri 857’ye işaret etmektedir.

Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimet-i Bari
Mihmandar-ı Resulillah Eba Eyyub-i Ensari

-Perdedarı mikoned der kasr-ı kayser ankebut
Bum nevbet mizened der kubbe-i Afrasiyab
(Kayserin kasrında örümcek perdedar olmuş
Afrasiyab’ın sarayında baykuşlar ötüyordu) Molla Cami.

-..Hem Emevi ve hem de Abbasi Devleti zamanında yaşadı. Ne Emevi hilafetine ve ne de Abbasi hilafetine cevaz vermemiş ve bu hilafetleri kabul etmemiştir. Henüz Emeviler iktidarda iken, imam Hüseyin’in oğlu Zeynelabidin’in torunu ve bugün Yemen’de yaygın olan Zeydiye mezhebinin meşhur imamı imam Zeyd hazretlerine biat edilmesi
konusunda, el altından gizlice fetva verdi. Onun için Emeviler zamanında Irak valisi ve kumandanı olan meşhur ibn Hubeyre tarafından tartaklanmış ve hapsedilmiştir. İbn Hubeyre hergün, imam-ı Azam’ı hapishaneden çıkararak insanların huzurunda kırbaçla döver, sonra yine hapsederdi.
Abbasiler zamanında imam-i Azam hazretleri, Hz. Hasan’ın çocuklarından Nefs-i Zekiye demekle meşhur olan Muhammed Mehdi‘ye yardımda bulunulmasına ve biat edilmesine; zekat, ganimet gibi şer’i vergilerin ona verilmesine gizli gizli fetvalar verdi. Bundan dolayi da Abbasilerin ikinci halifesi olan Ebu Cafer Mansur tarafindan hapsedilmiş ve nihayet hapishanede iken vefat etmijtir.
[9] 

-Bekri MUSTAFA 4. MURAT MEYHANEDE İÇKİ İÇTİĞİNİ GÖRÜNCE BEKRİ SARIĞINI içkinin üzerine koyuyor settarul uyub,tesbih çekiyor iclal kulub,sana ne yapayım ğaffaruz zunub.

Osmanlı İmparatorluğu son dönem padişahlarından birisi olan IV. Murat han İçki yasağının hem uygulayıcısı hem de içki seven padişahı olarak bilinir. O zamanların en büyük berduşu Bekri Mustafa’da aynı dönemde yaşamıştır. IV. Murat bu yasağa uyulup uyulmadığını zaman zaman halkın içine çıkıp bizzat kontrol eder. Etmekle de kalmaz en ağır şekilde cezalandırılmasını sağlardı. Bir gün sabah padişah IV. Murat han yanına veziri Bayram paşayı da alarak kılık değiştirip tüccar kılığında Bekri Mustafa-nın kayıkçılık yaptığı üsküdar iskelesine gelir. Duyum aldığı üzere sora sora Bekri Mustafa-yı bulur, selam verir .

-Selamun aleyküm babalık bizi karşıya atarmısın?
-Olur tabi evlat! dedikten sonra sahilden baya açılırlar. Bekri Mustafa kayığın oturağının altına gizlenmiş bölmeden rakı testisini çıkarır, tepesine diker.
-Ohh serinledim! dedikten sonra testiyi yerine koyacakken IV.Murat;
-Baba bizede ver testiyi bizde bir oh çekelim serinleyelim der.
-Olmaz evlat içerisindeki su değil rakı sen içemezsin.
-Niye içmeyelim ?
-Siz dayanamazsınız belli olur, hem kendinizi hem bizi yakarsınız.
Sultan IV. Murat ısrar edince Bekri Mustafa testiyi uzatır. Kayığı çekmeye devam ederken padişah IV. Murat’la veziri arasında testi gidip gelmektedir. Bir ara IV. Murat han ;
-Baba sen IV. Muratın yasağından korkmaz mısın?
-Korkarım korkmasına’da padişah beni burda nasıl görecek?
-Peki IV.Murat’a ben söylersem?
-Haha söyleyemezsin evlat sende benimle içtin, seninde kellen alınır. Biraz çakırlaşan IV.Murat ;
-Ya ben IV.Murat bu adamda vezir Bayram paşaysa ne yaparsın? Bekri Mustafa kürekleri atıp katıla katıla gülmeye başar.
-Vay köftehorlar sizi, siz buna dayanamazsınız demedim mi? iki yudumcuk almayla biriniz padişah biriniz vezir olmaya kalktı.
Bu olayda Padişah IV. Murat Han Bekri Mustafayı uyarıp bağışlamıştır. Fakat bu dönemde içki yasağından dolayı bir çok kişi cezalandırılmıştır.

-“Dördüncü Murat, Bekri’yi içkiye tövbe ettirmiş. Bir iki saat sonra Balıkpazarındaki kaçak meyhaneleri gezerken Bekriye raslamasın mı. Bekri Murat’ı görünce elindeki testiciği arkasına gizlemek istemiş. Murat “Uzat elini” deyince boş elini uzatmış. “Öteki elini uzat ” emrini alınca testiyi tutan elini değiştirmiş. Murat gülerek buyruk vermiş bu kez”İki elini birden uzat”. Bekri hemen sırtını duvara dayayarak testiyi sırtına kıstırıp ellerini uzatmış. Murat hınzır bir edayla “şimdi bana doğru gel” deyince de dayanamamış:”Oynama Murat!” demiş.”Testiyi kırdıracaksın.”

