PKK HAMİSİ – SAVAŞLARIN ANASI ALMANYA

AVRUPA VE ABD-NİN TARİHİ SİCİLİ

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER

PKK HAMİSİ – SAVAŞLARIN ANASI ALMANYA

Almanya; Tarihi süreçte yaşadığı yıkımlar, kayıplar ve hiç şüphesiz yaşattığı acılarla bugünkü yerine gelebilmiş bir ülkedir.

…..8 Mayıs 1945’te Almanya’nın teslimiyetini ilan etmesi üzerine Kızıl Ordu Berlin’e girer. II. Dünya Savaşı’ndaki ölü sayısı resmî rakamlara göre 35 milyondur. Ancak bir çok kaynakta bu rakam 70 milyona kadar çıkar. Savaşta hayatını kaybedenlerin yarısından çoğunu siviller teşkil eder.

…Almanya’nın sömürge faaliyetleri kapsamında Osmanlı toprakları üzerinde gözü olduğu tarihi serüvende kabul edilen bir olgudur. Günümüzde uygulanan politikalara bakıldığında da Almanya’nın Türkiye’ye yönelik politikalarında çelişkiler gözlenmektedir. Özellikle Kürt meselesi gündeme getirilerek, bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını desteklediği iddia edilen Almanya; aslında bölge üzerinde bir koruyuculuk kalkanı oluşturarak, doğal kaynakları elinde bulundurmak istediği izlenimi bırakmaktadır. Buna karşın, 1991 yılından bu tarafa Türkiye’nin sürdürdüğü terörle mücadele kapsamında Güneydoğu’da PKK’ya yönelik kullanılan Alman silahları Almanların tepkisini çekmiş; bunu sivil halkın zarar gördüğü gerekçesi ile eleştirmişlerdir.

…Tarihe ‘holokost’ olarak geçen bu sistemli katliamda; Yahudiler başta olmak üzere, Sintiler, Romanlar, Yenişler ve Çingeler de soykırıma tâbî tutulmuştur.
Kurbanların içerisine Nazi aleyhtarı Almanlar, engelliler, homoseksüeller, Yehova şahitleri ve savaş esirleri de eklendiğinde yaklaşık 17 milyon insanın hayatını kaybettiği iddia edilmektedir.

…Almanya Birinci Dünya Savaşı’ndaki siyasî hedefini, Fransa’nın dünya üzerindeki etkinliğini ortadan kaldırmak, İngiltere’nin Avrupa’daki gücünü zayıflatmak ve Rusya’yı Avrupa’dan mümkün olduğu kadar dıþarıda tutmak olarak belirlemiştir.

…Adolf Hitler’in 1920’de kurduðu Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (NAZİ) halk nezdinde giderek artan bir ilgiyle karşılanmış ve nihayet 1933 yılında Hitler, Almanya’da iktidarı ele geçirmiştir.
Hitler’in öncelik verdiği konular Versailles Antlaşması’nın hükümlerinin ortadan kaldırılması, Alman ırkının üstünlüğü fikrinin Alman toplumuna benimsetilmesi ve bu doğrultuda politikalar üretilmesi, Yahudi ve komünist aleyhtarlığı olmuştur.

…19. yüzyılın sonlarında ABD ve İngiltere’deki bilimsel çevrelerde gündeme gelen ve “daha iyi nesiller yaratarak insan ırkını ıslah etme bilimi” olarak tanımlanan “Eugenics” (Öjenik) hareketi Nazi döneminde milyonlarca insanın maruz kaldığı bir soykırım hareketine dönüşmüştür.
Engellileri topluma yük olarak gören, onların insan nesline ve medeniyete zarar verdiğine inanan bu anlayış, ırkçılığın da ötesinde bir vahşeti temsil etmektedir.
1 Ocak 1934 tarihinde yürürlüğe giren Kısırlaştırma Yasası kapsamında kesin rakamlar bilinmemekle birlikte 300 binin üzerinde insanın bu işleme maruz kaldığı tahmin
edilmektedir. 1934 yılında zorunlu kısırlaştırmaya tabi tutulanların tanı analizlerine göre, kısırlaştırılanların %52.9’u gerizekalı, %25.4’ü şizofren ve %14’ü epilepsi olarak
tanımlanmıştır. Bu da ilerleyen yıllardaki benzer uygulamalara maruz kalanların oranına dair bir fikir vermektedir.
İlerleyen dönemde kısırlaştırmaya kürtaj da eklenmiştir.
Çıkartılan Evlilik Sağlığı Yasası kapsamında evlenecek çiftlerin evlenmeden önce Kamu Sağlığı Dairesi’nden ileride doğacak çocuklarının sağlıklı olacaklarına dair bir sertifika
almaları gerekiyordu. Bu da kürtaj ve kısırlaştırma işlemine tabi tutulmayan çok daha fazla sayıda insanın evliliğinin yasaklandığı bir başka deyişle başlamadan bittiği anlamına gelmektedir.
Öte yandan 1940 yılında uygulanmaya başlanan ötenazi işlemlerinde de engelliler gaz odalarında toplu şekilde öldürülmüştür. Bu işleme maruz kalarak katledilen insan
sayısının da 80 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Savaş öncesinde Almanya’daki milyonlarca Yahudi üzerinde
uygulanan ayrımcı politikaların hemen aynısı, sayıları çok daha az da olsa, Çingeneler üzerinde de uygulanmıştır.
Ancak dünya kamuoyunda bu soykırım hak ettiği ölçüde ele alınmamış ve Yahudi Soykırımı’nın gölgesinde kalmıştır.
Bugün dahi bu konuda yapılan araştırmalar sınırlıdır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında toplama kamplarına gönderilen yaklaşık 23 bin Çingeneden 13.614’ü soğuk, kötü beslenme, hastalık ve tıbbî deneyler sebebiyle; 6432’si gazla zehirlenerek, 32’si de kaçmaya çalışırken vurularak öldürülmüştür.

…1939-1945 yılları arasında cereyan eden ve 50 milyonu sivil yaklaşık 70 milyon insanın yaşamını yitirdiği İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli müsebbibi Hitler yönetimindeki Nazi Almanyasıdır. Dünya tarihinin gördüğ ü bu en büyük ve en kanl savaş bittiğinde dünya nüfusunun yaklaşık %4’ü hayatını kaybetmiştir.

…Bir suikast sonucu hayatını kaybeden araştırmacı yazar Necip Hablemitoğlu, Alman vakıfları ile ilgili olarak þu bilgileri vermektedir:
“Türkiye’de faaliyet gösteren Alman vakıfları ve enstitüleri, gerçekte Alman İstihbarat Servisi BND’nin kontrolünde çalışan, tüm masrafları Federal Bütçeden karşılanan ‘taşeron ’NGO’lardır. İşin ilginç tarafı, hemen her vakıf, -sağcı CSU ve solcu PDS dışında- rejime entegre sorunu olmayan mevcut siyasal partilerin birer yan kuruluşudur. Örneğin, Almanya’nın en büyük partilerinden biri olan Hristiyan
Demokratik Birliği-CDU, Konrad Adenauer Vakfı’na, Yeşiller ise Heinrich Böll Vakfı’na sahiptir. Aynı şekilde, Sosyal Demokrat Partisi-SPD’nin Friedrich Ebert Vakfı, Hür Demokrat Parti-FDP’nin Friedrich Naumann Vakfı da aynı statü içindeki vakıflar arasında yer almaktadır.
Alman Parlamentosu’nda grubu bulunan partilerin bünyesi içindeki bu vakıfların tamamı, iktidar-muhalefet ayrımı yapılmaksızın Federal Hükûmetin ‘Politik Eğitim
Fonu’ndan finanse edilmektedir. Bu vakıfların yurtdışı faaliyet giderleri de tamamiyle Federal Hükûmet tarafından karşılanmaktadır. Resmen Alman Hükûmeti’nden yardım
alan sözkonusu vakıflar, dış ülkelere ‘Hükûmet dışı Sivil Toplum Örgütleri’ yani NGO olarak takdim edilmektedir.
İşte bu vakıflar, 1984’ten itibaren Türkiye’ye gelerek ve de yasal boşluklardan yararlanarak, her biri birer ‘taşeronun taşeronu’ legal Türk NGO’sunun tabelası ardında faaliyetlerini sürdürmektedirler.”
Almanya’nın Alman vakıfları aracılığıyla 90’lı ve 2000’li yıllarda İzmir’in Bergama ilçesindeki altın rezervi üzerinde uyguladığı politikalar Türkiye’ye nasıl müdahil olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Necip Hablemitoğlu bu süreci deşifre eden bir çalışma yayımlamışsa da daha sonar bir suikaste kurban giderek hayatını kaybetmiştir.

…” 1800’lü yılların sonları, 1912 ve 14’lü yıllara kadar Abdülhamit Dönemi’nde
Osmanlı’nın Fransa, İngiltere ve Rusya tarafından kıskaca alınması ve dünya savaşına doğru zorlanması dönemlerinde, bu kuşatmayı yarmak amacıyla Abdülhamit’in
Almanya’ya yanaşması var. Almanya’ya yanaşması ve bu yanaşmanın sosyo-kültürel ve askeri neticeleri var.

… 1980 darbesinden sonra Türkiye’den kaçarak Avrupa’ya iltica edenlerin ağırlıkta olduğu siyasi göç süreci olarak tanımlayabiliriz. Türkiye’deki sol-sağ, Türk-Kürt çatışmaları, 80’lerden itibaren Almanya’ya taşınıyor ve Türkiye mahreçli olarak gelişmeye devam ediyor”

MEHMET ÖZÇELİK

30-08-2018

 

Kaynak: TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katliamlar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

Tarihten bugüne Rusya ihlal karnesi raporu.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Almanya.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Hollanda.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-İsrail.

Yirminci yüzyılda soykırım ve katliamlar.

Soykırımları unutma!

Sömürgeden soykırıma-Arakan!

FRENKLER ARASINDA 50 YIL.

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 23 Ocak 2017 Pazartesi

 

No ResponsesEylül 20th, 2018

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER – FRANSA

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER

FRANSA

…Fransa: Fransa’da tanrıya ya da dinlere hakaret etmek serbesttir. 1791’de de cinsel eylemleri kısıtlayan yasaların kaldırılmasıyla, Fransa hukukunda dinle ilintili herhangi bir yasa kalmamıştır.

…1514 yılında Osmanlı hakimiyetine giren Cezayir, 300 yıl barış ve huzur içinde yaşadıktan sonra, sömürgeci güçlerin dünyanın dört bir yanında sürdürdükleri işgal hareketinde Fransa tarafından 1830 yılında işgal edildi. Bu tarihten itibaren 1962 yılına kadar devam eden sömürge döneminde Cezayir halkı sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik açıdan yok edilmeye çalışıldı.

…Cezayir 1962’de imzalanan Evian Antlaşması ile Afrika’da bağımsızlığını savaşarak kazanan tek ülke oldu. Ancak 132 yıl süren sömürge dönemi ve 7.5 yıl süren savaş geriye harap bir ülke bırakmıştı. Fransa 132 yıl süren işgal sürecinde 5, 7.5 yıl süren bu soykırım sürecinde de yaklaşık 1.5 milyon insanı acımasızca katletti. Ölü sayısının bu kadar korkunç boyutlara ulaşmasında kitlelerin hedef seçilmiş olması etkili oldu. Fransa, Cezayir nüfusunun artmasını engellemek için katliamlarda özellikle çocukları, genç kadın ve erkekleri hedef alıyordu. Bu sebeple, normal şartlarda 70-80 milyon civarında olması gereken Cezayir nüfusu bugün 35 milyon civarındadır. Bağımsızlık kazanıldığında 2 milyon insan toplama kamplarında bulunuyordu, yarım milyon Cezayirli de komşu ülkelere sığınmıştı. 2 milyon kişi işsizdi, açlık ve hastalık ülkeyi kasıp kavuruyordu.

…1830 yılında başlayan ve 132 yıl süren Fransız işgalinde, Cezayir toplumunu daha kolay sömürebilmek için Fransa’nın yaptığı ilk şey, toplumu bir arada tutan temel dinamikleri ortadan kaldırmak oldu.
Bu sebeple, halk dinî ve ahlâkî değerlerinden uzaklaştırılmaya çalışıldı. Camiler ve diğer dinî merkezler kapatıldı; bir kısmı da kiliseye çevrildi ya da sömürgeci güçlerin askerî karargahı olarak kullanıldı.
Eğitimde müfredat değiştirilerek sömürgeci zihniyetin istediği bir eğitim anlayışı yerleştirildi. Arapça eğitim-öğretim yasaklandı. Fransızca eğitim-öğretim dili, resmî dil ve konuşma dili haline getirildi.
Eğitim kurumları ve ibadethanelerin mâlî kaynağı konumundaki vakıflara da el konuldu. Bölge insanının kimliğini oluşturan iki baskın öğe konumundaki İslamiyet ve Araplık/Berberîlik unutturulmaya çalışıldı ve bunların yerine Hristiyan Fransız kültürü yaygınlaştırıldı.

…Fransa’nın Cezayir’de sürdürdüğü soykırım sürecinde, en büyük destekçisi İsrail oldu. 1948 yılında, işgal ettiği Filistin topraklarında bağımsızlığını ilan eden İsrail, Cezayir halkının bağımsızlık savaşını başlattığı 1954 yılına kadar bölgeyi yakından izliyor ve Fransa’ya destek veriyordu. İsrail, Cezayir’de bağımsızlık için silahlı mücadelenin başlamasının ardından, gerilla savaşı konusunda deneyimsiz olduğu için zor duruma düşen Fransa’yı eğitmek için özel destekler gönderdi. Fransız birliklerini eğitmek üzere Cezayir’e gelen İsrail subayları arasında, ilerleyen yıllarda biri İsrail Başbakanı, diğeri İsrail Cumhurbaşkanı olarak görev yapacak olan İzhak Rabin ve Haim Herzog da vardı. İsrail ve MOSSAD’ın Fransa’ya desteği, bağımsızlık mücadelesinin son safhasına kadar devam etti. Özellikle 1961-62 yıllarında Cezayir’deki Fransızlar tarafından kurulan kontr-gerilla örgütü OAS’ye büyük destekler sağlandı.

…Fransa’nın Cezayir’deki sömürü düzeninin komutanlarından General Bugeaud, Hitler’den yaklaşık 100 yıl önce insanların kollarına ‘itaat eden’ anlamına gelen işaretler taşımaları zorunluluğu getirmişti. Bir sömürge subayı olan Montagnac ise bir mektubunda şunları yazıyordu: “Yakaladığımız Cezayirli kadınlara ne yaptığımızı soruyorsun:
Bir kısmını rehine olarak elimizde tutuyor, geri kalanını arttırma usulüyle hayvanlar misali erkeklerimize veriyoruz. (…) Onbeş yaşın üstünde bütün erkekleri öldürüyor, kadın ve çocukları alıp Marquesas Adaları ya da başka bir yöne giden gemilere bindiriyoruz. Bir kelimeyle; ayaklarımızın dibine köpekler gibi kapanmayanlara ölüm.”

…Cezayir 1830’dan 1962’ye kadar 132 yıl boyunca Fransa’nın işgalinde kalmıştır. Bu süreçte Cezayir halkı belli aralıklarda bağımsızlık savaşları vermiştir. Savaşın en yoğun biçimde yaşandığı dönem ise 1954-1962 arasında gerçekleşen Büyük Bağımsızlık Savaşı dönemidir. Bu dönemde Fransız işgalcilerin katlettiği insan sayısı yaklaşık 1,5 milyondur.

…Tunus ve Çad, Fransa’nın Afrika kıtasındaki sömürgeci uygulamalarına maruz kalmış pek çok ülkeden yalnızca ikisidir.
Bölgedeki hakimiyetini 19. yüzyıldan bugüne kadar sürdüren Fransa; Tunus ve Çad’ın doğal kaynaklarını yüzyıldan fazla bir süre sömürmüş ve bu amaç uğrunda milyonlarca insanı katletmekten çekinmemiştir. 2. Dünya Savaşı sonrasında Tunus ve Çad’a sözde bağımsızlıklar verilmiş ve kukla yöneticiler eliyle Fransız sömürüsü devam etmiştir. 2011 yılında Ortadoğu’da başlayan ‘Arap Baharı’ sonrasında Tunus’taki diktatörlük rejimi sona ermiş gibi gözükse de, sürecin hangi sonuçları doğuracağı önümüzdeki yıllarda daha net görülecektir.

…Dünyanın pek çok ülkesinde kullandıkları bir senaryoyu Ruanda’da bir kez daha sahneye koyan Fransa, ülkenin iki etnik grubunu çatıştırarak ülkeyi kaosa sürükledi ve 1994’te gerçekleşen olaylarda yaklaşık 1 milyon insanın ölümüne sebep oldu.

…Başta Afrika kıtası olmak üzere, dünyanın dört bir tarafındaki sömürgelerini 20. yüzyılın ortalarına kadar sürdüren Fransa, son elli yılda farklı bir taktik uyguluyor.
Sömürdüğü ülkelerden çekildiği izlenimi uyandıran Fransa, gerek sözkonusu ülkelerden çekilirken yerine bıraktığı kukla yönetimlerle, gerek yaptığı antlaşmalara koyduğu ağır maddelerle ve gerek yüzyıllar süren işgali boyunca yaptığı sosyal-kültürel asimilasyonla, aslında bütün bu ülkelerdeki sömürgelerini devam ettiriyor.

…İşgalci Fransızlar Çad’da çok sayıda camiyi ve medreseyi yıkmışlar, eğitimi tamamen yasaklayarak, Müslümanların dinlerini öğrenmelerine engel olmuşlardır.

Çok sayıda ilim adamını zindanlara atarak işkenceyle katletmişlerdir. Bazı Müslüman ilim adamları Fransız zulmünden kurtulmak için çeşitli yerlere göç etmişlerdir.

…1858’den itibaren Fransa tarafından işgal edilen Vietnam; bu süreçte bağımsızlığını yitirmiş ve 1896’da hem ekonomik hem politik bakımdan ilhakı tamamlanıp tamamen sömürgeleştirilmiştir. Sömürge düzeni 1896’dan 1916’ya kadar iyice yer etmiştir.

…Batı’nın önde gelen sömürgecilerinden biri olan Fransa, sömürü hareketlerinde aktif olarak rol oynamış ve bu politikasını özellikle Afrika’da yürürlüğe koymuştur.
Fransa, sömürgeleştirdiği ve bu yolla bütün beşeri ve ulusal servetlerini kullanmaktan çekinmediği Afrika ülkelerinde büyük katliamlar gerçekleştirmiştir. Nitekim dünyanın en zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarına sahip olmalarına rağmen, Afrika’nın yoksullukla boğuşuyor olması; Batılıların tükenmek bilmeyen sömürgeci hırslarını kanıtlar niteliktedir. Öte yandan köleleştirme faaliyetleri de oldukça yaygın olan Fransa’nın, Afrikalıları köleleştirdikten sonra savaşlarda kullandığı bilinmektedir. Batılılar tarafından büyük gelir kaynağı olarak sayılan köleleştirme sisteminin bir ayağını da Fransa yürütmektedir.

Hemen bütün islam dünyası, batı karşısında askeri başarısızlıklarla sarsıldı, buna bağlı olarak siyasi, ictimai çalkantılar gittikçe yaygınhk kazandı. 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’yla Osmanlı Devleti ağır bir mağlubiyetle yüzyüze geldi, 1757’de Bengal ingiliz hakimiyetine geçti, 1798’de Napolyon Mısır’ı işgal etti, 1852’de Hint-Pakistan alt kıtası ingiliz himayesine girdi ve ilk defa Hindistan’da batılı kanunlar müslümanlara tatbik edildi. 1830-57 yılları arasında Fransa, Cezayir işgalini neticelendirdi, 1881’de Fransa Tunus’a girdi. Osmanh Devleti ise kendi ihtiyarıyla Fransız hukukunun etkisi altında 1850’de ticaret, 1858’de ceza kanununu düzenledi, 1882’de ingiltere Mısır’a girdi…

Bu maglubiyetlerin hemen ardından “Yeniden istikrara kavuşmak, galip devletleri taklit etmekle mümkündür” fikri ağırhk kazandı, herşeyden önce ordunun batılı tarzda ıslah edilmesi düşüncesi öne geçti, ardından eğitim, siyasi rejim ve devletin işleyişi, gündelik hayatın düzenlenmesi başta olmak üzere diğer ıslah alanları açıldı.”

 KISSA: Cezayirli mevkidaşı Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika ile bir araya gelen Erdoğan’a bir gazetecinin Osmanlı’yı kastederek “Türkiye, Cezayir’i sömürge olarak mı görüyordu?” sorusunu yönelttiği ifade edildi.

Katarlı Faysal el Kasım adlı gazetecinin iddiasına göre Erdoğan bu soruya şu ifadeyi kullanarak cevap verdi:

“Öyle olsaydı, bu soruyu bana Fransızca değil Türkçe sorardın.”

– Kuveyt’te konferans veren Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’e Arap gençlerden biri kalkıp şu soruyu sorar:“Kuveyt mi daha büyük ve güçlü yoksa Osmanlı mı?”

Prof.Dr. Ahmet Akgündüz‘ün cevabı şöyledir:

“Osmanlı Devleti 36 eyalet idi ve 36 eyaletten biri Bağdat eyaletiydi. Bağdat’ta 29 sancaktan oluşmaktaydı. Bu 29 sancaktan biri de Basra Sancağı idi. Basra’da 31 kazadan oluşmaktadır. Bu kazalardan biri de şimdi Suudi Arabistan’da kalan Lahza’dır. Lahza Kazası da kendi içinde 80 köye ayrılmaktaydı. Bu 80 köyden biri Ebulhayr köyüdür. Bu köyde 15 mezradan oluşmaktaydı. İşte bu mezralardan biri de Kuveyt’ti.”

MEHMET ÖZÇELİK

30-08-2018

Kaynak: TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katliamlar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

Tarihten bugüne Rusya ihlal karnesi raporu.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Almanya.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Hollanda.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-İsrail.

Yirminci yüzyılda soykırım ve katliamlar.

Soykırımları unutma!

Sömürgeden soykırıma-Arakan!

Mısırda sosyal hareketler.

DİVAN Edebiyatı Kulübü paylaştı: 7 Aralık 2016 Çarşamba

No ResponsesEylül 17th, 2018

İNGİLİZ GİZLİ BELGELERİNDE TÜRKİYE

İNGİLİZ GİZLİ BELGELERİNDE TÜRKİYE

OSMANLI TOPRAKLARINDAN BİR İNGİLİZ TİLKİ SÜRÜSÜ GEÇTİ

İngiliz gizli belgelerinde Türkiye için şu hesaplar yapılır;[1]

Sayfa No: 8 Belge: 9- 25 Ocak 1898
Markiz Salisbury’den Sir. N. O’Conor’a. (Gizlidir)

Bizim kanımıza göre; Çin ve Türk İmparatorlukları öylesine zayıftır ki, bütün hayati konularda bizim hariciyemizin öğütlerine tamamen uyacaklardır. Ancak ingiltere ve Rusya öğütlerde bulunurken hep birbirlerine zıt hareket ediyorlar. Şayet Rusya ile anlaşırsak bunda her iki memleketin ortak çıkarları vardır. Kendimi hiç bir kayda bağlamadan gerçekleri teslim etmek icin şöyle söyliyebilirim: Türkiye’nin Karadeniz’e çıkan boğazları ve Bağdad’a kadar olan Fırat vadisi Rusları ilgilendirir.
Diğer taraftan Türkiye’nin Afrika toprakları ve Bağdat’tan aşağıda kalan bölümleri bizi ilgilendirir; buralarda ingiliz çıkarları vardır.
Aynı şekilde Çin’de de Hoango vadisi ve Kuzey Yangtze vadisinde ortak çıkarlarımız vardır.
Şayet biz iki memleket birbirimizle anlaşır ve ortak hareket edersek cok iyi olur. Çünkü bu iki memleket söz konusu bölgelerdeki kendi çıkarlarından haberdar değiller. [2]

-Sayfa No: 208 Belge: 254     26 Mayıs 1899
Markiz Salisbury’den Anthopoul Paşa’ya…
Sizin, Majestelerinin Hükümetine ve Fransız Cumhuriyetine yolladığınız notaları almak onuruna eriştik. Majeste Sultanın Devletinden elde ettigimiz toprakları derhal geri verecegiz. Mısır’a gelince Majestelerinin hükümeti burada kalmak kararındadır.[3]

(Çünkü orada büyük menfaatları ve kontrolleri bulunmaktadır. Bırakmak istemiyorlar.)

-Ortadoğu Avrupalı emperyalist devletlerin dünyayı kontrol amacıyla yaptıkları büyük çekişmelere sahne oldu, bu bölgenin zengin doğal kaynakları, Uzak doğunun ticaret yollarını kontrol eden stratejik değeriyle birleşince, batılıların onu derhal yutmak istedikleri büyük bir ödül haline geldi. 1889 da Alman İmparatoru II nci William’ın İstanbul’u ziyareti Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlangıcı oldu, Bu ziyaret emperyalist Almanya’nın Ortadoğu’ya duyduğu ilginin bir kanıtıdır
Almanya birliğini çok geç elde etmişti. 1871 de Almanya siyaset sahnesine çıktığı zaman dünyanın kıymetli kolonileri çoktan paylaşılmıştı. 1886 da bir Alman bilim adamı:

-Doğu ihtiraslı milletlerin denetimine girmeyen tek yerdir, kolonileşmek için şahane bir alandır, eğer Almanya bu firsatı kaçırmazsa, dünyanın paylaşılmasından en iyi payı almış olacaktır” dedi. Bu düşünce Kayzer’in dikkatini Ortadoğu’ya çevirmiştir. Kayzer Türklerin desteğini sağlamak için:
·Dünyada yaşıyan 300 milyon islam Almanların kendilerinin dostu olduğunu bilsin» dedi. G.P. Gooch Modern Avrupa tarihi s. 262 de bu ziyaretin sonucu olarak
Haydarpaşa garı bir Alman firmasına yaptırıldı ve bunu Bağdad demir yolu izledi. Bu yolun geçtiği yerler dünyanın en önemli yerleriydi, zengin maden stokları, zirai maddeler ve stratejik önemi vardir. Avrupalı devletlerin bu yolu denetimlerinde tutmalarında hayati çıkarları vardır, der. [4]

-Sayfa No: 228- Belge: 213 – 26 Mart 1906
Sir E. Grey’den Mr. S. Rice’e :
Rusya, bizim Japonya’yla birlikte Türkiye’-nin toprak bütünlüğüne teminat verdiğimizi sanıyor. Biz hiç bir şekilde Türkiye’nin toprak bütünlüğüne güvence vermedik. Bu konuda Ruslara istedikleri her türlü güvenceyi vermeğe hazırız. [5]

-Tüm bu ingiliz gizli belgelerine baktığımızda saraydaki durumdan tüm islam ülkelerine kadar olan bağlantılarımızı verdikleri raporlarla bizden daha iyi bildiklerini, haberdar olduklarını göstermektedir.

