İNANÇSIZA ŞAŞARIM

İNANÇSIZA ŞAŞARIM

Nasıl yaşıyor diye…

Nasıl nefes alıyor…

Nasıl varlığını devam ettiriyor diye…

Milyarlarca katlı yüksek bir bina düşününüz. En üst katından sürekli olarak aşağıya doğru düşüyorsunuz. Arada tutunacak bir şey ve yerde yok.

Sadece nefsin bir aldatmacası olan, bazen adına bir insancıllık denilen ince bir dal, topluma yararlı bir iş ve faaliyet denilen kopmaya mahkum ince bir ipe tutunuyorsunuz.

Neticede o da kopacak.

İşte inançsızlık bundan daha dehşetli bir haldir.

Allah insanın varlığını, devam ve bekasını kendisiyle irtibatlandırmıştır.

O irtibatı koparacak bir insan ebediyen düşmeye mahkumdur.

Ortada tutunacak bir dal da yoktur.

Düşerken o nefessizliği, o heyecan, korku, dehşet ve tehlikeyi düşünün…

Cehennemden daha korkunç bir haldir.

-Tıpkı sizi dünyaya bağlayan yer çekimi kanununun ve de dünyamızı sabit tutan çekimin bir anlık kalktığını düşününüz.

Biz havanın boğluğunda bağlantısız kalacağımız gibi, dünyamız da uzay boşluğunda sürekli savrulacak, bir gezegene çarpıp hayatını bitirecektir.

-Oysa bizler 100 sene önce yoktuk, 100 sene sonrada yine yokuz. İki yok arasındaki kısa bir sürede varız.

O halde gerçek varlık bu içinde yaşadığımız varlık mı yoksa bundan sonraki olacak olan varlık mı?

Yoksa varlık iki yokta olan varlık mı?

Varlık, yokluktan geçen varlıktır.

Beka olan ahirete giden yol, fena olan dünyadan geçer.

Ahirette vücut bulur.

İnsan bir an bile yokluğunu ve yok olacağını, sahibinin olmayıp yokluğa gideceğini düşündüğü ve düşüneceği an, hayat ve her şey zehir oluyor.

O da her an ölen ve öldüren zehirli bir hayat.

-“Evet, Hâlık-ı Vâhid kabul edilmediği takdirde, kâinatın zerrat ve mürekkebatı adedince sonsuz ilâhların kabulüne mecburiyet hasıl olur. Ve aynı zamanda, herbir ilâhın şu kâinatı halk etmeye kadir olması lâzımdır. Çünkü, zîhayatın herbir cüz’îsi, zevilhayatın küllüne, yani umumuna bir fihristedir. Cüz’îyi halk eden, küllîyi de halk etmeye kadir olmalıdır.
Ve keza, ziyasız güneşin vücudu mümkün olmadığı gibi, ulûhiyet de tezahürsüz olamaz. Tezahürü ise, irsal-i rusülle olur.
Ve keza, hadd-i kemale bâliğ olan en yüksek bir cemalin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resullerin tarifi lâzımdır.
Ve keza, kemal-i cemale bâliğ olan kemal-i hüsn-ü sanat, resullerin delâletiyle olur.
Ve keza, rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister. Bu da zülcenaheyn resullerin vahdet-i İlâhiyeyi halka ilân etmeleriyle mümkün olur.
Ve keza, bir hüsün sahibinin isteği olmasa ve bir ayna bulunmasa ve tarif edici bir şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün değildir. Bu da ancak resuller vasıtasıyla olur. Çünkü, resul, ubudiyetiyle Hâlıkın hüsnüne aynadır; risaleti cihetiyle de halka izhar ve ilân eder.
Ve keza, bir zâtın cevahirle, zîkıymet eşyayla dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve arz etmekle o zatın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için, ancak o zatın müsaadesiyle ve iradesiyle emir ve tayin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resuldür.”[1]

-“Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihât-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesafe-i baîdeden celple gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misaldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misaldir.
Sual: Şirk bu kadar zahmetli olduğu halde niçin kâfirler kabul ediyorlar?
Cevap: Kasten ve bizzat kimse küfrü kabul etmez. Yalnız şirk hevâ-i nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkülleşir. İman ise, kasten ve bizzat takip ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır.”[2]

MEHMET ÖZÇELİK

23-01-2019


[1] Mesnevi-i Nuriye Lasiyyemalar.34.

[2] Mesnevi-i Nuriye — Katre’nin Zeyli.68.

No ResponsesOcak 23rd, 2019

KANLI MI KANSIZ! MI ?

KANLI MI KANSIZ! MI ?

-A Haber’de yayınlanan Yaz Boz programında eski CIA ajanı Fred Rustmann’ın şok itiraflarına yer verildi. Rustmann, ABD çıkarlarını düşünmeyen liderleri devirdiklerini yerlerine kendi adamlarını getirdiklerini itiraf etti. Ajan Rustmann, dünyanın muhtelif bölgelerindeki pek çok liderin CIA yardımı ile başa getirildiğinin ve ABD çıkarlarıyla çelişildiği anda bu isimlerden vazgeçilip devirdiklerini itiraf etti. Bu açıklamalar ABD’nin dünyada kurduğu kirli düzenin özeti mahiyetinde…”[1]

-Eski CIA ajanını yerlerde sürüklediler!

A Haber’de yayınlanan Yaz Boz programında CIA’daki kavganın görüntüsüne yer verildi. Görüntülerde eski CIA ajanı Ray McGovern’in Tayland’da CIA’nın gerçekleştirdiği eylemleri dile getirdiği için yerlerde sürüklendiği görülüyor. Bu görüntülerle birlikte her fırsatta ‘ifade özgürlüğünden’ dem vuran ABD’nin içinde bulunmuş olduğu durum ‘bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ dedirtti.[2]

-Konya’da İstiklal Mahkemeleri 6529 kişiyi idam etti.[3]

-“BEKARETİNİ 15 YAŞINDA ATATÜRK’E VERDİ”
İngiliz gazeteden Gabor-Atatürk ayrıntısı.
Atatürk ve Zsa Zsa Gabor’un ilişkisi bilinse de Daily Mail ünlü oyuncu için “15 yaşında bekaretini Mustafa Kemal Atatürk’e verdi” diye yazdı
Hollywood’un efsane oyuncularından Zsa Zsa Gabor, 99 yaşında öldü .İlk evliliğini 19 yaşında Türk siyasetçi Burhan Belge ile yapan Gabor’un bu dönemde Atatürk’le ilişkisi olduğu çeşitli kaynaklarda ifade ediliyor.
İngiltere’nin en çok okunan gazetelerinden Daily Mail, bu iddiayı bir adım öteye taşıdı.
“BEKARETİNİ 15 YAŞINDA ATATÜRK’E VERDİ”
Daily Mail, Gabor’un ölümüne ilişkin haberde şu ayrıntıya dikkat çekti:
“1993 yılında ‘One Lifetime is Not Enough’ (Bir Ömür Yetmez) adlı otobiyografisinde 15 yaşında bekaretini Modern Türkiye’nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’e verdiğini yazdı”[4]

-Doktoru Mim Kemal Öke bir gün sofrada içkisine müdahale etmeye kalkınca aldığı yanıtı yakınlarına şöyle aktarmıştır:
“Bir daha söyleme Kemal… Sen benim ne kadar yalnız olduğumu biliyor musun?”[5]
“Sofrayı, sohbeti, içmeyi elbetteki severdi. Etrafındakilerin de içmelerini isterdi. İçkiye çok genç yaşlarında alışmıştı. içki alışkanlı­ğını da kimseden saklamadı.”[6]

 Eserde bol bol Atatürkün içki müptelalığından söz edilmiş.-“ 20 Kasım 1937.
“Doktorumu terkederim, rakımı terketmem”[7]

-17 Ekim’de L’Epoque gazetesinde yayınlanan bir makale:

“Kemal Atatürk şahane bir umursamazlıkla kendi hayatını yedi bitirdi. Dansı, alkolü ve gece hayatını sever. Ama bu eğlence zevki, O’nun muazzam bir eseri gerçekleştirmesine, fevkalade bir devrimi başarıya ulaştırmasına ve başarısı saygı uyandıran bir millet yaratmasına engel olmadı”[8]

-1970- lerde Atatürkü sevmeyen solcular, 1980 darbesinden sonra onu kullanmaya uygun gördüklerinden dolayı birden bire Atatürkü sever oldular.

Onu anlamak ve anlaşılmasını sağlamaktan ziyade, heyula ve meçhul kahraman gösterilerek ulaşılması ve anlaşılması güç bir kişi olarak tanıtılmaktadır.

Oysa Atatürkün yaptıkları; yapma değil, yapılanı ortadan kaldırıp yıkıma yönelik işlerdir.

Bin yıldır yapılanları değiştirmiş ve engellemiştir.

-Müştak Baba (Müştak-i Bitlisi), 1759 (H. 1172) tarihinde Bitlis’te doğmuştur. Asıl adı Muhammed Mustafa’dır.

Müştâk Baba, Ankara’da Hacı Bayram Velî’nin türbesini ziyaret ettiği sırada gelen ilhamla, ileride Ankara’nın başkent olacağını keşfeder.

Divan-i Müştâk Baba adıyla 1847’de yayınlanan divanının 29. sayfasında yer alan 73 numaralı, Ankara’nın başkent olacağını sembolik dille açıklayan beş beyitlik şiiri şöyledir.

-mefûlü / fâilâtün / mefûlü / fâilâtün

1 Me’vâ-yı nâzeninde kimelf olursa efser
Lâ-büdd olur o me’vâ İslambol ile hem-ser
2Nun vel kalem başından alınsa nun-i Yunus
Aldıkta harf-i diger olur bu remz azhar
3 Miftah-ıSûre-i Kaf serhaddi kaf ta kaf
Munzam olunmak ister ra-yı Resûl Peygamber
4 Hay huy ile ahir maksud oldu zahir
Beyt-i veliyy-ül-ekrem el-hâc iyd-i ekber
5 Ey pâdişah-ı fahham sultan Hacî Bayram
Ruhan ister ikrâm Müştâk abd-i çâker

-1000 mánásına gelen ELF sözü, güzeller beldesinin başına EFSER, yani tác olarak konursa, o belde İstanbul’dan farksız bir hále gelir. Sonra, Yunus Suresi’ndeki NUN ve Kaf Suresi’ndeki KAF harfleri alınır. Resul’ün, yani Hazreti Peygamber’in RI harfi de bunlara iláve olunmak ister ve maksad ‘háy-ı huy’ sözündeki ‘HE’ harfi ile tamamlanır. Ey anlayışlıların padişáhı olan Sultan Hacı Bayram! Senin bulunduğun o güzel belde, bu değersiz kul Müştak’tan hürmet istiyor!’

Muştak Baba,Türkiye Cumhuriyet’inin kurucusunun Mustafa Kemal Atatürk olacağını şiirlerinde Ankara Kehanetinde olduğu gibi ortaya koymuştur.

-Ankara 1923 yılında başkent olacak ve 93 hicri yıl süreyle öyle kalacaktır.

-Muştak Baba ayrıca Ak Partinin 2029 yılına kadar iktidarda olacağını yani Ak Partinin izlemiş olduğu Politikalar Aynı kişiler tarafından devam ettirilmesede farklı kişiler tarafından aynı politikalar devam ettirilecek diyor.Ve 30 yıllık bu dönem sonunda sonlarının kötü olacağını söylüyor.

-İsrail’deki bu değişim sonucunda 2029’da bir kırılma olacak. Bu kırılma büyük olasılıkla iki ülke arasında bir savaş ya da tek atımlık bir vuruştan ibaret.

Bu bağlamda Müştak Baba’nın “Doğu’dan gelen tehlike” sözüyle İsrail’i kastetmesi ihtimali büyük görünüyor.

-Müştak Baba’nın beyitlerinde yaptığı bir takım karışık hesaplamalar sonrasında bulduğu kıyametin  kopuş tarihi 2472![9]

-Vahdettin’in Atatürk’e verdiği Samsun talimatı.[10]

-Mustafa Kemal’den ‘Kominist Parti’ talimatı!

Mustafa Kemal Atatürk’ün elyazısı ile Türkiye’nin ilk resmî Komünist Partisi’nin kuruluş talimatını verdiği belgelerin orijinali ortaya çıktı.

Mustafa Kemal’in elyazısıyla olan ve şimdi Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde muhafaza edilen belge, Paşa’nın “komünizmin ordunun en büyük kumandanlarının kontrolü altında olmasını istediğini” gösteriyor.[11] 

-GAZİ HAŞERATI

Cumhuriyet gazetesi o günlerde, Gazi Mustafa Kemal’in İstanbul’a gideceğini haber yapmış. Haberi de sürmanşetten vermiş. Ancak “Gazi Hazeratı İstanbul’a gidiyor” yazacağına tabiî ki yanlışlıkla “Gazi Haşeratı İstanbul’a gidiyor” yazmış. Yunus Nadi sabahleyin gazeteyi alınca, feci yanlışlığın farkına varmış. Atatürk’le acilen görüşmek için, onun bütün yakınlarını devreye sokmuş. Rahmetli Rasih Kaplan, talebi Gazi’ye iletmiş.
Yunus Nadi ile birlikte huzura çıkmışlar. Yunus Nadi, bir taraftan tir tir titriyor, diğer taraftan da Mustafa Kemal’e bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş. Ellerini oğuşturuyor, dişleri biribirine vuruyor, kekeleyerek bir şeyler anlatmak için kıvranıyor; ve fakat bir türlü konuşamıyormuş. Mustafa Kemal’in ısrarı üzerine, durumu anlatmış.