MEHMET ÖZÇELİK

10-12-2018

[1] Aşık Paşazade Tarihi, sh.5.

[2] Aşık Paşazade Tarihi, Sh.42.

[3] Aşık Paşazade Tarihi, s. 6.

[4] Age.31.

[5] Kayı.A.Şimşirgil.Sh.5/175,235-236,2/312-316.

[6] Kayı.A.Şimşirgil.Sh.5/317-318.

[7] Kayı.A.Şimşirgil.Sh.5/318.

[8] Kayı.A.Şimşirgil.Sh.2/127.

[9] İsmail Kara – 1986 – Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi 1.

No ResponsesAralık 10th, 2018

AKILCILIK – İŞRAKİYYUN

AKILCILIK – İŞRAKİYYUN

“Terim anlamında işrak, epistemolojik açıdan akıl yürütmeye veya bir bilgi vasıtasına gerek kalmadan bilginin doğrudan içe doğması, iç aydınlanma, keşf ve zevke (mânevî tecrübe) dayanan bilgi için kullanılır. Ontolojik açıdan işrak, aklî nurların tecellisi sonucunda varlığın zuhur edip gerçeklik kazanmasıdır. Aynı zamanda işrak, arınan insan nefsinin ilâhî nurların tecellisiyle aydınlanıp kemale ermesi şeklinde ahlâkî anlamda da kullanılır. İşrak ayrıca, güneşin doğudan yükselerek her şeyi aydınlatması olgusundan hareketle coğrafî anlamda ışığın ve aydınlanmanın ana yurdunun Doğu hikmeti olduğunu sembolize eder. “Işık doğudan yükselir” özdeyişi buradan gelmektedir. İşrâkıyye terimi, İslâm düşünce tarihinde bilginin kaynağı olarak akıl yürütmeyi (istidlâl) temel alan rasyonalist Meşşâî felsefeye karşı mistik tecrübe ve sezgiye (keşf, zevk, hads) dayanan teosofik düşünce sisteminin adıdır. İşrâkıyyûn da bu düşünceyi izleyenlerin oluşturduğu akımı ifade etmektedir.”(İslam ansiklopedisi)

-İnsanlık tarih boyunca aydınlanmak amacıyla aklı kullanmıştır.

Ancak batı felsefenin etkisinde kalarak ya araştırmış, nefsin esiri yapmış veya materyalizmin etkisinde kalarak aklı ilahlaştırmıştır.

Doğuda ise bu aydınlanma İslam’ın etkisiyle kelam olarak ortaya çıkmış, müdellel delillerle isbatiyecilik yoluna gitmiş veya tasavvufla kalbi aydınlatma yoluna gitmiştir. Kur’an’ı Kerim’de ki, Allah yerin ve göğün nuru yani nurlandıranıdır, ayetiyle Sühreverdi-nın öncülüğünde bu nurlanmayı başlatmıştır.

-Aklı ilah edinenler.

Aslında kendini ilah edinenlerdir.

Allahın ilk yarattığı mahluktur akıl.

Herşey akli düşüncenin bir sonucu olmuş olsaydı, o zaman insanların bu kadar iş yapmalarına gerek kalmaz, akli düşünce ile onları meydana getirmeleri gerekirdi.

Kainatta meydana gelen şeyler aklın bir ürünü değil, sonsuz bir kudretin mahsulüdür.

-Allah inancının aklın bir ürünü olduğunu söyleyenler, Allah yerine aklı koymuş olanlardır. Akla ilahlık verenlerdir.

Allah inancını kabul etmeyenler, aklı Allah’ın yerine koymakla bir that kavgası içerisine girmiş olmaktadırlar.

O halde sormak lazım; akıl mahluk mu, Halık mı? Yani yaratılmış mı yaratan mı?

Eğer yaratılmış ise ki, mahiyeti onun yaratılmış olduğunu göstermektedir.

O halde onu yaratan kimdir?

Aklın bir çok noktada tıkandığını, tükendiğini, ulaşamadığını görmekteyiz.

O halde ilahlık verilen akıl hangi akıldır?

Yoksa bir ilahı Kabul etmeyenler, akıllar sayısınca ilahları mı kabul etmektedirler?

Allahın varlığını Kabul etmek en kolay vee n çıkar yol iken, O’nun yaratığı olan akla ilahlık vermek hem o aklın sahibine hakaret ve hem de akla taşıyamayacağı yükü yükleyerek çıkmaza sokmaktır.

Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri şu izahlarda bulunur;

-“…Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.”[1] 

-“Maddiyâtta çok ileri giden hükemâ-i İşrâkiyyunun Meşâiyyun kısmı, melâikenin mânâsını inkâr etmeyerek, “Her bir nevin bir mahiyet-i mücerrede-i ruhâniyeleri vardır” derler. Melâikeyi öyle tâbir ediyorlar. Eski hükemânın işrâkiyyun kısmı dahi melâikenin mânâsında kabule muztar kalarak, yalnız yanlış olarak “ukùl-ü aşere” ve “erbâbü’l-enva” diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyân, “melekü’l-cibâl, melekü’l-bihar, melekü’l-emtâr” gibi, her neve göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşâdıyla, bulunduğunu kabul ederek, o nâmlarla tesmiye ediyorlar. Hattâ, akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine mânen sukut etmiş olan maddiyyun ve tabiiyyun dahi, melâikenin mânâsını inkâr edemeyerek, “kuvâ-i sâriye” nâmiyle bir cihette kabule mecbur olmuştur.”[2]