Saray erkanının tüm özelliklerini ve bağlantılarını çok iyi fişlemiş ve işlemişler.

Bu raporda; “Türk kızların tahsili ise çok kötüdür. Hiç bir işe yaramayan Fransız romanlarını edebiyat diye öğrenirler.” [6]

-“Hristiyan çocukları için ise Fransız, ingiliz, Amerikan ve italyan okulları vardır. Bulgaristan bugünkü mevcudiyetini bu okullara borçludur• sözü bu okulların etkisini göstermek bakımından gerçeğe en yakın ifadedir.[7]

-“Türk askerinin çok büyük ismi olmasına karşı bu yeteneklerini yeniden gösterecekleri şüphelidir.
Türk askeri birçok kez malzemesiz, yiyeceksiz, ayakkabısız, barınaksız, yaşamış. Yürümüş ve savaşmıştır.[8]

-“İngiltere Ortadoğu’dan elde ettiklerini kaybetmek üzeredir. Bir iş ya yürümeli ya da çökmelidir. Yerinde duramaz. Diğer devletler ilerlerken ingiltere geriliyor, gözümüzü açalım ve gerçekleri görelim; Alman ve Fransız etkisi doklara, rıhtımlara ve tramvaylara girmeğe başladı. [9]

-“Son bir kaç yıldan beri Türkiye’nin içinde ve dışında genç Türkler denilen ihtilalci bir hareket vardı. Sultan kurduğu çok kusursuz casus örgütü ile bu hareketin halka yayılmasını önledi. Türkiye’de her hareket, her söz kontrol edildi, bütün Türkler bundan ıstırap çektiler.

Bu hareketi yapanlar ordu kendi taraflarında olursa başarılı olacaklarını, aksi halde başarı sağlamalarına imkan olmadığını biliyorlardı.[10]

-Nitekim 1960 ihtilalinden itibaren ordu ele geçirilmiş ve on yılda bir orduya halkın içindeki isyancılarla beraber darbe yaptırılmıştır.

-“1908 ihtilaline Çeşitli Devletlerin Tepkileri;
İngiliz gazeteleri: Yeni hükümetin başarısı olanaksızdır. Türkler için parlementer hayat gülünç bir şeydir.
-Alman Basını; Türkiye’de anayasa uygulanırsa Mısır ve Hindistan da birer anayasa istiyeceklerdir.
-Avusturya Basını; Türkiye’nin kuvvetlenmesi Avusturya’nın çıkarlarına aykırıdır, özellikle sarayın ticaret meselelerindeki hissi davranışını yeğleriz.
Rusya’da; Oldukça sempatik karşılandı. Özellikle Balkanlardaki kritik durumdan çok memnunlar. Büyük elçileriyse bu işin yürümiyeceği kanısında.

Bulgaristan’da; iyi karşılandı çünkü ingiltere’nin istanbul’a daha çok nüfuz etme olanağını bulup kendilerine daha fazla yardım edeceğinden emin görünüyorlar.
Yunaistan’da; Halk ve basın çok neşeliydi. Bu olay Helen ırkının Türkler’e olan üstünlüğünü göstermişti. (Belge No. 19)

Bu hareketin özelliklerinden biri de Türkiye’yi bir türlü düzene sokamayışıdır.[11]

Osmanlının yıkılışını bekleyen sırtlanlar kendi paylarını alma sevinci içerisindeler.

Ancak üzüntü verecek olan taraf ise; ihanetin şimdilerde de olduğu gibi içeriden olmasıdır.

O gün manda devleti olmayıp isteyenler gibi, bu günde Abd- nin bir manda devleti olmayı isteyen nasipsizler bulunmaktadır.

-“ Sayfa: 30 :Doğu Anadolu’da Majestenin konsili tarafından verilen raporda durum olduğundan karanlık gösterilmiştir. Van, Ermeni ihtilalcilerinin merkezi haline geldi. Şubat ayında bu şehirde büyük sayıda silah ve cephane ele geçirildi. Ermeni fedailer dinamitle yirmi askeri öldürdüler. Mart ayında da elli kişiyi öldürdüler. Bunun üstüne Türk otoriteleri harekete geçtiler. Vali on sekiz Ermeni lideri yüz adamı tutukladı. iki yüz kilo dinamit ve silah ele geçirdi. Fedailer çok güzel örgütlerle Türk otoritelerini tehlikeye koyuyorlar. Hareketleri gayet hesaplı bir genel katliam gayesi taşıyor. Bütün bu işler aynen köylerde de yapılıyor. Tutuklamalar üstüne diğer ihtilalciler kaçtılar. Bütün bu durumlarda Türk otoriteleri gayet sakin hareket ediyor. [12]

İngilizler doğuyu köyleriyle beraber bizden daha iyi biliyor desem yeridir.

Kimi ve kimleri, neyi ve nereyi harekete geçireceklerine çok iyi vakıflar.

Çünkü yıllardır araştırmacı, papaz, gezici, petrol arayıcısı adıyla doğuyu karış karış gezdiler.

Amcam 1950-den beri Adıyamanın ilk fotoğrafçılarındandır.

O yıllarda Alman bir karı koca masumane bir seyahatta bulunduklarını ifade ediyorlar.

Bir gün çektikleri manzaraların filmi yerine yanlışlıkla bulup sakladıkları tarihi eserlerin filimlerini veriyorlar.

Amcam da bunu valiliğe haber vererek son anda kaçırılacak eserlere el konuluyor.

Bu yüzlerce belgeden sadece birisi…

-“ Cilt 262, Yıl: 1909, Sayfa: 759
Eski bir diplomat ; İngilizler Türk düşmanı hristiyanlara iyi davranır, Türk köpeğini dövmek için her kırbaç mübahtır, derdi. Londra’daki Türkler için olmayacak yalanlar uydururdu. Ön Asya’da zengin madenler, izmir’de altın gümüş var. Kürtler Diyarbakır ve Musul da huzursuzlar. . . . . .
-Yıl: 1911, Cilt: 267, Sayfa: 50.
GENÇ TÜRKİYE ve Üçlü anlaşma.
Anadolu’da Ermeni bölgelerinde güçlükler yayılabilir, bu bir iç harbe dönebilir, bu iç harp genç Türkleri alaşağı edebilir. [13]

-“ Yil: 1911, Cilt: 271, Sayfa: 241,
H. N. Bralsfrod-
(Arnavutlukta milliyet hislerinin nasıl yaratıldığını anlattıktan sonra)

Türkler anayasa kurarak Avrupanın karışmasından ebediyen kurtulacaklarını sandılar. Türk olmayanların kurtarılması bizim görevimizdir. Örnek olarak Arnavutluğu verebilirim. Yakında harbe girip özgürlüklerini alacaklardır.
Sonuç olarak şunu söyliyebiliriz. Türk imparatorluğu bitmiştir. Zaten onun kaderini Abdulhamid çizmiştir. [14]

İngiliz gizli belgelerinde Türkiye 1819-1939 yılları arasındaki 311 sayfalık bu belgelerde her konuda bir gölge gibi takip edildiğimiz, hangi gazetelerde lehte ve aleyhte çıkan yazılar ve devletlerle yapılan yazışmalara varıncaya kadar her şey jurnallenmiş.

Gelişmelere göre de tavırlar alınmış ve planlar yapılmış.

Ve çok rahat şu hükme varabiliyorlar;

-“ Bize göre Avrupa sulhu küçük Balkan devletlerinden çok İstanbul’daki anarşi yüzünden tehlikededir. [15]

-“ 21 Şubat 1911.
Sir G. Lowher’den Sir E. Gry’e :
İstanbuldaki krizler devam etmekte, Mahmut Şevket kabinedeki aşırı insanları temizlemeğe çalışmaktadır. Tanin gazetesi yazarlarıdan Hüseyin Cahit ve ismail Hakkı gibi yazarlar yeni kabinedeki maliye ve dahiliye bakanlarından takdir ile bahsetmektedirler. [16]

Size bir şey söyleyeyim mi?

Sakın kimseye bahsetmeyesiniz;

Eğer yüz sene sonra benim bu yazımdan da bahsederlerse şimdiden torunlarınıza söyleyin şaşırmasınlar!!!

-“ Türkiye’de Amerikan Protestan misyonerleri:

Ortadoğuya Misyonerler müslümanlar ve museviler için gitti. Ancak üç faktör yüzünden çalışmalarını Hristiyanlara yönelttiler.
1- Müslümanları Hristiyan yapmanın zorluğunu gördüler.
2- Yerli Hristiyanların arasında çalışmalarının parlak sonuçlarını anladılar.
3- Hristiyanlığın o günkü haliyle isa’nın gerçek dinini temsilden uzak olduğunu gördüler.

Misyonerler bütün çalışmalarını Rum ve Ermenilere yönelttiler. Başlangıçta Ermeni kilisesi buna direndi, ancak 1850’de Türk hükümeti Protestan Ermeni kilisesini tanıdı. Amerikan misyonerlerinin en büyük başarısı kolejler vasıtasıyla oldu. İstanbuldaki
kolej 1840’ta Cyrus Hamlin tarafından kuruldu sonradan Robert Koleji adını aldı. ilk talebelerinin hemen hepsi Ermeni gençlerindendi. Bir kaç yıl sonra boğazdaki şahane yerine geçti. Bu koleji bitirenler zamanla bir çok milletin lideri durumuna geldiler. Buradan çıkan Bulgar ögrencileri Bulgaristan’daki milli hareketin başına geçtiler. Bu örgüt Türk ihtilali sırasında çok zorluk çekti. İstiklal harbinden sonra milliyetçiler misyonerlere cephe aldı ve sadece 6 tane misyoner doktor bırakıldı.. . . . .
Türkiye’de Amerikan Misyonerleri Kapitulasyonlardan yararlanan Amerikan misyonerleri Osmanlı devletine karşı çalışıyorlardı. Bunlar Ermenilerin Gregorian kilisesini protestan yapmağa uğraşıyorlardı. Amerikan protestanlarına göre müslümanlar kafirdir, bu yüzden onların aleyhine sistemli propağanda yapıp insan kasabı oldukları efsanesini yayıyorlardı. Ermenilere ise yapay evliyalık payesi veriyorlardı. (The Rebirth of Turkey Clair Price)

-Ön Asya’da Amerikan Misyonerleri:
Misyonerler tamamiyle din etkisinde kalarak Ermenileri müslümanlara karşı hazırladılar, dinamit yapmasını ögrettiler ve her fırsatta onları islamlara karşı kullandılar. [17]

Abd işgal etmek için önce ortamı hazırlayıp düşman üretiyor, diğer bir ifadeyle tavşana kaç tazıya tut, yöntemiyle avlama yapıyor.

-“ Jagow’a göre Türkiye’nin parçalanması üç yoldan olabilir.
1 Adalarda ve Anadolu’da yaşayan Rumlar kanalı ile,
2 Bulgarlann Çatalca hattını geçip İstanbul’a yürümesiyle.
3 İstanbul’da başlayan sıkıntılar sonucu Anadolu’da ayaklanmalar ve Asya Türkiye’sinde katliam ile. . . . . . [18]

-“ Sayfa No: 501 Belge: 562  – 22 Haziran 1913
Sir E. Grey’den Lord Granville’ye
Alman hükümeti Asya Turkiye’si konusunda planlarını bana verdi. Alman hükümeti Ermeni reformlarmda Rusları tatmin edecek projeyi iyi karşılıyor. Ancak altı ilin birleşik bir Ermenistan için ayrılması Asya Türkiyesi’ndeki diğer ırkların da ayrı
yolu tutmasına neden olacaktır, bu nedenle Türklerin verdiği projeyi de incelemek ve bu yürümediği durumda değiştirmek uygun olur, diyorlar. . . . . . [19]

-“ Belge 567’ye Mr. Fiturice’in eki:

Hint Müslümanları İngiltere’nin aldığı sert kararlardan rahatsızlık duyuyorlar. Bu Ermeniler için çok kötü olabilir. Eski Sultan arada bir Panislamizimden bahsederdi, ben bunun tamamen bir blöf olduğunu biliyorum. Şimdiki idareciler daha modern. . . . . . Eski süvari birliklerinde Ermeni ve Kürt subaylar vardı, Şimdi bunların işlerine son verildi. Biz bunları Ermeni ve Kürt bölgelerinde kullanabiliriz, bu çok normaldir. . . .[20]

-“ Sayfa No: 301 Beige: 211 – 26 Haziran 1919
Lloyd George’den Memerandum :
1 – Arapça konuşan her yer Osmanh İmparatorluğundan alınmalı ve manda haline getirilmelidir.
2 – Fransızlar Suriyenin mandasını, İngilizler Mezopotamyayı, Amerika ya da, ingilizler Ermenistanı, boğazları ve istanbulu, italyanlar belki Kafkasyayı alacaktır.
3 – Filistinde Sionist politika buranın ekononik gelişmesine çok yardım eder.
4 – Fransızların Anadolu sahillerinden alacakları yerler İtalyanları çok kızdırabilir.
5 – Türkler Anadolunun büyük bir kısmına sahip olacaklar, fakat Avrupada hiç bir toprak sahibi olamayacaklardır. Türklere boğazlarda ve denizlerde hiç bir yer verilmiyecektir.
Türklerin manda yapılmasını istememin nedeni nasıl olsa ilerde bizden ekonomik yardım isteyeceklerdir. Onları Osmanh İrparatorluğunun bir parçası ya da zaptedilmiş bir koloni olarak kabul etmeyelim.
Bulgaristan yada Macaristan gibi düşünelim daha iyidir. [21]

-“Sayfa No: 678 Belge: 451 – 10 Haziran 1919
Amiral Si A. Cathorpe’den Lord Curzon’a:
Binbaşı Noel Kürt şefleriyle görüş birliğine varırsa bundan büyük faydalar sağlıyacağını söylüyor. Bunlar İstanbul’da Abdulkadir ve Bedir Han ve daha az önemli bazı kimselerdir. Bunlar şüphe uyandırmamak icin Noel’den ayrı olarak Kürt bölgelerine gidecekler. Türkler sulh konferansına Kürtlerin de getireleceğinden korkuyorlar. Kürtler henüz Mustafa Kemal’e karşı ayaklanmadı ama Noel bunu sağlalayacağından emin. [22]

-“Sayfa No: 693 – 21 – Belge: 464 –  Temmuz 1919
Mr. Hohler’den Si E. Tilley’e :
Benim problemim Kürtler. Noel Bağdad’tan buraya geldi, çok iyi bir insan, çok güçlü biri, fakat diğer bakımdan da Kürtlerin peygamberi olmak istiyor. Kürtler gibi kimse yoktur, onlar çok asil, çok iyiler diyor. Ermenilerin ise değersiz ve hilekar oldukları görüşünde. Kürtler hiç Ermeni öldürmedi, aksine onları korudular, fakat Ermeniler Kürtleri öldürdüler, diyor. Korkarım ki Noel bir Kürt Lawrence’i olabilir.
Mezapotamya şimdi bizim olacağına göre ona bir Kürt devleti kurdurup kuzey dağlarını böylece koruyabiliriz. Abdul Kadir ve onun gibilerle konuştum. Onlara
etki edebilmek için bizde Türklere hile yapıyoruz diye belki beş defa tekrarlamak mecburiyetinde kaldım.
Ancak Kürtlere fazla güvenilmez. Majeste’nin Hükümetinin amacı Türkleri azami derecede zayıflatmak olduğuna göre Kürtleri bu şekilde harekete getirmek fena bir plan degil. [23]

-“Sayfa No: 704 Belge: 469
29 Temmuz 1919
Amiral Sir A. Cathorpe’den Lord Curzon’a
Beyazıt ve Kara Kilisede on bin Kürt Ermenilere karşı ayaklandı. Biz şimdi çok garip bir durumdayız. Bu uzak bölgelere ve bu kuvvetlere karşı bir şey yapamayız. Sulh şartları müslümanların çok aleyhine ve hristiyanlarm çok lehine olması üstelik
Büyük Ermenistan hakkındaki söylentiler, Kürtleri Türklerin yanına itiyor. . Sh.193

-“Sayfa No: 734 –  Belge: 488 -18 Agusos 1919
Mr. Balfour’dan Lord Curon’a ;
Mr. Polk ile yaptığım konuşmadan öğrendiğime göre Amerikan Senatosu bütün  Türkiye’nin mandasını kabul edecek.

-Sayfa No: 735 –  Belge: 492 -19 Agustos 1919
Amiral Webb’den Lord Curzon’a :
Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir
  Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de bir Kürt Devleti olarak ingilizlerin himayesine bırakıyor.
Ben Amerikan misyonerlerinin tehlikeli hareketlerinden korkuyorum, din etkisinde kalıp halkın büyük çoğunluğunu teşkil eden müslümanlara kötü davranacaklardır.[24]

-“Sayfa No: 742 – Belge: 498  -27 Aguslos 1919
Mr. Hohlcr’dcn Mr. C Kerr’e :
Kürtlerin ve Ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez. Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezapotamya bakımındandır. Diğer taraftan Wilson beni korkutuyor ajanları devamlı hatalar yapıyorlar. Noel’e gelince fanatiğin biri. Ermenistan’ın ve Kurdistan’ın sınırlarının kesin olmadığı konusunda sizle aynı fikirdeyim.[25].

-“Sayfa No: 745 Belge: 501 – 31 Agustos 1919
Mr. Balfour’dan Lord Curzon’a:
Amerikalılar Türkleri tehdit ederek Ermenilere birşey olursa kendilerinin de son adamlarına kadar ortadan kaldırılacağın söylüyorlar. [26]

-“M. Cambon Turkiye’de 7 yıl kalıp Abdulhamid’e mali reform planları yapmıştır. Cambon-a göre, Türklerin mali kontrolü mümkündür. Türklerden hiç kimse bu işi anlayamaz, dolayısıyla sesleri çıkmaz.

Sayfa 58: Türkler yabancı kontrolünü kabul  ederler. Türk memurların maaşlarını aldıkları sürece sesleri çıkmaz. Mr. Cambon’a göre Biz bu durumdan yararlanarak Türkleri mali ve idari kontrole alırsak durum her bakımdan düzelir. . . . . . Müttefiklerin Türkiyede çok önemli mali ve politik çıkarları vardır.
Boğazları kontrol edip para alsak yılda bir milyon sterlin toplarız. [27]

-“ Sayfa 178 Türkleri yatıştrmak için izmir üstündeki isteklerini kabul etmiş görünelim. Yunanlılar daha fazla asker çıkartsınlar, sonra Türk isteklerini kabulden vazgeçeriz. [28]

-“ Sayfa 1 9 1 – İtalyan S. Nitti, Türklerin bütün arazilerini ellerinden aldık, bari ağır borç altına sokmayalım, diyor.
Sayfa 231 – İzmir’e bir Türk bayrağı asarak Türk varlığını kabul etmiş görünelim, diyorlar. . . . . .
Sayfa 258 – Venizelos, Türk bayrağı şehrin dışına asılsın. Giritte’de Türk bayrağı ada dışında bir kayalıkta asılıydı, diyor. . . . . .
Sayfa 258 – İngiltere Kürt devleti kurmak istedikleri bölgede çok fazla  maden olduğundan eminler. . . .

-“ Sayfa 280 Lord Curzon, Erzincanın da Ermenilere verilmesini, Karadenizde de, bir Lazistan kurup Ermenilerin mandasına vermek istiyor, bu teklifi diğer delegeler tarafından kabul edilmiyor. [29]

-“ Lloyd George, Sultana şöyle deriz: Biz bütün etleri alıyoruz sen de bir kaç kemikle yetin. Gerçekte Türkiye’den geri ne kaldı? En zengin, en verimli topraklarının hepsi ve imparatorluğun yarısı gitti. Bütün bunlara ilaveten boğazlar işgal edildi, üstelik bütün masrafları da Türkler ödeyecek. Simdi Sultan’a müjde verir gibi seni İstanbul’da bırakıyoruz, demenin anlamı var mı?

Mustafa Kemal’e gelince, Yunanlılar hariç Türkler herkesden dayak yediler. Kendilerinin 1 /3 i kadar olan Bulgaristan tarafından bile dövüldüler. Türklerin şöhreti yalancı bir şöhrettir ve müttefikler hala bu şöhretten dehşet duymaktadırlar. İngiltere kendi payına düşeni yapmağa hazırdır. Türklerle ancak savaşarak başarılabilir. [30]

-“ Sayfa No: 642 Belge: 71’e ikinci ek – 25 Mart 1920
Gelecekteki Ermeni devletinin kurulması hakkında rapor:
Ardahan, Batum ve imer vadisi verilecektir. Ermenistan’ın Kürdistan ve Türkiye’yle olan sınırı şöyledir: Karadeniz’de Yan batı deresinin bir kilometre batısı, Erzurum’da Zelfek dağına kadar olan yer, Güney batıda Hatap dağı, Erzurum ilinin batı sınırı, Karasu, Paluk çayı, Bağır Paşa çayı, Büyük Sultan Su, Aktaş. Masla Deresi, Murat Suyu, Güldere, Bitlis Suyu, v.b. [31]

-“ Lloyd George ve Lord Curzon, biz Türk meselesine çok fazla para sarf ettik bu bakımdan Amerika’-dan önce kendimizi düşünürüz, tezini savundular. [32]

-“ Sayfa No: 139 Belge: 13
Aynı toplatı.
Lloyd George, eğer Erzurum’suz Ermenistan olacaksa bu hiç bir zaman bir Ermenistan olamıyacaktır anlamına gelir, dedi. [33]

-“ Mütarekeden beri Amerikalı servet avcıları dünyanın her yerinde faaliyettedirler. Bunlardan en önemlisi Chester isimli ve hükümetçe de desteklenen bir firma doğal kaynakları 10 milyarın çok üstünde olan Turkiye’de haklar elde etmeğe çalışmaktadır. (Emperyalizm ve milliyetçilik s. 79)
Türkiye işgale uğrayınca Amerikan kapitalistleri de bu yağmadan hisse kapmak için İstanbul’a doldular. (The Rebirth of Turkey, Clair Price S. 125)
…… 1914 yılında pek az Amerikan vatandaşı Türkiye’ye ilgi duyabileceğimizi düşünebilirdi. 1920 de Amerikan Devlet Bakanı Bainbridge Colby, Lord Curzon başkanlığındaki İngiliz hükümetini uyararak Amerikan halkının Mezapotamya’ya ilgi duymakta olduğunu anlattı. Petrol meselesi çok önemliydi ve Amerikanın çıkarları buradaydı. [34]

 

İNGİLİZ BELGELERİNDE KÜRDİSTAN[35]

İngiliz kürdistan ve hatta Türkiye rejiminin entrikasını doğudaki olayları kışkırtmakla başlar. Bunun başlangıcını 1925 yılındaki Şeyh Sait isyanı alır.

İngilizler İsrail devletini kurdurdukları gibi, onların güvenini sağlayıp devam ettirmek amacıyla da özellikle ve özellikle bir kürt devletinin kurulmasında ısrarla çaba göstermişlerdir.

Bu amaçla doğuyu karış karış ajanlarıyla gezmiş, her yeri aşiret reisleriyle görüşerek çok iyi tanımaktadırlar.

Bu aynı zamanda İsrailin Vadedilmiş toprakları elde etmesi için bir köprü vazifesini de görecektir.