Atatürk son derece sakin ve babacan bir tebessümle; “Haydi haydi üzülme… Anlaşılıyor ki senin gazeteni, musahhihler bile okumuyor” demiş… (Musahhih malûm, bugünkü dille düzeltmen, yani haber ve yazılardaki yanlışları düzeltenler demektir)

-Prof. Mehmet ÇELİK: …En son sloganvari bir şey buluyorlar. Kafiyeli. “Tevfik Rüştü Moskova’ya uçtu”. Ruştu tabi. Neyse gazete basılıyor, şey ediliyor. Mürettip yani o dizgici “R” yerine “P” harfini koymuşlar. ‘Tevfik Puştu Moskova’ya uçtu’. (Gülme sesleri)
Yavuz Bülent BAKİLER: Evet. Atatürk görüyor bunu.
Prof. Mehmet ÇELİK: Yunus NADİ Çankaya’ya böyle dört ayağı üzerinde meleye meleye gidiyor. Meleye, meleye. Ayaklarına kapanıyor, salonda. Vallahi şey olmadı, aynı anda da gazeteleri toplattık. Şöyle oldu, böyle oldu. Gazi Paşa şöyle omzuna elini vuruyor: ‘Zararı yok çocuk diyor. Zaman zaman da olsa arasıra da olsa gazeten gerçekleri yazıyor’.

-EŞEK.
O günün Tarım Bakanı devrin ulusunun yanına gitmiş, şirin görünme babından, “Efendim, bana hangi soyadını münâsip görürsünüz?” diye tabasbus etmiş.

O da, “Eşek” diyerek isâbet buyurmuş.

Bakanın bozulduğunu görünce de:

“Canım, sen Ziraat Vekili değil misin? “Eş ve Ek” diyorum” demiş.

-“Kılıç Ali mi, Atatürk’ün Kılıcı demek yerindedir, İstiklal Mahkemesi’nin savcısı olarak kaç kişinin idamını istedi, sadece bu sorunun cevabını bilemeyeceğimizi biliyoruz.” [12]

-“Nazım Hikmet’in, Kemal’i bir put sayıp yıkmaya çalışması çok büyük talihsizliktir; yıkamadı, seviniyoruz. Hep yüce tuttuklarım arasındadır. Bir kişi değildi ve yetişemiyorum.”[13]

Ne tezat değil mi?

-“Kazım, Gazi Hazretleri’nin kendi yüzüne karşı, şunları söylediğini haber veriyor: “Muntazam tuttuğunu işittiğim hatıratını vesikalarıyla birlikte getir de göreyim. Hiçbir tarafta herkes gibi benim İstiklal Harbi’nin banisi olduğumu ve Türk milletini ölümden kurtararak ona İstiklali’ni bahşettiğimi söyleyeceğine, kendini de benim payeme çıkartacak propapagandalar yaptırıyorsun! Bir millete ancak bir gazi olur. Bu yürüyüşe ayak uydurmaya çalış. İstiklal Harbi’ni nasıl emirlerimle başardıksa, bundan sonrası da başka türlü olmaz!” Kazım Paşa, “hatıramı elden almak için üç kere evimi bastırıp arattı” yollu eklemektedir. Bir de şu var; “O ancak bir gölge yakalamıştır.” Kazım Paşa’nın “O” dediği Kemal Paşa idi. Kazım’ın evrakın kopyelerini sakladığını anlıyoruz, daha önce de haber vermiştim.”[14]

Kendisini anlatıyor;

-“Sabetayizme gelince, kim Vedii Bilget Paşa’dan daha millici ve solcu olabilir, kim
Atilla İlhan’dan daha solcu olabilir; sabetayistler olmasaydı, bu cumhuriyeti
kuramazdık. Ben bir bilim yapıyorum, içlerinden, çocukluğumdan beri övündüğüm,
kuvay-i milliye’de “çete reisi” ve çocukluğumda hep “çete reisi” olmak isterdim,
dedem çıkıyor ve yazıyorum.

Sabetaycılık meselesini Türkiye’nin gündemine sokan kişi siz oldunuz. Hala da sizin
açtığınız yoldan ilerleyip listeler tutanlar var. Bu muydu bu tartışmayı açma amacınız, ne yararı var insanların nereden geldiğini bilmenin?
Bir çok yararı var.
Türk aydını için, “imkansız yoktur”, buna, inanıyorum. Bir devrimcinin, sizin
deyiminizle bir millicinin, “elimden bu kadar geliyor, ben zindandayım, hiçbir çarem
yok, hiçbir şey yapamam” düşüncesinde olmadığına inanıyorum. Ben, zindandaydım.
Şu teşhisi yaptım; Amerika, İsmail Cem’i cumhurbaşkanı yapmak istiyor ve kendi
kendime “Yalçın” dedim, “senin bunu önlemen lazım”. Bir kısmı kesinleşmiş, yüz yıl
kadar hapsim isteniyordu, durmadım, İsmail Cem İpekçi’nin İbrani asıllı olduğunu
çıkarırsam, önleyebileceğimi düşündüm. Böyle başladı…”[15]

-“PKK örgütünü meşrulaştıran siz misiniz, Doğu Perinçek ile birlikte?
Bana, mülakata başlarken, “sağol Hocam, İsmail Cem’in cumhurbaşkanlığını önlediniz” dediler ve ben de hep, hayır, benim o kadar gücüm yok, o yönde çalıştım,
diyordum. Bu sorunuzla ilgili olarak da benim cevabım şudur; Kürdisite tartışmalarını
da biz çıkardık. Biz kimiz, Türkiye İşçi Partisi, başta Aybar ve Behice Boran, biz
çıkardık. Bakın bu Dergi, 1970 tarihlidir, Türkiye İşçi Partisi, “Kürt vardır “kararını
aldı ve öylece başladı. Parti kapatıldı, Behice Boran ve arkadaşları on beş yıla
mahkum edildi.”[16]

Mum söndü olarak adlandırılan ve çeşitli kültürlerde kutlanan 21 Mart’ı 22 Mart’a bağlayan gecede Sabetaycılar’ın grup seksin de uygulandığı bir ritüele katldıkları konusu, genellikle çok fzlasıyla üzerine düşülen bir meseledir, bu konuyu daha sonra etraflıca başka bir makalede incelemek amacıyla burada ele almıyoruz. Ancak şurası bir gerçektr ki Sabetaycı dua kitaplarının özellikle bugün Israil’de bulunan nüshalarında serbest seksin Tanah’a dayandırılan ayetlerle desteklendiği bilinmektedir.” [17]

-“Sabetaycı inanca göre Yahudiler her zaman Rabbe karşı gü­nahkar ve asi olmuşlardır. Tanah bu konuda anlatılan menkıbelerle doludur. Bu yüzden de hastalık ve felaketler hiçbir zaman Yahudi toplulukları üzerinden eksik olmamıştır. Bu yüzden Rab Sina’da altın buzağıya tapan kavmi yoketmek istediğinde Moşe O’na yalvararak kendisine inanan ve daima O’nnn yolundan gidecek bir bakiyeyi ayırmasını istemiştir.”[18]

-Geçmişten günümüze lanetle anılan Yahudilerin yanına, günümüzden geleceğe bir de Abd eklenmiş oldu.

Ölümüne sebeb olduğu milyonlar sebebiyle…

-Bizi saran derin devletin, Abd- yi sarmaması düşünülemez.

Abd de derin devletle mücadele etmekte ve derin devlet tarafından kontrol edilmektedir.

Pentagon- Cıa -Fbı ve halk arasında bir mücadele ve hakimiyet kavgası sürmektedir.

Buna ek olarak israilin gizli bir güç olarak kontrolü göz ardı edilemez.

Daniele Ganser ‘in ”NATO’nun Gizli Orduları” adlı kitabında, Türkiye, ”gerilla birimleri ve Gizli Ordu Rezervleri’nin kurulmasına fazlasıyla uygun bir ülke” olarak tanımlanıyor.

MEHMET ÖZÇELİK

19-01-2019


[1] https://www.ahaber.com.tr/webtv/gundem/eski-cia-ajanindan-sok-itiraflar

[2] https://www.ahaber.com.tr/webtv/gundem/eski-cia-ajanini-yerlerde-suruklediler

[3] http://yalantarih.com/konyada-istiklal-mahkemeleri-6529-ki…/

[4]https://www.facebook.com/photo.php?fbid=1249859311824911&set=a.565058890304960.1073741828.100004025624000&type=3&theater

[5] Sh.22.Sarı Zeybek.C.Dündar.ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR-YAZAR

[6] Age.24.

[7] Age.sh.37,66.

[8] Age. 139.[9]bu gün Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi’nde bulunan 160 sayfalık Müştak Baba Divanı (Divan-ı Müştak Efendi)’dır. Ankara 1923 yılında başkent olacak ve 93 hicri yıl süreyle öyle kalacaktır.29. sayfasında buna işaret vardır.

https://www.frmtr.com/garip-olaylar/4170721-tarihte-ilk-kayitli-ve-acik-kehanet-mustak-baba-divanindan.html

http://gaybihaberleri.blogspot.com.tr/2013/02/mustak-baba-hazretleri.html

[10] http://www.haber7.com/tarih-ve-fikir/haber/2629068-vahdettinin-ataturke-verdigi-samsun-talimati/?detay=1

[11] http://www.haber7.com/guncel/haber/2517944-mustafa-kemalden-kominist-parti-talimati

[12] GİZLİ TARİH – I-Yalçın Küçük.59.

[13] Age. 67.

[14] Age. 79.

[15] Age. 392.

[16] Age. 398.

[17] EVET BEN SELAN1KLİYİM…Ilgaz Zorlu..Sh.51,60-64.

[18] Age. Sh.106.

No ResponsesOcak 19th, 2019

RUHA MÜNASİB CESED

RUHA MÜNASİB CESED

Ruh ordusu büyük bir coşku ve gürültüyle varlık alemine ve de dünyaya çıkış yapıyor.

Geliyor ve gidiyorlar.

Hiç de çok durmuyorlar.

Demek ki durmak için gelmiyor belki gitmek için buraya uğruyorlar.

Cesetlerini burada bırakıyor, hakikatlarıyla ebedi aleme uçuş yapıyorlar.

Kemale erip tekamül ediyorlar.

Hem ekiyor ve hem de duygular cihetiyle ekiliyorlar.

Esas olan ruhtur.

Ruh; Latife-i Rabbaniye.. Ruhul Emin (Cebrail).. Riyah (Rüzgar).. Rayiha-Reyhan (Koku).. Güç-Kuvvet-Enerji- Hayat kaynağı- Ruh-u insani.. Ruh-u Peygamberi.. Varlıklar içerisinde en latif olanı.. Her şeye nüfuziyeti olan nur.. Sebebler üstü ve birinci elden, kudret eliyle yaratılmış, Nefh-i İlahi..

*************

Allah her ruha münasip ceset veriyor ve giydiriyor.

Cesetle ruh birbiriyle münasip ve mütenasiptir.

Suretler siretlerle uyumluluk arzeder.

Sirete göre suret bicilmektedir.

Dikene verilen elbise nasil ki onun yapısıyla uyumluluk arzederse, Her bir insanın surety, suretinin aksiyle bağlantılıdır.

Bed bir insan ile beşüş bir insanın suret farkı gibi.

SİRET VE SURET

“Eğer istersen hayâlinle Nurşin karyesindeki Seyda’nın meclisine git, bak. Orada fukarâ kıyâfetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir. Göreceksin ki, akrepler insan libâsı giymişler ve ifritler adam sûretini almışlar, ilâ âhir…”[1]

-“Kâfirlerin medeniyetiyle mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark:

Birincisi, medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis; sûreti me’nus, sîreti mâkûs bir şeytandır.

İkincisi, bâtını nur, zahiri rahmet; içi muhabbet, dışı uhuvvet; sureti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedar bir melektir.”[2]

-“Meclisten biri dedi: “Neden şeriat şu medeniyeti reddeder?”

Dedim: “Çünkü, beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir. Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise, şe’ni tecavüzdür. Hedef-i kastı menfaattır. O ise, şe’ni tezahumdur. Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe’ni tenazudur. Kitleler mabeynindeki rabıtası, âhari yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe’ni böyle müthiş tesadümdür. Cazibedar hizmeti, hevâ ve hevesi teşcî ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir. O heva ise, şe’ni insaniyeti derece-i melekiyeden, dereke-i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh-i mânevîsine sebep olmaktır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.”[3]

NEFİS

Bir cihetle nefis, diğer cihetle ne pis…

-Nefsin iki ciheti vardır; Biri Hakka bakar. Diğeri halka bakar.

Hangi ciheti ağır basarsa, o ciheti öne çıkar.

-Hatırat; süzülmemiş, süzgeçsiz akla gelen lafızlar, kalbde mana bulurlar.

İhlas ise hatıratların süzgeci, ayrıştırıcısı, miyarı, dönüştürücüsüdür.

Nefis ise şeytanın avukatlığını yapmaktadır.

Bilgelerin Sultanı İbn Arabi, Fetihler kitabının bir yerinde şöyle der: “Allah’ın seninle açtığı ilk kapının senin nefsinin kapısı olduğunu bilir misin? Sen, kevnsin. Allah ise, seni var edendir. Varlığı seninle açmıştır. Sen, varlığın anahtarısın. Bu yüzden sen O’nun yanındasın, Allah’tan başka kimse seni bilemez…”

-İblisin telbisi ve tedlisi ile ruh bulanmakta, siret ve suret değişmektedir.

-Kominizm, sosyalizm ve kapitalizmin kabul görmesindeki sebepler;

-insanın hayvani yönünü beslemesidir.

Nefsine mahkum olanları kolayca kendisine çekmiş ve bağlamıştır.

-Diğer taraftan müsbet örneğin sunulmaması ve uygulanmamasıdır. Zekat ve sadaka müessesesi gibi…

-“ Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur.” [4]

-“ Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok yarlığayıcı ve esirgeyici bulacaktır.” [5]

-” Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.” [6]

Hadiste:”İstiğfar edilirse günah büyük olmaktan çıkar, ısrarla devam edilen günah da küçük olarak  kalmaz.”[7]

-Dűnyanın toprağından yaratılan şu insan, toprağın üreticiliğine cennet uygun olmadığından, dünya toprağına ekilmek üzere dünyaya gönderildi.