-“Mâdem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek bir tek zâtın icadıdır” diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede; eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan “Birden, bir sudûr eder;” yani, “Bir zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir; sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla, ondan sudûr eder” diye Ganî-i Alelıtlak ve Kadîr-i Mutlakı âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite Rubûbiyette bir nevi şirket verip, Hàlık-ı Zülcelâle “akl-ı evvel” nâmında bir mahlûku verip âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek, bir şirk-i azîme yol açan şirkâlûd ve dalâletpîşe o felsefenin düsturu nerede? Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkiyyun böyle halt etseler, maddiyyun, tabiiyyun gibi kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.”[3] -“Mesela, Meşaiyyun, enva-ı mevcudatı idare eden ruhani mahiyet-i mücerrede ile, İşrakiyyun ise ukul ve erbabü’l-enva ile, dinler dahi melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar gibi tabirlerle tabir etmişlerdir. Hatta, akılları kör gözlerinde bulunan maddiyyun taifesi de, melaikenin manasını inkar etmeye mecal bulamadıklarından, fıtratın namuslarına nüfuz eden kuva-yı sariye ile tabir etmişlerdir.”[4]

-“Hükema-i İşrakiyyunun mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyazete başladı. Hükema-i İşrakıyyun, tedric kànunu mûcibince vücudlarını riyazete alıştırmışlardı; o ise, tedrice riayet etmeyerek, birden bire riyazete daldı. Gün geçtikçe vücudu tahammül etmeyerek zaif düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ulema-i İşrakiyyunun “riyazetin küşayiş-i fikre hizmet ettiği” nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu. “[5]

MEHMET ÖZÇELİK

28-11-2018

[1] Asa-yı Musa. 148.

[2] Sözler.470.

[3] Sözler. 500.

[4] İşarat-ul İcaz. 246.

[5] Tarihçe ihayat.32.

No ResponsesKasım 28th, 2018

AYİNE VARLIK İNSAN

AYİNE VARLIK İNSAN

Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim /

Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim.”

-İnsan nihayet hayra ve şerre kabildir.

Hakka bakan cihetle hayra kabil, halka bakan cihetle de şerre kabildir.

İnsanın şer ve düşüşte de sınırı yoktur, esfel-i safiline kadar gider.

Hayırda da sınırı olmayıp, ala-i illiyyine kadar yükselir.  

Hak Sübhanehu ve Teala, sonsuz sayıdaki Güzel İsimleri’nden dolayıdır ki, bu
İsimleri’nin aynlarını görmeyi diledi, veya dilersen şöyle de diyebilirsin: (Varlığının
küllî oluşundan dolayı) varlıkla niteleniyor olmaklığıyla, Emr’i (yani, vahidiyet
mertebesinde, bütün İlahi İsimlerin aynlarının tecellisini) kendine içkin kılan
toplayıcı-varoluşta [kevn-i cami] (yani, İnsan-ı Kâmil’de, İnsan-ı Kâmil’in
hakikatinde) Kendi ayn’ını görmeyi ve bu toplayıcı-varoluş’la Kendi sırrını Kendine
zahir kılmayı diledi. Çünkü bir şeyin kendini kendinde görmesiyle, kendini kendine
ayna olabilecek bir başka şeyde görmesi aynı değildir: Kendini aynada görmek,
bakılan yerden yansıyan bir suretin zahir olmasıyla olur. Bu (yansıyan) suretin
kendisine zahir olması için, bu yerin (yani, aynanın) olması ve kendisinin bu yere
tecelli etmesi gerekir.” [1]

Böylece Allah ilmindeki dahili hakikatı, harici hakikatla ve yine isimlerinin tecellisinin devreye girmesiyle gerçekleştirdi.

Bediüzzamanın tabiriyle; “Ulûhiyet, muktezâ-i hikmet olarak tezâhür istemesine mukabil, en âzamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (a.s.m.), dinindeki âzamî ubûdiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir. 

Hem Hàlık-ı âlemin nihayet kemâldeki cemâlini bir vâsıta ile göstermek muktezâ-i hikmet ve hakikat olarak istemesine mukabil, en güzel bir sûrette gösterici ve tarif edici, bilbedâhe o zâttır. 

Hem Sâni-i âlemin nihayet cemâlde olan kemâl-i san’atı üzerine enzâr-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine mukabil, en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede o zâttır. 

Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakàtında Vahdâniyetini ilân etmek istemesine mukabil, tevhidin en âzamî bir derecede, bütün merâtib-i tevhidi ilân eden, yine bizzarure o zâttır. 

