YOUTUBE’LERİM

https://www.youtube.com/c/Mehmetözçelik

https://www.youtube.com/channel/UCRO9DPI_B0Xy_ndHw3OsBbA/videos

https://www.youtube.com/channel/UCaUVcgBJw1VGC6v3wpwPjWg

https://www.youtube.com/c/Mehmet%C3%B6z%C3%A7elik/videos

https://www.youtube.com/channel/UCu7pt7C9KjCP0qu-xMpK3nQ/videos

No ResponsesOcak 24th, 2021

ARŞİVİM

https://archive.org/details/@mozcelik02

No ResponsesOcak 1st, 2021

TÜM YOUBE VİDEOLARI TEK BİR LİNKTE

MEHMET ÖZÇELİK- Tüm Eserleri

KUR’AN DENİZİNDEN DAMLALAR-TEFEKKÜR DÜNYASI-SESLİ ESERLER

KURAN DENİZİNDEN DAMLALAR-624 video

TEFEKKÜR –484 video

TEFEKKÜR-TEFSİR-KURAN-ALLAH-AHİRET-MUHTELİF KONULAR

NURLU HAKİKATLAR- 424 video

No ResponsesMayıs 23rd, 2020

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM-2-

TESBİTLER

KUR’AN-I KERİM VE TEFSİR

TEFSİR DERSLERİ

TEFEKKÜR DÜNYASI

KUR’AN-I KERİM VE TEFSİR- ARAPÇA CELALEYN ÜZERİNE

HAYATA DAİR-TEFEKKÜR DÜNYAMIZDAN

No ResponsesMayıs 20th, 2020

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM

KURAN DENİZİNDEN DAMLALAR

TEFEKKÜR DÜNYASI

SESLİ İBRETLİ- DÜŞÜNDÜREN ESERLER

ARAPÇA CELALEYN TEFSİRİ

No ResponsesMayıs 19th, 2020

TELEGRAM ARŞİVİ

ARŞİV-SESLİ ESERLER-MAKALELER
https://t.me/Tesbitler

https://t.me/tesbitler02

https://t.me/tesbitlerpdf

https://t.me/kddtefsir

https://t.me/radyosohbetlerimp3

https://t.me/tefekkurdunyasi

No ResponsesMart 4th, 2020

SESLİ ESERLER BİR ARADA

https://mega.nz/#F!FGwABAia!M1K41aeWjgsfr-hwl-99_Q

No ResponsesŞubat 25th, 2020

SESLİ MEAL-HASAN BASRİ ÇANTAY

SESLİ MEAL-HASAN BASRİ ÇANTAY-OKUYAN MEHMET ÖZÇELİK- www.tesbitler.com   www.mehmetözçelik.com

https://mega.nz/#F!5XhRUb6C!trBVtt-mN2PI3vOrmVATzg

ÜÇ PARÇA HALİNDE:

https://mega.nz/#F!YfBD1YYD!ev42J1uWBBw0sFyMOeo4UA

EKOLU HALİYLE:

https://mega.nz/#F!wGxUQQBR!A6NUDeidu6VdLyWgRlaGPw

https://mega.nz/#F!8TgUEKSb!pVk4PWV-WDHR6jZh9apHAg

EKOLU TEK PARÇA-SESLİ MEAL-HASAN BASRİ ÇANTAY:

https://mega.nz/#F!dDZ0RQ7J!n2nGPPmmKvxkLZSjxX_vlw

No ResponsesŞubat 22nd, 2020

SESLİ RİSALE-İ NURLAR

İsarat-ül İ’caz-KÜÇÜK RİSALELER-10 ADET-LEM’ALAR-MEKTUBAT-Mesnevi-i Nuriye-5 ESER BİR ARADA

https://mega.nz/#F!OqIBmQSQ!3BlOj69t9crBIzCrlmrOVA

İsarat-ül İ’caz-KÜÇÜK RİSALELER-10 ADET-LEM’ALAR-MEKTUBAT-Mesnevi-i Nuriye-5 ESER-KÜÇÜK HALİYLE-AMR

https://mega.nz/#F!WnBBFIIL!jkC0OKEjGUAn-cVAlbS4Fw

SESLİ RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI-TEK PARÇA-KÜÇÜK HALİ-AMR

https://mega.nz/#F!anY12CiC!mgs4zlTkNca6W_EGPuSNJw

SESLİ RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI-TEK PARÇA-KÜÇÜK HALİ-AMR