“FO 371/4191 Belge No: 16746 – 30 Ocak 1919

Askeri İstihbarat Şefi Dışişleri Müsteşar Vekiline selamlarını sunmakta ve kendisini Paris’teki İngiliz misyonundan 17 Ocak tarihinde alınan mektup hakkında bilgilendirmeyi istemektedir.
M. Picot (Fransız yetkilisi -çn.), 12 Ocak tarihli telgrafında “Musul’u da içerecek bağımsız bir Kürt Emirliği’nin kurulması ve bu bağımsız devletin Britanya mandasına verilmesi,” şeklindeki öneri hakkında Sör Mark Sykes’in kendisini bilgilendirmiş
olduğunu belirtmektedir.
M. Picot bu planı, Fransız çıkarlarına ters düştüğü, Keldani ve Nasturiler gibi geleneksel olarak Fransa tarafından himaye edilmiş halkları zarara uğratacağı gerekçesiyle göz önüne almayı reddetmiştir.[36]

– FO 371/4191 Belge No: 56928 – 12 Nisan 1919

Bağdat Siyasi Kısmı, 9 Nisan 1919
(Kahire, İstanbul, Simla (Hindistan -çn.) ve Tahran’a tekrar edilmiştir.)
Diyarbekir’in doğusundaki aşiretler arasında İngiliz karşıtı bir kışkırtmanın yürütülmekte olduğu gittikçe sarih hale gelmektedir. Çelişkili çeşitli haberlerden aşağıdaki olgular ortaya çıkmaktadır:
1. Önderleri a) Seyid Abdülkadir ve Seyid Taha’nın kardeşi,
b) Doktor Abdullah Cevdet, Süleyman Nazif ve Bedirhan’ın oğulları olan hareketin beyni İstanbul’dadır.
2. Kışkırtıcılar telgraf kullanımına ve Mardin ile Diyarbekir’deki görevlilerin desteğine sahiptirler.
3. Bildiriler yoluyla etkinlik göstermektedirler.
4. Ajanları oldukça etkindirler; Halep, Nusaybin, Cizre, Şırnak, Musul, Büyük Zap ve diğer yerlerde çalışmalar yürüttükleri bilinmektedir.
5. Hareket önemli başarı göstermektedir. Hareket sonucunda Halep, Midyat, Azeh, Goyan, Zaho’nun kuzey kısmında ve doğuya yayılan yerlerde karışıklıklar yaratan, bir Pankürt ve anti Hıristiyan hareket biçimine bürünmektedir.
6. Hareket şimdiden bir İngiliz subayının ölümüne ve Asuri mültecilerin dönüşünün süresiz bir şekilde ertelenmesine sebep olmuş görünmektedir.
7. (Hareketin -çn.) Bedirhan’ın oğlu Süreyya’nın başında olduğu bir Mısır şubesi vardır.
8. Eğer genel merkezle alakadar olunursa tüm hareket bir anda çökertilebilir; ancak alakadar olunmadan daha fazla ilerlerse hareket ilerde genel merkezsiz de yürüyecek bir düzeye erişebilir. (…)[37]

– Viranşehir ziyareti günlüğü, 11-18 Mayıs 1919.
11 Mayıs: Mutasarrıfın sağladığı 4 zaptiyenin refakatinde Urfa’dan hareket edip saat 14.45’te Karacaviran’a vardık.
12 Mayıs: 11.30’da Siverek’e vardık. Bir eskort ayarlayacağını söyleyen mutasarrıfla görüştüm. At sağlayamayınca, katırları önerdi. Beni gördüğüne pek memnun olmuş gözükmüyordu, ancak nazikti. Kırvar aşireti reisi Mahmut Efendi’den bizim için at sağlayan Zaza Kürtlerinin reisi Cudi Paşa tarafından mü­kemmel bir şekilde ağırlandım. Hepsi Kürt olan birçok resmi görevliyle ve yerel kişilerle görüştüm.
13 Mayıs: Siverek’ten ayrıldık ve 16.30’da Kırvarlardan Eyyüp Hoca’nın evine vardık. Beni çok iyi ağırladı ve bol bol siyaset konuştuk.
14 Mayıs: Saat 18.30’da Viranşehir’e vardık. Mahmut Bey’in evinde İbrahim Paşa’nın kardeşleri tarafından karşılandım. Oldukça dostaneydiler ve istediğim tüm bilgiyi vereceklerine söz verdiler. Daha çok Kürt ulusalcılığı üzerine ve nefret ettikleri Türkler hakkında konuştuk.
15 Mayıs: Sohbet ve öğlen yemeğinden sonra çadırdan çıktık. 1.5 saat güneye gittik; bundan önce bütün yerel görevliler saygılarını bildirmek üzere geldiler ve bunların birkaçı bizimle geldi. Öğleden sonraki görüşme çoğunlukla Barış Konferansı ve Milletler Cemiyeti üzerindeydi.
16 Mayıs: Sağanak yağmur; dolayısıyla ayrılış ertelendi. (…)
Akşam yemeğinden sonra Mahmut beni yalnız olarak bir odaya aldı ve gizli olarak konuştuk.
17 Mayıs: Ayrılırken Mahmut Bey 1-2 mil refakat etti; bundan sonrasını 8 aşiret üyesi, kaymakam tarafından sağlanan 1 Türk görevlisi ve 5 zaptiyenin eşliğinde devam ettik.
18 Mayıs: Saat 16.30’da Urfa’ya vardık.
imza-Yüzbaşı C. L. VVoolley.”
[38]

– MAHMUT BEY’İN MEKTUBU
Ekselansları Britanya Generali, Halep.
Saygılarımı sunduktan sonra, Yüzbaşı VVoolley’in buraya geldiğini ve kendisinden çok memnun kaldığımı belirtmek isterim.
Yüzbaşı, Britanya hükümetinin Milli ve komşu aşiretlerin Urfa bölgesindeki İngiliz birliklerine saldırıda bulunmak üzere toplantılar yaptıkları yolunda haberler aldığını ve kendisinin bu konuyu soruşturmak üzere gönderildiğini belirtti. Bu haberler doğru değildir. Böyle bir şeyi asla düşünmedik, çünkü böyle şeylerin ateşkes döneminde yapılması imkansızdır.
Babam zamanında Britanya hükümetiyle özel dostluğumuz vardı; ve şimdi biz sizden iyi niyet bekliyoruz. Bu tür iftiralara kulak asmamanızı istiyoruz ve bundan sonra herhangi birileri bizim hakkımızda bir şeyler söylerse bize bildirmenizi istirham ediyoruz. Size gerçeği bildireceğiz. Britanya hükümetine karşı hiçbir kötü niyet beslememekteyiz. Ancak eğer Anezeh, Bin Hazeyl veya İbn Muheyd gibi aşiretler sınırlarımızdan içeri girerlerse bunu yapmalarını engelleyeceğiz. Buna izin vermeyiz, çünkü bunlar her zaman disiplinsizdirler ve yalnızca karışıklık çıkarırlar.
Tüm kardeşlerim ve aşiretlerimin şeyhleri saygılarını iletirler.
Milli Aşiretleri Reisi Mahmut Bey ibn İbrahim Paşa”
[39]

– Hindistan Bürosu’ndan Dışişleri Bakanlık Müsteşarı’na,
Mezopotamya: İngiliz-Kürdistan İlişkileri
A. Ateşkes Öncesi Olaylar:
1. Kürdistan’la ilişkimiz 1917 yılında kuruldu; bu tarihten ateşkese kadar olan süreçte izlenen politika sadece askeri kaygı­lardan esinlendi.
2. Bağdat’a varışımızdan kısa bir süre sonra, Hanikin’deki en nüfuzlu Kürt olan Mustafa Paşa Bajlan, yardım istemek üzere bize geldi, (söylediğine göre -çn.) Ruslar bölgeyi yağmalamakta ve yıkmaktaydılar; bizzat kendisi soyulmuş ve küçük düşürülmüştü; kendilerini temin edecek bir şey yapılmazsa, Türk zulmünden kurtulmak için oldukça istekli olan Kürtler, bu yeni ve daha vahşi baskıdan kurtulmak için, ağırlıklarını, eski efendilerinin (Türkler -çn.) tarafına koyacaklardı. Ancak Ruslar çekilene ve Türkler de Diyala’dan dışarı atılana değin hiçbir şey yapılamadı. Bu da 1917-18 kışındaki saldırıda başarıldı.
Hanikin ve daha sonra da Kıfri ele geçirildi, aç insanlara yardım edildi, tarım canlandırıldı ve halkın desteği bize çevrildi. Korkunç acılar çekmişlerdi. Yiyecek o kadar kıttı ki yenebilir her kalitedeki buğday, arpa ve darı hepsi aynı fiyattan satıldı.
Haberleşme kanallarımızın aç haydutlarca tahrip edilmemesi için bir hükümet kurmak gerekiyordu. Aceleyle tohumluk getirildi ve sivil bürolar açıldı. Kendimizi bir yönetim oluşturmaya adamıştık.
1917 baharının sonunda, harmandan hemen önce, Türklerin Kerkük’ten atılmalarına karar verildi. Operasyonlar ba­şarılı oldu ve Kerkük ele geçirildi. (…)
24 Ekim 1918’de Türklere karşı nihai operasyonlar başlatıldı.
Ateşkes imzalandığı esnada 18. Bölük Musul’un hemen dı­şındaki bir noktaya kadar ilerlemişti; Levvin’e bağlı kol ise Altınköprü ve birkaç mil ötesine kadar ilerlemişti.
[40]

– FO 371/4193 13 Ekim 1919
Kürtler ve Ulusal Hareket.

…. Toplantı sonunda aşağıdaki karar oy birliğiyle alınmıştır.
“İngilizler bizim tek dostumuzdur ve Kürtler İngilizlerden başka hiçbir himayeci istememeye karar vermişlerdir.”
İstihbarat Örgütü Tarafından imzalanmıştır. Karadeniz Ordusu, İstanbul.
[41]

FO 371/12255 Belge No: E74 – 5 Ocak 1927 –  GİZLİ
Bay Clive’dan, 4 Ocak 1925, Tahran.
İran Genelkurmay Başkanının -Irak’taki İngiliz yetkilileri ile Şeyh Mahmut arasında- Şeyh Mahmut’u Kürdistan’da bağımsız yönetici olarak tanıyacak ve İngilizlerin Kürdistan’ın özerkli­ğinden yana olduklarını belirttikleri bir anlaşmanın kopyası mahiyetindeki bir belgeyi almış olduğunu gizli ve güvenilir bir kaynaktan öğrenmiş bulunmaktayım.” [42]

*************************   

 

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinin bir çok yerinde boğazımıza basıp küstahça tavırlarda bulunan İngilizlerin dehşet oyunlarından bahseder ve yüzlerine tükürür.[43]

-Bunların başında;” İngiliz iki yüz sene zarfında, tahakküm ettiği iki yüz milyon İslamdan iki yüz adamı Purutluğa (Protestanlık) çevirememiş ve çeviremez.[44]

Ve bizdeki bu menfi cereyanı şöyle izah eder:

Şimdi Kur’ân, İslâmiyet ve bu vatan zararına üç cereyan var:
Birincisi : Komünist, dinsizlik cereyanı. Bu cereyan, yüzde otuz, kırk adama zarar verebilir.
İkincisi : Eskiden beri müstemlekâtların Türklerle alâkalarını kesmek için, Türkiye dâiresinde dinsizliği neşretmek için, ifsad komitesi namında bir komite. Bu da yüzde on, yirmi adamı bozabilir.
Üçüncüsü : Garplılaşmak ve Hıristiyanlara benzemek ve bir nevi Purutluk mezhebini İslâmlar içinde yerleştirmeye çalışan ve dinde hissesi olmayan bir kısım siyasîler heyetidir. Bu cereyan yüzde, belki binde birisini Kur’ân ve İslâmiyet aleyhine çevirebilir.”[45]

-Ve bu münafıkane oyuna ve başımıza açtıkları tehlikeye şöyle dikkat çeker:

Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükümete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükümetin hakikî nokta-i istinadı ve kuvve-i mâneviyesinin membaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyiç etmekle şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid’aların bir derece def’ine medar olacağı halde, neden şiddetle harp aleyhinde çıktın ve bu meselenin âsâyişle halledilmesini dua ettin ve şiddetli bir surette mübtedi’lerin hükümetleri lehinde taraftar çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid’alara tarafgirliktir.
Elcevap: Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz-fakat kâfirlerin kılıcıyla değil! Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.”[46]

-Kaderin rolünü ise şöyle izah eder:

“Bu Alman mağlubiyetiyle neticelenen bu harpte Osmanlı Devletinin mağlubiyetinin hikmeti nedir?”
Cevaben Eski Said demiş ki: “Eğer galip olsaydık, medeniyet hatırı için çok mukaddesatı feda edecektik. Nasıl ki yedi sene sonra edildi. Ve medeniyet namıyla âlem-i İslam, hususan Haremeyn-i Şerifeyn gibi mevâki-i mübarekeye, Anadolu’da tatbik edilen rejim kolaylıkla, cebren teşmil ve tatbik edilecekti. inayet-i İlahiyeyle onların muhafazası için kader mağlubiyetimize fetva verdi.”
Aynen bu cevaptan yirmi sene sonra, yine gecede, “Bîtaraf kalıp, giden mülkünü geri almakla beraber, Mısır ve Hind’i de kurtararak, bizimle ittihata getirmek, siyaset-i âlemce en büyük muzafferiyet kazanmak varken, şüpheli, dağdağalı, faydasız bir düşmana (İngiliz) taraftarlık göstermekle muzaaf bir surette ve zararlı bir yolu tercih etmek, böyle zeki, belki dâhi insanların nazarında saklı kalmasının hikmeti nedir?” diye sual benden oldu.
Gelen cevap, manevi cânipten geldi. Bana denildi ki: “Sen, yirmi sene evvel manevi suale verdiğin cevap, senin bu sualine aynı cevaptır. Yani, eğer galip tarafı iltizam edilseydi, yine mimsiz medeniyet namına galibâne mümanaat görmeyecek bir tarzda, bu rejimi âlem-i İslama, mevki-i mübarekeye teşmil ve tatbik edilecekti. Üç yüz elli milyon İslamın selameti için bu zahir yanlışı görmediler, kör gibi hareket ettiler.”[47]

-“Sâdattan olan şerif i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten iken, zaaf gösterip, İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyne müstebidâne girmesine meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerifeyni, İngiliz siyasetinin, Âlem-i İslâmı aldatacak bir sûrette, merkez-i siyâsiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl-i bid’attan olan Vehhâbiler, hariçten medâr-ı istinad aramayarak, filcümle nim-müstakil bir siyaset-i İslâmiye takip ettiklerinden, şu cihette haklı olarak o gibi Ehl-i Sünnete galebe ettiler denilebilir. [48]

-Ve Bediüzzaman bu oyun düğüm noktasının Lozan da gerçekleştiğini şu tarihi belgeyle ifade ve ifşa eder.

Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; “Lozan’ın İçyüzü” diye yazılan makaleden.
İngiliz murahhas heyeti reisi Lord Gürzon, nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:
“Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz.”
Lozan’da Türk murahhas heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz ve teminatı veriyor ve diyor ki:
“Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an’ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri-yâni İsmet’in beslediği-azmin, inkâr edilmez delilidir.”
Harfi harfine iktibas ettiğimiz bu sözlerle, Türk başmurahhasının, yâni İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.
Konferansın birinci defasında Türk başmurahhası, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve baş başa seyahat… Sonra Ankara gizli meclis toplantıları… Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları ve karar: “Din öldürülecektir.”
Lozan Konferansının ikinci sayfası: “….. Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir.”
Nihaî Vesika:
Lozan Muahedesinden sonra, İngiltere Avam Kamarasında, “Türklerin istiklâlini niçin tanıdınız?” diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon’un verdiği cevap:
“İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.

Yani Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır.”
Artık bunun üzerine herşey ap açık anlaşılıyor, değil mi?

Gizli anlaşmanın entrikası:
Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum’dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
“Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum.”
Aynı Hayim Naum Türk murahhaslar heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.
Hayim Naum o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanında-emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mahut mevzuda Hayim Naum’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.
İşte bu ehemmiyetli vesika, tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.”[49]

-İngilizlerin bu sinsi planını yüz sene önce gören Bediüzzaman Hazretleri kürtlere hitaben şu beyanatta bulunmuştur:

-“Gavurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?
–Şimdilik biri necis, biri encestir. Tâhir-i mutlak yalnız desatir-i İslâmiyettir. Öyle ise iki cereyana da lanet!..
Evet, lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına onun izalesine çalışan necise
necis demekle, onu da kendimize sıçratmak maslahat olmasa gerektir.
Meselâ: Bir hınzır seni boğuyor, bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle
kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünûndur. Zâten bir cinnet-i müstevliye dünyaya dağılmıştır.”[50]

-“İslâm gaflet edip küstü. Hristiyanlık dini fen ve medeniyeti kendine maledip iki silahla
galebe çaldı.
Şimdi şarkta müthiş bir silah îmal ediliyor. Bunun hak kısmına sahip olmalı. Yoksa
yine küssek, onu da Hristiyanlık İslâmiyet aleyhinde istimal edecektir. Buna karşı
dayanılmaz.
Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir, bir kudsiyet almazsa söner. O desatire
kudsiyet verecek iki muazzam rakîb din var.
Şu keskin fikir gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silahını Hristiyanlık
dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, kudsiyet almak için İslâmiyete dehâlet etmeye
mecburdur.”[51]

-“S- Neden bu kadar (İ.G.Z.)(İngiliz) den nefret ediyorsun? Musalahasını da
istemiyorsun?
C- Sebeb bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, manen ahlâkımıza vurduğu
darbedir. Çekirdek halinde olan secaya-i seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası
iltiyam bulur; izzet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir.
Edirne Câmii’nde,-
Yani: Edirne Kapı Camiinde. –Naşir– -) bir İslâm hocasının lisanıyla, Venizelos gibi şeytan zalime dua ettirdi. Merkez-i Hilafette, müslümanlar lisanıyla hizb-üş şeytan olan (İ.G.Z.), Yunan askerlerini halaskâr, tathirci ilân ve karşısındaki güruh-u mücahidîni cani, zalim söylettirdi.
Acaba bir vâlide o dereceye getirilse ki; çocuğunu kendi eliyle öldürerek, müteessir
olmayarak, parça parça etse, hiç mümkün müdür ki, onda hissiyat-ı âliye ve ahlâk-ı
sâmiye intıfa etmesin?!.

S- Neden (İ.G.Z.) siyaseti galib çıkar?
C- Siyasetinin hassa-i mümeyyizesi; fitnekârlık, ihtilaftan istifade, menfaat yolunda her
alçaklığı irtikâb etmek, yalancılık, tahribkârlık, hariçte menfîliktir. Bir adam kocaman bir binayı bir günde harab eder, bir taburu ihtilale verir. Şu alçak siyasettir ki (K.T.T.- Kostantin’i kasd ediyor. –Naşir– -)ni zahiren tel’in ettiği halde, gizlice dehalet ediyor. Fenalık ve ahlâk-ı seyyie, siyasetine vasıta olduğu için, her yerde ahlâk-ı seyyieyi himaye ederek teşci’ eder. Şimdiki İstanbul hali şahiddir.

S- Anadolu’da pekçok zulüm ediliyor ve pekçok müslümanlar i’dam ediliyor.
Neden böyle yapıyorlar?
C- Evet maatteessüf pek feci’ şeyler oluyor. Fakat asıl sebeb; mel’un mimsiz medeniyet,
öyle zalimane bir silâh, şu harb-i vahşiyaneye vermiştir ki, o silâhın karşısında dayanmak, onun naziriyle mukabele etmek lâzım gelir. Şeşhane ile mitralyoza mukabele edilmez.
İşte o silâh, o düstur ki, medeniyet harbin eline vermiştir; ben de kendi gözümle Grandük Nikolaviç’in namına iki emri gördüm.
Der: “Askerimize bir köyden bir tüfenk açılsa, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”
İkinci emri de: “Bir cemaatte bir adam, cephe zararına bize hıyanet etse, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”
İşte böyle azlam bir düstur ile (İ.G.Z.) Anadolu’ya hücum ediyor.”[52]

Bediüzzaman 1920’de İngilizlerin İstanbul’a tasallut ve işgali zamanında Türkçe ve
Arabça olarak müellifi tarafından yazılmış ve neşredilmiş olan Hutuvat-ı Sitte -yani altı adım ve maddede- adlı eserinde İngilizler hakkında gayet ağır ve yerinde şu tesbit ve teşhisi yapar;

“Herbir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, altı hutuvatıyla âlem-i İslâmı ifsad için: İnsanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menba’ları ve tabiatlarındaki muzır ma’denleri fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.
Kimin hırs-ı intikamını, kimin hırs-ı câhını, kimin tama’ını, kimin humkunu, kimin
dinsizliğini, hattâ en garibi, kimin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.”[53]

-“Ey Kürdler! Görüyorum ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen, taaffün eden
bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız; sebeb-i saadetimiz olan meşrutiyeti takviye için fikr-i milliyeti haffar yapıp ma’rifet ve fazîleti
eline veriniz!.. Şu yerlerde de bir küngân atınız, tâ bir kemâlât pınarı bizde de çıksın.
Yoksa daima dilenci olacaksınız. Ya susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız veya
tenbeldirler. Eğer siz insan olsanız, hükumet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenalıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.[54]

-“Altıyüz seneden beri bayrak-ı tevhidi umum âleme karşı i’la eden, ve istibdada şiddet-i itaât; ve terk-i âdât-ı milliye ile ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim.
Ona bedel: Onların akıl ve mârifetinden istifade edeceğiz. Ve asaletimizi de göstereceğiz.
Elhasıl: Türkler, bizim aklımız… Biz de onların kuvveti… Mecmuumuz bir iyi insan

oluruz. Hodserane yapmayacağız. Bu azmimizle başka unsurlara ders-i ibret vereceğiz. İyi evlad böyle olur. Hem de istibdad zamanında bir batman itaât etmişsek, şimdi on batman itaât ve ittihad lâzımdır. Zîrâ, şimdi sırf menfaâtı göreceğiz. Çünkü hükûmet-i meşruta, hakikî hükûmet-i meşruâdır.
Elhasıl: İttifakta kuvvet var. İttihadda hayat var. Uhuvvette saadet var. İtaât-ı hükûmette selâmet var. Hablül metin-i ittihada, ve şerît-i muhabbete sarılmak zarurîdir.”[55]

-“Ey Kürd Milleti!
İttifakda kuvvet, ittihadda hayat, kardeşlikte saâdet ve hükümette selâmet vardır.
İttihadın ipini (zincirini) ve muhabbetin şeridini iyi tutun ki, sizi belâdan halâs etsin. Size bir şey söyleyeceğim, kulağınızı iyi verin. Biliniz ki; bizim üç cevherimiz vardır, ki bunlar muhafazalarını bizden istemektedirler.
Birincisi: İslâmiyettir ki, milyonlarla şüheda onun bahasına kanlarını vermişlerdir.
İkincisi: İnsaniyettir ki, biz aklî hizmetlerle civanmerdânelik ve insanlığımızı halkın
nazarında dünyaya güstermemiz lâzımdır.
Üçüncüsü: Milliyetimizdir ki, bize meziyet vermiştir. Eskiler bu iyilik ve meziyetiyle
yaşamaktadırlar. Biz de milliyetimizin korunması yolunda çalışmalıyız ki, kabirlerinde
yatanların ruhlarını şad edelim.
Bundan başka: Bizim üç düşmanımız vardır ki, bizi harab etmektedir. Bu düşmanlardan birincisi fakirliktir. İstanbul’un kırk bin hammalı bunun delilidir.
İkincisi: Cehalet ve okumamazlıktır. Bizde binde birinin gazeteleri okuyamaması
onun delilidir.
Üçüncüsü: Düşmanlık ve ihtilâftır ki, bu adavet kuvvetimizi tüketmektedir. Bizi de
terbiyeye müstehak eyler. Hükûmet de insafsızlığından bize zulüm ediyordu.
Bunu işittikten sonra biliniz ki, tek çaremiz şudur: Biz üç elmas kılıncı elimize
almalıyız. Tâ ki o üç cevherimizi elimizden etmemeli… Ve o her üç düşmanımızı
üzerimize saldırtmamalı. İşte o kılınç: Adalet, maarif ve okumadır.
İkinci kılınç: Millî ittifak ve muhabbettir.
Üçüncüsü: Her insanın kendi işini kendisinin yapmasıdır.. Ve sefiller gibi halkın
himmet ve yardımına muntazır olmamak ve vasiyetlere sırtı dayamamaktır.
Ve sonuç olarak: Okuma, okuma, okuma!.. Ve elele verme, elele verme, elele verme!..”[56]

-“Görülmüyor mu ki; en hürriyetperver maskesini takan, (İ.G.) (ilk baskı: “En
hürriyet-perverleri olan İngiliz”) elini uzatıp arıyor. Nerede Hristiyan bulsa, hayat veriyor.
İşte Habeş, Sudan. İşte Tayyar, Ertuşî. İşte Lübnan, Havran. İşte Mal-Sur ve Arnavut. İşte Kürd ve Ermeni, Türk ve Rum ilâ âhir…”[57]

MEHMET ÖZÇELİK

03-09-2018

[1] İNGİLİZ GİZLİ BELGELERİNDE TÜRKİYE. EROL ULUBELEN. 5.8.1967.

[2] Sh.9.

[3] Sh.10..

[4] (Fazla bilgi için Emperyalizm ve Milliyetçilik) Sh.13.

[5] Sh. 17.

[6] Sh.31.

[7] Sh. 31.

[8] Sh.33.

[9] Sh.54.

[10] Sh.58.

[11] Sh.63-64.

[12] Sh.64-65.

[13] Sh.75.

[14] Sh.75-76.

[15] Sh.95.

[16] Sh.96.

[17] (Foreig affairs, Cilt 7 Sayfa 398 .E. M. Eale) Sh.160-161.

[18] Age. Sh.162.

[19] Age. Sh.167.

[20] Age. Sh.169.

[21] Age. Sh.184.

[22] Age. Sh.192.

[23] Age. 192-193.

[24] Age. Sh.194-195.

[25] Age. Sh.195.

[26] Age. Sh.196.

[27] Age. Sh.214.

[28] Age. Sh.216.

[29] Age. Sh.216.

[30] Age. Sh.220.

[31] Age. Sh.225.

[32] Age. Sh.226.

[33] Age. Sh.231.

[34] Age. (Political Science Quarterly C. 39 S. 265, Mead Earle) . Sh.273-274.

[35] MESUT YEĞEN.İNGİLİZ BELGELERİNDE KÜRDİSTAN.311 sahife.

[36] Age. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı” Sh.35.

[37] Age. 39-40.

[38] Age.Sh.55-56.

[39] Age. Sh.61-62.

[40] Age.Sh.103-104.

[41] Age. Sh.116-117.

[42] Age. Sh.225.

[43] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/arama/%c4%b0ngiliz

[44] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/beyanat-ve-tenvirler/beyanat-ve-tenvirler/251

[45] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/emirdag-lahikasi/demokratlara-buyuk-bir-hakikati-ihtar/423

[46] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/lemalar/on-altinci-lem-a/107

[47] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/kastamonu-lahikasi/sayfa/19

[48] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/mektubat/yirmi-sekizinci-mektub/354

[49] http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/emirdag-lahikasi/nihai-vesika/277

[50] Asar-ı Bediiyye. Sh.62.