Ya sünbül verecek ya da tefessüh edip, sönüp gidecektir.

Tohumdur insan

Ekmesini bilmeli

Meyve veren

Dikmesini bilmeli

Topraktan gelen

Toprağa düşmeli

Sümbül veren

Toprakta çürümeli

Kibirle var olan

Yar olmaz

Mahviyyette olan

Yok olmaz.

Yok yok isen

Sen varsın

Varlığınla varlığa

Sultansın…

Delilmi istersin

İşte şeytan

Yokluğunda alem

İşte Adem…

MEHMET ÖZÇELİK

17-01-2019


[1] diyerek daha başka cihetteki farklarını “Lemeât” ve “Sünûhât”a havâle eder. Mesnevî-i Nuriye, s. 221.

[2] Mesnevî-i Nuriye, Hubâb, s. 77.

[3] Sünûhat, s. 58.

[4] Lemalar | On Üçüncü Lem´a | 91.Bak.Nisa.110.

[5] Nisa.110.

[6] Lemalar | On Üçüncü Lem´a | 91.

[7] Bak.Deylemi.Müsned.5/199,el-Kudai.Müsnedüş Şihab.2/44.

No ResponsesOcak 18th, 2019

ARAPÇA CELALEYN TEFSİRİ

HTML clipboard

2018-2019 ÖĞRETİM YILI AÇIKÖĞRETİM ÖĞRENCİLERİYLE ARAPÇA CELALEYN TEFSİRİ

Mülk Suresi / سُورَةُ المُلك

Kalem Suresi / سُورَةُ القَلَم

Hâkka Suresi / سُورَةُ الحَاقَّة

Me’âric Suresi / سُورَةُ المعَارج

Nûh Suresi / سُورَةُ نُوح

Cin Suresi / سُورَةُ الجنّ

Müzzemmil Suresi / سُورَةُ المُزمّل

Müddessir Suresi / سُورَةُ المدَّثِّر

Yâsîn Suresi-1-2- / سُورَةُ يسٓ

Yâsîn Suresi-3-4- / سُورَةُ يسٓ

Yâsîn Suresi -5-6-/ سُورَةُ يسٓ

Nebe’ Suresi / سُورَةُ النّبَإِ

2017-2018 ÖĞRETİM YILI AÇIKÖĞRETİM ÖĞRENCİLERİYLE ARAPÇA CELALEYN TEFSİRİ

Nâzi’ât Suresi / سُورَةُ النَّازعَات -1

Nâzi’ât Suresi -2-/ سُورَةُ النَّازعَات

Abese Suresi / سُورَةُ عَبَسَ

Tekvîr Suresi / سُورَةُ التّكوير

İnfitâr Suresi / سُورَةُ الانفِطار

Mutaffifîn Suresi / سُورَةُ المطفّفِين

İnşikâk Suresi / سُورَةُ الانشقاق 
Bürûc Suresi / سُورَةُ البُرُوج 
Târık Suresi / سُورَةُ الطّارق 
A’lâ Suresi / سُورَةُ الاٴعلى 
Gâşiye Suresi / سُورَةُ الغَاشِية 
Fecr Suresi / سُورَةُ الفَجر 
Beled Suresi / سُورَةُ البَلَد 
Şems Suresi / سُورَةُ الشّمس 
Leyl Suresi / سُورَةُ الليْل 
Duhâ Suresi / سُورَةُ الضّحى 
İnşirâh Suresi / سُورَةُ الشَّرح 
Tîn Suresi / سُورَةُ التِّين 
Alak Suresi / سُورَةُ العَلق 
Kadr Suresi / سُورَةُ القَدر 
Beyyine Suresi / سُورَةُ البَيِّنَة 
Zilzâl Suresi / سُورَةُ الزّلزَلة 
Âdiyât Suresi / سُورَةُ العَاديَات 
Kâri’a Suresi / سُورَةُ القَارعَة 
Tekâsür Suresi / سُورَةُ التّكاثُر 
Asr Suresi / سُورَةُ العَصر 
Hümeze Suresi / سُورَةُ الهُمَزة 
Fil Suresi / سُورَةُ الفِيل 
Kureyş Suresi / سُورَةُ القُرَيش 
Mâ’ûn Suresi / سُورَةُ المَاعون 
Kevser Suresi / سُورَةُ الكَوثَر 
Kâfirûn Suresi / سُورَةُ الكافِرون 
Nasr Suresi / سُورَةُ النّصر 
Tebbet Suresi / سُورَةُ لهب / المَسَد 
İhlâs Suresi / سُورَةُ الإخلاص 
Felâk Suresi / سُورَةُ الفَلَق 
Nâs Suresi / سُورَةُ النَّاس 

Fâtiha Suresi / سُورَةُ الفَاتِحَة

No ResponsesOcak 17th, 2019

ERGENEKON BİR TERÖR ÖRGÜTÜDÜR

ERGENEKON BİR TERÖR ÖRGÜTÜDÜR

Derin devlet veya diğer adıyla gizli dinsiz komitenin iki ucundan birisi ergenekon ve uzantısıdır…

Diğeri ise Fetö ve uzantısı olaraktan birbirlerine bayrak değişimi yapmaktadırlar.

İkisi de birbirinin aynısıdır. Aynı bedenin iki kollarıdırlar.

-Ergenekon terör örgütünün 1 ile 400 sayfasındaki iddianamenin 56. sayfasında şu rapor yer almaktadır;

Ergenekon terör örgütünün yönetici kadrolarına bakıldığında genel olarak emekli askerlerden oluştuğu, bunların bir kısmının malulen emekli olduğu bir kısmının ise disiplinsizlik nedeniyle Türk Silahlı kuvvetlerinden atıldıkları görülmüştür. Dolayısıyla Ergenekon terör örgütü amaçlarını daha iyi ve hızlı gerçekleştirebilmek, örgüte kolay adam temin edebilmek ve örgüt adına gerçekleştirdikleri eylemleri devlet adına yaptırdıklarını inandırmak için Ergenekon terör örgütünün Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösteren illegal bir yapılanma imiş gibi lanse ettikleri, böylelikle bir taraftan kendilerini daha güçlü göstermeye çalışırken Diğer taraftanda Cumhuriyetimizin ve milletimizin gözbebeği olan Türk Silahlı kuvvetlerini planlı ve kasıtlı olarak kamuoyunda yaptıkları anlaşılmıştır.

-Dökümanın 57. sayfasında ise devletin yeniden yapılandırılması üzerine isimli 11 sayfalık döküman, şüpheliler Doğu Perinçek ile Tuncay Güney’den ele geçirilmiş olup kapak kısmında Devletin yeniden yapılanması üzerine 25 Kasım 1999 yazmaktadır. Bu belgenin bir durum ve amaç başlığı altında cumhuriyetin yeniden yapılanması için silahlı gücünün olduğu bütün meselenin yeniden yapılanmanın diğer ayaklarını teşkil eden Meclis Hükümet yargı ve halk örgütlenmesi olduğu belirtilmiştir.

-Ergenekon iddianamesinin 61. sayfasında şu iddia yer alır; 2001 yılında yakalanan Tuncay Güney lobi çalışmalarını Veli Küçük’ü talimatı ile şüpheliler Doğu Perinçek, Ümit Oğuz Tan, Adnan Akfırat Fırat ve kendisinin de katıldığı bir ekibin yaptığını son şeklini ise Veli Küçük ün verdiğini beyan etmiştir.

-355 sayfalık Ergenekon iddianamesinde bütün kirli ilişkilerin çamaşırları ortaya dökülmektedir. Her şeyi açık ve beyan olaraktan çıkmaktadır ki, Ergenekon gerçekten bir terör örgütüdür.

-İddianame’nin 69. sayfasında ise şu beyanatta bulunulur; yine gerektiğinde kontrol altında tutulan naylon terör örgütlerinin yapmış oldukları bu eylemler sonucu ortaya çıkan durumları örgütün menfaatlerine uygun olarak kullanmak, gerektiğinde siyasal iktidarları dize getirip menfaatlerine göre yönlendirmek için Ergenekon dökümanında terör bölümünde belirtilen kişisel çıkarları adına siyasete yönelmiş ve hedefe ulaşabilmek adına herşeyi mübah sayabilen siyasilerin engellenebilmesi için geriye kalan tek yol suikasttır. Suikast işlenmesi gibi tamamen yasadışı ve insanlığın menfaatlerine aykırı ve bütün dünyada suç olarak kabul edilen eylem ve fiillerle Türkiye Cumhuriyeti’ni Sözde esaretten kurtarıp tam bağımsızlığına kavuşturmayı amaçlamaktadırlar.

Ergenekon iddianamesinin 1 ile 400 sayfasının 70 sayfasının da şu iddiada bulunur. 9 Nolu gizli Tanık ifadesinde 1995 yılında ilimiz Gaziosmanpaşa ilçesi Gazi Mahallesi’nde meydana gelen kahvehane tarama ve adam öldürme olaylarının bizzat Veli Küçük’ün talimatı ile gerçekleştirildiğini, Hablemitoğlu’nun öldürülmesi olayının yine Veli Küçük’ün talimatı ile yapıldığını beyan etmiştir.

Diğer taraftan şüpheli Sedat Peker’in 2004 yılında yaptığı telefon konuşmalarında Eskiden kahvehane tarama gibi olaylar yaptıklarını söyleyerek bir bakıma Gazi olaylarında doğrular nitelikte konuştuğu görülmüştür. Ayrıca iş adamlarını korkutup tehdit ederek araç aldıklarını da dile getirmektedir.

-Ergenekon iddianamesinin 73. sayfasında sonuç olarak Ergenekon terör örgütünün hem eleman hem kadrolaşma hem devlete ait gizli bilgi ve belgelere rahatlıkla ulaşma örgütün sahip olduğu çeşitli silahlar ve silahlı üyeleri örgütün en üst düzeydeki devlet görevlilerine suikast yaptırmak için suç işlemiş ve işlemeye meyilli bir çok insanı kısa sürede bulup bu tür insanlara hayali misyonlar yükleyip suç işlemeye teşvik edip gerektiğinde yüklü miktarlarda paralar taahhüt edip ülkeyi kaosa götürecek eylemler yaptıra bildikleri Danıştay suikasti ve bazı ünlü kişilere yapılacak suikastlar için yapılan para tekliflerinin de dosyada dillendirildiği, suikast yaptıracakları kişilere yakında darbe yapacağız, cezaevinde fazla kalmazsın, hemen biz seni çıkarırız gibi vaatlerde bulundukları anlaşılmıştır. Alparslan Arslan’ı da böyle bir ümitle suç işlemeye azm ettirdikleri bu konuda Alparslan aslanın Müebbet hapis cezası almasına rağmen halen çıkma ümidi olduğunu ve bu ümidinin kısa sürede gerçekleşeceğini ifadesinde beyan etmesi de örgütün hem darbe amaçlarını hem de bu tür eylem ve su i kastları rahatlıkla gerçekleştirebilecek deneyim ve birikime sahip olduğunu gösterdiği gibi yeterli elemanı araç ve gereç ile bilgi ve kapasiteye sahip olduğunu göstermektedir.

-Hazindir Hem de ne kadar hazindir ki; idamla yargılanan, müebbet hapisle yargılanan birçok insan özellikle bunun içerisinde Ergenekon suçlusu olarak yargılananlar, bazen hiç yatmadan, bazen birkaç sene, bir iki üç sene gibi yataraktan berat etmişlerdir. Müebbet hapisle hemde idamla yargılananlar neticede affedilmiştir.

Yarın öbürsü gün bu durum Feto için yapılmayacağının bir garantisi yoktur. O halde bütün mesele Türkiye’nin hukuk meselesidir. Üzerine gidilmesi ve irdelenmesi, düzeltilmesi gereken hukuk meselesidir.

-Ergenekon terör örgütü ve sair sebeplerle, entrikalarla eğer üstü örtülür ise, ileride Türkiye’yi bekleyecek başka darbelerde kapının önünde beklemektedir.

Türkiyede hala darbe olmama tehlikesi söylenemez. Bunun garantisi hala yoktur.

-Nato ve Abd-nin Türkiyeyi Cıa eliyle ve Mitle kontrol etmesinden bahsedilmektedir.[1]

                                                                                          16-01-2019/MEHMET ÖZÇELİK


[1] https://www.facebook.com/ustadov/posts/2089259654646591

No ResponsesOcak 16th, 2019

GENÇLİK HİÇ ŞÜPHE YOK Kİ GİDECEK

GENÇLİK HİÇ ŞÜPHE YOK Kİ GİDECEK

İnsanların en büyük zaafı, içlerinde bulunan cevherden haberlerinin olmamasıdır.

O cevherin en parlak olduğu ve kıymet bulduğu dönem ise, gençlik dönemidir.

Bu cevherden habersiz olan genç ve gençlik bu değerli cevherini çok ucuza satmakta, atmakta, değersizlendirmektedir.

En azından gencin belki her zaman, hiç olmazsa bir kerecik olsun düşünmesi gerekir ki;

Ben dünyaya niye geldim? Ne için geldim ve nereye gideceğim?

Hayatı öğrenmek, təcrübe kazanmak, sınavı başarmak, tanışmak, ekmek ve ekilmek yani amel cihetiyle ekmek, duygular yönüyle ekilmek için, tanışmak, alışmak, çeliklenmek, çoğalmak, arınmak, yontulmak, yoğrulmak, pişmek, yeşermek ve yeşertmek gibi gayeleri gerçekleştirmek için gelmiştir.