Hem Sahib-i âlemin nihayet derecede âsârındaki cemâlin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini aynalarda muktezâ-i hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil, en şâşaalı bir sûrette âyinedarlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren, yine bilbedâhe o zâttır.”[2] 

“Her, şey nefsinde mânâ-i ismiyle fânîdir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur; fakat mânâ-i harfiyle ve Sâni-i ZülcelÂlin esmâsına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık îtibârıyla Şâhittir, meşhûddur, vâciddir, mevcuddur.”[3]

“Ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedar âşıkı, elbette bâkî kalıp, ebede gidecektir.”[4]

“Sen onun aynasısın. Vazifen, âyinedarlıktır. Bilsen, bilmesen, hazîne-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet, nasıl bir çiçek güneşin küçücük bir aynasıdır; şu koca güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelînin “Nur” isminden tecellî eden bir lem’anın katre-misâl bir aynasıdır. Ey kalb-i insanî! Sen, nasıl bir güneşin aynası olduğunu, bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra, kemâlini bulursun. Fakat güneşi, nefsü’l-emirde nasıl ise, öyle göremezsin. O hakikati, çıplak anlamazsın. Belki, senin sıfatlarının renkleri, ona bir renk verir ve kesâfetli dürbünün bir sûret takar ve kayıtlı kabiliyetin bir kayıt altına alır.”[5]

“Asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki, zulmet karanlığın derecesi nispetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibâriyle sen onlarla Fâtır-ı Zülcelâlin kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun.”[6]

“İnsan Hak için, gözdeki görmeyi mümkün kılan gözbebeği gibidir. Böylece ona (“gözbebeği” anlamına gelen) “İnsan” adı verilmiştir.
Çünkü Hak, mahlukatına İnsan’dan doğru bakar ve mahlukatına yönelik rahmetini
onunla ihsan eder.”

….Âdem indinde, meleklerde bulunmayan İlahi İsimler vardır. Ve onlar, Rablerini bu isimlerle ne tesbih ne de takdis etmediler.”[7]

-“Allahu Teala’nın Âdem’i “İki Eli” arasında cem etmiş olması, onu şereflendirmek içindi. Bundandır ki, Hak Teala İblis’e, “İki Elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?” [Sâd Suresi, 38/75] buyurdu — ki Âdem, Hak Teala’nın İki Eli’ne karşılık gelen iki suretin, yani alemin suretiyle Hakk’ın suretinin cem olmaklığından başka bir şey değildir. İblis ise ancak alemin bir parçası olduğundan, bu cem’iyet onda ortaya çıkmadı. Ve Âdem, bu vasfından dolayı halife oldu. Eğer halife kılındığı şeyde, kendisini halife kılanın suretiyle zahir olmasaydı, kendisine halifelik verilmezdi.

…İnsan-ı Kâmil’e ilişkin olarak, “Ben onun görmesi ve işitmesi olurum” dedi;
“gözü ve kulağı olurum” demedi ve böylece iki sureti birbirinden ayırdı”[8]

-İnsanın iki yüzü ve iki ayeti vardır. Bir cihetiyle hakka bakarken diğer cihetiyle halka bakmaktadır. Aynanın iki yüzü gibi.

İnsan aynanın şeffaf ön yüzü ile hakka bakarken, aynanın siyah arka yüzü ile de halka bakmaktadır. Aynanın ön yüzü ile herşey şeffaf, parlak, nihayet Kemal’de görünür iken, aynanın arka yönüyle de siyahlık, kusur, noksan, eksiklik ciheti görülmektedir. Ancak aynanın arka yüzü, aynanın ön yüzünün parlaklığını ve kemâlâtını görmeye ve göstermeye vesile olmaktadır.

-İnsanın iki ciheti var; biri mülk ve biri melekut ciheti…

-Kâinat, yaratılmış varlıklar, evrenin ayna gibi iki ciheti var. Biri mülk, biri melekûtiyet.

Mülk ciheti ezdâdın cevelangâhıdır. Hüsn-kubh, hayır-şer, sığar-kiber, sa’b-sehl gibi umurun mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesaitve esbab vaz edilmiş. Ta dest-i kudret zahirenumur-u hasise ile mübaşir görünmesin. Azamet ve izzet öyle ister. Fakat hakikî tesirvermemiş. Vahdet öyle ister. HAŞİYEMelekûtiyet ciheti ise, herşeyde şeffâfedir. Teşahhusât karışmaz. O cihet vasıtasız Hâlikına müteveccihtir. Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet, maluliyet giremez. İ’vicacâtı yoktur. Avâik müdahale edemez. Zerre şemse kardeş olur. Evet Kudret, hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî… Mahall-i taalluk-u kudret, hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü yok, cemaat ferde rüchânı yok. Küll cüz’e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.,,,[9]

İnsanın ana karnındaki doğmamış çocukluk durumu ile, doğmuş olanın mukayesesi gibi ki;

Mümkün olsa, doğmuş olan diğer kardeşine bu alemi anlatsa, anlatan ne kadar anlatabilecek ve anlayan ne kadar anlayabilecektir?

Dünya ve ahireti bu noktadan kıyasla…

MEHMET ÖZÇELİK

23-11-2018

[1] Fusus el-Hikem- Muhyiddin-i Arabi.sh. 2.

[2] Mektubat. 208.

[3] Mektubat.444.

[4] Sözler.116.

[5] Sözler. 306.

[6]  Sözler.323.

[7] Fusus el-Hikem. Age.3-4.

[8] Age.7.

[9] Bak. Nokta risalesi. 2. Makam

 

No ResponsesKasım 23rd, 2018

VARSA KENDİSİNİ GÖSTERSİN

VARSA KENDİSİNİ GÖSTERSİN

Kimyager olarak üniversiteyi bitirmiş ve bir kimyagerle de evlenmişti.

Zengin bir ailenin çocuğuydu. Maddi problemi hiç mi hiç yoktu.

Fakat maneviyatı mı?

Onu hiç sormayın…

Maneviyatı olmadığı gibi, bir de ateizmi vardı.

İnanmadığını söylüyordu.