[51] Age.Sh.67.

[52] Age.84-85.

[53] Age.93.

[54] Age.242.

[55] Age.346.

[56] Age.362.

[57] Age.134.

No ResponsesEylül 15th, 2018

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER-ÇİN- RUSYA- ÖZBEKİSTAN

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER

ÇİN- RUSYA- ÖZBEKİSTAN

Çin: Çin mezalimi altında bulunan Doğu Türkistan’da Uygur asıllı Müslüman
Türklere yönelik yeryüzünde örneği bulunmayan korkunç uygulamalarla işkenceler yapılmaktadır. 21. yüzyılda gerçekleştirilen bu vahşet karşısında, barışın timsali olduğu iddiasındaki Avrupa ülkeleri ve İslam Devletleri sessizliklerini korumaktadırlar.

…1927’de komünistlerin başına geçen Mao Zedong, Çu Enlay ve Çu Di’ ile Komünist Partisi güçlenerek ülke çapında teşkilatlanmaya, hükümet kuvvetleri ile çarpışmaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sona erince, Mao Zedong yönetimindeki komünist birlikleri ülkeye hâkim olmayı başarmışlardır. ABD, milliyetçilere yardım eder görünmüş; ancak Çin’e gönderdiği diplomatlar milliyetçilerin aleyhine çalışmış ve komünistlerin ülkeye hâkim olmasına sebep olmuşlardır.

… 2.200 yıllık tarihi ile dünyanın en kadim medeniyetlerine ev sahipliği yapan Türkistan toprakları, yıllardır Çin işgali altında işkencelere maruz bırakılmaktadır.
Çin, bölge üzerinde hâkimiyetini, Doğu Türkistan topraklarının Çin’e ait olduğu iddiasına dayandırmaktadır. Oysa tarihî kaynaklar bu iddiayı çürütmektedir.

…Bugün bütün dünya devletlerinin Çin Halk Cumhuriyeti’nin masum insanlara uyguladığı vahşete duyarsız kalması ya da herhangi bir yaptırıma tâbî tutmayarak sloganik söylemlerin ötesine varmayan tepkiler göstermesi, Komünist rejimin insanlık dışı işkenceleri istediği biçimde gerçekleştirmesini beslemektedir. Özellikle Müslümanlara yapılan katı uygulamalar masum insanların günlük hayatının bir parçası durumuna dönüşmüş ve bölge ağır şartlar altında varlığını güç-bela devam ettirmeye çalışmaktadır.

…Çin; insanlığa büyük bir dram yaşatmaktadır. Zorunlu kürtaj uygulaması da Çin’in daha uzun vadeli planlar yaptığının göstergesidir.

******************  

RUSYA: SSCB’nin dağılmasıyla zor zamanlar geçiren, hep bir kapalı kutu içerisinde
kalan Rusya; içinde yaşadığı bunalımlar, ekonomik sıkıntılar, katı disiplininden asla taviz vermeyen yapısı, hatta eski dönem imparatorluk bilincini yakalamaya çalışırken, terör maskesi altında ülke içi ve dışı zulümlerine de devam ediyor.

…Otuz yıldan fazla süren Stalin diktatörlüğünde, resmî rakamlara göre 52 milyon kişi tutuklanırken, 6 milyon kişi de hiçbir sorgulama yapılmadan sürgüne gönderildi. Sürgünler ve soykırımlarla dolu bu dönem, yaklaşık 20 milyon insanın ölümüne sebep oldu.

…1917 Bolşevik İhtilali’nden sonra karşıtlarını yok etmeye başlayan Sovyet rejimi; 1930’ların sonunda kendi vatandaşlarını ‘temizlik’ adı altında görülmemiş baskı ve katliamlara tabi tutarken, aralarında Sovyet Almanların, Kırım ve Ahıska Türklerinin, Çeçen ve İnguşların da olduğu pek çok milleti sürgüne yollamıştır. Sürgün sırasında insanlar zor yol şartlarında hayatlarını kaybederken, geride bıraktıkları mülklerine de el konulmuştur.

…Rusya, özellikle Orta Asya’da halkı Müslüman olan ülkelerde hiçbir İslamî unsurun
varlığına müsaade etmiyor. Azerbaycan, Tacikistan ve Kazakistan da Rusya’nın bu politikasına uygun hareket ediyor. Azerbaycan’da ezanın yasaklanması ve camilerin yıkılması gibi uygulamalar olayın boyutlarını gözler önüne seriyor.
Tacikistan’da 18 yaşından küçüklerin ibadethanelere gitmesi yasak, Kazakistan’da da benzer uygulamalar sergileniyor

…Rusya; Basra Körfezi’ne, Ortadoğu petrollerine ve Hint Okyanusu’na inme planlarının bir parçası olarak 1979-1988 yılları arasında işgal altında tuttuğu Afganistan’da yüzbinlerce sivili katletti. Camileri ve türbeleri yıkan, su kuyularını zehirleyen, yerleşim birimlerini yok eden ve diğer canlıları telef eden Rusya, bu uygulamalarıyla bölgeyi tamamen yok etmeye çalışmıştı.

…Geçtiğimiz 20 yılda 300 kadar gazetecinin faili meçhullerle hayatını kaybettiği Rusya’da basın özgürlüğü kavramı da her konuda olduğu gibi devletin elinde tutuluyor.

…1994 yılından bu yana Çeçenistan’da soykırım uygulayan Rusya, resmi açıklamalara
göre son 12 yılda 17 bini çocuk olmak üzere 87 bin kişinin hayatını kaybetmesine, 185 bin kişinin yaralanmasına ve 172 bin kişinin de evini terk etmesine sebep oldu.

…Olivier Roy bu süreci şu cümlelerle özetler:
“1865-1920 arasında Orta Asya’nın fethi, Rus İmparatorluğu’nun yüzyıllar süren seküler genişleme sürecinin müslüman topluluklar aleyhine sonuçlanmasından başka bir şey değildir.”
Roy 16. yüzyılın ortalarında başlayan bu işgal sürecinde Rusların sürekli olarak Müslümanlarla çatıştığını ifade eder:
“… Rusya için, 1552’de Kazan’ın alınmasından 1920’de Buhara’nın alınmasına kadar müslümanlarla hem zamanda (17. yüzyıldaki kısa bir duraklama hariç), hem de mekânda sürekli bir çatışma vardır.”

…1917’de Lenin önderliğinde gerçekleşen Bolşevik Devrimi’nin ardından, I. Dünya Savaşı’ndan kalan zorlu koşullarının da etkisiyle ülkede plansız bir ekonomik süreç yaşanmış, “savaş komünizmi” adı verilen dönemde her şeyin devletleştirilmesi sebebiyle özellikle kırsal kesimde kıtlık başgöstermiş, 1920-1921 yıllarında yaklaşık 20 milyon insan kıtlıktan etkilenirken, milyonlarca insan açlık sebebiyle yaşamını yitirmiştir.

…başkent Moskova’ya taşınmış, ihtilal karşıtları ile kanlı bir içsavaşa girişilmiştir. 1917-1922 yılları arasında devam eden savaşta yaklaşık 3 milyon insan hayatını
kaybetmiştir. Komünist rejimin savaştan galip ayrılmasının ardından, Polonya ve Finlandiya ile sınırlar belirlenmiş, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan gibi çarlık dönemi sonrası geçici bir bağımsızlık dönemi yaşayan devletler ele geçirilmiş, Ukrayna, Belarus ve Transkafkasya ile birleşilmiş ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği oluşturularak anayasası 6 Temmuz 1923’te yürürlüğe girmiştir. Bu birliğe daha sonra 1924’te Özbekistan ve Türkmenistan, 1929’da da Tacikistan katılmıştır.

…Sovyet rejimi, sınırları içerisindeki Müslüman nüfusu hayatın her alanında acımasız uygulamalara tabi tutarken, ülkenin büyük çoğunluğunun bağlı olduğu Hristiyanlığa karşı da tam bir sindirme ve yok etme politikası uygulamıştır. Bu süreç ateizmi benimsemiş olan Lenin ile başlamış, Stalin döneminde daha da şiddetlenerek devam etmiştir. Kilise’nin Çarlık rejimine yakın siyasî tavrı da bu düşmanlıkta rol oynamıştır. Bu kapsamda Kilise’ye ait mülklere el konulmuş, dinî kurumların eğitim üzerindeki etkinliğine son verilmiş, din adamları katledilmiş ya da sürgüne gönderilmiş, kiliseler de tek tek kapatılmaya başlanmıştır.

…1917’de Çarlık Rusyasında 77.767 olan Rus Ortodoks Kilisesi’ne ait kilise ve mabed sayısı 1928’de 28.560’a, Katolik Kilisesi’ne ait mabed sayısı 4.233’ten 128’e, sinagog sayısı 6.059’dan 261’e, cami ve mescid sayısı ise 24.582’den 2.293’e düşmüştür.

Ülkede 1920’lerden itibaren bu uygulamaların hayata geçirilmesinde Militan Ateistler Birliği de önemli rol oynamıştır. “Dinle mücadele sosyalizm için mücadeledir” sloganıyla hareket eden birlik ülke çapında 5.7 milyon üyeye ulaşmıştır. Din adamları üzerindeki baskı ve takiplerin arttığı 1930’lu yıllarda, 165 bin kişi kilise ile irtibatı olduğu gerekçesi ile sürgün edilmiş, bunlardan 107 bini de idam edilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı ve Almanya karşısında girişilen mücadele SSCB açısından oldukça ağır sonuçlar doğurmuştur. Savaşta yaklaşık 7.5 milyon asker, 6-8 milyon sivil insan yaşamını yitirmiş, 25 milyon insanın evi tahrip edilmiş

…1985 yılında yönetime gelen Mikhail Gorbaçov’un sistemi ayakta tutmaya çalışan
“açıklık” (glasnost) ve “yeniden yapılanma” (perestroika) hamleleri Sovyetler Birliği’nin dağılmasını önleyememiş ve 1991 yılı sonunda Sovyetler Birliği rejimi son bulmuştur.

…Afgan işgalinde Garak Camalbekov adlı Sovyet askeri şunları anlatmaktadır:
“ …Tanklar köylerdeki evlerin üzerinden geçerek, birçok evi yerle bir etti. Bir evin üzerinden tankla geçerken, ben tankın içinde olduğum halde çocukların ve kadınların çığlıklarını duyabiliyordum.”

…Ruslarla yapılan 1994-1996 yılları arasında devam eden ilk savaşta yaklaşık 100 bin Çeçen hayatını kaybetmiş ve yaklaşık 400 bin Çeçen de mülteci konumuna düşmüştür.

…Çeçenistan’daki ikinci işgal sırasında yaklaşık 150 bin Çeçen hayatını kaybetmiştir. Toplam 424 köyden 270’i kullanılamaz hale gelmiştir. Bu işgalle birlikte toplam mülteci sayısı 500 bini geçmiştir.

**********************    

…ÖZBEKİSTAN: Özbekistan’da Devlet Başkanı İslam Kerimov’a en ufak bir muhalefet bile şiddetle cezalandırılırken, inanç özgürlüğü alanındaki kısıtlamalar bakımından Özbekistan dünyada parmakla gösterilecek bir konumda bulunuyor.

MEHMET ÖZÇELİK

30-08-2018

Kaynak: TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katliamlar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

Tarihten bugüne Rusya ihlal karnesi raporu.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Almanya.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Hollanda.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-İsrail.

Yirminci yüzyılda soykırım ve katliamlar.

Soykırımları unutma!

Sömürgeden soykırıma-Arakan!

 

No ResponsesEylül 13th, 2018

GECELERDE SEFER GECELERE SEFER

GECELERDE SEFER GECELERE SEFER

Günahımıza ağlayalım

Kalbimizi yağlayalım

Sevdamızı anlayalım

Her gece ve her zaman.

 

Günahımıza ağlasak

Şeytanımızı bağlasak

Düşmanımızı dağlasak

Her gece ve her zaman

 

Uzaklarda arama

Derinlerde derleme

Bizimki nefsimizde

Her gece ve her zaman .

 

Geceler geceler

Gündüze perde geceler

Gündüzleri örterken

Kalbe hece geceler.

 

Hüznün adı geceler

Hüzün verdi geceler

Gündüz kıymet bilmezken

Hüzünle geldi geceler.

 

Sevda kara, Gece kara

Hüzün bulut, kapkara

Kalpte açarken yara

Hüzünle geldi geceler.

 

Sabah -akşam -yatsı

Sırları saklayan geceler

Günahlarımı örterken

Kullukla gelen geceler

 

Alem suskun ve sükun

Konuşan ben ve geceler

Allah’a yönelirken eller

O ve ben-li geceler.

 

Sefer-le çıktık sefere

Hem gündüz hem gece

Gönlümdeki pencere

Nice hece hece…

Mehmet Özçelik

10-09-2018

DİVAN Edebiyatı Kulübü paylaştı: 2 Aralık 2016 Cuma

No ResponsesEylül 12th, 2018

OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ RUS İLİŞKİLERİ

OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ RUS İLİŞKİLERİ

-“ İngiltere ve Avusturya elçilerinin; Katoliklerin Papa’ya bağlı oluşları gibi Ermenilerin de İstanbul’daki Ermeni Patrikliği’nden koparılarak Ermeni milleti tarafından dinî otorite olarak kabul edilen Üçkilise Patriği’ne (Eçmiyazin Katogikosu’na) bağlanmasıı amacıyla Üçkilise’den İzmit’e bir papaz gönderildiğini,
bunun Ermenilerin Rusya’nın tabiiyeti altına girmesine yol açacağını, kendilerinin ise bu durum karşısında sessiz kalamayacaklarını bildirerek Osmanlı Devleti’nden buna karşı tedbir almasını istemeleri üzerine yapılan tahkikat sonucunda böyle bir durumun tesbit edilemediği”[1]

-“ Rusya tarafından kaçırılarak hapsedilen Üçkilise Ermeni murahhasasının kurtarılması için Bayezid Ordu Kumandanlığınca yapılan teşebbüslerden herhangi bir sonuç alınamadığı”[2]

-“ Bitlis Valiliğince sorgulanan Ermeni Vartan’ın konuşmaması üzerine, hapishanede ajan olarak kullanılan bir kişiye Rusya’nın Van konsolosunun kendisine vaad ettiği bin lira karşılığında hizmet verdiğini ifade ettiği”[3]

-“ Rusya sınırında Ermenilerin yerleşik olduğu bazı köylerde halka Rus memurlar tarafından silah verildiğinin Dördüncü Ordu Müşiriyeti’nden bildirilmesi üzerine durumun bölgedeki şehbenderliğe sorularak alınacak bilgilerin iletilmesinin Sadâret tarafından istendiği”[4]

-“ Rusya’nın Kars tarafındaki ordusunun askerlerinden olup Erzurum’a kaçan ve orada Müslüman olan Yovan adlı şahsın, Rusya’ya giden Ermenilerin Rus ordusunda askerî eğitim gördüklerini bildirdiği”[5]

-“ İstanbul’da Ermeni komitesi tarafından öldürülen Haçik’in üzerinde çıkan evraktaki mührün Rus uyruklu Agop Arakelof”a ait olduğunun anlaşılması üzerine Arakelof’un yakalanması ve odasındaki mührün alınması için Rusya Büyükelçiliği’nden istenen tercümanın kasıtlı olarak geç gönderildiği ve mührün tesliminde de zorluklar çıkarıldığından iki ülke arasındaki dostluk ilişkilerinin devamı için Büyükelçi Nelidoff’un yerine daha uyumlu birinin görevlendirilmesi konusunun Rusya Dışişleri Bakanı Giers’e iletilmesi”[6]

-“ Ermeniler tarafından Eçmiyazin Kilisesi’nde toplanan paranın büyük bir kısmının silah almak üzere İngiltere’ye gönderildiği ve İran veya Rusya yoluyla Tiflis’e nakledileceği haber verilen bu silahlar Tiflis’e geldiği zaman toplatılması hususunda Rus Hükümeti tarafından memurlara emir verildiğine dair istihbarat alındığı”[7]

-“ Karışıklık esnasında Osmanlı Bankası dahilinde yaralanan Ermenilerin Şişli’deki Rusya Hastanesi’ne yatırıldıkları ve Rusya büyükelçisi ile tercümanının tütün ve harçlık vererek tedavilerinin dikkatli yapılması hususunda tembihlerde bulundukları, büyükelçi tarafından yaralıların on beş gün içinde iyileşerek Malta’ya gönderilecekleri açıklamasının yapıldığı, Büyükelçilik Tercümanı Maksimof’un da iki günde bir Ermenileri ziyaret ettiği”[8]

-“ Dersaâdet’te bazı bombalama eylemlerine katılan Ermenilerin Rusya sınırından geldikleri ve bu eylemlerin Rusya’nın teşvikiyle olduğuna dair İngilizler ve İranlılar tarafından söylentiler yayıldığından Rusya Hükümeti tarafından basın ve sair yollarla tekzip için Petersburg Sefâreti tarafından girişimlerde bulunulması”[9]

********************   

OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ RUS İLİŞKİLERİ-2-

-“Rusya’nın Çolaklı köyünde toplanan 150 kadar Ermeni’nin kordonları ve Müslüman köylerini basacaklarının haber alındığı”[10]

-“Ermenilerin Rusya’nın Sithan sınır kapısı yakınında bulunan Sarıaçı depolarına silah ve cephane getirdikleri, Sithan ile civarındaki köylerde serbestçe dolaşan Laz kıyafetindeki Ermenilere Rus memurlar tarafından müdahale edilmediği ve Tiflis’ten Aleksandropol’e (Gümrü) çok sayıda Dragon atlısının geldiği”[11]

-“Rusya’nın Kars, Kağızman ve Tiflis ile Osmanlı sınırına yakın Karakurt mevkiindeki köylerde serbestçe dolaşan Ermeni çetelerine Rus Hükümeti tarafından müdahale edilmediği / Pasinler ile Karakilise’nin karşı tarafında Rus sınırındaki Ermeni köylerinde 40-50 kişilik Ermeni çetelerinin bulunduğu”[12]

-“Kars ve Tiflis şehbenderlerinden, Osmanlı sınırına yakın Başköy ve Armutlu ile diğer Rus köylerine gelen Ermenilerin Rus memurları tarafından iskân için Kars ve Tiflis havalisine gönderildiklerine ilişkin malumatın bildirilmesinin istendiği”[13]

-“Ermenilerin Osmanlı topraklarında karışıklık çıkarmak amacıyla Kars, Soğanlı ve Kızılkilise civarında bir takım hazırlıklar yapmakta oldukları, ülkeye sokmak üzere bomba hazırladıkları ve kendilerine hudutta bulunan Ermeni asıllı Rus memurlarından birinin göz yumduğu Kars Şehbenderliği ile Erzurum Vilayeti’nden bildirildiğinden gerekli tedbirlerin alınması hususunda Dahiliye Nezâretince ilgili vilayetlere tebligatta bulunulması”[14]

-“Rusya’daki karışıklıklardan istifade ederek İran’a geçip Osmanlı topraklarına tecavüz etme niyetinde olan Ermenilere müsaade edilmemesi hususunda İran Hükümeti nezdinde gerekli teşebbüslerde bulunulduğu”[15]

 

***************************    

Ruslar ermenileri Abd ve batı da kürtleri tahrik edip isyana teşvik ediyor, destekliyor, her türlü maddi manevi yardımı yapıyor.

“Rusya’da bulunan ve baskılardan dolayı Osmanlı Devleti’ne dönmek isteyen Ermenilerin büyük bir bölümünün fesat erbabından oldukları için söz konusu taleplerinin kabulü mümkün olmadığından sınırda tedbirler alınması gerektiği”[16]

-“ Erzurum vilayetinde bazı Ermenilerin Erzurum Rusya konsolosunun teşvikiyle mezhep ve tâbiiyetlerini değiştirmeye çalıştıkları / İngiltere ile Rusya arasında anlaşma sağlandığı ve Rusya’nın Erzurum bölgesindeki Ermenileri isyana teşvik ettiği”[17]

-“ Erzurum Rusya başkonsolosunun bazı Ermeni köylülerini Osmanlı vatandaşlığından çıkmaları konusunda teşvik ettiği, Bitlis vilayetindeki Rusya konsolosunun vatandaşlık talebinde bulunan Ermenileri kaydedip hane başına para verdiği ve Vilayet Umur-ı Ecnebiye Müdürü Hekimyan’ın da bu işlerle uğraştığı”[18]

-“ Muş’ta Ermeni Murahhasa Vekili Goriun ile Rusya konsolosu önderliğinde yeni bir karışıklık hedeflendiği, Erzurum, Bitlis ve Van vilâyetlerinde Ermenilerin Rusya’ya göçeceklerinin Rusya konsolosu tarafından bildirildiği, Van’da 160 kadar silahlı Ermeni fedainin bulunduğu, Ermenilerin kendilerine haksızlık yapıldığı iddialarının tamamen asılsız olduğu, son on yıl içerisinde pasaportsuz olarak diğer ülkelere giden Ermenilere firarî statüsüyle muamele edilip kanunların gereği yapıldığı halde konsolos ve diğer yabancı görevlilerin kışkırtmaları ile Ermenilerin inatçı ve şımarık tavırları sebebiyle işlerin bir türlü sonuçlanamadığı”[19]

-“ Muş Ovası’ndaki Ermeni köylerinde gizlenen ve Osmanlı ordusunun takibatı neticesinde Sason taraflarındaki dağlara kaçmış olan Ermeni çete mensuplarından bir kısmının Muş’a gelen Rus konsolosunun teşvikiyle Van taraflarına gittikleri ve yine söz konusu konsolosun bu bölgedeki Ermenileri Rusya’ya firar hususunda teşvik ettiği”[20]

-“ İran’daki Ermeni fedailerine Osmanlı ülkesinde karışıklık çıkarmaları için Rusya tarafından silah verildiği ve her türlü masrafları Rusya Hükümeti tarafından karşılanmak üzere bazı çete reisleriyle anlaşma yapıldığı”[21]

-“ Rusların Rumiye ve Tebriz’de birçok silah ve cephanesinin bulunduğu ve Osmanlı Devleti ile Rusya arasında çıkabilecek bir savaşta Van’a hücum etmek üzere Selmas çevresinde 2.000 Ermeni’nin toplandığının güvenilir kaynaklardan haber alındığı”[22]

-“ Muş’tan Kafkasya’ya geçen Ermeni komitelerinin Rusya’dan çok sayıda tüfek getirdiklerinin Umum Erkân-ı Harbiye Dairesi’nden bildirildiği”[23]

-“ Rusların Kafkasya’ya komşu Osmanlı vilayetlerini ele geçirmek maksadıyla Erzurum, Van, Bitlis ve Bayezid’deki Rus konsoloslukları ve fennî araştırmalar yapmak bahanesiyle Bayezid’e gelen üç Rus profesör aracılığıyla bu vilayetlerde karışıklık çıkarmaya çalıştıkları ve askerî hazırlıklarda bulunduklar / Van’daki Ermenilerin
Ruslar tarafından ihtilâle teşvik edildiği, bu bahaneyle Van vilayetine asker sevk edilmek istendiği, Rusya’nın Van, Hoy ve Rumiye konsoloslarının Ermenileri kışkırtarak Osmanlı sınırı civarında karışıklık çıkarmak için onlarla birlikte çalıştıkları, Van ile Rumiye arasında ticaret maksadıyla gidip gelen Vanlı Ermenak’ın Ruslara
hizmet ettiğinin anlaşıldığı”[24]

-“ Rusya’dan Anadolu’ya bazı Ermeni ihtilâlcilerin gönderileceği / Rusya Hükümeti’nin yapılan ıslahatları akamete uğratmak için girişimlerde bulunmak düşüncesinde olduğu ve bunun için de bazı hazırlıklara teşebbüs ettiği”[25]

-“ Anadolu’da birçok cinayet işledikten sonra Varna’ya iltica eden Zeytunlu Antranik’in çeteler oluşturmak maksadıyla Kafkasya’ya gönderilmek üzere Rus Hükümeti tarafından davet edildiği”[26]

-“ Kars ve Ardahan civarında yerli Ermenilerce katledilen Müslüman erkeklerin sayısının 30.000’e ulaştığı, Ruslara esir düşüp muhafazası Ermenilere verilen Osmanlı askerlerine yönelik kötü muamele ve adam öldürme gibi uluslararası hukuk kurallarına aykırı davranışlar hakkında diplomatik girişimlerde bulunulduğu”[27]

-“ Ermenilerin Ruslar tarafından organize edilerek Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmak için cepheye sevk edildikleri”[28]

-“ Rusya Hükümeti’nin Kafkasyalı bazı Ermenilere Müslüman pasaportu vererek Osmanlı ülkesine gönderme teşebbüsünde bulunduğunun haber alınması üzerine Rusya’dan gelecek olanların Müslüman olup olmadıklarının ve davranışlarının sıkı bir biçimde kontrol edilerek kimliği belirsiz ve Ermeni oldukları anlaşılan kişilerin sahte
pasaportla girişlerine izin verilmemesi gerektiğinin ilgililere bildirildiği”[29]

-“ Van vilâyetine bağlı Hoşab kazası dahilindeki aşiretlere Ermeni çetelerinin taarruzda bulunarak çok sayıda Müslümanı katlettikleri ve Ermenilerin bu katliâmlarına Rus askerlerinin de 2 top ve 200 kadar askerle yardımcı oldukları”[30]

-“ Ermeni çeteleri ile Rus askerlerinin Van’ın Hoşab kazasındaki aşiretlere saldırdığının haber alınması üzerine durumun İstanbul’da bulunan Müttefik ve tarafsız devletlerin büyükelçileri nezdinde protesto edildiği”[31]

-“ Erzincan’dan kaçarak Dersim yoluyla gelen Müslüman ahalinin, Rusların Erzincan’da bulunan Müslüman ahaliyi Ermeni komitelerine teslim ederek öldürttükleri ve mallarını yağmaladıklarını haber vermeleri üzerine söz konusu mezâlimin önünün alınması için gerekli teşebbüslerde bulunulması”[32]

-“ Rusya’nın Bayburt’u işgalinden kurtuluşuna kadar birçok mahalle ve köyde Ermenilerin Müslümanları öldürdükleri, kadınlara tecavüz ettikleri, mallarını yağmaladıkları, Müslümanlara ait dinî ve resmî binalarla çarşı ve evleri yakıp yıktıkları”[33]

MEHMET ÖZÇELİK

08-09-2018

 

[1] OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ-RUS İLİŞKİLERİ-(1841-1898)-I- DEVLET ARŞİVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ-Sh.14.