-Gençliğin önündeki en büyük tehlike ise;

Şimdiye kadar bir kısım insanlar Cenab-ı Hakkı inkar yoluna gidip, adeta onu aciz bıraktırmak için inkarda bulunurlarken; şimdiki gençlikte gizli şirk diye ifade edebileceğimiz, güya Cenab-ı Hakkı tanıdığını ifade ediyor, -hem de gerçeği her ne kadar tanıyor ise?- fakat diğer taraftan inandığı Rabbisini hesaba çekercesine;

-Bunu niye şöyle yarattı.. Bunu niye böyle yarattı, diye sorgulama yoluna gidip adeta hesap sorucu makamında, firavun gibi gizli kabul edip de fakat o gizli şirki içerisinde taşımaktadır.

Adeta bocalarcasına imanla küfür arasında gidip gelmektedir.

-Gençlik belli bir şuur içerisinde hareket etmemekte, günü kurtarma  çabasında, gündelik işlerle uğraşmaktadır.

Telefon ve interneti ile gezmesi, basit şeylerle tatmin olma yolunda gitmektedir. Büyük hedefler kendisine çizmemekte, ileriyi düşünecek hareketler içerisinde bulunmamaktadır.

Zora geldiğinde de adeta ya tamamen karşıdakine büyük bir tepki göstermekte ve ya kendi içerisine kapanarak adeta bir bunalıma doğru gitmektedir.

Gençliğe hedef verilmeli, hedef gösterilmelidir.

Gençliğe yaratılış gayesi bildirilmeli, niçin geldiği düşündürülmeli, düşünen bir gençlik, kendisini hesaba çeken bir gençlik olmalıdır.

Gençler içerisinde az bir kımıldama gördüğümüzde bir umut sağlamakta ancak bu bile gayet yüzde azı olabilmektedir.

-Evvelden az şeyle çok şey kazanılır iken, şimdi çok şey ile az şey bile zor kazanılmaktadır. Gençliğin önündeki imkanlar çok iken, kazanımları azdır. Bu gençliğe büyük hedefler gösterilmeli, gündelik işlerle, madde  ve maddi geliri ile değil de, büyük ebedi hedefler gösterilmelidir. Hedefli hedefler gösterilmelidir. Büyük hedeflere yönlendirilmelidir gençlik…

Kendisini sorgulamayan gençlik bir taraftan annesini, babasını, hocasını, çevresini sorgularken, diğer taraftan da adeta Rabbisini hesaba çekmeye çalışmaktadır. Oysa kendisine ve iç dünyasına dönerse, dış dünyaya yönelik kendisini dağıtmasına karşı toparlaması halinde elbette gençlik kendisini daha iyi tanıma yoluna gidecektir.

-Gerek eğitim ve gerek ailelerin verdiği terbiye genci düşündürmeye, yorumlamaya, toparlamaya yönelik olmalıdır.

Basit şeylerle yorumlama yapmaktadır gençlik. Düşünen bir gençlik, detaylı, geniş, derin bir şekilde yorumlayan bir gençlik yok.

Kendi iç dünyasına girerekten mikro alemini keşfetmediği gibi, makro alemdende bi-gane kalan bir gençlik var. Başını çevirip etrafa bakmadığı gibi, kendisine de bakmayan bir gençlik var.

Kazanmaya, uzun sürede elde edilecek işleri kısa sürede kazanmaya, kısa sürede meşhur olmaya, şöhret elde etmeye kazanan bir gençlik var. Adeta kanatlanmadan, uçmayı öğrenmeden uçmak isteyen, böylece kendisini tehlikeye atan bir gençlik var. Eskiden bir insanın uzun sürede kazandığını, şimdi kısa bir sürede elde etmeye, kısa yoldan köşeyi dönmeye çalışan bir gençlik var.

-Hayatı rahatlıktan dolayı sahada değil, masada sürdürmeyi isteyen bir gençlik var.

İlkokuldan, ana sınıfından beri masa başında hayatı sürdüren, test yöntemi ile doğru yanlış, doğru yanlış sistemi ile hayatı götürmeye çalışan gençlik, üniversite dönemine kadar aynı zihniyet içerisinde, hazıra konma zihniyeti içerisinde hareket etmekte, en küçük görmüş olduğu bir zorluğa karşı karşısındaki tehdit etmekte, insanlığı tehdit etmektedir.

-Online sistemi ile işleri kolaylaşan gençlik, online sistemi ile kısa sürede işlerini kolaylaştırdığı gibi, hayatı da online sistemi ile kolayca kazanmak istiyor. Adete çalışmadan, gayret ve çaba göstermeden, düşünmeden, bilinçli hareket etmeden, kolay yoldan hayatı kazanmak istiyor.

Uzun yılların vermiş olduğu boşluk neticesinde lise. üniversiteyi bitiren gençlik; önünde uzun, aşılması gereken bir yolu görünce de, bir yandan ümitsizliğe kapılıyor, kaosa kapılıyor, sıkıntıya giriyor ve o boşluğu, yılların boşluğunu doldurmada yetersiz kaldığı içindir ki adeta sağa sola çırpınmaya ve çarpılmaya çalışıyor.

Gençlik yıllarını kaybediyor. En azından 15-20 yılı kaybedilen bir gençlikle karşı karşıyayız.

-Bir yandan hiçbir şey bilmediği halde, öbür yandan her şeyi bildiğini, ihtiyacı olmadığını söyleyen bir gençlikle karşı karşıyayız. Öğrenmek istemiyor, bilmek istemiyor. Bilgilerin kendilerine hap gibi verilmesini arzu ediyor.

Zora gelmeyen, zorluğa katlanmayan, geçmişinden ve ecdadının çektiklerinden habersiz bir gençlik var.

Okula gitmeden diploma almak isteyen bir gençlik, ise gitmeden maaş almak isteyen bir nesil var.

Gençlik gençliğinin gideceğinden habersiz.

Oysa hiç şüphe yok ki gençlik gidecek.

-Bilgisayar ve internete hükmeden değil, internetin mahkumu olan bir nesil var.

Evvelden ağlayan çocuklara emzik verilirdi, şimdi ise ağlamadan o emzik veriliyor.

Yıllarca aş- iş- eş için çabalandı. Şimdi ise hepsi bitti ve elden çıktı ve de çıkmaktadır.

-En dehşetli zaman olan 1970- lerdeki komünizm ve ateist tehdidi inançta büyük yara açarken, bugün bu yara fikirde kendisini göstermekte, gizli ateizm tehlikesi sürmektedir.

Rehavete düşmemeli.

-1970-lerde başlayan kominizmin yani inançsızlığın yerini 1980- lerde sefahet aldı.

-Şimdi ise gizli inanç zaafiyeti ile beraber, sefahet kol gezmektedir.

-1990- larda bir şehirde okul çıkışı, sağımdan karşıdan gelen lisesi bir erkek öğrenciye, solumdan yukarıya doğru giden liseli bir kız öğrenci adeta azarlarcasına o erkeğe; Neden kendisine bakmadığını ve görmezden geldiğinin hesabını sormuş, erkek öğrencide yüzü kızararak ve mahcup bir eda ile görmediğini söylemişti.

-Gençlik konusunda bütün bütün elbette umutsuz ve ümitsiz değiliz.

Günahın adı, zamanı ve yeri değişti. Buna dikkat çekmek gerek.

Evvelden günah diye evine televizyon koymayan aileler, bugün çocuğu daha fazlasını cebindeki telefonda taşımaktadır.

Fuhuş yaygınlaşıyor. Bir pörsüme var. İdeal yok.

Gençlik ve günah kol kola gezmektedir.

-18 yaşındaki hırsız 35 kere ceza alıyor. Savcının uyarı ve nasihatina öfkelenen bu kişi kızarak gidip bir daha hırsızlık yapıp yakalanıyor.

Bunun gibi bir çok hırsızın hayat hikayesi aynı yanlışlarla doludur.

İşte bütün bunların ana sebebi, imanın zaafiyetidir.

İman hastalığıdır.

En büyük hastalık ise, bu hastalıktan habersiz oluştur.

12-01-2019

MEHMET ÖZÇELİK

No ResponsesOcak 12th, 2019

CUMHURİYET BÖYLE KURULDU

CUMHURİYET BÖYLE KURULDU

Meclis dua edenlerin duasıylamı açıldı?

Hep buna takılı kalır ancak ikinci meclis ve üyelerinden ve de onların yapa geldiklerinden pek de haberdar olmayız.

Adeta 1. Meclis 2. Meclisi perdelemiş, tüm menfilikler o perdenin arkasında sürdürülmüştür.

“İKINCİ BÜYÜK MİLLET MECLİSİ SEÇİMİNİ L0ZANDA MÜTTEFİKLER TEKLİF EDIYORLAR.”[1]

“Gazi önce tüm vekilleri kendisinin seçme teklifini sununca tepki aldı ancak yinede kendisine çok emniyet verdiler. İkinci grup olan yani istiklal harbine girenler yoktu.

Gazi savunmasında, ben muhalif istemiyorum, diyerek teşkilatını kuruyordu. [2]

-Gazi Karabekire,” Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkumdurlar.”

Ve devamla Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce, şu izahatı verdi:

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştimeliyiz. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.”

-“Birçok hatipler İstanbul hükümeti aleyhinde söze başladılar. Bu esnada Mustafa Kemal Paşa beni odasına çağırdı.

Orada doktor Rıza Nur beyde vardı. Bana mütalaamı sordu:

Saltanatın lağvı ile hilafetin Al-i Osman’da burakılması teklifimizin Meclis-i aliye teklifi zamanıdır.

Mustafa Kemal Paşa da Rıza Nur Bey’e: ” Takriri yaz, dedi. Rıza Nur Bey: “Pekiyi”, diyerek çıktı.[3]

Ve devamında anlaşmada konuşulduğu gibi yapılmadı ancak tepkiler neticesinde atatürk takriri yeniden düzelterek yazmak mecburiyetinde kalmak suretiyle oynanan entrikaları da dile getirmektedir. [4]

-“Benim hemen karşımda oturan Mahmut Esat bey –Bozkurt- sert bir cevap verdi;

İslamlığın terakkiye mani olduğu kanaati!. islàm kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.”[5]

-Bu sefer de Fethi Bey (Okyar) söze karışarak gayet mütehakkim bir eda ile dedi ki:

-“Evet Karabekir, Türkler İslâmlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İsläm kaldıkça da, bu halde kalmaya mahkümdurlar!”[6]

-“Şeriye Vekili Konya Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zâtlar, şu malümâtı vermişlerdi:

“Gazi Kur’an-ı Kerim’i bazı islâmlık aleyhdarı zübbelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın Arapca okunmasını, namazda bile yasaklayarak bu tercümeyi okutacak! Ve o zübbelerle işi alaya boğarak, güya Kur’an’ı da, İslamlığı da kaldıracaktır!

Etrafındaki böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor. [7]

-Mustafa Kemal Pasa beyânâtıma karşı hiddetle bütün içini ortaya döktü:

“Evet Karabekir; Arapoğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler![8]

-İsmet Paşa, Macarlar. Bulgarlar aynı saflarda itilaf devletlerine karşı harp ettikleri ve mağlup oldukları halde, istiklâllerini muhafaza etmiş olmaları Hristiyan olduklarından, bize istiklal verilmemesi de islâm olduğumuzdan ileri geldiğini; bugün kendi kuvvetimizle yıllarca uğraşarak kurtuldukça da İslâm kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklâlimizin daima tehlikede kalacağını bana anlattı.[9]

-Sultan Mahmut devrinde, “Türkler Hristiyan oluyor” diye Arap ordularını anadolu içlerine sevk eden ve bu orduları idare eden, Fransızlar değil miydi? Türk donanmasının Mısır’a teslimine sebep olan politika oyunu, aynı değil miydi? Öteden beri bir taraftan hükümete “Avrupalı olun; Batı hayatıni aynen alın, başka kurtuluş yolunuz yoktur.” derler; diğer taraftan da attığımız adımlara çelme takmak için içerde halkı isyanlara teşvik ederler ve İslam aleminde de “Türkler Hristiyan oluyor diye aleyhimize nefretler uyandırırlar.[10]

-“Memleketimizde ilk defa yapılan bir müsabaka: Evvelki akşamki Güzel Bacak Müsabakası’na dört hanım iştirak etti”[11]

-24 Eylül 1925 tarihinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk Bursa’yı ziyarete gidiyordu ve bu defa elinde şapkası vardı. Seyahat sırasında herkes Gazi’nin şapkasını inceliyordu. Bir hanım, hanımların şapka giymesi hakkında Gazi’nin fikrini sordu.
Gazi Paşa da:
“Hanımlar da erkekler gibi Şapka giymelidirler. Başka türlü hareket etmemize imkan yoktur. İşte size bir misal: bu başla medeni bir hanım Avrupa’ya gidip insan önüne çıkamaz” dedi.

-Güzellik kraliçeliği  milli bir vazifedir.[12]

REKLAMBALIK YERİNE BİRA İÇİN1938 13 OCAK 1938 /ATATÜRK ÇİFTLİKLERİ KİTABI./ Nadir Kitap.
– “Bir Halk İçkisi Olan Bira Bizde Cumhuriyetten Önce Ancak Kibarların ve Ecnebilerin Birkaç Birahane, Lokanta Yahut Bahçede İçtikleri Bir İçki İdi.
– Onun Milli Bir Halk İçkisi Haline Getirilmesi Bahsine Ancak Cumhuriyet Devrinde Dokunuldu. Ankara Orman Çiftliği Bu Hususta Büyük Bir Başarma Kudreti Göstermiştir. (..)
– Bugün Hakikaten Memlekette Bira İstihlaki (Tüketimi) Seri Bir İnkişaf Temayülü Arz Etmektedir. Bu Temayülün Tabii Bir Neticesi Olaraktır ki, 1934’de Orman Çiftliğinde Kurulmuş Olan İlk Bira Fabrikası Yeni ve Daha Büyük Bir Fabrika ile Tevsi Olunmuştur
– Yakın Yıllarda Biranın Memleketimizde En Çok İstihlak Edilen Bir İçki Haline Geleceğini Mübalağasızca İddia Etmek Kabildir.