Hanımını da büyük çapta kendisine benzetmişti.

Ancak hanımının biraz da olsa aileden gelen bir inancı vardı.

Denizlide bulunan kayın validesi kendisini sevmediği gibi, bir de kızardı.

Dünya ona gülüyor, o da dünyaya gülüyordu.

Ya ahiret?

Bir gün eşiyle anlaşarak kayın validesini ziyarete gideceklerdi.

Hanımı annesiyle tartışmamasını söyledi.

Beyi pek oralı olmadı.

Uşaktan Denizliye gitmeden önce eşiyle bir anlaşma yaptı;

Eğer gerçekten O varsa kendisini bize göstersin!!!

Bize bir işaret göstersin!!!

Hanımına dönerek; Eğer O kendisini gösterirse, ben senin gibi inanacağım, eğer bir işaret göstermezse, sen benim gibi ateist olacaksın!!!

Son model bir de mersedes almıştı.

Mersedesle Denizliye gittiler. Hiç bir işaret görmediler.

O kendilerine hiç bir işaret göstermemişti.

Veya kendisi öyle zannediyor veya kendisini uyandıracak çok sert bir işaret bekliyordu.

Uşağa dönüş yaptılar. 30 km-leri kalmıştı. Yol bomboş ve de çok güzeldi.

Yağmurda hafiften yağıyordu.

İşte ne olduysa o anda oldu;

Mersedesin tekerleri havada ters dönmüş vaziyette, tarlaya yuvarlanmıştı.

Havada iken aldığı mesajı hatırladı ve dile getirdi;

Evet Allahım işaret mesajını aldım.

Hem kendisine ve hem de arabasına pek bir şey olmamıştı.

Ancak mesaj ve işaret alınmıştı.

Hayatı değişmiş yani yoluna girmişti.

3 sene sonra bir çocukları dünyaya geldi.

Ancak çocuk özürlü idi.

Çocuğu için hanımıyla el birliği yapıp bir okul yaptılar.

Ondan fazla yurt yaptılar. Hayırlı işlerde bulundular.

Artık hayırda yarışmakta eşler birbirleriyle yarış halinde idiler.

Ve karar verdiler; Her sene birisi çocuğun yanında kalacak, diğeri hacca gidecekti.

28 yıldır bu durum devam etti.

Dört çocukları daha olmuş, dünya ve ahiret mutluluğunu yaşıyorlardı.

Yalnız şu var ki, Allah onları hiç unutmadı.

Ömürleri boyunca işaret gösterdi.

O işaretle yaşadılar.

-Aslında Allah hayatın her noktasında dağ gibi işaretleri, varlığının delillerini göstermekteydi.

İnsanın gözünü açmaması, görmek istememesi; gaflet-cehalet ve dalalet görmeye engel oluyordu.

**********************       

Aslen hristiyandı.

Ancak yıllarca hep ateist yaşadı.

Bir gün kızı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı.

Doktorlar hiç bir ümidin olmadığını söylediler.

Artık yapılacak tüm sebepler devre dışı olmuştu.

Hayatında ilk defa yapmadığı bir şeyi yapmıştı;

Hastanenin ibadet edilen odasına girdi ve elini açarak;

Tanrım, eğer gerçekten varsan bana bir işaret göster.

İlk defa görmediği ancak her yerde ve her eserde görünen bir yaratıcıya müracaat etmişti.

Bu umut ve ümitle odadan çıktı ve koridora doğru yürümeye başladı.

Karşısından kendisine doğru gelen doktorlar sevinç içerisinde gülüyorlardı.

Daha onlar yaklaşmadan; Tanrım işareti aldım, gerçekten varmışsın, dedi.

Yanına gelen doktorlar kızının gözünü açtığını ve hayat belirtilerinin belirdiği müjdesini verdiler.

İsteyene ve de istemesini bilenlere her yerde trafik işaretlerinden daha açık olarak işaretler gayet çoklukla vardı.

MEHMET ÖZÇELİK

17-11-2018

No ResponsesKasım 19th, 2018

DEVLET BÜNYESİ DÜŞMAN ÜRETİYOR

DEVLET BÜNYESİ DÜŞMAN ÜRETİYOR

Evet maalesef; Devlet bünyesi düşman üretiyor.

Osmanlı Devleti 624 yıllık yönetim sistemi içerisinde; müslimine ve gayr-ı müslimine sahip çıkarak ikisini de ezdirmedi.

Kendi milletine destek verdi, maddi manevi yardımcı oldu.

Cumhuriyet Devleti’nin kurulmasında bu bünyeye uymayan, Fransa’dan ithal edilen laiklik elbisesi giydirilmeye çalışıldı. Zorla ve zorbalıkla oluşturulması için bir sağdan bir soldan sürekli bünyeden kesilmeye çalışıldı.

Laiklik elbisesinin kısır ve kısırlaştırıcı olması, bünyeye uymaması, sürekli bünyenin tepki vermiş olmasına rağmen buna aldırılmadı.

Millet bu elbisenin içerisinde inim inim inlettirilerek, zulüm ile, baskı ile, zorla yürütülmeye çalışıldı.

Yediden yetmişe birçok farklı milletlerin, vatanın kurtulmasında yapmış oldukları hizmetler adeta göz ardı edilerek, Atatürk ve Atatürkçülük bazen yarı ilah bazen tam ilahlaştırılarak, bir yandan Allah’ın ve bir yandan da peygamberin yerine ikame edilmeye çalışıldı.