[2] Age.23.

[3] Age.70

[4] Age.88.

[5] Age.89.

[6] Age.91.

[7] Age.99.

[8] Age.117.

[9] Age.132.

[10] OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ RUS İLİŞKİLERİ-(1899-1906)
II-DEVLET ARŞİVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ.Sh.50.

[11] Age.67.

[12] Age.68.

[13] Age.90.

[14] Age.117.

[15] Age. 154,162,183.

[16] OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ RUS İLİŞKİLERİ- (1907-1921)
III- DEVLET ARŞİVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ-Sh.12.

[17] Age.13.

[18] Age.17.

[19] Age.25.

[20] Age.38.

[21] Age.45.

[22] Age. 46,49.

[23] Age.68.

[24] Age.89.

[25] Age.97.

[26] Age.123.

[27] Age.139.

[28] Age.151.

[29] Age.153.

[30] Age.159.

[31] Age.160.

[32] Age. 162,163.

[33] Age.193.

https://www.instagram.com/divanedebiyati

DİVAN Edebiyatı Kulübü paylaştı: 14 Ekim 2016 Cuma

No ResponsesEylül 10th, 2018

OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ AMERİKAN İLİŞKİLERİ-1-2-

OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ AMERİKAN İLİŞKİLERİ-1-2-

Bu günkü gerek Pkk ve gerekse değişik adlarla, – Ypg-Deaş-vs- diğer terör örgütleri bugünün meselesi olmadığı gibi, birden bire türemiş de değildir.

Asırlık yaralar kaşınmakta, irinler deşilmektedir.

Dünkü kirli insanlar bu günde aynı oyunu oynamaktadırlar.

İşte Devlet arşivlerinden günümüze aktarılan belgeler, dün yaşandığı gibi, bu günde yaşatılmasına yönelik faaliyetlerin daha da arttırılarak devam ettiğini göstermektedir.

Dünkü Abd ve diğer avrupa ülkeleri ve Rusya ne ise, bu günkü de aynıdır.

Tarih affetmemektedir. Dünküler lanetle yadedildikleri gibi, aynı oyunu bugün oynayanlarda hem lanetlenmekte ve hem de tarih boyunca bu leke yeni nesillere aktarılarak devam etmektedir.

-“Amerikalı papazların Erzurum, Trabzon ve Bursa’da Ermeniler arasında Protestan mezhebini yaymaya çalıtıkları, bu sebeple Ermeni ahalinin bunlardan şikâyetçi olduğu; Erzurum’daki Amerikalı 2 papazın, yapılan uyarılara rağmen faaliyetlerini sürdürdükleri ve bundan sonra da sürdürmeye devam edecekleri anlaşıldığından, Erzurum müşirine bunların uygun bir yol bulunarak oradan uzaklaştırılmalarının emredildiği”[1]

-“Ermeni Patriği Nerses Efendi’nin, Amerika Cumhurbaşkanı’na gönderdiği tebrik yazısında Amerika’da çok az tanınan Ermeni Kilisesi’nin Asya’da Hıristiyan olmayan milletler arasında İncil hükümlerini kahramanca yerine getiren eski bir kilise olduğu, Ermenilerin, kendi acıklı durumlarına rağmen diğer Hıristiyanların hürriyetlerinden ve
Osmanlı Ermenileri’nin muhabbetlerini kendilerine iletmekten mutluluk duyduğunu ifade ettiği.”[2]

-“Harput, Muş ve Diyarbakır’dan Amerika’ya gelen bazı Ermenilerin kiliselerde Türkler aleyhinde konuşmalar yaptıkları, saray, paşa konakları ve askerî kışlaları hedef almak suretiyle Osmanlı ülkesinde bir ihtilal çıkarmak için silah satın alarak istanbul’a gönderdikleri, tüfek demirlerini karyola şeklindeki sandıklarla, dinamitleri de gaz
tenekeleriyle naklettikleri, ihtilal faaliyetlerinin Marsilya’da bulunan Portakalyan tarafından yönlendirildiği, aleyhte propagandanın önüne geçmek için istanbul Ermeni Patriği tarafından Marsilya ve Londra’ya bir memur gönderilmesi gerektiğine dair Amerika’da yaşayan Ömer bin Mustafa adlı kişinin mektubu”[3]

-“Amerika’dan Ermeniler için gönderilen silahların Yunanistan üzerinden Zeytun’a nakledileceği istihbaratı üzerine, gerekli tedbirlerin alınması için Adana Vilayeti’nin uyarıldığı”[4]

-“Worcesterlı bir Ermeni’nin, Washington Büyükelçiliği’ne gönderdiği mektupta Harput’un Hüseynik köyü ahalisinden Gaspar Nahigyan adlı kişinin istanbul ve Amerika’daki bağlantılarını da kullanarak Ermenileri Amerika’ya göçe teşvik ettiğini bildirdiği”[5]

-“ERZURUM, SİVAS VE VAN VİLAYETLERİNDEN AMERİKA’YA GÖÇ EDEREK İZİNSİZ TÂBİYET DEĞİŞTİREN ERMENİLERLE YUNANLI OLMAYA KALKIŞAN CEZAYİR- BAHR-I SEFİD AHALİSİNİN SAYISINDA ARTIŞ GÖRÜLDÜĞÜ”[6]

-“Ermeni fesadının önlenmesi için alınması gerekli görülen bir dizi tedbir arasında ecnebi mekteplerinin kontrolü ile ilgili bir takım hususların da yer aldığı ve Amerika elçisinin bu çerçevede Merzifon’daki Protestan Mektebi’nde Merzifon olaylarından dolayı Amerika konsolosunun da iştirakiyle yerel hükümet tarafından yapılacak bir aramaya engel çıkarmayacağını, hatta Amerika uyruklu kişilerin bu olaylarda suçlu oldukları adil bir biçimde ortaya konulduğu takdirde bunların Osmanlı ülkesinden uzaklaştırılmalarının bile mümkün olduğunu Sadrıazam’a ifade etmesi üzerine, arama için Adliye Nezâreti ile Sivas Valiliği’ne gerekli tebligatın yapıldığı, Hariciye Nezâreti’nden de Amerika Elçiliği’nin bu hususta konsolosa talimat göndermesinin
sağlanmasının istendiği”[7]

-“Haik gazetesinde yayınlanan tafsilatlı bir yazıda Ermenilerin amaçlarına ulaşabilmeleri için silaha sarılmaları gerektiğinin ifade edildiği ve bir başka makalede de Ermenilerin yaşadığı eyaletler ahalisinin göç sebebiyle tükendiğine dair bir paragrafın yer aldığı”[8]

-“Amerika’daki Ermeni Komitesi’nin Ermenilere askerî eğitim için resimli bir kitap bastırdığı, Marsilya’ya da gönderilen söz konusu kitabın Nahigyan adlı fesatçı tarafından satıldığı”[9]

-“Haik gazetesinin yayınlarında Minas Çeraz taraftarı bir yol izlendiği; Ermenistan adıyla bir eyalet teşkili için Erzurum, Van ve Diyarbakır vilayetlerinde cinayet ve mezâlim yapılması arzusunun dile getirildiği, istanbul Ermenileri’nin bir kısmı ile Patrik’in de yabancı ülke büyükelçilerinden yardım talebinde bulunma taraftarı olduklarının ifade edildiği, Amerika’ya göç eden Ermenilerin en geç beş yıl içerisinde geri dönerek bağımsızlık için gayret göstermeleri gerektiğinin özellikle vurgulandığı”[10]

-“Amerika elçisiyle görüşen Hariciye Nezâreti Mektupçusu Salih Münir Bey’in, Amerikan pasaportu alarak Osmanlı ülkesine gelen Ermeniler, Merzifon meselesi ve Amerikan mektepleri konularını dile getirdiği; elçinin de Amerika’nın iyi niyet göstergesi olarak Ermeni fesatçıların çocuklarının Amerikan okullarına kabul edilmemeleri için emir verildiğini ifade ettiği”[11]

-“Worcester’da Rahip Harbion Chichian tarafından ruhanî bir cemiyet şeklinde kurulan Hınçak’ın, Ecnebi Misyonerleri Cemiyeti’nden nakdî yardım sağladığı, ancak Hınçak’ın Atina’daki fesat cemiyetiyle bağlantısı anlaşılınca yardımın kesilerek üyelerin ayrıldığı / Boston’da Tüccar Bogigian’ın, yanına Robert College Müdürü Cyrus Hamlin’i alarak Protestan cemaati ileri gelenlerine Hınçak Cemiyeti’nin maksadını anlattığı ve gazetelerde bu cemiyet aleyhine yazılar yazdırarak yardımların engellenmesine çalıtığı”[12]

-“New York Association Philarmenian Cemiyeti idarecileri ile Aravelk gazetesinin Amerika muhabiri Bedros Kör Alcucyan adlı Hınçakist’in Osmanlı ülkesindeki yandaşlarıyla haberleştiklerinin belirlenmesi üzerine sözkonusu gazetenin haberleşmesinin kontrolü ve anılan muhabirle ilişkisinin kestirilmesi, Amerika Ermenileri’nin Osmanlı ülkesinde haberleştikleri kişiler ile Rumelihisarı’ndaki Amerikan okuluna giden Ermenilerin araştırılması ve izinsiz Amerika tâbiiyetine
girenlerin dönüşlerinin engellenip bıraktıkları mallar için kanunlar çerçevesinde işlem yapılması yönünde kararlar alındığı”[13]

-“Amerika misyonerlerinin Worcester’da düzenledikleri toplantıda Hınçak Cemiyeti üyelerine hiçbir şekilde nakdî yardımda bulunmayacaklarını ifade ettikleri, Ermeni ruhanî meclisinin Çitciyan başta olmak üzere bu toplantıya katıldıkları, ancak ihtilal fikirlerinden vazgeçmediklerini ve Çitciyan’ın Osmanlı ülkesinde Ermeniler aleyhindeki faaliyetleri haber vermeyi sürdürmesine taraftar olduklarını belirttikleri”[14]

-“Amerika’daki Hınçakistlerin Reisi Nişan Karabetyan’ın Osmanlı ülkesinde bulunan Hınçakistleri isyana tevik için bazı planlar yaptığını ortaya çıkarmak için görevlendirilen Boston Başşehbenderi Mösyö Yazıcı’nın tuttuğu dedektiflerin verdikleri raporun Washington Sefâreti’nden gönderildiği”[15]

-“Bir Ermeni’nin tüm gazeteler aracılığıyla her Amerikalıdan Ermeniler yararına yardım talebinde bulunduğu; Boston’da Amis Unis de l’Armenie Cemiyeti tarafından düzenlenen mitingde Osmanlı Devleti aleyhinde bir takım kararlar alındığı”[16]

-“Amerika’da Ermenilerin yaşadıkları New York, Worcester, Boston, Providence ve Chicago gibi şehirlerde Osmanlı Devleti aleyhinde faaliyet gösteren birçok cemiyet bulunduğu, bu cemiyetlerin bir kısmının Hınçakist fırkasına, bir kısmının da uygun bir zamanda Osmanlı Hükümeti’ne karşı şiddet kullanma fikri taşıyan bir fırkaya mensup
olduğu, özellikle New York Ermenileri’nin faaliyetlerini teftiş için Amerikalı bir hafiye memurunun görevlendirilmesinin uygun bulunduğu”[17]

-“Amerikan gazetelerinin hemen her gün Osmanlı Hükümeti aleyhinde Avrupa’dan gelen telgraflarla Amerika’da ikamet eden Ermeniler tarafından gönderilen yazıları yayınladıkları, bu yazılarda Ermenilerin Hıristiyan olduklarının özellikle belirtilerek konunun siyasî değil dinî bakımdan ele alındığı”[18]

-“Washington büyükelçisinin Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na, Ermeni fesatçıların Amerika’daki yandaşlarıyla posta yerine Amerikalı misyonerler vasıtasıyla haberleştiklerini, Ermeni Misyonerler Cemiyeti’nin Osmanlı Hükümeti aleyhindeki tavırlarının açık olduğunu bildirerek misyonerlerin gizli ya da açık yollarla Ermenilerle işbirliği içerisinde olmamaları gerektiğine dair bir takrir verdiği”[19]

-“Bazı Protestan rahipler tarafından Washington’da bir Ermeni cemiyeti kurulması üzerine Washington büyükelçisinin Amerika Dışişleri bakanına Ermeniler Anadolu’da huzur ve asayişi yeniden ihlâl ederlerse sorumluluğun büyük kısmının bazı Amerikalılara ait olacağını bildirdiği”[20]

-“Amerika’daki bazı dinî cemiyetlerin Ermenileri müdafaa konusunda aşırı çaba göstermeleri, mitinglerde Osmanlı Devleti aleyhinde en fazla konuşma yapanların Protestan rahipleri olduğu ve Roma Kilisesi mensubu Kardinal Gibbons’ın Ermeniler lehine mektup yazdığının Washington Büyükelçiliği’nden bildirilmesi üzerine, Protestan
rahiplerinin Osmanlı ülkesinde mazhar oldukları himayeye ve açtıkları okullarda serbestçe eğitim vermelerine rağmen Sason Olayı’na dinî mahiyet kazandırma çabaları konusunda Amerika Elçiliği’nin dikkatinin çekildiği”[21]

-“Antep ve Maraş okullarında öğretmenlik yapan bazı Ermenilerin fesat erbabından oldukları gerekçesiyle tutuklanmaları üzerine istanbul Amerika Elçisi Terrell’in bir muhtıra vererek eğitimin sekteye uğramaması için bu öğretmenlerin kefaletle serbest bırakılmalarını talep etmesinin usullere aykırı olduğu belirtilerek iki ülke ilişkilerinin
bozulmaması için adı geçen elçinin değiştirilmesinin istendiği”[22]

-“Amerika’daki Protestan Ermeniler Worcester’da düzenledikleri mitingde Osmanlı ülkesinde bir ihtilal çıkararak Hıristiyan milletlerin dikkatini Ermeniler üzerine çekme kararı aldıklarından Washington Kabinetosu nezdinde girişimde bulunulması”[23]

-“Amerika misyonerleriyle Cizvit rahiplerinin telkinleri sonucunda bazı Ermenilerin Protestanlığa geçmeleri sebebiyle Merzifon’da Ermeniler ile Protestanlar arasında anlamazlık çıktığı”[24]

-“Üzerinde sakıncalı ifadeler taşıyan mektuplar bulunduğu için tutuklanan Amerikan vatandaşı Mardiros Muratyan’ın Osmanlı mahkemeleri tarafından cezalandırılamayıp sadece sınırdışı edilebileceğinin istanbul Amerika Elçiliği’nden bildirilmesi üzerine cinayet ve suikast icrasına mahsus Hınçak komitesinin evrakını taşıdığı için istanbul’da kesinlikle serbest bırakılamayacağının Zaptiye Nezâreti’nden ifade edildiği.”[25]

-“Rahip Lorimer’in Türkler aleyhinde konuşmalar yaptığı ve Yeznik Abahoni adlı Ermeni piskoposun davet edildiği Boston’da, Ermenilerin kendilerine destek olan Amerikalıların yardımıyla büyük bir mitinge hazırlandıkları”[26]

-“Amerikalı misyoner George’un, Ermenilerin Bitlis’te çıkardığı olaylarda dahli bulunduğu için tutuklandığı, Osmanlı Hükümeti ile Amerika arasında imzalanan anlaşmanın 4. maddesinin yorumunda iki ülke arasında çıkan anlaşmazlık sebebiyle George’un Osmanlı ülkesinden sınırdışı edilmesinin en doru yol olacağının istişare Odası’ndan bildirildiği”[27]

-“Zalimyan Kasbar ve Kigork ile 57 arkadaşı tarafından Mâbeyn-i Hümâyûn ve Ermeni Patrikhanesi’ne gönderilen telgraflarda Ermenileri tahrik edenlerin Amerika misyonerleri olduğu bildirilerek bölgeden kaldırılmalarının istendiği”[28]

 

*********************

 

OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ AMERİKAN İLİŞKİLERİ-2-

-“ Amerikalı misyonerlerin Ermeni işlerine müdahalesi ve bazen gizli bazen de alenen Avrupa ile Amerika’ya raporlar göndermeleri sebebiyle Avrupalıların Türklere karşı kin ve düşmanlıkları arttığından kendilerine Osmanlı ülkesinde gördükleri misafirperverlik hatırlatılarak bu faaliyetlerinin önlenmesi gerektiği”[29]

-“ Amerika Dışişleri’ne Osmanlı ülkesindeki misyonerlerin tahrikleri ve sonuçları ile ilgili bir nota verildiği; bu notada yabancı ülkelerdeki misyonerlerin Amerika’daki komiserlerinden oluşan meclisin yıllık raporu ile Congregationalist gazetesinin neşriyatından hareketle, Türkiye’deki Amerikan misyonerlerinin Gregoryen mezhebindeki Ermenileri Protestanlığa bağlayarak bunlara dinî ve politik iktidar
kazandırma çabası içerisinde olduklarının vurgulandığı”[30]

-“ Bitlis İdare Meclisi ile mahkeme üyeliğinde görevli Ermenilere Erzurum Ermenileri’ni örnek göstererek istifa tavsiyesinde bulunduğu ve bazı Ermenilere para vererek camilere baskınlar düzenleyip ahaliyi ihtilal için kışkırttığı ileri sürülen Amerikalı Misyoner George Knapp hakkında verilecek karar için tahkikat sonucunun beklenmesi gerektiği”[31]

-“ Antep’teki Amerika Mektebi’nin Müdürü Fuller ile Doktoru Shepard ve arkadaşlarının ele geçirilen mektuplarının muhtevasından Ermenileri fesada teşvik ettiklerinin anlaşıldığı, bunların konsolosluk aracılığıyla mahkemeye çağrılarak yargılanmaları hususunda Hariciye Nezâreti’nin görüşünün sorulduğu”[32]

-“ Osmanlı ülkesindeki Ermenileri destekleyen bazı Amerikalıların yardımlarıyla Ermeni çıkarlarını müdafaa etmek üzere Protestan papazlar tarafından Alliance Pro-Armenienne adlı bir cemiyet kurulmak istendiği”[33]

-“ Washington Post gazetesinde Amerikan misyonerlerinin Ermeni Meselesi’nde İngiltere’nin politikasının ardından gittikleri ve İngiltere’nin din ve mezhep adına hareket etmeye başladığına ilişkin Osmanlı Devleti’ni destekler mahiyette bir yazı yayınlandığı”[34]

-“ Bitlis’te İane-i Fukara Cemiyeti’nin faaliyetlerini yürüten Amerikalı Mr. Cole’ün aslında bir kolu İskenderiye’de Bünyamin Helenatyan’a (?), diğer kolu İzmir’e, bir diğer kolu da Bitlis Hapishanesi’ne uzanan bir Ermeni fesat örgütünün başlıca haberleşme vasıtası olduğu anlaşıldığından kendisinin daha az Ermeni’nin bulunduğu bir bölgeye
naklinin sağlanması”[35]

-“ Amerika’dan, Tarsuslu Kiragos Kalenciyan imzasyla gönderilen bir ihbar mektubunda, Doktor Nazaret Kalustyan isimli birinin İstanbul’da yapmayı planladığı sabotaj ve büyük yangınlar ile bu işlerde yardım ve yataklık yapacak kişiler hakkında ayrıntılı bilgiler yer aldığı”[36]

-“ New York Ermeni Komitesi’nin İstanbul’daki Ermeni ve Müslüman tüccarlardan para talebinde bulunduğu ve Ermenilerin Paris üzerinden İstanbul’a çeşitli bomba ve silahlar göndermekte oldukları haber alındığından istenmeyen olaylar meydana gelmemesi için şüphelilerin son derece dikkatli ve gizli bir şekilde araştırılması”[37]

-“ Amerika’dan Kıbrıs’a gelen Ermeni komite üyelerinin yelkenli kayıklarla Osmanlı sahillerine hareket ettikleri haber verildiğinden Osmanlı ülkesine girişlerine kesinlikle izin verilmemesi”[38]

-“ Taşnak Komitesi’nin her yerde şubelerinin bulunduğu, Cenevre ve Amerika’daki komiteler ile sürekli işbirliği içerisinde oldukları, toplanan yardımların bu komitelerin gelir kaynaklarını meydana getirdiği, bu komitelerin en zengininin Amerika komitesi olduğu ve Ermenilerin Kafkasya’daki büyük menfaatleri sebebiyle Kafkasya Komitesi’ne para göndermelerinin normal sayılması gerektiği, Kars ve Batum’a
gönderilen silah ve mühimmatın büyük ticarî gemilerle nakledildiği”[39]

-“ Urfa’da mukim Amerikalı Misyoner Leslee’nin zehir içerek intihar ettiği ve üzerinde çıkan notta kendisinin Ermeni ihtilaline iştirak ve müdahalesinin olmadığı, ancak bu işe mecburen sürüklendiği şeklinde bir ifadenin yazılı olduğu”[40]

-“ Amerika’nın eski İstanbul Büyükelçisi Morgenthau’nın konferanslar düzenleyerek kamuoyunun dikkatini Ermeni Meselesi’ne çekmeye çalışacağının bildirildiği”[41]

MEHMET ÖZÇELİK

07-09-2018

 

[1] “OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ-AMERİKAN İLİŞKLERİ- (1839-1895) -I-DEVLET ARŞİVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ. Sh.20.

[2] Age.42.

[3] Age.46.

[4] Age.48.

[5] Age.52.

[6] Age.53.

[7] Age.56.

[8] Age.75.

[9] Age.79.

[10] Age.80.

[11] Age.83.

[12] Age.85.

[13] Age.92.

[14] Age.93.

[15] Age.104.

[16] Age. 126-7.

[17] 127,132.

[18] Age.146.

[19] Age. 149-150.

[20] Age.161.

[21] Age.163.

[22] Age.175.

[23] 177,182.

[24] Age.192.

[25] Age. 197-198.

[26] Age.218.

[27] Age.229.

[28] Age.234.

[29] OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİ AMERİKAN İLİŞKİLERİ– (1896-1919)
II- DEVLET ARŞİVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ.Sh.15.

[30] Age.20.

[31] Age.25.

[32] Age.32,33.

[33] Age.41.

[34] Age.104.

[35] Age.178.

[36] Age. 184,191.

[37] Age.193.

[38] Age.202.

[39] Age.203.

[40] Age.217.

[41] Age.234.

YA OLDUĞUN GİBİ GÖRÜNYA GÖRÜNDÜĞÜN GİBİ OL… MEVLANA

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 14 Eylül 2016 Çarşamba

No ResponsesEylül 7th, 2018

VATİKAN VE PAPALIK

VATİKAN VE PAPALIK

Vatikanın ve de Fetönün vatikanın 12 kardinalinden gizlenmiş olan iki kişiden birisinin Fetö olduğunu söylediğinden dolayı (Diğerinin ise Çinde tesbit edildiğini dile getiren…) hiç bir şeyi yokken birden ölen –Oysa bir ay önce tam teşekkülle kontrole tabi tutulduğunda hiç bir şeyi yokken…- daha doğrusu öldürülen Aytunç Altındal büyük bir iddia da bulunur;

Ateizmin kaynağı bizzat Roma Kilisesi olup özellikle de son 400 yılın ilk öncü Hıristiyan kökenli Ateistlerinin hep bu kiliseden çıktıkları görüldü.”[1]

Adeta vatikanın tüm sırlarını deşifre eder -“ İnanılması güç sırları, gizli geçitleri, şifreleri ve yeraltı yollarıyla Vatikan, tam anlamıyla Dünya’nın en “esrarengiz” devletidir.”[2]

-“ Günümüzde Vatikan diye bilinen yerleşim alanı yeryüzündeki tek “Tanrı-Kenti” statüsündedir.”[3]

-“ Vatikan şu anda dünyanın en zengin devletlerinden biridir. Ünlü Vatikan uzmanı Peter Hebbleth waite’nin dediğine göre de bu devlet hiç bir özel girişimcinin ya da kapitalistin baş edemeyeceği kadar katı “Sosyalistce” kurallarla yönetilmektedir.

… Vatikan’ın doğrudan ya da dolaylı olarak sahibi olduğu veya yönlendirdiği günlük, haftalık ve aylık 200’den fazla gazete ve dergi, 154 radyo istasyonu veya emisyonu, 49 TV kanalı veya kablolu yayını bulunmaktadır. Bu yayınlar 24 saat süreyle bütün dünyayı bir ağ gibi sarmaktadırlar.