– Karabekir Maliye Müfettişliği gibi bir çok üst düzey görevlere geldiklerini misalleriyle anlatır.

Doğuda ise şahit olduğu olaylarla çoklukla madenlerin bulunduğunu ifade eder.[13]

Mehmet ÖZÇELİK

10-01-2019


[1] KAZIM KARABEKİR- PAŞALARIN KAVGASI İNKİLAP HAREKETLERİMİZ. 127. ve devamı.

[2] Age. 138.

[3] (Nutuk, sahife: 419), Age. Sh.95.96.

[4] Age. 98.99.

[5] Age. 145.

[6] Age.146.

[7] Age. 158.

[8] Age.159.

[9] Age. 162.

[10] Age. 163.

[11] 06 Eylül 1925, Cumhuriyet.

[12] 3 Eylül 1929 tarihli Cumhuriyet gazetesi.

[13] KAZIM KARABEKİR BİRİNCİ CİHAN HARBİNİN KURTULUŞU-3/34.

No ResponsesOcak 11th, 2019

SEÇKİN HAYATLAR

SEÇKİN HAYATLAR

Ölüm öncesi ve sonrası bir hayatı hiç mukayese ederekten düşündünüz mü?

Düşününüz ki; ortalama 70 yıl bir hayat yaşıyorsunuz ve ondan sonra ne olacağını bilmeden yaşadığınız bir hayatın sizin için ne kadar bir elem verici, sıkıntılı ve en büyük bir kayıp olduğunu düşününüz.

Her şey ve bu dünyada iken elde edeceğiniz her şey bir an içerisinde yok olup gidiyor ve geri hiçbir şey kalmıyor.

Ama öyle bir hayat düşününüz ki, bu hayat öbür hayata bir basamak oluyor ve bu hayat bitse de, işte asıl ondan sonra bu hayatta belki de çok arzu ettiğiniz, elde etmeye çalıştığınız, düşüncenizin hatta hayalinizin de ötesindeki bir hayat ile karşı karşıya kalıyorsunuz.

Adeta önceki bir hayatın daha kapsamlı bir şekilde devam eden bir hayat olaraktan sürdürülebilirliğini düşününüz…

Ebedi bir hayat içerisinde sürdürebileceğinizi, tek başımıza da değil, birçok hayatlarla beraber sürdürülebilir bir hayatın sizin için olduğunu düşününüz.

Ve böyle sınırı olmayan, sınırlanmayan, sınırlandırılmayan sonsuz bir hayat içerisinde sürdürülebileceğini ve sürekli gelişen, geliştirilebilen böyle bir sonsuz hayatın, sonsuz bir yaratıcının garantisi altında olan bir hayatın var olduğunu düşününüz…

Hem hayatınız tam bir garanti içerisinde..

Çünkü sonsuz hayat sahibinin kendi hayatı tamamıyla zati, subuti olduğu içindir ki bizzat var olduğundan, zıddı olan yokluğu düşünülemediği için böyle bir hayat sahibine dayanan bir hayatın ebediyen devam ettirileceğini bir düşününüz.

Aslında dünya hayatındaki tüm sıkıntıların böyle bir mukayese yapmamadan kaynaklandığını düşündüğünüzde çok rahat anlayacaksınız.

Nitekim bunun şifrelerini veren Peygamber Efendimiz; -İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.- buyururlar ve hatta -Ölmeden evvel ölünüz.- buyururlar.

Aslında bu mânâ bir derece ebediyen sonsuz, gerçek, ikinci bir hayatın şifreleri içerisinde mevcut olduğunu ancak onunla sürdürülebilir, bağlantılı olduğunu da ifade etmektedir.

Yani ikinci bir hayatın, sonsuz bir hayatın hayat olarak devam edebilmesi için, tamamı ile bir hayatın O’na endeksli olarak, O’nunla bağlantılı olarak, O’na bir mukaddime ve hazırlık olarak onu açacak bir anahtar olup onu netice verecektir.

Derdi Allah olanın dermanı Allahtır ve Allahdadır.

Dermanı Allahtan olduğunu bilmenin derdi, derdi Allah olanın derdi değildir.

-Dünya ahiretin mezraasıdır- yani burada ekmek ve ekmeye bağlı olduğunu bilmesi ile olmaktadır.

Nasıl, böyle bir hayata hazır mıyız? Ve böyle bir hayata hazırlık yapmakta mıyız veya bu hayat ile O Hayat arasında bir köprü oluşturabilmekte miyiz?

Yoksa oluşturulmuş olan o köprüleri -Allah korusun- yıkmakta mıyız, tahrip mi etmekte veya zayıflatmakta mıyız?

Veya tersi yönü ile sürekli güçlendirmekte ve güncellemektemiyiz? Tüm mesele burada bulunmaktadır.

Aslında bütün dava hep bu noktada odaklanmaktadır. Allah’ın -tabiri caizse- ısrar ile insanlara yapmış olduğu ikazlar, kitapların ve peygamberlerin gönderilmesindeki tüm uyarılar, hep bu noktada toplanmaktadır. Yani dünya ile ahiret köprüsü’nü kurmak, ahiret vuslatını, kavuşmasını, oluşmasını, geçişini sağlamak amaçlıdır.

Ya geçilecek ya da köprüler yıkılarak ölünecek, ebedi bir bitişin startı verilmiş olacaktır.

-Düşünebiliyor musunuz; Bir köyde, dar bir yerde değilsiniz ve hatta 81 milyonun olduğu bir devlette de değilsiniz veya 7 buçuk milyar insanın bulunduğu bir dünyada değilsiniz veya Hz Adem’den bu yana sayısız insanların, milyarlarca insanın olduğu bir yerdesiniz.

Biraz daha büyütecek olursak; aynı zamanda sayısını ancak Allah’ın bildiği bir melekler ve bizden belki de daha çok olmakta olan cinlerin ve hatta karada, denizde, havada bulunan tüm hayvanların oluşmuş olduğu sayısız imkanların, imkansız denilebilecek, imkansız imkanların insanın önüne serildiği, bütün kainatın, sonsuz bir alemin insanın önüne sofra olarak serildiği bir alemi düşünün, bir hayatı düşününüz.

Bu dünyanın dar alanından, dar hayat bağlantılarından çıkarak adeta zincirleri kırarak sonsuz bir hayatı düşündüğümüz zaman her şeye, hayata bakış açımız da değişecektir. Dünya neymiş, biz neymişiz, varlık neymiş, önce biz ve sonramız neymiş.. Elbette daha iyi bilecek ve daha iyi anlaşılacaktır.

Dünya hayatı ahiret hayatından daha önemli olmasa da ancak ebedi ve sonsuz hayatın startı buradan verildiği ve buraya göre orası şekillendiği için elbette dünya hayatı bu ciheti ile gayet önemlidir. İnsanların dünyanın lafzından ziyade, dünyanın bu manasını ve hikmetini yani anlamını bilmiş olması aslında ebedi ahiret hayatını daha iyi bilmesine sebep olacaktır.

Dünyaya gelen insanlar ahirette sümbül verebilmeleri için İslamiyet suyu ile, Kur’an’ın hakikatları ile bir derece o duygularını, yaratılıştan getirmiş oldukları o kabiliyetlerini neşv-ü nemâ etmeleri gerekir. İnsanlar bir yandan ekmek ve ekilmek için geldikleri için; amelleri ile ekecekler ta ki ahirette, Cennet suresinde ortaya çıksın veyahut da kendileri duyguları cihetiyle ekilecekler, İslamiyet, iman, ibadet, Hidayet gibi hakikatlarla kendileri sümbül verecekler. Ahirette daha istidatlı ve kabiliyetli adeta android sistemi gibi sürekli gelişen bir kabiliyete, sonsuzluğa kulaç atacak bir özelliğe sahip olabilsinler.

-Bir diğer önemli nokta ise; insan hayatı ile diğer varlıkların hayatını kıyas edelim ve bir hayvan hayatına bakalım.

Bu canlılar bir yandan belki insanları düşündürmek, ibret almak, hayatını devam ettirmek, belki bir yandan eğlendirmek gibi kabiliyet ile donatılmış olarak adeta başka bir alemde eğitim görmüş olaraktan, tekamül etmiş bir vaziyette bu dünyaya gelirler. Bütün bunların böyle bir şekilde bu dünyaya gelişleri, hep hazır olarak gelmeyen ama kabiliyet ve duygular cihetiyle hazır bir durumda olan insanın hayatının geliştirilmesi içindir. Ona bir derece adım ve basamak, terakkisine vesile olması ve duygularının vüs’atine ve inkişafına vesile olması içindir.

Tüm varlıklar hep insan kabiliyetlerinin gelişmesi için yaratılmış, var edilmiş varlıklardır. Adeta tüm kainat bir toprak, insan ise o toprak içerisinde ekilen bir kabiliyet ve bir kapasite içerisinde gelişen varlıktır. Ya duygularını öldürecek, söndürecek ya da var edecektir.

İki şıktan birisi; ya olacak ya ölecek, ya sönecek ya yakacak bununla karşı karşıyadır. —Diğer hayatları kendi hayatımızda mukayese ettiğimiz zaman, insan hayatı hayatların en üstü durumdadır. Diğer hayatlar insan hayatına hizmet etmekte, insan hayatının altında bulunmaktadırlar.

-Kainat adeta bir hayat ordusu,

Bir de bu hayatların senin hayatına inzimam ettiğini yani eklendiğini ve külli bir hayat olduğunu düşününüz. Çünkü insanın sonsuz hayattaki hayatının istifadesi sadece şahsi hayatının istifadesi ile bir lezzet, bir tekâmül almamaktadır. Diğer hayatlarda onun yani  senin hayatına inzimam edip eklenince, tam bir hayat külliyesi içerisinde, külli bir hayat oluşacaktır.

-İnsan bu dünya hayatı içerisinde adeta kabuk ve yumurta ve çekirdek gibi hayatın oluşumu içerisine girmektedir. Nasıl ki 21 günlük devresini yumurta içerisinde tamamlayan bir kuş ve herhangi bir canlı gibi.

O devresini tamamlamayan veya hariçten ve dahilden müdahalelerle tekamülünü tamamlamayan insanlar, cehennem çöplüğünde yok olmaya, çöplükte hayatını sürdürmeye mecbur kalacaklardır.

Tamamlayanlar ise gökyüzünde bazen bir kuş, bazen denizlerde yüzen bir balık, bazen karalarda gezen bir canlı vesaire gibi adeta iradeli bir insan olaraktan hayatını sürdürecektir.

Tüm faaliyetler seçkin hayatların seçimi üzerinedir. Bizler seçilmiş olarak dünyaya geliyoruz.

Hayatımızdaki bu hayatlar içerisinde de Seçkin Hayatlar cennet için seçiliyor. Bütün varlıklar içerisinde farklı bir hayat olan seçkin, seçilmiş olup bu dünyaya gönderilen ruhlar, hayatlar bu dünyada ayrı bir elekten elenerek şiddetli bir imtihana tabi tutulmaktadırlar.

Çünkü insanlar madenler gibidirler. Kömür, Bakır, gümüş, altın ve elmas gibi…

Tüm alemler insanı netice vermekte, insanda Seçkin Hayatları netice vermektedir.

HAYAT YOLCULUĞU

Hayat yolculuğu..Hayat serüvenimiz. geçmişten geleceğe giden bir hayat yolu ve yolculuğudur.

Bizler önemli bir yolculuğu aşmış isek de, önümüzde sonsuzluğa uzanan bir yol ve yolculuk bizi beklemektedir.

Her şeyi ve neticeyi belirleyecek bir yoldayız.

Önemli bir yolcuyuz.

Müsabaka meydanında bütün alemler kendi pencerelerinden bize bakıp, heyecanla bizi takip etmektedirler.

“İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levâzımatı, Malikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı faniyeye sarf ediyor. Halbuki, o levâzımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükümetten yirmi dört lira harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette yirmi üç lirayı sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükümete ne cevap verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh, Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fani olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve baki ve sonsuz uhrevi hayata sarf etmek lazımdır ki, dünyada paşa, ahirette geda olmasın!”[1]

HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?

            Bu dünyada ne arıyorsunuz?

Buraya niçin Geldiniz?

Sizi kim gönderdi ve niçin gönderdi?

Bu gidiş nereye?

Bu gidiş nasıl gitmektedir?

Nerede son bulacaktır?

Kiminle ve kimlerle sonuçlanacaktır?

En önemlisi de nasıl sonuçlanacaktır?

Bu bir üniversite veya göreve atanma sonucunu bekleme gibi olmayacaktır.

Ebedi hayatı ve onun nasıl olacağını belirleyecek bir sonuç olacaktır.

Yola çıkanlar, yolda gidenler ve yolu sonlayanlar kimler olacak, kimler dökülecektir?

Kaç kişiyle çıkıldı ve kaç kişi kalındı ve hedefe varanlar içerisinde miyiz?

Bitmiyor…

Sorgu sualler…

Neden devam ettiremeden, varamadan döküldün, en geride kaldın?

Zira verilenler bir hesaba tabidirler.

Müflislerden miyiz?

Müflis miyiz?

Ne kazandık ve ne kaybettik?

Yıllar süren bir hesap ve hesaplaşma süresi.

Mahcup ve perişanlık dönemi mi başlayacak?

Yoksa sürur ve sevinç dönemi mi?

Amel defteri sağından verilen Ashab-ı Yemin mi, yoksa solundan ve gerisinden verilen Ashab-ı Şimal mi?

MEHMET ÖZÇELİK

09-01-2019


[1] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s.189.

No ResponsesOcak 9th, 2019

VARLIKLARA MÜDAHALE YETKİSİ

VARLIKLARA MÜDAHALE YETKİSİ

Allah insane Varlıklara müdahale yetkisini vermiştir.

Sınırsız yetki sahibi olan Allah, meşru dairede insana sınırlı bir yetki vermiştir.