Kendilerinin ifadesiyle Allah ve peygamberi tahtından indirildi.

Yerine sun-i ilah ve yapmacık uyduruk peygamberler üretildi, türetildi.

Devlet kendi resmi düşüncesini Milletin iradesi doğrultusunda yerine getirmediği için, bir sağdan bir soldan asarak adeta sürekli bir şekilde bünye kendisine düşman üretmeye çalışdı. Ne azınlıklar memnun oldu, ne de çoğunluklar memnun oldu. Adeta memnuniyetsiz bir toplum oluşturulmaya çalışıldı.

Diğer taraftan Atatürk’ü sevenler atatürkçüler adıyla da farklı bir grup oluşturulmaya çalışıldı. Ancak bir türlü bünye doku uyuşmazlığından dolayı onu da kabul etmedi. Kabul ettirmek için Atatürk’ü koruma kanunu ile zorla ve zorbalıkla bu iş yapılmaya çalışıldı.

Devlet kendi bünyesini oluşturmaya çalıştı. Bazen bu merdiven altlarında, bazen bu gizli olaraktan, farklı yerlerde, farklı kesimlerin kendilerini kendi bünyelerinde, kendi varlıklarını oluşturmaya çalıştı.

Bu bir yandan PKK’yı meydana getirirken, bir yandan ona karşı alternatif olarak hizbullahı meydana getirdi. Diğer yandan fetö’ye zemin hazırladı.

Bir yandan Adnan Oktar’ın gelişip büyümesine, oluşumuna keyfi olaraktan adeta Hasan Sabbah’ın uygulamalarını farklı ahtapotlarla geliştirmeye çalıştı.

Devlet kendisini koruma refleksiyle bir sağdan bir soldan adeta keserekten kendisi topluma uymadı, toplumu kendisine uydurmak için her türlü gayri meşru yolu meşru hale getirmeye çalıştı.

Bundan dolayı PKK’yı üretti, ona alternatif olarak Hizbullah çıktı ve adeta fetö’ye zemin hazırladı. Adnan Oktar’ın gelişip büyümesi için adeta ortam hazırlanmaya çalışıldı.

Toplumu kendisine uydurmak için bir yandan 141. ve 142. maddeleri oluştururken; soldan biçmeye ve kesmeye, diğer yandan 163. madde ihdas ederek sağı kesip biçmeye, kendisini korumaya çalıştı.

Bir türlü kendisi topluma uyamadı, her yönüyle toplumu kendisine uydurmak için feryatlara aldırmadan, adeta sıkıntılara bakmadan her türlü zorluğu ve zorbalığı uygulamaya çalıştı.

Bünyeye uyumlu hale getirmek amacıyla farklı uygulamaları ortaya koyan başta Menderes, Özal ve Erdoğan’ın farklı uygulamaları toplumu memnun etmeye çalışırken; adeta rejim yine kendisini korumak için Adnan Menderes’i bir yandan asarken, Özal’ı  öldürdü ve bir yandan da Erdoğan’ı,- o kadar toplum kendisine sahip çıkmasına ragmen- her türlü zorluğu çıkarttı. Birçok defalar da öldürmeye kalkıştı. Böylece rejim adeta kendisini yok ederken, körü körüne kendisini koruma yoluna gitti.

Evet.. Dediğimiz gibi devlet kendisine düşman üretti. Düşmanı direkmen toplumun iradesi doğrultusunda hareket etmemekle, değerlerini göz önünde bulundurmamakla ve bunu adeta teminat altına almakla sürekli bir şekilde toplumu biçimlendirmeye, şekillendirmeye, kendi düşüncesi çerçevesinde farklı bir ideoloji, bir yapı oluşturmaya çalıştı ve burada herkes at oynattı. Dışarıdan at oynatanlar, dışarıdan müdahale edenler olduğu gibi, içeriden kirli eller de buna ortak oldular.

100 senedir bir türlü Millet kendi iradesini eline almadı ve alamadı. Kendi iradesiyle yönetilmediği, devletin tüm kademelerinde ve kesimlerinde kendi iradesi doğrultusunda bir yönetimle karşılaşmadı. Böylece toplum ve millet adeta kendi idarecilerini oluşturabilmek için her yola, bazen gayrimeşru gibi görülen yollara gitmeye, sapmaya, o yolları denemeye çalıştı ve sürekli bir şekilde yeni dehlizler ve yeni tüneller açtı. Kendi yaşantısını, ideolojisini uygulamak, inancını gerçekleştirmek için farklı yolları denedi.

Devlet ürettiği bu düşman ile, devlet bünyesindeki bu oluşum ile kendisi öyle bir hale geldi ki, kendisinden memnun olan çıkmadı. Ne İsa memnun oldu, ne Musa memnun oldu, zaten Muhammed’i de memnun etme yoluna gitmediler.

Böylece sürekli bir şekilde memnuniyetsizler toplumu oluşmaya, sürekli çatışma ortamı meydana gelmeye başladı. Bu bahane ile aslında devlet bünyesi bir yandan da darbelerinde önünü açmış oldu. Bu memnuniyetsizlerin önünü kesmek için darbeler yaptı. 1960- 70 -80- 97- 15 Temmuz derken bütün bu darbeleri devlet kendi bünyesinde oluşturdu.