200 milyon nüfuslu ABD’yi yönetebilmek için sadece Washington’da 250.000 devlet memuru bulunduğu düşünülürse Vatikan “Mucizesi (!)” daha iyi anlaşılır.”[4]

-“ Vatikan’ın ve Papalığını tarihi sayısız cinayet, entrika ve skandalla doludur. Bugüne kadar gelip geçmiş 263 Papadan kaçının eceliyle, kaçının cinayete kurban giderek öldüğü belli değildir. En yakın örnek, bugünkü Papa’dan önce Papa seçilen ve sadece 33 gün Papalık yapabilen I. John Paul’dur. Vatikan uzmanı araştırmacı David Yallop’un belgeleriyle açıkladığına göre bu Papa Vatikan’ın içindeki bir “Konspirasyon=Fesat Örgütü” ile “P2 Mason Locası”nın ortak girişimiyle öldürülmüştür. Vatikan’da gece
sapa sağlam yatıp sabaha ceset olarak kaldırılmak su içmek kadar olağan bir durumdur.Vatikan’ın özellikle 2 Dünya Savaşı sırasında güçlendirdiği müthiş bir istihbarat ağı vardır. Vatikan’ın içinden çeşitli ulusların -başta Fransa, Polonya ve Almanya- istihbarat örgütleriyle birlikte çalışan Kardinaller çıkmıştır.
Bunlardan bazıları daha sonra Papa yapılmışlardır. Örneğin 1978’de eceliyle ölen Papa 6. Paul, gizli istihbarat örgütleriyle içli dışlı olmuş bir Kardinal olarak tanınıyordu. Vatikan “Kirli” işlerinde daima taşeron kullanan bir devlettir. Bu pis işleri temizlemek Mafia’nın görevidir.”[5]

-“ Papa 2. John Paul, Papalık tarihinde, Papa seçilen ilk Slav kökenli Polonyalı oldu. Bu esrarengiz Polonyalı ilginçtir ki Papa olmadan önce Polonya Komünist Partisi gizli polisi ve CIA tarafından korunuyordu. Ağca tarafından vurulduğunda ise araştırmayı NSA yapmış, iki rakip örgüt CIA ve KGB de ne hikmetse ağız birliği ederek birbirlerini aklamayı yeğlemişlerdi.

Gerçi inanca göre Papa’yı Kutsal Ruh seçiyordur ama gerçekte CIA’sından KGB’sine ve MOSSAD’a kadar tüm istihbarat örgütleri de Kutsal Ruh’un seçiminde parmak oynatıyorlardır. Örneğin 2. John Paul adını alarak Papa olan Krakov Kardinali Karol Wojtyla (Voytila) hiç kimsenin favorisi olmadığı halde Papa seçili vermişti. Bu nedenle 2. John Paul’un “Olağanüstü” bir gücü olduğuna inanılmıştı”[6]

-“ 1965 yılında tamamlanan 2. Vatikan Konsili’nde alınan kararlar çerçevesinde Vatikan, başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu’da ve Türki Cumhuriyetlerdeki Hristiyanlaştırma faaliyetlerine hız verdi.Kendi yayın organlarında “Müslüman Kürtleri” savunur pozlarında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ağır hakaretler yağdırmaya başladı.

. Bin yılda Vatikan, başta Türkiye olmak üzere Ortadoğu’da ve Türki Cumhuriyetlerdeki Hıristiyanlaştırma faaliyetlerine hız verecekti. Nitekim öyle de oldu. Vatikan kendi yayın organlarında “Müslüman Kürtleri” savunur pozlarında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ağır hakaretler yağdırmaya başladı. Katolik aleminin resmi yayın organlarında ilk Türkiye aleyhtarı yazılar 1995’te başlamıştı.”[7]

-“ 13 Kasım’da Papa 2. John Paul Ermenistan Kilisesi’nin başı 2. Karakin ile Vatikan’da bir görüşme yaptı. Bu görüşmeden sonra Papa’nın yaptığı açıklama Türkiye’yi ve Türkleri hedef alan en ağır hakaretleri içeriyordu ve Vatikan’ın Türkiye’yi nasıl gördüğünü apaçık ortaya koyuyordu. Papa yanına 2. Karakin’i alıp yaptığı açıklamada 20 Yüzyıl’da yaşanmış olan tüm soykırımların sorumlusu olarak Türkleri göstermiş ve lanetlemişti. Yıllardır Vatikan’ı şakşaklayanlar bile bu açıklama karşısında şaşkınlığa sürüklendiler. Milliyet Gazetesi “Papa Bunadı” diye başlık attı. Arkasından uyarıldı ve hemen geri dönüş yaparak “Papa bunamadı” diye manşet attı. Diyanet İşleri Reisi ise hızlı“Diyalogcu” olduğu için işi tevil etti. Ona göre, “Evet Papa böyle bir açıklama yapmıştı ama o sadece önüne konulan bir metni okumuştu.
Yoksa böyle bir açıklama yapmazdı. Nitekim bu açıklamasını daha sonra geri almıştı.”[8]

-“ Dünyadaki dev “İlaç Tekelleri”nin yıllardır üzerinde durdukları bir konu vardır. Bu amaçla dünyada çeşitli örgütler kurdurmuşlar ya da bunları gizlice desteklemişlerdir. Bu konu “Doğum Kontrolü”dür. İlaç tekelleri Vatikan’dan bu yasağı kaldırmasını beklemektedirler. İlaç tekellerinin destekledikleri Kadın Özgürlüğü dernekleri,Feminist kuruluşlar, İnsan hakları örgütleri vardır. Tekellerin amacı tektir: Daha fazla “Hap” satıp daha fazla kâr etmek. Papa, daha önce de belirttiğim gibi, doğum kontrolüne karşı
olmak zorundadır. Ama bu muhalefeti bir kılıfa uydurup izini çıkartabilmek olasıdır.”[9]

-“ Vatikan, geçmişte olduğu gibi bugün de Katoliklerin yatak odasındadır ve buradan çıkmaya hiç de niyetli değildir. Meksika’da bulunduğum sırada dindar bir Katolik bana şöyle demişti: “Katolik bir karı-kocanın yatağında iki değil üç kişi yatar. Üçüncüsü Kilise’dir. Karınıza nasıl, ne zaman ve ne şekilde sarılacağınıza o karar verir.”[10]

-“ 1209’da Papalar büyük bir Haçlı ordusu kurarak, kendilerine göre Heretik= Dinden Sapmış Kişi, kabul ettikleri Hıristiyan cemaatleri soykırıma uğrattılar. Kısaca, Cathare diye bilinen bu soykırım sırasında yaklaşık bir milyon insan öldürüldü. Soykırımı yöneten Katolik şövalyelerden biri şöyle demişti: “Hepsini öldürün. Tanrı nasıl olsa hangisinin heretik, hangisinin masum olduğuna karar verir.” Daha sonra Hitler de işte bu mantığı kullanarak milyonlarca insanı öldürmüştü… Nedir ki kilise burada durmadı. 15. Yüzyılda bu kez ebe kadınların “Büyü” ve “Sihirle” uğraştıklarını öne sürerek
yaklaşık 2 milyon kadını “Cadı” oldukları gerekçesiyle diri diri yaktırdı ve bu dul kadınların kendilerine kocalarından kalmış olan malları ve arazilerini gasp etti.”[11]

-“ Hıristiyanlıkta gizli örgütler İsa’nın çarmıha gerilişinden sonra, hatta bizzat onunla birlikte vardırlar demek mümkündür. Örneğin spekülatif masonlar, İsa’nın ilk mason olduğunu düşünürler.”[12]

-“ Hıristiyanlığa ve Ekümenizm hareketinin yönlendiricilerine göre Yahudiler ve Müslümanlar “Doğru Yolda Yanlış Adımlar Atan” iman sahibi insanlardır. Bunları“Ekümeneye-Uygarlık” kazanabilmek için Hıristiyanlaştırmak ilk hedeftir.”[13]

-“ Katolik ve diğer Hıristiyan tarikatlarının Osmanlıve T.C. Devlet içindeki “Misyon Bölgeleri” özellikle 19. yüzyılda kurulmuştur. Nedir ki Papalar’la Osmanlı Sultanları arasındaki açık ve gizli ilişkilerin tarihi çok eskilere Fatih dönemine kadar inmektedir. Şimdi bu ilişkilere kısaca bir göz atalım. Papa 4. Paul, Kilise doktrinlerine sofuca bağlı bir adamdı. “Bu doktrinden babam sapsa, yaktırırım” demişti.

1403-1566 yılları arasında 6 Osmanlı Sultanı ile 19 Papa arasında gizli yazışmalar yapılmıştı. Hatta ilginçtir her Pazar ayininde Türkleri Hıristiyanlığın beş düşmanı gösteren Papalar, belgelere göre aynı günün gecesi Türkler’le nasıl anlaşacaklarını ve onlara hangi silahların nasıl satılacağını görüşmüşlerdi… Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerlik faaliyetleri ise yoğun olarak 19. Yüzyılda başlamıştır. Özellikle Tanzimat’tan sonra hız kazanmıştır. Bu dönemde Almanlar, İtalyanlar, İngilizler ve ilk kez deniz aşırı misyonerliğe sıvanan Amerikalılar Osmanlı topraklarında cirit atmaya
başlamışlardır.

.. 1918’e gelindiğinde Osmanlı topraklarında Hıristiyanlığı yaymak amacıyla eğitim faaliyetleri veren 1000’den fazla Katolik-Protestan okulu vardı. Bu okullarda takriben 25.000 kadar öğrenci bulunuyordu. Bu okullardan yetişmiş olan Rum ve Ermeni asıllı
öğrencilerin bazıları bugün özellikle Avrupa’da yerleştirilmiş olan Türk düşmanlığını başlatan unsurlar olmuşlardır.”[14]

-“ Roncalli Türkiye’de bulunduğu yıllarda (1935-45) çok iyi Türkçe öğrenmiş ve bazı seçkin kişilerle çok yakın ilişkiler kurmuştu. O yıllarda Kurtuluş-Pangaltı’da bulunan Vatikan temsilciliğine bazıgizli ziyaretler yapılmış ve bunlar Türk İstihbarat elemanlarınca saptanmıştı. Roncalli, son derece halim selim bir adam olarak tanınmıştı. Kendisinden hiç kimse olağanüstü bir girişimde bulunacağını sanmıyordu. Tam bir
bürokrat gibi davranmayı seviyordu. Etliye sütlüye karışmadan olabilecek en pısırık tavırlarla köşesinde oturup emekli olmayı bekleyen bir Tapu Kadastro memuru gibiydi. Ama bunların hepsinin maske olduğu sonradan anlaşıldı. Kardinal yapılan Angelo Roncalli, Türkiye’de çok yakın ilişkiler kurmuştu. Bunlardan biri de 1930’lu yıllarda tanıştığı genç ve gözünün pekliğiyle tanınmış bir politikacıydı. Bu genç politikacı daha sonra İsmet İnönüy’le mücadeleye girdi ve Demokrat Parti’yi kuran üç kişiden biri oldu. Celal Bayar adlı bu politikacı 1950 yılında Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasıyla birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin 3. Cumhurbaşkanı seçildi. Kardinal Roncalli’nin Türkiye’deki en yakın dostlarından biri işte oydu. Celal Bayar, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Gül ve Haç üyesi dostu Roncalli’nin ricasını kırmadı ve Vatikan’ın Türkiye’de bir Büyükelçilik açması için gereken emirleri vardı. 1958’e gelindiğinde Roncalli, beklenmedik şekilde Papa seçildi ve 23. John adınıaldı. Ve ilk işi de II. Vatikan Konseyi’ni toplamak oldu. Bu konsey Katolik aleminde bomba gibi bir etki yaptı. 1963’de, 23. John öldü ama 1965’de tamamlanan Konsey çalışmaları Papa’nın adını ölümsüzleştirdi. Bu konseyde alınan kararlar günümüzde Katolik alemine ve Papalığa yön vermektedir.

… Celal Bayar ile Roncalli’nin dostluğu Türkiye tarihindeki bir ilke de imzasını atmıştır. Celal Bayar eski dostu Roncalli Papa seçilince Vatikan’a giderek onu bizzat makamında kutlayan ilk Türk ve Müslüman Devlet Başkanı oldu. O güne kadar hiç bir Müslüman devlet başkanı, Papa’nın ayağına gitmemişti. Bu sürpriz ziyaret Vatikan ile Türkiye arasındaki ilişkilerde Ortodoks alemine karşı bir gözdağı olarak Kabul edildi. Papa da bu olağanüstü dostluğu karşılıksız bırakmadı. 1960’da yapılan askeri darbede
Yassıada’ya gönderilen ve daha sonra da idama mahkum edilen Celal Bayar’a çok anlamlı bir jest yaptı.
Türk Silahlı Kuvvetleri adına Celal Bayar’ı idama mahkum eden Sıkı Yönetim Mahkemesi idamdan bir kaç saat önce idamdan vazgeçti. Bir gece önce Ankara’ya gelen ve bizzat Papa 23. John’un mesajını ileten bir Kardinal, darbeci subaylara Celal Bayar idam edilirse Papa’yı ve tüm Katolik alemini karşılarında bulacaklarını en sert dille bildirdi. Sonuçta zavallı Adnan Menderes ve arkadaşları asıldılar, komitacı Celal Bayar daha uzun yıllar yaşadı..”[15]

-“ Türkiye’yi bekleyenlere gelince. Almanlar için önemli olan tıpkı tarihte kendilerinin yaptıkları gibi Türkiye’de İslamiyet’in Türkleştirilmesini istemekte ve bu yönde çalışmalar yapmaktadırlar. Fransa ise Türkiye’deki Laikliğin bekçisidir. Dolayısıyla Devletçi Laisizm’in her ne pahasına olursa olsun korunmasından yanadır. İngiltere bu iki görüşe karşıdır ve Türkiye’nin önderliğinde yeniden bir Hilafet kurulmasına sıcak bakmaktadır. Amerika ise, Türkiye’de artık Devlet’in değil, Liberalleşmiş bir Anayasa’nın en üst değer olarak tanınmasını ve bu anayasanın sınırlarını çizdiği İnsan Hakları çerçevesinde, Fransızlarınkinden daha özgür ve özerk bir “Din ve Vicdan Özgürlüğü”nü yerleştirmek istemektedir. Türkiye önümüzdeki yıllarda işte Batı’dan gelecek olan bu “İslam”la daha çok tanışacaktır.”[16]

-“ Öğretiye göre “Vatikan’da öğrenilen sırlar öbür dünyada bile açıklanmaz.” Vatikan’ın sırlarını açıklayanların ve nesiller boyunca ailelerinin canları ve malları güvenlikte olmaz.” [17]

-“ Papa ve İtalya şu dönemde PKK’ya açıkça destek çıkarak Türkiye ile olan ilişkilerini askıda tutmaktadırlar. Ortadoğu’da uzun bir süredir Kiliselerle Şiiler arasında “Dialog” adı altında bir “ittifak” kurulmuş bulunduğunu ilk kez Cumhuriyet Gazetesi’nde Sn. Leyla Tavşanoğlu’nun benimle yaptığı bir röportajda açıklamıştım (3 Ağustos 1997). Bu ittifakın odağında üç unsur vardır;

  1. l) Türkiye’nin Türkmenistan’la imzaladığı Türkmen doğalgazının nakil, işletme, inşa vs. işleri,

2) Iran’a uygulanan ambargonun kırılması,

3)Vatikan’ın Kürtleri Hıristiyanlaştırma projesi çerçevesinde öncelikle kendi koruma altına alması girişimleri. Kısacası, Vatikan’da iki din kol kola girmiş değil, iki Devlet kol kola siyaset yapmaya başlamışlardır.

.. Kiliseler 1965’den bu yana Ortadoğu’daki Kürtçülük hareketleriyle ve 1983’den sonra da PKK ile çok yakından ilgilenmekteydiler. Güney Doğu Anadolu’daki ilk gizli ve örgütlü etnik ve dinsel ayrımcılığı esas alan istihbarat Faaliyetlerini 1962’de Barış
Gönüllüleri adıyla bölgeye gönderilen çoğunluğu Katolik ve Anglikan Kiliseleri’ne kayıtlı Amerikalı uzmanlar başlatmışlardı.
Bunlar üç yıl süreyle bu bölgede yoğun misyonerlik faaliyetlerinde bulundular, bir çok
vatandaşımıza din değiştirme telkinleri yaptılar, inanılmaz vaatlerde bulundular ve etnik ve dinsel ayrımcılığı körükleyecek bölgesel inanç farklılıklarını “Bilgi” haline dönüştürerek ABD’deki Çeşitli istihbarat birimlerine aktardılar. Bu gönüllülerin hazırladıkları raporların bir kısmı da doğrudan doğruya Kiliselere gitti.”[18]

-“ Diyalog ve Hoşgörü toplantılarını düzenleme faaliyetleri ise daha 1960’da ilk kez gündeme gelmişti ve taraflar Amerika’da kısaca SCO-Bfl diye bilinen (Standing Conference of Canonical Ortodox Bishops of America) daimi bir konferans örgütü kurmuşlardı, işte bu örgütün yıllar süren çabaları sonucunda dünyadaki “Komünist” hareketin gelişme çizgisi de göz önünde tutularak ilk uluslararası Diyalog ve Hoşgörü toplantıları düzenlenmeye başlandı.
Bu karar Lübnan’daki Balamand Manastırı’nda Temmuz 1993 yılında düzenlenen gizli bir toplantıda alındı ve ilk Hoşgörü ve Diyalog Konferansı’nın sembolik önemi de dikkate alınarak istanbul’da yapılmasına karar verildi.

Apo mektubunda  Papaya şöyle yazmış:
“Suriye’de bulunduğum sırada Suriye Ortodoks Kilisesi’nin Başpiskoposu Yoharına Ibrahim Mar Gregorius ile bir çok kez görüştüm. Türkiye’deki rejim sadece Kürtleri değil, Ermenileri, Süryanîleri ve Rumları da imha etmiştir. Ben, Kürdistan topraklarında yaşayan Hıristiyan azınlıkları da Türk vahşetinden korumak için savaşıyorum. Beni bu savaşta yalnız bırakmayacağınıza eminim.”[19]

-“ KK ve ayrılıkçı Kürt hareketinin arkasındaki destekçilerin başında Kiliseler vardır.
PKK olayında hiç dikkat edilmeyen bu husus umarım bundan sonra dikkate alınır.
Ortadoğu’daki Kilise ve Islami Harici fraksiyonlar çok uzun zamandır bir ittifak içindeler, benden uyarması.”[20]

-“ PKK’nın elebaşısı Apo yakalanıp yargılandı ve idama mahkum edildi, Apo olayının bundan sonrasını nasıl görüyorsunuz?
-Abdullah Öcalan yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı. Batılılar dahil hiç kimse onun adil yargılanmadığını iddia edemedi. Bundan sonra ne olacak? işte soru burada başlıyor. İdam cezasının yerine getirilmesi için daha çok uzun bir yol var. Bu uzun yolun sonunda TBMM’den onaylanırsa idam cezasının infaz tezkeresi Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in önüne gelecek. Tahminime göre Süleyman Demirel bu infazı onaylayamaz. Korktuğu, çekindiği için değil, ama açıkça yazılması sakıncalı olan bazı sebeplerle ‘bu imzayı atamaz’ diyorum. Bu durumda ne olur? Demirel yurtdışına uzun bir geziye gider. Yetkilerini ya TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut’a ya da o yoksa Meclis Başkan vekillerinin en kıdemlisine bırakır. O zaman da Apo sorunu kendi mecrasında çözümlenir.

* Hadise bu kadar basit mi?
* Arada neler olur? Arada önce AB baskı yapar, asmayın der. Giderek Almanya’nın, italya’nın ve Rusya’nın ricacıları devreye girerler. İş ciddiye binerse bu kez bizzat Vatikan’dan bir mektup yollanarak, Demirel’den infazın onaylanmaması istenir. Papaya rağmen Türkiye’de adam asmak kolay değildir. Size bir olay anlatayım:

27 Mayıs 1960 ihtilali sonrasında Celal Bayar da idama mahkum edilmişti, Ama Papa 23. John eski dostu Celal Bayar’ı idamdan kurtarmayı başardı. Bu Papa, 1935-42 yılları arasında Türkiye’de bulunmuştu. Usta bir istihbaratçıydı ve güzel Türkçe konuşurdu. Celal Boyar tarihte ilk kez Papanın ayağına giderek onun Papa olmasını kutlayan ilk ve tek Müslüman devlet başkanıydı.
Benzer durum hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki, Apo için de gündeme gelecektir. Vatikan’ın Dinler arası Diyalog çağrısında yer alan barı Islami gruplar da benzer ricalıkta Papayı aratmayacaklardır.”[21]

-“ Yeryüzünde eşi ve benzeri bulunmayan bir medeniyetin sahibi milletimiz bugün de keskin bir virajın eşiğinde bulunuyor. Kapımızı çalmasına ramak kalan 2000 yılı milletimiz ve ülkemiz için hayati önem taşıyor.”[22]

-“ Fener Patrikhanesi Dünya Kiliseler Birliği’nin baş planlayıcısı ve kurucusudur, Amerikan Kiliselerinin birkaçı hariç tümü Dünya Kiliseler Birliği’ne üyedirler.
Bu Hıristiyan Birliğinin hedefi başta Islam alemi olmak üzere tüm Asya ülkeleridir.”[23]

-“ 14. Lambeth Konferansı : AytunçAlltındal’ın bahsettiği Lambeth Konferansı 18 Temmuz 1998’de ingiltere’nin ünlü Canterbury Katedrali’nde toplandı. Bu toplantıda alınan kararlardan bazılarını Islam dinine ve Müslümanlara yönelik yorumuyla birlikte Altındal şöyle sıraladı: Konferans sırasında misyonerlik faaliyetlerine özellikle hız verilmesi istendi. Kiliseler en yüklü bütçelerini misyonerlik faaliyetlerinin hızlandırılması için ayırdılar. Hedef ülkeleri ise Asya’daki Türki Cumhuriyetler ve Ortadoğu’daki halkları Müslüman ülkeler olarak koydular. Söz konusu ülkelere gidecek olan Anglikan misyonerlerinin “içerden” seçilmesine karar verildi. Örneğin Türkiye’de, Anglikan yapılmış bu ülkenin insanları kullanılacak.

…Kilise gerçekten de tüm dünyada Katolik, Ortodoks ve Luteran Kiliselere oranla üye sayısını en çok arttıran Kilise olmuştu. Ilginçtir ki İngiltere’de üye sayısı azalırken bu Kilisenin Afrika. Orta Doğu ve Asya’da yeni üye sayısı çok hızlı bir artış göstermişti.”[24]

*********************     

On yedinci yüzyılda İstanbul, 700.000’e ulaşan nüfusuyla oldukça kozmopolit bir şehirdi. Nüfusun yaklaşık olarak %58,8’I Müslüman, %34,8’i Ermeni ya da Rum Hıristiyan, %6,4 kadarı ise Yahudi idi ( Mantran, İstanbul, 46).[25]

-“Osmanlı Devleti sınırları içindeki Hristiyan çocukları devşirildi. Bu usül, Çelebi Mehmed döne​minde (1413-1421) uygulanmaya başlandıysa da, kanunlaşıp bir sisteme
kavuşması Fatih Sultan Mehmed’in babası II. Murad’ın hükümdarlığı döneminde (1421-1451) oldu. Kapıkulu ocaklarının ihtiyaçları belirlenip Divân-ı Hümâyûn’a bildirilerek buradan çıkan karara göre belirli bölgelerdeki Hristiyan ailelerinin sekiz ila yirmi yaş arasındaki gençleri devşirilirdi.

Yeniçeri Kanunu’nda devşirileceklerin özellikleri “Papaz oğ​lunu ve kâfir arasında aslı iyi olan kâfirin oğlunu alalar. İki oğlu olanın birisini alalar. Babası ve anası ölüp yetim kalan oğlanı almayalar. Gözü aç ve edepsiz olur. Sığırtmaç ve çoban oğlunu dahi almayalar, zira onların her biri dağda büyümüşlerdir, edep​sizdirler. Kel olanı almaya, fodal ve geveze olur. Aceleci oğlanı almayalar, kıskanç ve inatçı olur. Sureta taze şeklinde olan köse oğlanı alınmaya, fitne ve fesat ehli olduğundan başka, düşman gözüne ufak gelir. Doğuştan sünnetli olan oğlan alınmaya.
Türkçe bilen ve kâfirdeyken evli olan oğlan alınmaya, yüzü gözü açık olur ve evli olan ise padişaha kul olmaz. Sanat ehli olan oğlan dahi alınmaya, zira sanat ehli olan maaş için bela çekmez. Çok uzun boylu olan oğlan alınmaya, ahmak olur. Çok kısa boylu olan oğlan alınmaya, fitne olur. Orta boylu alınmak gerektir” şeklinde belirlenmiştir.”[26]

Dün Osmanlının yükseltmek amacıyla yaptığını bugün batı-AB-ABD müslüman çocuklarını çalarak, onları müslümanlarla savaştırmak amacıyla kullanmaktadır.

-“İrlanda Başbakanı (Taoiseach) Leo Varadkar ile birlikte Dublin Şatosu’nda bir konuşma yapan Papa Francesco şunları söyledi:

İrlanda’da kilise üyelerinin, korumakla ve eğitmekle yükümlü oldukları çocuklara yönelik tacizinin yarattığı ağır skandalı görmezden gelemem. Kilise yetkililerinin – piskoposların, üst düzey din adamlarının, rahiplerin ve diğerlerinin- bu iğrenç suçlarla gerekli şekilde yüzleşmekte başarısız olması haklı olarak öfke yarattı ve Katolik cemaatinde hala acı ve utanç kaynağı olmayı sürdürüyor. Ben de bu hisleri paylaşıyorum.”[27]

-“ Avrupa’da cinsel hayatı ve genelevleri de Roma Kilisesi yönlendirmişti. Volter’in yazdığına göre Paris’teki genelevler bizzat Katolik Kiliseleri tarafından “sağlık” denetiminde genelevlerinin daha temiz ve kızlarının da daha sağlıklı olduklarını duyuran ilanlar veriyorlardı.!” [28]

***************  

*Papaz görünümlü ajanla, hoca görünümlü papaz arasındaki fark nedir?

Bu gün hala Fetöye mensubiyetini sürdürenlerin dile getirdikleri temize çıkarma oyunu ise; Şu anda eski Cizvit papazlarının bulunduğu Pensilvanyadaki yerde bulunan kişinin Gülen olmadığı, onun ölüp yüzü değiştirilen başka birisinin olduğu söylenmektedir.

Bu iddia Adnan Oktar için de söylenmektedir.

Sebebi ise; önceki halleriyle şimdiki hallerinin birbiriyle taban tabana zıt ve bağdaşmaz bir durum olmasından dolayıdır.