Mesela bütün varlıklar Allahı tesbih etmektedirler.

İnsan ise onların tesbihine son verme yetkisine sahiptir.

Mesela bir çiçeği koparma veya kurban olarak bir hayvanın hayatına son vererek, onu kurban etmek veya onlarla hayatını idame ettirmek.

-Müfettişlik görevi de bulunan insan, bütün diğer varlıklara bu müdahale yetkisiyle teftiş etme yetkisine sahiptir.

Kontrol etme, inceleme, hayatına son verme, onlarla hayatını sürdürme ve her türlü hizmetini görme ve gördürme…

Onlara hayatımıza hayat olma özelliğinin verilmesiyle beraber, insan hayatı seviyesine de çıkmaktadırlar.

Varlıkların varlığı, insanın varlığıyla devam etmekte ve var olmaktadır.

Allah da varlığını ve yaratıcılığını insanla sürdürmekte ve tecelli ettirmektedir.

Allah eşyanın yaratılmasında başkasının müdahalesini reddetmiş, şeriklere ve ortaklara yer bırakmamıştır.[1]

-Allah insanı aleme müfettiş kılmıştır.

-“ Sâni-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî bir surette hâlk edip âyât-ı kibriyasını üstünde nakşetmiş ki, kâinatı bir mescid-i kebir şekline döndürmüş. Ve insanı dahi öyle bir tarzda icad edip, ona akıl vererek, onunla o mu’cizât-ı san’atına ve o bedî kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyayı okutturup, kemerbeste-i ubudiyet ettirerek, o mescid-i kebirde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki, şu mescid-i kebirin içindeki sâcidlerin, âbidlerin mâbud-u hakikîleri, o Sâni-i Vâhid-i Ehadden başkası olabilsin?

O Mâlikü’l-Mülki Zülcelâl, âlem-i ekberi, bahusus küre-i arz yüzünü öyle bir surette inşa ederek yapmıştır ki, birbiri içinde hadsiz daireler olup, herbir daire bir tarla hükmünde olup, vakit be vakit, mevsim be mevsim, asır be asır eker, biçer, mahsulât alır. Mütemadiyen mülkünü çalıştırır, tasarruf eder. En büyük daire olan zerrat âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinat kadar mahsulâtı, kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba, daire-i kudretten daire-i ilme gönderir. Sonra, mutavassıt bir daire olan zemin yüzünü, aynen öyle bir mezraa yapmış ki, mevsim be mevsim âlemleri, envâları içinde eker, biçer, kaldırır. Mânevî mahsulâtını dahi gaybî, uhrevî, misalî ve mânevî âlemlerine gönderir. Daha küçük bir daire olan bir bahçeyi, yine, yüz defa, bin defa kudretle doldurup hikmetle boşalttırıyor. Daha küçük bir daire olan bir zîhayatı, meselâ bir ağacı, bir insanı, yüz defa onun kadar ondan mahsulât alır. Demek, o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, küçük-büyük, cüz’î-küllî herşeyi birer model hükmünde inşa ederek, yüzler tarzda taze taze nakışlarla münakkaş mensucat-ı san’atını onlara giydirir, cilve-i esmâsını, mu’cizât-ı kudretini izhar eder. Kendi mülkünde herbir şeyi birer sayfa hükmünde inşa etmiş. Her sayfada, yüzer tarzda mânidar mektubatını yazar; hikmetini, âyâtını izhar eder, zîşuurlara okutturur. Şu âlem-i ekberi mülk şeklinde inşa etmekle beraber, şu insanı dahi öyle bir surette hâlk etmiştir ve ona öyle cihazat ve âletler ve havas ve hissiyatlar ve bilhassa nefis, hevâ ve ihtiyaç ve iştah ve hırs ve dâvâ vermiştir ki, o geniş mülkünde, bütün mülke muhtaç bir memlûk hükmüne getirmiştir.
İşte, hiç mümkün müdür ki, pek büyük olan âlem-i zerrattan, tâ bir sineğe kadar bütününü mülk ve tarla yapan ve küçük insanı o büyük mülke nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccar ve dellâl ve âbid ve memlûk yaptıran ve kendine muhterem bir misafir ve sevgili bir muhatap ittihaz eden o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâlden başka, o mülke tasarruf edip o memlûke seyyid olabilsin?”
[2]

-“ Sonra görüyoruz ki, âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve nokta-i merkeziyede rızık vazedilmiş. Bütün nev-i insanı ve hattâ hayvânâtı rızka adeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmidir. Hattâ rızkın çok envâından yalnız bir nevinin tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zâika namında bir cihazla mat’ûmat adedince mânevî, ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek, kâinat içinde en acip, en zengin, en garip, en şirin, en câmi, en bedî hakikat rızıktadır.
Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, hâlen ve kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü, rızka iştah ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvânatta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalâlet ve küfürle o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke giriyor.
Hem rızık olan nimetlerde gayet güzel, süslü suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün davetçileridir; zîhayatı şevke davet eder ve şevkle bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü mânevî ettirir. Ve zîşuurun nazarını dikkate celb eder, istihsana tergib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik eder; onunla kalen ve fiilen şükre irşad eder ve şükrettirir. Ve şükür içinde en âli ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani, gösterir ki, şu lezzetli rızık ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zâhiriyesiyle beraber, daimî, hakikî, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmânîyi şükürle kazandırır. Yani, rahmet hazinelerinin Mâlik-i Kerîminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennetin bâki bir zevkini mânen tattırır. İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin bir hazine-i câmia olduğu hâlde, şükürsüzlükle nihayet derecede sukut eder.
Altıncı Sözde beyan edildiği gibi, lisandaki kuvve-i zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani mânevî vazife-i şükraniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihaye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı âlikadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına olsa, yani rızkı in’âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı âlikadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukut eder.”
[3]

-Bediüzzaman insanı 20 maddede harika bir surette tanımlarken özellikle;” Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru,

Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer’ ve ekilmesine nezarete memur,

Ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı, Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,
Ve cüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı, -“
[4]

-“ Meselâ, dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesâbına, mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazînelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.” [5]

-Takdir ile Hikmet arasında büyük bir uyum vardır.

Hiçbir takdir, hikmete aykırı değildir.

-Hayret ki ne hayret…

Allah’ın bu kadar varlıklar içerisinde beni unutmaması ezeli ve ebedi bir hakikattır.

Allah unutmaz , [6]

Unutmadıkları bunun delilidir.

Allah’ın unuttuğunu düşünen kimseye, Allah’ın neyi unuttuğunu sormak lazım.

Unutmaması, unutmayacağının da göstergesidir.

-Huzur huzurda vardır.

Huzurda da huzur vardır.

Huzura huzursuz girilmez.

Huzursuz huzurda, Huzur aranmaz.

Huzura huzursuz çıkanlar,

Huzuru huzursuz ederler.

Huzur bulmak ve huzur vermek,

Huzura huzurla varmaktadır.

MEHMET ÖZÇELİK

06-01-2019


[1] Bak. Bediüzzaman.23. Lem’a. 191,240.

[2] Mektubat.20. Mektub.Sh.227.

[3] 28. Mektub.349-350, Bak. Lem’alar On Dokuzuncu Lem’a.144.

[4] Asa-yı Musa — Yedinci Mesele.Sayfa 34.

[5] Sözler Altıncı Söz.Sh.32..

[6] Meryem.64.

No ResponsesOcak 9th, 2019

LANETLENDİK

LANETLENDİK

Yıl 1453, 29 Mayıs Salı günü Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alır. Fethettiği şehrin en görkemli ibadethanesinde ilk namazını kılmak üzere Ayasofya’nın önüne gelir. Kapının önünde beyaz atından iner ve arkasındakilerle birlikte kapıdan içeri girer. İşte o anda mekânın hâşyetinden inanılmaz bir hûşû ya kapılır ve hemen secdeye kapanır. Daha sonraki günde ilk Cuma namazını burada kılar. Çünkü Osmanlı fethettiği şehirlere girdiği zaman şehrin en büyük kilisesinde ilk namazını kılar ve orayı camiye çevirir diğerlerine hiç dokunmazdı. Ayasofya’nın da camiye çevrilip ibadete açılması için ferman buyurur.

Fatih Sultan Mehmet ibadethaneye öylesine hayran kalır ki buraya yüklü bir bedel ödeyerek tapusunu üzerine geçirir ve bir vakıf kurarak burayı vakfeder. Ve Ayasofya’nın kıyamete kadar ibadethane olması içinde bir de vasiyet bırakır. Yapıya 4 minare ilave edilerek İslami hüviyete büründürülür. 16 yy Mimar Sinan binaya payandalar ekleyerek yapıyı sağlamlaştırır ve günümüze kadar ayakta kalmasını sağlar.

*Sultan Fatih’in Ayasofya Vakfiyesi :

“Allah’ın yarattıklarından Allah’a ve O’nun rü’yetine iman eden, Ahirete ve onun heybetine inanan hiçbir kimse için, sultan olsun melik olsun, vezir olsun bey olsun, şevket ve kudret sahibi biri olsun hakim veya mütegallib (zalim ve diktatör) olsun, özellikle zalim ve diktatör idareciler tarafından tayin olunan, fasid bir tahakküm ve batıl bir nezaret ile vakıflara nazır ve mütevelli olanlar olsun ve kısaca insanlardan hiçbir kimse için, bu vakıfları eksiltmek, bozmak, değiştirmek, tağyir ve tebdil eylemek, vakfı ihmal edip kendi haline bırakmak ve fonksiyonlarını ortadan kaldırmak, ASLA HELAL DEĞİLDİR.

Kim ki, bozuk teviller, hurafe ve dedikodudan öteye geçmeyen batıl gerekçelerle, bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya kanun ve kurallarından birini tağyir ederse; vakfın tebdili ve iptali için gayret gösterirse;

Vakfın ortadan kalkmasına veya maksadından ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse, vakfın temel hayır müesseselerinden birinin yerine başka bir kurum ikame eylemek (temel müesseseler-den birinden taviz vermek) ve vakfın bölümlerinden birine itiraz etmek dilerse veya bu manada yapılacak değişiklik veya itirazlara yardımcı olur yahut yol gösterirse;

Veya şer’-i şerife aykırı olarak vakıfda tasarruf etmeye azm eylerse, mesela şeri’ata ve vak-fiyeye aykırı ferman, berat, tomar veya talik yazarsa veyahut tevliyet hakkı resmi ya-hut takrir hakkı resmi ve benzeri bir şey taleb ederse, kısaca batıl tasarruflardan birini işler yahut bu tür tasarrufları tamamen geçersiz olan yazılı kayıtlara ve defterlere kaydeder ve bu tür haksız işlemlerini yalanlar yumağı olan hesaplarına ilhak ederse,

AÇIKÇA BÜYÜK BİR HARAMI İŞLEMİŞ OLUR, GÜNAHI GEREKTİREN BİR FİİLİ İRTİKAB EYLEMİŞ OLUR. ALLAH’IN, MELEKLERİN VE BÜTÜN İNSANLARIN LA’NETİ ÜZERLERİNE OLSUN.

“Ebeddiyyen Cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebeddiyyen merhamet olunmasın. Kim bunları duyup gördükten sonra değiştirirse, vebali ve günahı bunu değiştirenlerin üzerine ol-sun. Hiç şüphe yok ki, Allah her şeyi işitir ve herşeyi bilir.”.

-İstanbul fethedilmesiyle beraber “Sultan Şehir”, Ayetin ifadesiyle, “Beldet-üt- Tayyibe”, “Dergah-ı Selatin”, “Derseadet”, “Âsitane”, “Dar-ül Hilafe”, “Daru’s-Seade”, “Pay-ı Taht-ı Saltanat”, “Aziz İstanbul” gibi isimlerle anılmıştır.

İstanbul hem Kurân-I Kerimin senasına hem de Peygambermizin müjdesine mazhar olmuştur.

“İstanbul elbette fetholunacaktır. O’nu fetheden emir ne iyi hükümdardır, onun ordusu ne mutlu ordudur.”[1]

Ayasofya ile ilgili epey yazı yazmıştım.[2]

Bugünlerde Ayasofyanın içerisinde çirkin ve mide bulandırıcı bir uygulamanın yapılmış olması bir kere daha göstermiştir ki; bu millet hala zincirlerinden kurtulmuş değildir.

Ayasofyada namaz kılmaya yasak getirilirken, çirkin bir baleye müsaade edilmektedir.

O da maneviyatçı bir yönetimin başta olduğu bir dönemde…

1453’te Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u almasıyla camiye çevrilmiş, 1935’te müze oluncaya kadar bu amaçla kullanılmıştır.

– Dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya Camii, mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden yegâne uygulama olarak görülür. Ayasofya; Osmanlı camilerine fikir bazında da olsa esin kaynağı olmuş, doğu-batı sentezinin bir ürünü olarak değerlendirilir.

– Ayasofya, inşa edildiği tarihten bu yana 916 yıl kilise, 481 yıl cami olarak hizmet verdi. Son olarak Ayasofya, 1935’te Atatürkün imzası veya imzasını taklitle müzeye dönüştürüldü.

-“ Ayasofya’nın Kıbleye bakan kapısının kanatları Nuh Peygamberin gemisinin tahtasından yapıldığı rivayet edilir. Bu sebepten sefere çıkacak tüccarlar buraya gelip kapıya ellerini sürüp dua ettikten sonra denize açıldıkları söylenir.

Ayasofya’nın içinde bir kuyu vardı ki, nefes darlığı çekenler sabahın erken saatlerinde buraya aç karna gelip bu sudan içerlerse hemen şifa bulup iyileştikleri yolunda rivayetler vardır.

Evliya Çelebi “Seyahatname” sinde unutkan olanların bu kubbe altına gelip Altıntopun altında 7 kere namaz kılıp dua ettiklerini ve 7 adet siyah üzüm yiyerek şifa bulduklarından bahseder.