Devlet bünyesi toplum bünyesine galip gelmek için her türlü yola başvurdu adeta bünyeyi ortadan kaldırmak için bile sürekli bir şekilde zorbalıklara başvurdu. Bunu kanunla teminat altına almaya çalıştı. Kendisini korumak için bir derece toplumun inancını, yaşantısını, düşüncesini göz ardı etti.

Kısır döngü içerisinde hareket etti. 100 yıldır bir adım yol gidemedi. Şahsi gayretler, fedakarlıklar, farklı yolların oluşturulması ile devletin gelişmesinde adeta devlet fabrikası sürekli defolu mal üretti. Defolu olmayan mal bile o devletin ürettiği malın haricindeki üretilmiş olan tezgahlardan ortaya çıktı. Devletin ortaya koymuş olduğu malzeme, devletin ortaya koymuş olduğu makineler defolu idi. Defolu olmayanlar, başarılı olanlar ise devletin tezgahlarının dışında üretilen ürünlerden meydana geldi.

Devlet bünyesi bazen millet bünyesi ile barışık hale gelmeye çalıştı. Seninle barışalım, dedi. Orta yolu bulalım, dedi ancak bu çok sürmedi, en fazla 10 yıl buna müsaade edildi. İşte Türkiye’deki gelişmeler hep bu 10 yıllık barışır gibi pozisyonlar içerisinde meydana geldi.

Devlet bir yandan da Münafık bir yapı oluşturmaya çalıştı. Nifak oluşumları, devletin bünyesi bunun oluşturulmasına ve üretilmesine adeta zemin hazırlamış oldu.

Artık bunun böyle gitmeyeceği anlaşıldı. Devlet sürekli düşman üreterek adeta kendisini, kendi bünyesi içerisinde otomatikman yok etme durumuna gitti. Milleti yok eden; dedelerimizi, babalarımızı, bizi ve maalesef bizden sonraki çocuklarımızı da sürekli bir şekilde biçimlendirmeye, değiştirmeye, düşman üretmeye, yok etmeye çalışan devlet maalesef kendi kendisini de yok etme yoluna gitti. Bundan dolayıdır ki, rejimin değişikliği kaçınılmaz bir hal almış oldu.

Devlet bünyesi maalesef kendisine sahiplenen bir toplum oluşturmadı. Toplum kendisine yine geçmişinden gelen değerlerini korumak için bazen sahiplenmeye çalışsa da ancak devlet yine o kendisine sahiplenenlere bile sahiplenme yoluna gitmedi. O kendisini sahiplendi, kendisini korumaya çalıştı, bütün refleksi kendisini korumak üzerine bina edildi, milleti değil…

Bir değil binlerce yanlış yüzyıl devam edemez. Bu yanlış sürdürülemez, ister istemez mecburen doğru yola gelinmesi, milletle barışması, toplumla barıştırılması, toplumun iradesi doğrultusunda yediden yetmişe hukuki çerçeve içerisinde, bir kişinin hakkı dahi feda edilmeden korunması mecburi hal almış oldu.

Devlet bünyesi bu inatlaşmaktan vaz geçmelidir. Ya ben ya da o dememelidir.

Burada kendisi millet için vardır. Devlet millet içindir. Milleti olmayan devlet de devlet değildir. O halde devlet eğer var olmak istiyorsa, milleti için var olmalıdır. Milletinin istekleri doğrultusunda var olmalıdır. Bir kişinin hakkını dahi zayi etmemelidir. Hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz, hakikatı gereği her türlü hakkının korunması gerekir.

Devlet bir asırdır kendisine uygun hükümetleri getirmeye çalıştı. Darbeleri bu amaçla yaptı. Ancak millet kendisine uygun hükümetleri başa geçirmeye çalıştı. Devlet ve hükümet sürekli çatışma haline girdi. Devlet kendisini korumak için orduyu, devlet kendisini korumak için Cumhurbaşkanlığı makamını sürekli kendisine göre biçimlendirmeye, oluşturmaya çalıştı ancak milletin seçmiş olduğu hükümetler, seçmeye çalıştığı insanlar, böylece sürekli bir şekilde o uyuşmazlık içerisinde sıkıntıların oluşmasına neden oldu.

1000 yıllık devlet geleneği Cumhuriyet Devleti ile beraber yıkıldı. Böylece tekrar asli durumuna dönmesi için gösterilen bunca gayretler, 1000 yıllık yapılan fedakarlıklar adeta bitirilmeye, köprüler ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Millet ise o köprüleri tekrar tesis etmek için her türlü maddi manevi fedakârlıklar içerisine girdi. Bazen hayatını ortaya koydu, bazen maddesini ortaya koydu, her şeyiyle fedakârlıklar ile o köprülerin oluşmasına zemin hazırlamış oldu.

Devlet yaşamak istiyor ise milletle el ele vermelidir. Milletle el ele vererekten hareket etmelidir. Devlet devleşmek ve devletleşmek istiyorsa elbetteki milletin isteği doğrultusunda milleti arkasına alarak, devleşmeli, devletleşmelidir.

Devletin yaşaması milletin yaşaması ile eş orantılıdır. Devlet yaşamak için milleti yok etmemeli, varolmak ve varlığını devam ettirip yaşamak için milleti yaşatmalıdır. Devlet var olmalıdır ancak millet ile, milletin varlığıyla, varlığı söz konusu olmalıdır.