Ancak korkarım ve de çok da korkarım ki; bu durum daha sonraları Hz. İsaya atfedilen Göğe çekilde, dünyanın sonunda tekrar dünyaya dönecektir, şekline de dönerse şaşırmayın.

İnşaallah bu karpuzu onların aklına getiren kimse ben olmam!!!

***************** 

BARNABAS İNCİLİ:

Hocagil, Barnabas İncili’nde nelerin yazdığıyla ilgili de şunları söylüyor: “Tevhitten
başka bir şey yoktu. Zikrullah vardı. İbadet etmenin önemi, Allah’a eş koşmama, bu arada komşulara yardımcı olma, Lut Kavmi ile ilgili bazı uyarıcı bilgiler ile ilgili ibret alınmasını öğütleyen bir kıssa vardı. Dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Ayette, ‘Bir peygamber gelecek, ona tabi olanlar, dolgun başaklar gibi olacak(!)’ diyordu.”
Hocagil, Barnabas İncili’nin son sayfasında, Aziz Barnabas’ın bu incili dört nüsha olarak yazdığını ve diğer üç nüshanın da yerlerini belirttiğini söylüyor: “İnciller’in biri İsrail’de, diğeri Arabistan Yarımadası’nda diğeri ise Kuzey Irak’ta Süleymaniye Zaho taraflarındaydı. Orgeneral Nahit Şenoğul Paşa’nın verdiği Barnabas İncili’nin son sayfalarında Hz. Davut’un kendi eliyle yazdığı Aramca Zebur ve Hz. Harun’un bakır levhalara yazdığı On Emir’in nerede olduğuna ilişkin bilgiler de vardı.”
Hocagil, Hz. Davut’un Sarayı’nda bulunan İncili de tercüme ettiğini söylüyor: “Bu
tercümeyi Almanca ve İngilizce olarak Yunanistan’daki Markos Yayıncılık için yaptım.
Genelkurmay’daki İncil’le İsrail’de bulduğumuzun tek farkı tefsirli oluşuydu. Barnabas, Uludere’de bulunan İncil’e bazı şerhler düşmüştü. Tercüme parası olarak 15 bin dolara anlaşmıştım.”
Hocagil, Markos Yayıncılık’la aracı olanın ise ismini söylüyor. Bu isim, son günlerde
adını sıkça duyduğumuz Ergenekon Soruşturması’nın bir numaralı sanıklarından: “Aracı, Adem Taşdemir’di. Taşdemir, Ergenekon’un kilit ismi Tuncay Güney’le birlikte ‘cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak’ iddiasıyla gözaltına alınmış, daha sonra serbest bırakılmıştı. Taşdemir’in bir özelliği de Emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün yaveri olmasıydı!” Hamza Hocagil’in bir başka iddiası ise Barnabas İncili’nin hâlâ Genelkurmay Özel Harp Dairesi’nde olduğu yönünde.
Ancak İncil’in son sayfasında Aziz Barnabas’ın söz konusu İncil’i dört nüsha olarak
yazdığını fark eden Hocagil, Nahit Şenoğul Paşa’nın yardımlarıyla bu kez diğer 3 İncil’in peşine düşer. Ardından biri hariç diğer 2 İncil de bulunur. Uluslar arası istihbarat örgütlerinin müdahil olduğu bu inanılmaz olaylar dizisinde olaya karışan bazı isimler hayatını kaybeder. İncil’lerden biri İsrail’de bulunur. İsrail nüshasını bir Alman firmasının sponsorluğunda, İsrail Cumhurbaşkanı İsak Rabin’in torunu Viktoria Rabin ile birlikte çıkarır. Viktoria Rabin, İncil’in gerçek nüshalarını okuduğunda Müslüman olur. Fakat yaptığı kazı çalışmalarında 10 Emir ve Zebur’un izini sürerken, Etiyopyalı bir zenci tarafından öldürülür. İsrail’de bulunan İncil önce Vatikan’a satılmak istenir. Vatikan adına İncil ile igili görüşmelerde bulunan Kardinal Mario, “açıklanamayan bir

sebeple” hayatını kaybeder. Olaylar, gizli bir örgütün planlaması ile çok farklı boyutlar kazanır.
İncil bu kez, bir yayınevi üzerinden Yunanistan’a satılır.
Bu arada JİTEM’e bağlı kimseler Kıbrıs’ta, Aziz Barnabas’ın mezarını 1996’da soyar.
Veli Küçük ve başka önemli kişilerin bu işe karıştığı söylenir. Askerler mezardan ne almışlardır?
KKTC’de soygunu araştıran Gazeteci Kutlu Adalı, aldığı tehditlerden kısa bir süre sonra öldürülür. Kutlu Adalı’nın eşi İlkay Adalı cinayeti Avrupa İnsan Hakları mahkemesine götürür ve Türkiye olayın aydınlanması için gereken özeni göstermediği gerekçesiyle mahkum olur. Adalı öldürülmeden kısa süre önce, Abdullah Çatlı’nın Kıbrıs’a geldiği tespit edilir. (Bknz. Apokrifal).
Prof Dr Hocagil, bu arada İsrail’e gider, daha sonra öldürülecek olan Viktoria Rabin’le birlikte bu Barnabas İncil’i üzerinde de çalışmaya başlar. Ama Viktoria Rabin de öldürülür. Barnabas İncili Apokrifal adlı incelemeye göre, ‘ele geçirenler tarafından’ Yunanistan’a satılmak istenir. Aracı Kardinal Mario diye birdir. Ama o da, ‘açıklanamayan bir nedenle’ ölür!
Star gazetesinde 22 ve 23 Ocak 2009’da arka arkaya konuyu işleyen yazar Aziz Üstel’i
arayan Batman Başsavcısı Sayın Mustafa Peker, olayla çok yakından ilgilenir. Çünkü Barıştepe Köyü Moriyakup Kilisesi Rahibi Edip Gabriyel Savcı’nın kaçırılmıştır. Bu Rahip, çevrede çok sevilen sayılan bir kişidir ve kaçırıldıktan bir süre sonra serbest bırakılır. Süryani alfabesini çok iyi bilen Rahip Efendi, belki de Aramice’yi de bilen sayılı isimlerdendir.

-“Theodor Zahn’a göre, M.S. 250’ye kadar İman’ın ilk şartı şuydu: ‘Allah’ü Teala’ya inanırım.’ En az bir asır sonra ‘Teala’dan önce ‘Baba’ kelimesi ilave edildi. Bir takım Kilise liderleri tarafından şiddetle muhalefet edildi buna. Piskopos Victor ve Yephysius’un bu müdaheleye karşı çıktı, çünkü, İlahi Kitaplar’a en ufak bir kelime ilave ve çıkarmasında bulunmanın düşünülemez bir saygısızlık olacağı inancındaydı onlar. Bu iki piskopos, Hz. İsa’yı ‘ilahi’ bir şahsiyet olarak görmeğe de karşıydılar.
Esinlendikleri rehber tevhid eri Barnaba’dan başkası değildi.”[29]

Bu günkü hrisriyanlık dini, kesinlikle Hz. İsanın dini değil, Pavlusun dinidir.

-“ Gerçekte İsa Mesih diye birisi hiçbir zaman varolmadı. Hıristiyanlığın gerçek kurucusu Yahudi asıllı İsa değil, Anadolulu pağan Tyanalı Apollonius’tur .”[30]

-“ İncil’in Yeni Ahit bölümünde İsa Mesih’e atfedilen birçok özellik, mucizeler de dahil ‘intihal’izlemini vermektedir. Bunların birçoğu, İsa’nın ağzından çıkmamış sözlerdir.”[31]

-“ İncil’de adı geçen tam on Meryem vardır ve bunlardan İsa’nın annesi olarak gösterilen ‘Bakire Meryem’ dışındakilerin kimlikleri koyu bir sis perdesinin ardına saklanmıştır. Bu on Meryem’den hangisinin Maria Magdelana olduğu da belli değildir. Hatta Maria Magdelan’nın , İsa’yı yetiştirmiş olan bir süt anne olduğu bile iddia edilmiştir.”[32]

-“ Hristiyan kadınlar yöz yıllarca İncil’i okuyamamışlar ve ona el sürememişlerdi. Bu saçma yasağı kaldıran ilginçtir ki, eşlerini öldürmekle ünlenmiş olan İngiltere Kralı VIII. Henry olmuştu.”[33]

****************    

-“ Batılı devletlerin, Osmanlı’nın başkenti İstanbul’da yürüttükleri askerî ve diplomatik istihbarat ve casusluk faaliyetlerinde, çok ilginçtir ki ticari amaçlar ön planda olmuştur. Örneğin I. Murat döneminde papalar her pazar ayininde Türklere lanet yağdırırken, akşamları oturup Türklere hangi silahların kaça satılacağını konuşuyorlardı. Papalık ayrıca Rum Ortodoks ve Ermeni kiliselerinde neler konuşulduğunu da özel ajanları aracılığıyla izliyordu. Bugünkü Vatikan’ın arşivlerinde bu gizli istihbaratçılar tarafından yazılmış binlerce belge vardır.” [34]

“İstihbaratçıların devlet başkanları olmalarına da bu nedenle çok sık rastlanır. ABD’de de Ronald Reagan, FBI ajanı (Kod: T-10) olarak çalışmıştı, Baba Bush ise doğrudan CIA’yı yönetmişti. Sovyetler’de Andropov, KGB’nin başıydı, günümüzdeki Vladimir Putin ise geçmişte KGB’nin en “güvenilir casusu” idi.” [35]

-“ İlginçtir ki Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul’u zapt etmesinden sonra Osmanlılar da bu casusluk ve istihbarat örgütlerine benzer kuruluşlar oluşturmuşlardı. Özellikle II. Bayezid döneminde Osmanlılar ile Papalık ve Avrupa devletleri arasında çok yoğun “gizli” ilişkiler vardı. II. Bayezid dönemine damgasını vuran, Cem Sultan olayı sırasında padişah ile Malta Şövalyeleri arasında casuslar tarafından yönlendirilen yoğun bir istihbarat trafiği kurulmuştu. Bu gizli casusluk yazışmalarını ilk kez 1975’te Paris’te görmüştüm. Bizans uzmanı bir Fransız tarafından önce Fransızcaya, sonra da Türkçeye çevrilen bu gizli yazışmalar daha sonra TTK (Türk Tarih Kurumu)
tarafından yayımlanmıştır.”[36]

-“ Ünlü Robert Kolej, ABD’li zengin Hamlin ailesi tarafından kurulmuştu. Bu aile, Protestan Hristiyanlığı, Osmanlı topraklannda yaygınlaştırmak için çok yoğun bir faaliyet sürdürmüştü. O dönemde bu okulda öğrenci olan Müslüman gençlerden bazılan bu misyonerlik tuza­ğına düşerek Hristiyan olmuşlardı. Robert Kolej ayrıca Osmanlı’daki, Amerikalı, İngiliz ve Rum casuslann da yuvası olmuştu. Birçok casus bu okulda öğretmen kisvesi altında faaliyet göstermişti.”[37]

-“ İstanbul günümüzde de CIA’nın en yoğun olarak faaliyet gösterdiği, en gizli ajanlık ve casusluk faaliyetlerini yönettiği bir kenttir.
Avrupa’da en çok CIA ve FBI ajanı istanbul ve Türkiye’dedir. Yaklaşık 350-400 kişilik bir kadroya sahip olduğu, bunun Türkiye içinden devşirilmiş muhbir, ajitatör ve ajan provokatörlerle birlikte en az 4.000 kişiye ulaştığı tahmin edilmektedir. Anımsanacağı üzere, Irak operasyonu başlamadan önce CIA, Talabani ve Barzani aşiretlerinden derlediği kadın-erkek 5.700 Kürt’ü, ABD’ye götürerek Irak operasyonu için yetiştirmişti. Bu ajanlar şimdi Irak’ın kuzeyinde PKK ile kol kola Türkiye aleyhinde faaliyetler yürütüyorlar.”[38]

-“ CIA ve FBI, Newsweek dergisi adına tam 460 casus gazeteci kimliği verdirmişti. İspanya’ya gitti ve London Times gazetesine yazılar yazdı. Bu yazılarında ilk kez şifreli metinler kullandı ve bunlar “açık istihbarat” alanında Sovyetlerin ajanları tarafından Moskova’ya iletildi. Kim Phüby, öte yandan Ürdün, Lübnan ve İstanbul’da da Yahudiler lehine bazı faaliyetler yürüttü. Bu nedenle kendisinden hiç kuşku duyulmayan Philby’e, İngiltere hükümeti 1945’te Üstün Hizmet Madalyası verdi.[39]
-Şimdi Abd casusu olarak sorgulanan Brunson ilki değildir. -“ Aldrich Hazen Ames (26 Mayıs 1941) 1994 yılında Sovyetler Birliği ve Rusya adına casusluk yapmaktan hüküm giyen, eski CIA karşı istihbarat subayı ve üst düzey yönetici…”[40]

-“ Sir Sydney Reilly. Gelmiş geçmiş en karizmatik casus. Türkiye’de de casusluk yaptı. Lenini öldürecekti. James Bond onun yaşamından kurgulandı.”[41]

-“ Sir Peter Laurence, ingiliz Büyükelçi ve istihbaratçı. Kenan Evren’i, Yunanistan konusunda ikna etti. Ankara’da Türkçe konuşuyordu.”[42]

-“ Viıginia Hail. Amerikalı casus. OSS Başkam Bili “Wild” Donovan’dan Üstün Hizmet Nişanı aldı. 1945. izmir’de vurularak yaralandı.”[43]

-“ Eski Bursa Valisi ve Dışişleri Bakanı ihsan Sabri Çağlayangil’in anlattığına göre, günümüzde MİT (Millî istihbarat Teşkilatı) olarak bilinen ulusal güvenlik örgütünde görev yapan istihbaratçıların maaş­ları 1973’e kadar CIA’nin bütçesinden karşılanmıştı! Hazin ama gerçektir ki o döneme kadar Türk gizli istihbaratı, bir anlamda CIA’nin
“Sibling” (kardeş) dediği bir örgüttü. CIA dilediği gibi at oynatmış, bu arada DIA, ASA ve Minareciler, Türkiye’de cirit atmışlardı. MİT, 1977’den sonra toparlanmaya başladı. 1980’lerde Ankara’da görevli olan CIA şefi Clarridge’in Bulgaristan’da yaptığı bir açıklamaya göre CIA artık MİT içinde hiç etkili olmamaya başlamıştı. Bu istihbaratçının dediğine göre MİT sadece CIA’yı izler hâle gelmişti. Öyle ki daha sonraki yıllarda CIA hesabına çalışan bir albayı tutuklatmış ve cezaevine göndermişti. Bu albay, cezasını çekerken tutukevinde ölü bulunmuştu.[44]

-“ Çağlayangil çok iyi Rusça bilirdi ve mesleğe istihbaratçı olarak başlamıştı. Bursa
Valiliği sırasında 1950’li yıllarda Ayetullah Humeyni, Bursa’da ikamet etmiş ve Çağlayangil’in ekibi tarafından adım adım izlenmiş ve görüntülenmişti.”[45]

-“ Amerikan yönetimi 1948’den beri ama en çok Başkan Bush dö­neminde Türkiye’deki ve Irak’taki Kürt aşiretleriyle yakından ilgilenmişti. Başta Fuller ve Alan Makovski olmak üzere CIA patentli bilim adamları Türkiye’den Irak’a geçip burada Barzani ve Talabani ile gizli toplantılar yaparlardı. Bu görüşmelerin sonucunda Washington’da bir Kürt Bürosu açılması kararlaştırıldı. Saddam’a karşı CIA, PKK’yı ve Barzani-Talabani Birliği’ni yönetmek için bu büroyu açtı.
Kısaca AKIN (American Kurdish Information Network) adıyla bilinen bu merkez Amerikan istihbaratının tüm Kürt hareketini yönlendirdiği merkezdi. Adresi, 2600 Connecticut Avenue’deydi ve Talpalar “Building” adlı binadaydı.
Alt katında bir Meksika restoranı vardı ve merkez binayı kaplayan dev bir Marilyn Monroe resminin ardına gizlenmişti. Bu merkez, Türk istihbaratı tarafından deşifre edilince, 2004 yılında dağıtılarak Kitaptaki fotoğraflar arasında bu binayı da görebilirsiniz. başka yerlere konuşlandırıldı. Bunlardan biri günümüzde Brooklyn’deki “Kurdish Library” adlı kuruluştur. Başında Iraklı bir Kürt’le evli olan Vera Beaddin-Saedpoor adlı bir kadın vardır. Özellikle Irak Kürdistanı diye tanımlanan bölgeyle ilgili tüm bilgiler buradan Hüseyin El-Kürdi adlı kişi tarafından yayılır. Bu birimle ilgili
kişi CIA’nm eskilerinden Paul Henze’dir.”[46]

-“ Bu kitabın ilk bölümü fahişeler ile casusların yollarının tarih boyunca hep kesiştiğinin anlatımı idi. Gerçekten de casusluk ve fahişelik tarihin bilinen en eski iki mesleğidir. İki mesleğin birçok ortak noktası vardır. Örneğin gizlilik, para, şöhret ve halkın bu kişilerin yaptıklarını öğrenmek isteği.
Walter L. Pforzheimer, CIA’dan emekliye ayrılmış çok deneyimli bir casustu. Ona göre ilk casusluk olayı Adem ile Havva arasında geçmişti. İncil’in ünlü “Yılan’i ilk casus ve Havva da onun ilk “Asset’i olmuştu. Arkeologlar ise Suriye’de günümüzden 3800 yıl önce yazılmış bir tuğla tablette casuslardan yakınıldığını yazmışlardır.
Diğer ülkeler bir yana, o günlerden bu yana Anadolu toprakları casusların en çok gönderildiği bölge olmuştur. “Dünyada belki baş­ka hiçbir ülkeye bu denli çok ve çeşitli ülkelere mensup casus, ajan, muhbir ve istihbaratçı gelmemiştir” denilse yeridir. Soğuk Savaş yıllarında (1945-1993) en iyimser tahminle, ortalama 25 ülkeden Türkiye’ye yaklaşık 10.000 kadar casus, ajan vb. gelmiştir.”[47]

-“ Derin Devlet’in kurucusu NATO’dur, 1947’den bu yana gelmiş geçmiş tüm NATO Genelkurmay Başkanları ve Başkanlardır.”[48]

Onlarda göbekten vatikana ve papalığa bağlıdırlar.

-“ Son sözün sonu: “Bir insanın sağlığının korunması ve hastalıklara karşı savunulması ne denli önemliyse “Ulusal Güvenlik”, “Ulusal istihbarat” ve “Ulusal Savunma” da en az o kadar önemlidir.”[49]

MEHMET ÖZÇELİK

03-09-2018

[1] Bilinmeyen Vatikan – I – Aytunç ALTINDAL- Sh.8.

[2] aGE. Sh.3.

[3] aGE. Sh.3.

[4] Age.6.

[5] Age.7-8.

[6] Age.11-12.

[7] Age.14.

[8] Age.15-16-

[9] Age.18.

[10] Age.20.

[11] Bilinmeyen Vatikan II- Aytunç ALTINDAL- Sh.5.

[12] Age.7.

[13] Age.10.

[14] Age.15.

[15] Age.18-19.

[16] Age.19.

[17] VATIKAN VE TAPINAK ŞÖVALYELERI-AYTUNÇ ALTINDAL-Sh.7.

[18] Age.74.

[19] Age.75.

[20] Age.76.

[21] Age.80.

[22] Age.87.

[23] Age.90.

[24] Age.93.

[25] OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA ASKERÎ İSYANLAR ve DARBELER E.AFYONCU-A.ÖNAL- U.DEMİR.

[26] Age.9.

[27] https://www.yenisafak.com/dunya/papa-utanc-duyuyorum-3391847

[28] Bilinmeyen Vatikan – I – Aytunç ALTINDAL- Sh.9.

[29] Mesih’in Hızır’ı Barnaba-37-38.

[30] Vatikanın Gizli Yüzü Aytunç Altındal-Sh.3.

[31] Age.5.

[32] Age.6.

[33] Age.7.

[34] T Ü R K İ Y E ‘ D E VE D Ü N Y A D A  C A S U S L A R- A Y T U N Ç  A L T I N D A L-Sh.32.

[35] Age. Sh.10.

[36] Age.31-32.

[37] Age.Sh.35.

[38] Age.42.

[39] (İngiliz İmparatorluk Nisam)”Age.44.

[40] Age.66. Bak. https://webcache.googleusercontent.com/search?q=cache:zMOiohjz5PAJ:https://tr.wikipedia.org/wiki/Aldrich_Ames+&cd=1&hl=tr&ct=clnk&gl=tr&client=firefox-b  

[41] Age.68.

[42] Age.71.

[43] Age.75.

[44] Age.125-126.

[45] Age.127.

[46] Age.140-141.

[47] Age.143.

[48] Age.146.

[49] Age.149.

ÇARESİZSENİZÇARE SİZSİNİZ

HER GÜNE BİR BEYİT paylaştı: 14 Eylül 2016 Çarşamba

No ResponsesEylül 5th, 2018

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER İSRAİL

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ DEVLETLER

İSRAİL

…İsrail: Henüz bir asrı bulmayan kısacık tarihine, insanlık tarihinin en vahşi katliamlarını sığdırmayı başaran İsrail; insanlık dışı uygulamalarına tüm dünyanın
gözü önünde devam ediyor.

…1897’de gerçekleştirilen Birinci Siyonist Kongresi’nde, Yahudi devleti kurmak için birtakım kararlar alındı. Filistin’e Yahudi göçünü özendirmek ve bu bölgenin Allah tarafından Yahudilere bahşedilmiş olduğunu kabul ettirmek gerektiği; bunun için de mâlî ve siyâsî desteğe ihtiyaç duyulduğu konuşuldu. Bu süreçte önce Osmanlı Devleti ve Almanya’dan, daha sonra da İngiltere’den bir Yahudi devleti kurulması konusunda destek istendi. Herzl, İngiltere’ye Kıbrıs ve Sina’yı önerirken, İngiltere’nin teklifi
Uganda oldu. 1903’te gerçekleştirilen 6. Siyonist Kongresi’nde Uganda alternatifi birçok itiraza ragmen kabul edildi; ancak Theodor Herzl’in 1904’teki ölümünden sonra,Filistin dışındaki tüm alternatifler rafa kaldırıldı.

…1. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere’nin Ortadoğu politikasında Filistin’in önemli bir yeri vardı. Süveyş Kanalı’nı ve Hindistan’a giden yolları kontrol altında tutmak isteyen,
ancak Wilson Prensipleriyle çelişmeden, yani savaş sonrasında yeni bir toprak kazanımında bulunmadan bunu yapmak durumunda olan sömürgeci İngiltere’nin bu
yaklaşımı, İsrail devletinin kurulmasını kolaylaştırmıştır.

…İngiltere’nin Filistin topraklarını terk ettiği gün olan 15 Mayıs 1948’de Tel Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi (Vaad Deumi), İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti.
ABD, David Ben-Gurion tarafından yapılan bu açıklamadan 11 dakika, Rusya ise 1 gün sonra, yeni kurulan bu devleti tanıdıklarını ilan ettiler.

…Bir buçuk yıl içerisinde vatanlarını terk etmek zorunda bırakılan Filistin halkının yerine yaklaşık 650 bin Yahudi yerleştirildi.

…İsrail’in Filistin’de yarım yüzyılı aşkın bir süredir sürdürdüğü açık soykırım yalnızca insanları katletmek suretiyle gerçekleşmiyor. İsrail Devleti, sürdürdüğü sistematik
politikaları ile Filistin’de insan hayatı için gerekli olan zaruri faaliyetleri baltalayarak bütün bir ülkeyi adeta topyekun yok etmeyi hedefliyor.

…Başta Amerikan medyası olmak üzere, dünyanın önde gelen medya kuruluşlarının Yahudi sermayedarların elinde olmasının etkili olduğu biliniyor.

…İsrail Devleti ve Hahamların Organ Kaçakçılığı…

.. Gudin, bu olayın münferit bir olay olmadığını ve daha önce 25 bin çocuğun Ukrayna’dan bu şekilde alınarak İsrail’e götürüldüğü ve akibetlerinin bilinmediğini söyledi.

.. Aynı yıl, ABD’de, içinde hahamların ve belediye başkanlarının da bulunduğu bir organ mafyası ortaya çıkartıldı. Çetenin, organları 10 bin Dolar’a alıp 160-180
bin Dolar’a sattığı öğrenildi. Organların bir kısmının da Türkiye’den geldiği iddia edilirken, ameliyatların Balkan ülkelerinden birinde yapıldığı ifade edildi.
İsveç’te yayın yapan günlük Aftonbladet gazetesi ise, İsrail’in Filistinlilere karşı gerçekleştirilen operasyon ve gözaltılarda organ kaçakçılığının önemli rol oynadığını, gözaltına alınan bazı gençlerin cesetlerinin vücutlarında dikiş izleriyle ve bazı organları eksik olarak ailelerine teslim edildiğini manşetine taşıdı.

…1880-1929 yılları arasında Rusya, Avusturya,Macaristan, Polonya ve Romanya’dan göç eden yaklaşık 4 milyon Yahudinin yalnızca 120 bini Siyonist örgütlerin yönlendirmesiyle Filistin’e yerleşmiş, geri kalan 3.5 milyonu aşkın Yahudi ise Amerika ve Kanada’yı tercih etmiştir.

…1917’deki Balfour Deklarasyonu ile İngiltere; Filistin’de Yahudiler için bir ‘milli yuva’ kurulduğunu ilan etti. Hem Filistin’e göçeden Yahudilere destek olmak, hem de Filistin’den toprak satın almak için 1901 yılında kurulan Milli Yahudi Fonu, özellikle Amerikalı Siyonistlerin desteğiyle bu süreçte gelişti.