Akşemseddin Hazretlerinin ilk ders verdiği yer olan “Serin Pencere” ve bu pencereden soğuk soğuk esen rüzgârın İlahiyat tahsil edecek talebelerde zihin açıklığına sebep olduğu sebebi ile buraya gelip zihin açıklığı için Allah’a dua ettikleri söylenir.

Ayasofya’nın Güney Kapısındaki dehlizde bulunan bir oyuk ise Hz İsa’nın beşiğidir diye söylenir. Hasta olan çocuklar buraya yatırılıp iyileşmeleri için Allah’tan şifa dilenirmiş.

Aynı zamanda Hz İsa’nın doğduğu zaman yıkandığı taş teknede yine buradaymış. Yeni doğan çocuklar buraya getirilip yıkanırmış.

Şark tarafındaki mahfilde ise zeminde yazılı bir taş bulunurmuş. Hanri Donaldo yazan taşın altında 1205 yılında bir Bizanslının zırhı varmış. Bu zırh Fatih Sultan Mehmet’in resmini yapan ünlü İtalyan ressam Bellinli’ye hediye edildiği belgelerde kayıtlıdır.

Orta Cümle kapısı üzerinde sarı pirinçten tabuta benzeyen bir sanduka varmış. İçinde Kraliçe Sofya’nın mumyası olduğu rivayet edilen bu sandukaya her kim elini sürmeye kalksa, o anda ibadethanede büyük bir deprem başladığına şahit olunmuş, Böylece Sofya sırrını kimseye göstermek istemezmiş.

İstanbul fethedildiği zaman Fatih Sultan Mehmet ilk Cuma namazını kılmaya Ayasofya’ya gider. Tam o sırada Terler Direkten “Ya -Vedûd” diye bir nida işitir. Direğe yaklaştığında ise parlayan bir nur görür. Birde bakar ki yerde kıbleye dönmüş bembeyaz bir beden yatmakta. Göğsünde ise kırmızı yazı ile Ya- Vedûd yazmakta. O sırada Akşemseddin Hz ve 70 evliya birden “İşte efendim İstanbul’un fethini Allahtan dua ile isteyip ruhunu teslim eden bu mübarektir. Sizi bu durumdan haberdar etmiştik.” buyururlar. Cesedi yıkamak için yerden kaldırmak istediklerinde ise yine Terler direkten “Merhum yıkanmıştır, defnedebilirsiniz” diye bir ses duyulur. Buhara erenlerinden olan Şeyh Abdül-Vedûd orada bulunanları Müslüman yapmak için Rabbinden görevlidir. Fethin 50. gününde vefat eder ve onun vefat etmesi ile birlikte İstanbul alınır.

Hz Hızır ve Ayasofya:

Söylenenlere göre Hz Hızır Ayasofya’da Top kandilin altında namaz kılarmış. Aslında Hz Hızır bütün ibadethanelere ve hazirelere istediği zaman girer istediği her yerde namaz kılabilirmiş. Hatta Ayasofya’nın mihrabında bile namaz kıldığı söylenir. İşte yine bir inanca göre 40 gün orada namaz kılan biri mutlaka onu görmesi muhtemelmiş. Hz Hızır genelde derviş kılığında gezen bir zaman gezginiymiş. Onu görmek için çok istemek ve Allah’a yakarmak gerekirmiş. Onu tanıyan biri hemen eline sarılırsa o anda kişinin dilediği mutlaka gerçekleşirmiş. Bu sebepten orada namaz kılmaya herkes pek talip olurmuş.

Yine Hz Hızır’ın Ayasofya’da bulunan “Terleyen Direk” e parmağını sokup kilisenin yönünü kıbleye çevirdiği çok bilinen ve doğrulanan bir gerçektir.

Osmanlı hükümdarları özellikle Kandil geceleri önce Topkapı sarayında iftar eder sonrada namazlarını Ayasofya’da ifa ederlermiş.

Cuma selamlıklarına da teşrifat eden Enderunlular, saraydan gelerek mahfele kadar meşalelerle etrafı aydınlatırlar, Padişahın önünde 20 tane meşale, arkasında ise kırmızı yeşil büyük fenerlerle haseki ağaları yürürmüş. Culüslar da Ayasofya, Sultanahmet ve Fatih camilerinin minarelerinden salalar verilirmiş. Görevi devralan hükümdarlar ilk Cuma namazlarını da Ayasofya’da kılarlarmış.”


Not: Serdengeçti’nin Ayasofya Müdafaası:
Yazmış olduğu”Ayasofya”. isimli şiiri yüzünden tutuklanarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Osman Yüksel Serdengeçti’ nin kendini müdafaa ederken:
“Müddei umumi(savcı) tepeden verilen emirlere göre hareket ediyor. Ayasofya`nın tekrar cami haline yetirilmesinde benim ne gibi hususi maksadım ve menfaatim olabilir? Ayasofya’yı kiraya mı vereceğim, yoksa imamı mı olacağım? Beni bu yazıdan dolayı Türk savcıları değil, Yunan savcıları itham etsin. Böyle bir yazıyı yazdığımdan dolayı kendimi müdafaa etmekten utanıyorum .” diye hayıflanarak cevap verdiğini…

*********************   

AYASOFYA

Ürperdi hayâlim bu nasıl korkulu rüya?..
Şaştım neyi temsil ediyorsun. Ayasofya?..

Çöller gibi ıssız ne hazin ülke muhitin
Yâd el gibi yurdunda garib olmalı mıydın?..

Beşyüz senelik bezmine ermekti ümidim
Çöller gibi ıssız seni ben görmeli miydim?..

Bayram Ramazan Cum’a mübârek gecelerde
Avize değil mum bile yanmaz mı içerde?..

Gâşyolmuş İbâdetlere hayrandı felekler..
Tekbirine ses verdi asırlarca melekler..

Coşmaz mı denizler gibi yâdındaki âlem?..
Göklerde melekler tutuyor hep sana mâtem..

Yâdında bin üçyüz senelik menkıbeler var.
Her menkıbe hicrânına mâtem tutar ağlar!.

Beş yüz sene âlem seni tehdid ediyorken
Devler gibi düşmanlara meydan okudun sen!..

Târihimin ömründe gönüller dolu güldün
Çılgınca esen bir acı rüzgârla döküldün!..

Paslanmada! Altın yazılar âh! O eserler.
Kabrinde kan ağlar bunu gördükçe (Kazasker)..

Fâtihleri ağlatmada hâlin Ulu Mâbed..
Yâdın kanar imânlı gönüllerde müebbed!…

Gamlı renklerle örülmüş ne hâzin çerçevesin
Bir yıkık türbe mi virâne misin yoksa nesin?

Bak hayâlimdeki âlem geliyor vecde yine
Gözlerim daldı; sütunlarla (Fetih Âyeti) ne!..

Muhteşem âbidesin: Dinimin ulviyetine
Remz idin beş asır ecdâdımızın şevketine!…

Aldı senden beş asır azmine kuvvet kaleler..
Yine hep aynı tehassüsle yücelmiş kuleler..

Nerde: Yandıkça Süreyyâlara dehşet vererek
Coşan âvizelerinden yayılan: Binbir renk!..

Çan sesinden seni kurtarmış ezanlar nerde?..
Hani bülbül gibi Kur’ân okuyanlar nerde?

0 ezanlar bütün İslâm’a şerefler verdi
Sanki her pencere lâhuta bakan gözlerdi!..

O ilâhî yüce sesler yine gelmez mi dile?
Şimdi artık işitilmez mi sönük nağme bile?

Şimdi Cennet sana sermez mi yeşil gölgesini?..
Şimdi hûriler işitmez mi ilâhî sesini?..

Nice bin hâtıra gönlümde coşup canlanıyor..
O ne parlak görünüş! Sanki hayâlim yanıyor!

Hutbeler çağlamaz olmuş şu yeşil minberden
Gamlı bir gölge yayılmakta bugün her yerden!

Gizli bir âh ile artık yanar ağlar mı için?..
Nice bin derdile kalbin doludur çünki senin!

Hangi eller sana akşamları zinci vuruyor?
Yüce feryâdını kimler boğuyor susturuyor?..

Sen ne âlemleri gördün ne ömürler sürdün..
Batı dünyasına dehşet saçıyorken daha dün.

Gizli kurşunla habersizce vuruldun mu bugün?..
Dönmeler dans ederek yapmada karşında düğün’…

Dehre meydan okuyan koskoca tarih nerde?’..
Ülkeler fetheden erler yüce (Fâtih) nerde?..

Seni Tevhide kavuşturmanın aşkıyla yanan
O şehir orduların döktüğü seller gibi kan

Heder olmuş mu desem? Ah! Dilim varmaz ki
Bugün onlar bile mâtem tutuyorlar. Belki!

Bugün ağlattın eminim ölüler âlemini
Kerbelâ tutsa gerektir yeniden mâtemini!..

Tek ziyâretçin olan gün de yol almış gidiyor
Muhteşem kubbeni zulmette nasıl terkediyor?’..

Cemiyetlerden uzak; çölde mezâr olsaydın
Orda billâhi mezarlar bile senden aydın!..

Çöllerin Ay-Güneş en hisli ziyâretçisidir
Hilkâtin Arşa çıkan zikrini her an işitir!

Şu perişan denizin inlemesinden duyulan!
Hıçkırıklarla boğulmuş tutuşan bir hicran!..

Çağıdır ağlamanın ey Ulu Mâbed ağla!..
İntikam aldı firenkler seni ağlatmakla!..

Dostun ağlarken o bir yanda da düşman gülsün
Kanamıştır yeniden kalbi hazin (Endülüs)’ün!..

Bu elim fâcia billâhi yürekler acısı
Müslüman Türkün evet şimdi bu en kanlı yası!..

Ey derin fâcia manzumeye sen sığmazsın
Tutuşup yanmada kalbim seni târih yazsın!..

Ali Ulvi KURUCU

DİLEKÇEMDİR

Sayın Yetkililer !

Bizler çoluğuyla-çocuğuyla,Kadın ve erkeğiyle,Abbasilerden beri bin yıldır bütün ırk ve milletleri içinde toplayan öyle bir milletiz ki;İslâmın bayraktarlığını âfâkın her tarafında dalgalandırıp İslâmiyetin şerefiyle şereflenip,dünyamız ve ahiretimiz itibarıyla İslâmiyetle mezc olmuş bir milletiz. İslâmiyeti yaşamayanı dahi,baştakini kendisinin dinine tercüman olacak bir kişi olarak görmek ister.

163. madde gibi bir zincir ile onu bağlamak,dini yaşayışını engellemeye çalışmak en büyük bir utanç duvarıdır. Fıtrat fıtri olmayan şeyi kabul etmez,reddeder. Fıtrata aykırı olan 163. madde ile fıtratı susturmaya çalışmak hakikatın zıddına inkilabıdır. Şimdiye kadar 141-142. maddeler ile tevkif edilenlerin bir çok menfi şiddet ve hareketleri vesikalarla sabit olduğu halde,163. madde ile tevkif edilenlerin hiç birinin menfi,emniyeti ihlal edici bir hareketinin olmaması,olmuş görünse bile bir tertib olduğu anlaşılmıştır. Birisi;tabanca,el bombası,molotof kokteyli atarken,diğeri tesbih ve takke taşımakta,fakat ne hazin bir işkencedir ki;her ikisine de uygulanan müeyyide aynıdır. İçki içmek için toplanmak serbest,dini ve imani eserleri okumak için toplanmak yasak. Tam bir vahşet…

141-142’ye müsaade etmek milleti tekrar eski 1980 öncesi hale döndürmek demektir. Çünki altında cebir ve şiddet yatmaktadır. Fikir olarak devam etse kabul. Ancak fikirden mahrum bir zihniyet söz konusu olduğu için,fikri değil sefâheti ve kademeli olarak cebri kullanacaktır. Bunu uygulayan başta Rusya olmak üzere Çin,Çekoslovakya ve Romanya’nın iflas ederek meçhul ve vahim bir akibete düşmelerine rağmen,bizde buna müsaade etmek,tekrar lüzumsuz yere kokmuş ve kokuşmuş bir batıl ideolojiyi körü körüne ihya etmek demektir.

Bu milletin beş yüz senedir yattığı veya uyutturulduğu yeter. Gerçekten bu asil ve necib milletin ruhunun tercümanlığını yapacak olan sizlerin 163. madde ve yıllardır kanayan bir yara olan ve yıllardır yüzümüze tüküren milletleri,bir şamar demek olan (Patrikhanenin bile açılmasına müsaade edildiği halde) AYASOFYA’nın açılması, değil şimdiki elli milyon bizleri belki gelecek nesillerin takdirini kazanıp hayırla yadedilmenize,tarihe altın sayfalarla şerefle geçmenize,manen alkışlamanıza vesile olacaktır.

Küfür Hz. Âdem’den beri gelmiş ve gidecektir. Ancak zulüm –hele böyle bir zulüm-,163. madde ve Fatih’in bu millete bir emanet ve yadigarı olup başka şeye dönüştürene lanet etmiş olduğu Ayasofya gibi bir mesele-asla devam etmeyecektir.

Fatih Ayasofya camiii vakfiyesinde:”Benim bu camiimi camilikten çıkaranlar,Allah’ın,meleklerin ve bütün müslümanların lanetine uğrasınlar.

Onlar hiçbir zaman hafiflemiyen azab içinde bulunsunlar. Yüzlerine bakan ve kendilerine şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın…”demiştir.

Eğer parti olarak şimdiye kadar bilerek veya bilmeyerek yapılan seyyiatlara bir keffâret yapmak istiyorsanız –ki her akıl ve insaf sahibinin bir isteği olmalıdır.- yukarıdaki isteklerimize kulak vermenizi değil sadece bir müslüman olarak,aynı zamanda insan olarak,insaniyet gereği sizlerden istiyoruz.

 TAYYİB BU İŞE EL ATMALI

TANSU ÇİLLER-E DE SÖYLEMİŞTİM.