Devlet bünyesi sürekli virüs üretti, virüslü mamüller üretti ve onunla mücadele etmeye çalışırken diğer yandan da oluşturduğu antivirüsler yetersiz kaldı ancak yine millet onun imdadına yetişti. Milletin seçtiği insanlar ile o virüsler ortadan kaldırılmaya, o virüslerle mücadele yüzyıllık bu mücadele; virüs antivirüs mücadelesi ile devam ettirilmeye çalışıldı.

Üretilen Sünni Alevi, sağcı solcu, Atatürkçü anti Atatürkçü, laik anti laik kavgalarla bir asırdır maalesef nesiller kaybettirildi.

Devlet kendisini koruma refleksiyle milletini yok etmeye çalışırken, millet 1000 yıllık Devleti olarak düşündüğü Cumhuriyet Devleti’ni korumak uğruna kendisini feda etti. Zira bu millet bilmektedir ki; kötü de olsa devletsiz millet millet değildir. Millet Devleti’nin bütün bu sıkıntılarına katlandı, hep kendisine uygun bir devlet olur diye ve seçmiş olduğu hükümetler ile kendisini adeta harakiri yaparaktan yok eden Devleti millet hükümetleriyle destekledi. Destekler vererek onu güçlendirmeye, ayakta tutmaya çalıştı ve yırtıklarını, döküntülerini onardı.

MEHMET ÖZÇELİK

17-11-2018

No ResponsesKasım 17th, 2018

FİL DİŞİ KULESİNDEKİ EĞİTİM

FİL DİŞİ KULESİNDEKİ EĞİTİM

Okulun duvarlarını yıkmadan açmak lazım.

Okulların ve de sınıfların duvarları yıkılmadan gerekirse köprüler kurularak açılmalıdır.

Öğrenci globalleşen şu dünyada dört duvara mahkum edilmemelidir.

Şimdiki medeniyet dünyayı bi ev hatta bir oda haline getirmiş, dünyayı bir odaya getirmiş iken, öğrencileri bir sınıf içinde, duvarları ve her şeyi kapatarak adeta nefes almalarını engellemek bitmeye, kısırlaşmaya ve hatta patlamaya kadar gider.

Milli eğitim bu gün nefes darlığı çekmektedir.

Asri hapishane haline dönüştürülmemelidir.

Fil dişi kulelerinde oturan yöneticiler, sahada bulunan öğretmen ve öğrencileri dinleyerek, eğitime nefes aldırmalı, eğitime nefes vermelidirler.

Eğitim boğuluyor.

Eğitim boğuyor.

Ne mi yapılmalı?

Bir çok defalar yazdım, bir çok bakan değişiminde bakanlara tavsiyelerde bulundum.

Ancak aynı tas ve aynı hamam. Sadece değişen daha doğrusu değiştirilen bakanlar olmuştur.

Okullarda öğrenciler usta elemanların bile yapamayacağı etkinlikleri gerekirse bir ve bir kaç gün bile olsa yapmaya ve gerçekten becererek yapmaya talip oluyor, sırf derse girmemek için.

On katı yorulmayı göze alıyor, sınıfın kendisini sınırlayan ve boğan ortamından kurtulmak için…

Bilgiye bizden de çok daha rahat ulaşan bu öğrenci, bildiğini uygulayacak alan ararken, eğitim kendisine dar bir alan açarak yarışa katılmasını istiyor.

Eğitim geliştirmiyor, daraltıyor.

Öğretmen yönlendirici ve denetleyici, güçlendirici ve güven verici olmalı, öğrenciyi isteksiz ve sıkıntılı ders dinlemeye, istemediği ve başaramadığı yemeği yemeye zorlamamalıdır.

Bunda başta öğrenci, öğretmen, veliler ve de devlet hatta geleceğimiz kaybolmaktadır.

Eğitim geleceğimizi kapatıyor ve tıkıyor.

Tıkacın açılması, kanatlanan öğrencinin uçurulması gerekir.

Öğrenci önemli etkinliklere teşvik edilmeli, yapmaması halinde sorgulanmalı ve başarısız sayılmalıdır.

Başarılı olacağı alanda at koşturması sağlanmalıdır.

Bazı öğrencilerle uyguladığımız etkinliklerde istekle, severek ve de koşturarak bunu öğrenciler yerine getiriyor.

Çok da iyi yapıyor. Koşuyor ve koşturuyor.

Eğitim yerinde sayıyor.

Kendisine söz gelmemesi için çalışan, günü kurtarmaya yönelik hareket eden eğitim sisteminden kurtulmalı, bunu yapanlardan eğitim kurtulmalıdır.

Sahaya inmeyen ve sahada olmayan, öğrenciyle birebir sınıf ortamında sıkıntıyı çekmeyenler, kendi fil dişi kulelerinde emekliliklerini beklerken, eğitimi de yerinde saydırmaktadırlar.

Eğitim bu insanların elinden kurtarılmalıdır.

Derse girerken, çıkmanın hesabı yapılan bir eğitimden, dinlerken sürekli saate bakılan, kulağı zilde olunan bir eğitimden geleceğe yönelik hiç bir hayır gelemez.

Zaten böyle bir şey de istenmiyormu?

Sizce eğitim kulak veriliyormu?

Ayinesi İştir Kişinin Lafa Bakılmaz,

Şahsın Görünür Rütbe-i Aklı Eserinde…

MEHMET ÖZÇELİK

16-11-2018

 

 

No ResponsesKasım 16th, 2018