…İsrail’in kuruluş sürecindeki bu katliamlarda 340 köy ve 14 şehir yıkılırken, Filistin nüfusunun %70’ine tekabül eden yaklaşık 1 milyon kişi de vatanlarından sürüldü. O gün olduğu gibi bugün de, dünya genelinde 5 milyona ulaşan sayılarıyla Filistinli mülteciler, dünyanın en büyük mülteci nüfusunu oluşturmaktadır.

…Arap-İsrail ilişkilerindeki en önemli dönüm noktalarından biri ise; 1967’deki ‘Altı Gün Savaşı’ oldu. 5 Haziran 1967’de Mısır’a ait 280 uçağın yerde imha edilmesiyle başlayan savaşta; Mısır, Ürdün ve Suriye ağır kayıplar verirken, İsrail; Sina yarımadası, Golan Tepeleri, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ni işgal ederek topraklarını yaklaşık 3 kat arttırdı. Altı Gün Savaşı’ndan sonra,o güne kadar İsrail’i ortadan kaldırmayı hedefleyen Arap ülkeleri, bu tarihten sonra İsrail’in işgal ettiği yerleri geri almayı temel amaç olarak belirlemek zorunda kaldı. 22 Kasım 1967’de BM Güvenlik Konseyi, İsrail’in işgal ettiği bütün topraklardan çekilmesi kararı aldı, ancak bu karar uygulanamadı. Altı Gün Savaşı bölgede yeni ve büyük bir mülteci dalgasında sebep oldu. İsrail de bu savaştan sonra silah sanayine daha fazla ağırlık vermeye başladı. Böylece ABD’nin de önemli katkılarıyla, bölgede gerek konvansiyonel silahlardaki üstünlüğü, gerek nükleer alanda elinde bulundurduğu güçle, bölge için büyük bir tehdit unsuru olmaya başladı.

…1981 yılında Ariel Şaron’un komuta ettiği İsrail birliklerinin kontrolünde gerçekle-
şen Sabra ve Şatilla katliamlarında, çoğunluğu kadın ve çocuk binlerce sivil, Hıristiyan Falanjistler tarafından vahşice öldürüldü.

…7 milyona yaklaşan sayılarıyla ABD nüfusunun yaklaşık %3’ünü oluşturan Yahudiler; gerek ekonomik varlıkları, gerek diplomatik güçleri ile ülke siyâsetinde önemli rol oynuyorlar. Özellikle seçim süreçlerinde Yahudilerin desteğine büyük ihtiyaç duyan siyasiler Yahudi nüfusun taleplerine büyük önem veriyor. Zira seçimlere katılımın %50-60’lar seviyesinde olduğu ABD’de, Yahudi seçmenin katılım oranı %90’lara ulaşıyor.

…İsrail, uygulanan ambargolarla dış dünyayla bağlantısını kestiği ve adeta bir açıkhava hapishanesine çevirdiği Gazze’de 27 Aralık 2008’de başlattığı bir operasyonla şehri yerle bir etti. Binlerce sivilin hayatını kaybettiği saldırılarda, 20 binin üzerinde ev yıkıldı, işyerleri, sanayi tesisleri, hastane ve okullar yerle bir edildi.

…ABD ve Fransa’nın büyük desteği ile bugün dünyada nükleer silaha sahip olduğu bilinen birkaç ülkeden biri olan İsrail, bir taraftan bu gerçeği resmen kabul etmezken, diğer taraftan özellikle Filistin ile yapılan görüşmelerde, elinde bulundurduğu nükleer silahları bir tehdit unsuru olarak kullanmaktan da çekinmiyor.

…Son yıllarda ortaya çıkan bazı gerçekler, İsrail’in dünyanın dört bir tarafında organ
kaçakçılığı yaptığını ortaya çıkardı.
ABD’de çökertilen bir çetenin içerisinde bazı hahamlar ve politikacılar da bulunuyordu. Öte yandan İsrail askerleri tarafından gözaltına alınan Filistinli gençlerin de öldürülerek organlarının çalındığı ortaya çıktı.

…Kandan, şiddetten ve gerginlikten beslenen yapısıyla İsrail, dünyanın barış ve
güvenliğini tehdit etmeye devam ediyor.

MEHMET ÖZÇELİK

30-08-2018

 

Kaynak: TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katliamlar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

Tarihten bugüne Rusya ihlal karnesi raporu.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Almanya.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Hollanda.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-İsrail.

Yirminci yüzyılda soykırım ve katliamlar.

Soykırımları unutma!

Sömürgeden soykırıma-Arakan!

 

No ResponsesEylül 3rd, 2018

DARBECİ BAŞI ABD

DARBECİ BAŞI ABD

Darbenin yolu İmf- den geçiyor, darbelerin babalığını da Abd yapıyordu.

Hep öyle oldu ve de olmaya devam ediyor.

Bu da hep kendi kontrolünde tutma amaçlıdır.

1960- dan beri bizde hep öyle oldu.

-“Türk Silahlı Kuvveteri, iç Hizmet Kanunu’nun verdiği Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.” Kenan Evren – Orgeneral -Devlet Başkanı -Genelkurmay ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı- 12 Eylül 1 980.

Kime karşı koruyorlarsa?

Türk milletinin seçtiklerini meçhul güçler adına el koyarak ve hatta idam ederek koruyorlar?

Kimi temsil ediyorlarsa?

Oysa aynı Evren, “Evladlarım, Hiçbir zaman asker olduğunuzu unutmayın. Bu yaşlarda sakın ola ki, politika ile uğraşmayın…Ne zaman ki bir ordu politikanın içine girmiştir, o ordu yavaş yavaş disiplinini kaybetmeye ve yavaş yavaş çökmeye başlamıştır… Onun içindir ki, bizim yaptığımız harekatı kendinize sakın ola ki, misal olarak almayınız ve sakın ola ki, politikaya kanmayınız… Kenan Evren-Devlet Başkanı-Harp Okulu’ndaki konuşmasından-30 Eylül 1 989.[1]

Bu sözü söyleyebilmektedir.

-YIL: 1963 – YER: ANKARA
Askeri Yargıtay Başkanı Tümgeneral Rıza Tunç , 27 Mayıs sonrasında Milli Birlik Grubu ordu içinde sempatisini yitirdikten sonra da sürekli şekilde politik çalışmalara katılan askerlerden biriydi.
Milli Birlik Grubu’nun etkisini yitirmesinden sonra, en güçlü gruplaşmalardan biri Silahlı Birlikler Grubu olmuştur. Tunç da bu gruba dahildi.
Tuğamiral Fahri Çoker de aynı dönemlerin başsavcısıydı.
Bir gün Tunç’un odasına girdiğinde, YargıtayBaşkanı’nı, kar­şısında genç bir Kurmay Albay ile konuşurken buldu.
– Rahatsız etmeyeyim komutanım.
Tunç’un 27 Mayıs öncesinde olsun, sonrasında olsun sürekli toplantılar yaptığını bilen Çoker çekinmişti.
– Hayır hayır, Çoker gel, dedi Tunç . Sana birini tanıştırmak isterim…
Karşısındaki yumuşak ifadeli, son derece saygılı Kurmay Albay’ı işaret etti:
– Çoker, bu adama dikkat et. Bu, ilerinin büyük adamı olacaktır. Okullar Dairesi Başkanı, Kurmay Al bay Kenan
Evren.[2]

 “31 Ağustos gecesi imzalanan atanma emrinin üzerindeki isim Org. Kenan Evren’e aitti.
Korutürk’ün o sırada yanında bulunan biri, Devlet Başkanı’na şunları söyledi:
– Kenan Paşa’nın diğerleriyle arasında tam bir yıllık terfi farkı vardı. Hiç beklemediği bir şey gerçekleşmiş oldu. Gerçekten, emekliliği bekleyen Evren için Kara Kuvvetleri
Komutanlığı tam bir sürpriz idi… Zira, hemen ardından Genelkurmay Başkanlığı’nın geldiğini biliyordu.” [3]

…6 Mart 1 978 günü Ecevit hükümeti, elinde bir yıllık yasal uzatma hakkı olmasına rağmen, bu hakkı kullanmadı ve Genel kurmay Başkanı’nı emekliye ayırdı. Org. Kenan Evren’I Genelkurmay Başkanı yaptı.. [4]

-Evren hazır olduğuna göre, ortamda hazırlanmalıydı.!

Ve öyle de oldu.

“Hamido ( Fendoğlu (Hamido). AP’nin kabadayı milletvekillerindendi. Malatya’nın Belediye Başkanı’ydı. ilginç yanı. Hamido’nun ölümünden kısa bir süre önce ısrarla Ecevit ‘i görmek istemesi. hatta bir defasında randevu talep etmesine rağmen, buluşamamasıdır. Söylentilere göre, Hamido CHP’ye yanaşmak istediği bir dönemde öldürülmüştü. ), iki torunu ve geliniyle birlikte postayla yollanan bir bombanın patlaması sonucu param parça oldu . Ardından da olaylar derhal tüm Malatya, Erzurum ve K. Maraş’a kadar sıçrayıverdi. Aslında üç ayrı yere (Pazarcık, Adıyaman
ve Malatya) aynı tip bomba yollanmıştı . Pazarcık’ta meraklı bir posta memuru kutuyu zorlayınca ölmüş, Adıyaman’daki patlamamıştı. Bunun bir zemin yoklaması olduğu, aradan kısa bir süre geçince anlaşılı verdi. Doğu bölgelerindeki duyarlıkların (Sünni-Alevi sürtüşmesinin ) ne oranda arttığı, grupları birbirine düşürmenin zamanı gelip gelmediğinin bir yoklaması yapılmıştı. Bu olay gruplaşmayı sağlamıştı. Alınan sonuçtan memnun kalmış olacaklar ki, terör eylül ayından itibaren birden bire doğu illerini sarıverdi.
3 Eylül: Sivas’ta binden fazla işyeri ve bina tahrip edildi. 9 ölü, 92 yaralı. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi.
6 Eylül: Elazığ , Gaziantep ve Adanada iki gün üst üste işlenen cinayetlerde 12 kişi öldürüldü.
15 Eylül: Van’da aşiret kavgasında 15 kişi öldü. Ardından olaylar İstanbul ve Ankara’yı sarı verdi .
3 Ekim: MHP İstanbul İl Başkanı Recep Haşatlı ve oğlu, Göztepe’de evlerinden çıkarken yaylım ateşiyle öldürüldüler.
4
Ekim: Taksim-Sarıyer otobüsü durdurulup içinden alı­nan iki sol eğilimli genç, yolcuların gözü önünde kurşuna dizildi.
9
Ekim: Ankara Bahçelievler’de 6 TİP’li bulunduları evi basanlar tarafından yaylım ateşine tutulup öldürüldüler.

Genel kurmay’da ise bu gelişmeler ve özellikle terörün doğu bölgelerine kayması son derece derin kaygılar yaratmaya başlamıştı. Bu dönemde askerlerin sabit fikir halinde
duydukları en derin kuşku , bir Kürt ayaklanmasıydı. Bazı bilgiler bir araya getirildiğinde, 2-3 yıl içinde Türkiye’de kendini Kürt kökenli kabul edenlerin bir ayaklanma gerçekleştirebilecekleri sonucuna varılmıştı. üzerinde durulan bir diğer veri de, doğu bölgelerinde askerlik çağına gelmiş gençlerin sürekli şekilde erteleme yoluna gitmeleriydi. Hesaplara göre, tümü aynı anda askerlik yapmak için başvurduğu takdirde, ordu içindeki Kürt kökenlilerin oranı yüzde 10’dan yaklaşık yüzde 20’ye kadar çıkabilecekti.
İşte bu hava içinde bulunan Genelkurmay, Ecevit’i Kürt konusunda yeteri kadar duyarlı görmüyordu .
[5]

-“ 19 Aralık 1978 günü, K. Maraş’taki Çiçek Sineması’nda “Güneş Ne Zaman Doğacak?” adlı film oynarken ilk bomba patladı. Hemen ertesi gün solcuların devam ettikleri Akın Kıraathanesi yaylım ateşine tutuldu ve ardından bombalandı.
21 Aralık günü, iki öğretmen öldürülüp, bir diğerinin evine bomba kondu. Nihayet 23 Aralık günü olaylar birdenbire toplumsal bir havaya giriverdi. Kısa sürede 30 kişi öldü ve yüzlerce insan yaralandı. Makineli tüfekten, uzun menzilli silaha kadar her türlü ateşleyici aracın kullanıldığı bu olayın boyutları kısa sürede büyüyüverdi. Bu olaylar, uzunca süredir devam eden bölücü birikimin son aşamasına gelindiğinin açık bir simgesiydi. 24 Aralık gününe gelindiğinde, olaydaki ölü sayısı 100’ü bulmuş ve çatışmalar diğer illere de yayılmaya başlamıştı.
25 Aralık günü 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi ve sokağa çıkma yasağı konuldu. Ardından da altı sıkıyönetim mahkemesi çalışmaya başladı. Bir hafta sonra da içişleri Bakanı irfan Ozaydınlı istifa etti.”[6]

-“ Ardından AP’nin kışkırmasıyla esnafın kepenk ve kamyon sahiplerinin “kontak kapama” kampanyası geldi ve sonunda muhalefet lideri Demirel,Ecevit’i öldürülen Şililidekine benzettikten sonra “Bunların sonu da Ailende gibi olacak” dedi.

(Bilindigi gibi Ailende, Şili Ordusunun CIA ile işbirligi sonucunda ve iş çevreleri ve kamyon sahiplerinin kontak ve kepenk kapama grevinden sonra darbeyle devrilmiş ve ôldürülmüştü. )

Türkiye’nin 1978 başından itibaren para beklediği batı ise işi yavaştan almış ve ancak bir yıllık bir gecikmeyle 6 Ocak günü Guadeloupe doruğunda, Türkiye’ye yardım ilkesi kabul edilmişti. Ancak on gün sonra Bonn’da toplanan dört batı ülkesi temsilcisi, alınan kararın kesin koşulunu ortaya çıkardılar: IMF ile anlaşma yapılması .- Oysa Türkiye’nin ivedi gereksinmesi, bir köprü krediyle üretimi canlandırıp, yokları ortadan kaldırabilmekti. Petrol sadece 1979 başında yüzde 80 artmış ve doğru dürüst borç ertelemesi yapılmamıştı. Ekonomiye bu nefes alma payı verilmeden ihracat nasıl artırılabilirdi. Türk lirasına büyük devalüasyonlar getirmek neyi halledebilirdi ki? Batı bunu dinlemedi. özellikle Amerika’nın koşulu “Türkiye IMF ile anlaşmadan bir kuruş dahi kredi verllmemesi” şeklindeydi. Washington’un bu tutumunun nedeni ileride anlaşıldı. Amerika, birçok ülkenin borçlarını ödemeyip iflas durumuna düşeceğini biliyordu. ilk ülke Türkiye idi. Ancak ardından 350 milyon dolarlık borcuyla Latin
Amerika ülkeleri geliyordu. Guadeloupe’da aslında “Türkiye’ ye yardım” kararı alınmamıştı. iflas durumundaki ülkelere yardım ve bunun koşulu olarak da IMF saptanmıştı. ilk gelen Türkiye olduğu için IMF koşulunda batı çok ısrar etti. Bu
koşulun mantıksızlığını bile bile Washington direndi. Zira, gerçek amacı, bu borçlu ülkeleri yeni bir IMF (yani kendi) düzenine sokmaktı. Bundan haberi olmayan Ecevit de IMF’ nin katı koşulları karşısında direniyor, direndikçe borç ertelemeleri, OECD çerçevesinde alınacak krediler gecikiyordu.”
[7]

… 1979’un ortalarına doğru, artık günde öldürülen insan
sayısı 20’ye yaklaşmıştı. Cinayetsiz bir gün geçmiyordu ve
saldırılar giderek ülkenin her yanına yayıldığı gibi yeni metotlar kullanılır olmuştu. Dikkatleri çeken diğer nokta, yavaş
yavaş tek kişi öldürmek yerine, birden çok kişinin hedef alınmasıydı. Kahvehaneler taranıyor, kişiler yaylım ateşine tutuluyor, evler bombalanıyor ve terör her kesimi vuruyordu.”Age.75.

İşin garip tarafı darbeden bir gün sonra her taraf süt liman olmuş, hiç bir terör olayı olmamıştı.

Çünkü olması ve oldurulması gereken darbe olmuş,milletin seçtikleri al aşağı edilmişti.

-“ KONTRGERiLLA…
ilişkilerin bozulması ve Genelkurmay’ın Ecevit’e kötü gözle bakmaya başlamasının bir başka nedeni de, 1978 ilkbaharında CHP’ nin açtığı Kontrgerilla tarışmalarıydı. 1960’tan sonra kurulan Ozel Harp Dairesi , düşmanın arka cephesine atılacak özel bir gerilla kuvvetine komuta ederdi. Kontrgerilla üzerine tartışmalar, bu kuvvetin olup olmadığı, ardından da iç olaylarda bunun kullanılıp kullanılmadığı konusundaydı.
Genelkurmay’ ın üzerinde titizlik duyduğu bir konuydu ve bu duyarlık da bilinirdi. Tartışmalar uzadıkça, komutanlardaki huzursuzluk daha da artı ve Ecevit’in karşı çıkmakta, hükü­met başkanı olarak müdahale etmekte geciktiği, hatta bu gecikmeyi bilinçli şekilde, ordunun yıpranması için yaptığı inancı beliriverdi .
Ecevit’in bu konuda gerçekten de bir kuşkusu vardı.

1974’te CHP hükümet olunca, bir gün Genelkurmay Baş­kanlığı örtülü ödenekten para istemişti . Özel Harp Dairesi , JUSMAT (Amerikan askeri yardım heyeti ) binasında otururken, artık Amerikalılar parayı kesmişlerdi ve yeni bir yere çıkılması gerekiyordu.
Başbakan bundan bir şey anlamamıştı. Araştırtı, böyle bir kuruluş yoktu . Bütçede faslı da bulunmuyordu. Bu konuda brifing istedi. Başbakanlık konutunda sadece Ecevit ve
Hasan Esat lşık’ın katıldığı bir toplantı yapıldı. Daha önceden binanın içinde gizli mikrofon bulunup bulunmadığı, elektronik araçlarla tarandı.
Ozel Harp Dairesi 1959’da, Türkiye ile Amerika arasında imzalanan ikili bir savunma anlaşmasından sonra kurulmuştu . Lübnan olaylarından kaygılanan Amerika, Türkiye’ye de Komünist sızmalar olabileceğini düşünüp yardım önermişti. Bu tarihten itibaren geliştirilmeye başlanan Ozel Harp Dairesi , tamamen sivillerden oluşan bir örgüt kurmuştu .
– Ne yapar bu örgüt?
– Subversif faaliyete karşıdır. Gerilla savaşı yoluyla bir istilaya karşı veya ülkeye sızacak güçlere karşı (Kontrgerilla) mücadele eder.
– Nasıl yapıyorlar bu işi?
– Vatansever kişilerden oluşuyor. Biz de destek veriyoruz. Gizli silah depoları var. Bunu para kazanmak için yapmı­yorlar. Aralarında resmi üniformalı asker yok.
Ecevit’ e göre, hukuken “olmayan” böyle bir sivil örgüt, demokrasi kurallarına uygun değildi. O gün para bulunup verildi ancak, bu konunun arkasını bırakmadı.
6 Mayıs 1977’de Cumhurbaşkanı Korutürk’e bu konuyu açtı. “Kimsenin bilmediği{Genelkurmay’da dahi kısıtlı kişinin haberi olduğu böyle bir örgüt kabul edilemez. Genç yaşında vatan için bu işe giren bir insan, ileride bunu başka amaçlarla
da kullanabilir. Mutlaka bir denetimi olmalı” dedi . Korutürk Ecevit’ten bu kaygılarını yazılı istedi . Cumhurbaşkanı’nın bu yazıyı Başbakan Demirel’e aktarması ve onun da üstü örtülü biçimde basına açıklaması da pek bir şey değiştirmedi.
[8]

“1979 yılından itibaren, başta Amerika olmak üzere, batının ağırlıklı başkentlerinde, üzerinde dura dura söylenen “Türkiye’de istikrar gereklidir” sözüydü.[9]

-“ Türk-Amerikan ilişkilerinde 1979 yılının başından itibaren en ağırlıklı nokta, ambargonun kaldırılmasından sonra, ekonomik ilişkiler olmuştu. Türkiye’nin 20 milyar dolarlık borcu ve buna karşın giderek düşen üretimi, dolayısıyla ihracatı ve tabii bu koşullarda giderek artan enflasyonu gündemdeydi.” [10]

İhanet çemberi kurulmuştu.

Şimdilerde olduğu gibi bizi ekonomikmen çökerteceklerdi.

Tavsiye ve ortam hazırdı.

Yıkmanın yolu İmf- den geçiyordu.

-“ Devalüasyon olmadan Türkiye kurulmaz. Devalüasyon olunca halkın alış gücü azalır, siz de ihracat yaparsınız…
Türkiye süt, peynir satmalı, daha çok para kazanır. Çimento, seramik, cam yapmalısınız. Oysa teknoloji almaya çalışıyorsunuz. Bu hatadır. Avrupa’nın insan gücü yok o. nedenle teknoloji ile üretim yapıyor, Türkiye’de işsiz çok … ” ( Dünya Bankası/Konuşanın adı yok)

-Türkiye-ABD il işkilerinde artık Kıbrıs sorunu yok, ekonomik durum var… Türkiye’nin stabilizasyon programı hakkında dışarıda iyi bir kanaat yok. IMF önemli ve etkili bir örgüttür… Her ülke kendi dış politikasını oluşturmakta serbesttir. Ancak, Sovyetler Birliği ve Libya ile ilişkilerinizi izliyoruz. Bu ilişkilerin belli bir süre sonra, Türkiye için politik bağımsızlık yaratması Türkiye aleyhine olur. Amerika Birleşik
Devletleri Türkiye’yi BATININ BİR PARÇASI SAYIYOR.” (ABD Dışişleri Bakanlığı / isim yok)

-Siz taze para düşünüyorsunuz, oysa herkes parasını kurtarma peşinde. 220 bankaya borcunuz var. Ne borçlu olduklarınız. ne de borç istedikleriniz teker teker sizin hesaplarınızı inceleyemez. Bunu IMF yapar ve işaretini verir. Bu yönden IMF ile anlaşma kaçınılmazdır. Hükümetten hükümete verilen askeri amaçlı krediler bile önemli ölçüde IMF’ye bağlıdır. Ecevit hukümeti IMF ile ilk anlaşmayı yaptığında bunun uygulanması konusunda kuşkumuz vardı. Doğru çıktı… Gelişme hızınızı kesmek zorundasınız…” ( Citibank / Konuşanın adı yok)

Bir zamanlar “küresel ekonomik düzenin baronları için finansal tetikçilik yapan” ve tüm dünyada 2004 yılında basılmasıyla büyük ses getiren “Bir Ekonomik Tetikçi’nin İtirafları” kitabının yazarı ekonomist John Perkins AA muhabirini sorularını yanıtladı.

Son dönemde Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu gelişen ekonomilerdeki gelişmeleri değerlendiren Perkins, “Türkiye gibi gelişen ekonomileri hedef alan ekonomik tetikçilerin olduğu konusunda hiçbir şüphem yok. Bu günlerde, bu tetikçiler sadece ABD için değil birçok farklı hükümet için çalışıyor.” ifadesini kullandı.

“IMF’DEN UZAK DURUN”

Perkins, son dönemde ABD yönetiminin Türkiye üzerinde ekonomik baskı oluşturmaya çalışmasına ilişkin olarak ise, “Türkiye’ye IMF’den (Uluslararası Para Fonu) uzak durmasını öneriyorum. Bugün, Katar gibi birçok farklı seçenek mevcut. Türkiye gibi ülkeler, bu teklifleri Çin, ABD ve Körfez ülkelerindeki finans kuruluşlarının birbirleriyle yarışması için avantaj sağlamak amacıyla kullanabilir. Bu şekilde Türkiye’nin daha iyi anlaşmalar yapmak için elinde seçenekleri olur. Türkiye daha fazla dış borçtan kaçınmak için elinden gelen her şeyi yapmalı.”[11]

 -Darbe için bahane zaten dünden hazırdı.

Rejim, Atatürkü koruma kanunu ve Kenan Evrenin ifadesiyle; olgunlaşması beklenilen terör olayları.

-“ Genelkurmay Başkanı saat 24.0’te biraz dinlenmek için yattı. Anılarını not ettiği kırmızı kaplı defteri yanına aldı. Uzun süredir bir şey yazacak vakti olmamıştı.
11 Eylül 1980 tarihini düştü ve şunları yazdı :
“… Ata, ite, puta yuh diye Atatürk heykeli önünde slogan attılar. 12 Eylül tarihini seçmekle ne kadar isabet ettiğimiz ortada …
[12]

-Darbe sonu Time dergisi kapağında verdiği Kenan Evren resminde; Holding Turkey Together – Birlikte Türkiye- diyordu.

Time, 29. 9. 1 980 derginin Kapak yazısı: “Türkiye ‘yi bir arada tutuyor”) [13]

-Darbeden sonra Evren; Bir sağdan astık, bir soldan diyecek ve ; -Asmayıp da beslesemiydik?, sözü kara bir leke olarak tarihe geçecektir.

MEHMET ÖZÇELİK

27-08-2018

[1] M. Ai BiRAND-12 EYLÜL-SAAT: ()4.()(). Sh.19.

[2] Age. Sh. 28.

[3] Age. Sh.30,47.

[4] Age. sh.60.

[5] Age. Sh.62-63.

[6] Age.68.

[7] Age.72.

[8] Age.88-89.

[9] Age.92.

[10] Age.99.

[11] http://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/2698962-eski-tetikci-acik-acik-soyledi-hedef-turkiye

http://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/2698783-tetikci-karalama-kampanyasina-basladi

[12] Age.281.

[13] Age.290.

DİVAN Edebiyatı Kulübü paylaştı: 28 Ağustos 2016 Pazar

No ResponsesEylül 1st, 2018