HZ.FATİH’İN AYASOFYA VAKFİYESİ
İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse, ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse;
Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır.Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir… ( Fatih Sultan Mehmet Han/1 Haziran 1453 ) 

****************    

HÜZNÜMÜZ HÜZNÜNDÜR HÜZNÜN HÜZNÜMÜZDÜR AYASOFYA

 Bazı sözler,cümleler sadırdan,bazıları da satırdandır.

Maalesef bu karanlık asrın,karanlık sadırlı insanları da sadır değil,satır insanlarıdır.

Bir asırdır millet mahzun… Karalar bağlamış… Kara kara düşünmede…

Ayasofya durur mu? Sevinebilir mi Ayasofya? Milletin hüznünü temsilen,oda bizim hüznümüze ortak olmuş. Ayasofyam da mahzun… Yemin etmiş,ahdetmiş,söz vermiş,va’d etmiş… Ki,sizler hüzün perdenizi kaldırmadıkça,ben de ebediyyen kaldırmam. Hüznünüz hüznümdür. Sevinciniz sevincimdir,demektedir.

Dünyanın göğsü İstanbul,İstanbulun sadrı ise Ayasofya…

Siper et göğsünü dursun bu hayasızca akın.

Sana va’dettiği günler yakındır Hakkın.

Kim bilir belki yarın,belki yarından da yakın…

Va’dedilen günü hürmetine,sadrı yıkıkların hayasızca akınına göğsünü siper etmede Ayasofya… Sadırlılara,sadrı açıklara hasret içerisinde bekleyerek…

“Elem neşrahleke sadrek”,”Sadrını açmadık mı?”

Bu fermanı ilahiye itimadımdır. “Rabbiş rahli sadri”,”Rabbım! Sadrımı-sadrımızı- aç,inşirah ver.”

Evet,sadırlar değişirse,satırlar kalır mı? Onlarda değişir,değiştirilir. Değiştir değiştirebildiğin kadar! Bin yıllık birikimde olsa…

20. asır tüm vahşetiyle sadır-sızların sadırlılara karşı olduğu bir asır…

Ey Ayasofyam! sen her gün mahzunsun. Ben ise bugün mahzunum. Bugün mahzunluk sırası bende. Bu kadar insandan sonra mahzunluk sırası bana da geldi. Bana düştü.

İmzam hüznümdür.

Millet mazlum. Ayasofya mazlum. Mazlumun duası reddedilmez. Ta arşa dek çıkarmış.

Ben ve ayasofya elimizi açmış,Rabbimize mazlumun duasıyla mazlumane ve mahzunane dua ediyoruz ve diyoruz ki:

“Allahım! Ayasofyayı güldüreni iki cihanda da güldür. Onu ağlatanı her iki dünyada da ağlat Allahım! Ağlat Allahım! Ağlat Allahım! Amin…”

Biliyor ve inanıyorum ki;saadetimiz Ayasofyanın açılmasındadır. Onun işaret ve alametidir.

Dünyayı istiyenler onu açsın ve açmalıdır. Ahireti isteyenler de onun açılmasına yardım etmelidirler. her iki hayatı ve saadeti istiyenler bir an evvel onu açmaya çalışmalıdırlar.

Ayasofyanın açılması,hristiyanlığın İslâmiyete devir-teslimin bir belgesidir.

Ayasofyanın açılması;Masonluğun çatlayan belinin kırılıb yıkılmasıdır.

Ayasofyanın açılması;kaynayan fitne kazanının durulması,bazı hesapların durmasıdır.

Ayasofyanın açılması;İslam aleminin sevinci,bağlayıcı ve boğucu bağların bağlarının çözülmesidir.

Fatihi Fatih yapan İstanbulun açılışı ve Ayasofyanın var oluşu,varlığının ortaya çıkışıdır. Maddi varlığının ötesinde mânevi varlığıdır.

Fatihin fethinden önce de İstanbul ve Ayasofya vardı. Sadece kalıbdan ve maddeden ibaret bir belde idi. ruhsuz bir cesed…

Fatihle ve fetihle o ruh kazanılmış,madde manasına kavuşmuştu.

Peki ya şimdi ki durum nedir? Madde ve manada neyi ve kimi temsil etmektedir? Ne kadar temsiliyet görevini hatırlatmaktadır?

Kısaca;Şimdiki İstanbul hangi İstanbuldur?  Fetihden önceki mi,sonraki mi? Neyiyle? Ne kadar?

İstanbul asliyetine kavuşmalı ve kavuşturulmalıdır.

İstanbul,İslambol olmalıdır. Hem madden,hem de manen…

Sur-da bir gedik açtık,mukaddes mi mukaddes.

Ey kahpe rüzgar,her nereden esersen es.

         —–

Mehmedim başlar yüksekte

Ölsek de sevinin,eve dönsek de.

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte

Yarın elbet bizim elbet bizimdir.

Gün doğmuş,gün batmış

Ebed bizimdir…    1-2-1995 –            MEHMET   ÖZÇELİK

***********   

2007    İSTANBUL HATIRALARI

İstanbul seyahatinden muzdarib değilim.
Çöplerinden bile makalelere konu olmuş İstanbulu iki açıdan değerlendirmek gerektir.
İstanbul tüm değerleri ve medeniyetleri,çeşitleri içeresinde toplanmış büyük bir kenttir.
Sarıyer-İstinye gibi taraflarda bir yanda orman (Emirgan Koruluğu),diğer yanda deniz (Boğazın kesiştiği nokta) iki güzelliği de içerisinde toplamıştır.
Sultan Ahmet-Süleymaniye-Topkapı Sarayı-Eyüp gibi manevi güzellikleri içerisinde tapu gibi koruyan bir bölge.
İstanbul,huysuz ve tatlı bir belde.
Hareketli olup,durması ve durulması onun için bir ölümdür.
İnsanlar sürekli hareket halindeler.
Hele trafik tam bir ızdırap.İstanbulda İstanbullular herhalde hiç eve gitmiyorlar. Çünkü hep dışarıdalar,hep kuyruklar eksilmeden devam etmektedir.
İstanbulun bir zamanını keşfettim.
24-Ağustos-da bacanak ve ben küçük çocuklarımızı da yanımıza alarak sabah namazına Ortaköy camiine gittik.Yollarda gayrı meşru hayatın birkaç elemanı ve müşterisinin dışında yollar bom boş,rahat bir ortam.Manzara harika..
Ortaköy camii 154 yıl önce gayrı Müslim mimara yaptırılmasından dolayı caminin kubbesine kiliseyi hatırlatan resimler konulup,âyetlere yer verilmemiş.
25-Ağustos’ta Sultan Ahmet camiine 6’40’da kılınacak olan sabah namazına yetişmek için yine aynı kadro yola koyulduk.Yolları da pek bilmiyoruz.
Galata köprüsüne geldiğimizde köprüyü kapalı bulduk.Camiye yetişmemiz hem zorlaştı,hem de bulmamız imkansızlaştı.Arabamızı sağ tarafa sürdük.Önümüze iki yol çıktı.İçimizden de Allah’ın bizi mahcub etmemesi için dua ediyoruz.Bacanak soldan gidelim dedi.Ben ise gayrı ihtiyari sağa sürdüm.Üst geçitten tekrar aynı yöne dönmekteydik ki,sağ taraftaki tabelada Sultan Ahmed’e giden ok işaretini görerek sevinçle o tarafa sürdük.Biraz oyalandığımızdan sabah namazına yetişmemiz zordu. Ancak camiye geldikten on dakika sonra namaza başlandı.
Namazın bir kerameti idi.
26-Ağustos-Pazar günü Eyüb’e niyetlenmiştik.Harika ve haşmetli bir durumla karşılaştık.
Caminin içi,şadırvan bölümü ve en dış yerler çocuk-kadın-yaşlı-gençlerle dolu dolu idi.Beş bin kişi vardı.
Bütün beldelere bu durum örnek olabilir.Yani her belde de bulunan kimseler mesela Pazar gününü seçerek oranın en büyük veya en güzel bir camisinde sabah namazını kılmak üzere haftada bir defa toplanabilirler.
O halde haydi Bismillah demeli,bu işe koyulmalı.
İstanbulun o kadar yoruculuğu içerisinde bu son üç gün bizi dinlendirmişti.
Ortaköy-Eyüp Sultan-Sultan Ahmet-Ayasofya-Süleymaniye-(1)Beyazıd- ( 1 )Fatih-Yavuz Sultan Camileri-Topkapı Sarayı-Yere Batan Sarnıcı-Üsküdarda bulunan Aziz Mahmut Huda-i gönül dünyamızı doyuran yerlerdi.
Sultan Ahmet camiinin önünde bir ekip (www.izlerforum.com), pırıl pırıl dört genç.Turistlere bedava İngilizce Kur’an meali dağıtıyorlar.
Onlarla konuştum.
Diyanet İşleri başkanlığının ve Kültür Bakanlığının çok önemli! Ve çok büyük! İşleri olduğundan ilgilenemedikleri ve yapmadıkları ve de yapamadıkları için turistlere islamiyeti anlatacak yabancı dil bilen kişileri de getirme imkanlarının olup olmadığını sorduğumda,olmadığını söylediler.Gene de Diyanetin yapmadığını,büyük eksiklik ve ayıbını bu değerli gençler örtüyorlardı.
Oysa çok uygun bir zemin olup,rehberlerin ansiklopedik verdikleri bilgilerin yanında,manevi özelliği de verilip,çok güzel ilahiyatçı elemanlarla tebliğ görevi yapılabilir.Bakalım  bu eksiklik ne zaman kapatılacak.
Miraç ve Berat kandilini Sultan Ahmet ve Süleymaniye de geçirdik.O haşmetli görünüş,o duygulu,coşkulu cemaat gözlere ışık,gönüllere nur ve ümit vermekteydi.
İstinye-Sarıyer-Eminönü-Kapalı Çarşı-Mısır Çarşısı gibi yerler gözlerimizi dolduran yerlerdendi.
İstanbul madde ve manayı,dünya ve ahireti birleştirmiş bir yer.
Zor ve zorlu bir yer.Hep orada kalanlara dua ettim.Geçinilmesi güç bir yer. Memleketimde aldığım sekiz kiloluk bir sebzeyi orada ancak bir kilo olarak almaktaydık.
Adalar güzel olmakla beraber aslında bulunduğumuz yere göre pek de güzel değildi.Büyük adadaydık.Belki de Kosturmadan gelen matbaacı Mansur beyin dediği gibi,dışarıdan gelenler orayı ve oraları bozmuşlardı.
Durmak mümkün değil..para su gibi akıyor..kazanmak için koşturmak gerekiyor.. orada koşmayan yok..mezardakiler hariç..
Orada kalan herkes şikayetçi..içeridekiler dışarıya kaçmak isterken,dışarıdakilerde İstanbula koşmak istemektedirler.
İstanbul’da kalmadan yılda duruma göre on-on beş gün kalmaya gidilecek.
Türkiyenin idari-siyasi-kültür merkezi.
İstanbul kapsamlı olarak el atılması,tarihi yerlerinin korunarak restore edilmesi gereken değerli,müjdelendiği kadar müjdeye layık bir yer.
Orada herkes bir tezgah! kurmuş.
Bu insanlar burada nasıl idare ediyor diye çok düşündüm.Hiç bir yere gitmeyenler,sadece işten eve gidenlerle de karşılaştım.Sorduğumuz güzel yerleri bilmeyen veya gitmeyenleri gördük.
Sarıyer’de güzel bir park bulup çocuklarla oturalım dedik.Deniz ve yeşillik manzaralı.Herkesin parkettiği yere hatta biraz daha yoldan içe arabayı bıraktık.Yine de rahatsız olup arada bir arabaya bakıyordum.
Bir çekici önden geçip on metre gittikten sonra arabanın değişik plakası dikkatini çekince geri geri geldi.Bu arada bende arabaya yaklaştım.Beni görünce,senin mi dediler.Evet deyince,yolcular nasıl geçecek deyip kaldırmamı istediler.
Bende bir yandan kaldırmaya çalışırken diğer yandan da diğerlerinin de koymuş olduğunu söyleyip arabayı çektim.Onlara bir şey dememişlerdi.
Durumu kaynıma söyleyince üzüldüğüm bir uygulamadan bahsetti.Şöyle dedi:
-Onlar arabayı çekip,orada dolaşıyorlar,sonrada sahibi gelince ondan ne kadar koparabilirlerse koparıyorlar.
Benim de başıma geldi.Abimin trafik polisi olduğunu söylediğim halde bana;
Madem abin trafik polisi,o halde sen bize bir paket sigara al,yeter dediler.
Meğer bir paket sigara her birine bir paketmiş.
İstanbulda bu ve buna benzer park tezgah! larının bir an önce çözüme kavuşturulup,üzerine gidilmesi gerekmektedir.İstenilen yer park ilan edilip para kesilmekte.
İstanbul hem yoruyor ve hem de dinlendiriyor.
İnsanlar robot gibi monotom bir koşturmaca içerisindeler.
İstanbulda yorulmaya değer.
İstinye de bulunduğumuz mekanda,hemen karşımızda Emirgan koruluğu, solumuzda sahil..
İstanbulda ulaşım için tramvaylarla çepe çevre ağ kurulması gerek.
1960-70 yılları arası ve 2005’de de oradaydım.
Gitmeyenlere bu dünyadan gitmeden önce İstanbula,Mekke ve Medineye gitmelerini tavsiye ederim.

Mehmet   ÖZÇELİK


[1] Hadisin kaynakları için bak. https://sorularlaislamiyet.com/istanbulun-fethini-haber-veren-hadisi-aciklar-misiniz

[2] http://www.tesbitler.com/2015/01/02/hukumet-yikilirsa-sebebi-ayasofyadir/

http://www.tesbitler.com/wp-content/uploads/2015/01/habitat-ve-ayasofya.pdf
No ResponsesOcak 6th, 2019