https://mega.nz/#F!anY12CiC!mgs4zlTkNca6W_EGPuSNJw

No ResponsesOcak 5th, 2020

MASAÜSTÜ RADYO PLAYER-İNDİR-BİLGİSAYARINDA DİNLE

No ResponsesKasım 12th, 2019

TEFSİR VE SOHBET VİDEOLARI

No ResponsesEkim 2nd, 2019

DEV ARŞİV-1-

No ResponsesAğustos 11th, 2019

TEFSİR KİTAPLARI VE DERSLERİ-İNDİR-25 GB.

https://mega.nz/#F!G2hR2QrK!3c4s7s_RJpG0VNfVKwoCQg

ARAPÇA-TÜRKÇE SÖZLÜKLER-6.14.GB

https://mega.nz/#F!XjJmGQjY!IlUyBonWalC4KoFTbgyNRQ

No ResponsesAğustos 9th, 2019

PLAY STORE- DAKİ UYGULAMAM

https://goo.gl/tbJDWm

No ResponsesAğustos 5th, 2019

TÜM UYGULAMALARIM

TÜM UYGULAMALARIM

Play store uygulaması- NURLU HAKİKATLAR

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.Tenvir&hl=tr

No ResponsesTemmuz 28th, 2019

TERÖR NEDEN Mİ BİTMİYOR?

TERÖR NEDEN Mİ BİTMİYOR?

Evet gerçekten devlete karşı çıkan çapulcular neden mi bitmiyor?

Dede Korkut’un ifadesiyle;

“Kahpe içerden olunca

Kapı kilit tutmaz oğul!

Halk içinde bozgunluk yapan

Haindir oğul!”

Terör neden mi bitmiyor?

İşte nedenleri.[1]

Ya açıktan, ya gizli destek buluyor.

Hem dıştan hem içten besleniyor.

Kör olup görülmüyor, manen destek veriliyor.

İnsan yiyen yamyam ve aç canavara şefkat gösterip, iştahı açılıyor.

Basiretsizlik.

Tarafsız görünüp, muhalif taraf iltizam ediliyor, taraf olunuyor.

Madde.. makam.. para.. uyuşturucu.. değişememe.. düşmanını sezmeme.. sezememe.. görmeme veya görememe….duygusuzluk.. hissizlik.. uyumsuzluk.. uyuşmuşluk..    sorumsuzluk.. sorgulamama.. şahsi hırs.. şahsi kin.. çevre.. saplantı.. tarihten ders çıkaramama.. kısır zihniyet. .kendini aşamama..

****************  

“ÖCALAN ANLATIYOR-(9 Kasım 2011)

Abdullah Öcalan’ınin İmralı’da sorgusunu yapan Jandarma İstihbarat Albay Hasan Atilla Uğurun ‘Abdullah Öcalan’ı Nasıl Sorguladım?’ isimli bir kitabının önemli bölümleri;

Öcalan’ın ifadesindeki ‘PKK’ya hangi devletler ne yardımı yapıyordu’ bölümlerine işaret eden Işık, PKK’ya yardım etmeyen tek devletin bozuk para gibi batılılar uğruna harcadığımız Libya olmasına dikkat çekiyor..

ÖCALAN ANLATIYOR

İşte Apo’nun kendi cümleleriyle PKK ve ‘dış bağlantıları’… Yunanistan: “En başından beri hep çok iyi destek aldık. Kamplar, askeri ve maddi destek, teknik sabotaj, orman yangını eğitimlerini bizzat Yunan istihbaratı verdi.”

ESAD’LA BİZZAT GÖRÜŞÜYORDUM

Suriye: “Hafız Esad’ın kardeşi Cemil Esad’la bizzat görüşüyordum.

Suriye’de kamplar açtık. Suriye devleti örgütlenmemize izin vermişti.

Maddi gelir elde etmemize engel olmuyorlardı. Sınır geçişlerinde kolaylık sağlıyorlardı. Suriye’de yıllık 1 milyon dolardan fazla gelir elde ediyorduk. Zaman zaman Muhaberat’ın (gizli servis) arabalarını kullanıyorduk.”

İran: “Gizli servis İttiaat’tan Sait isimli bir şahısla irtibat halindeydim. Bize önceleri silah, SAM7 füzeleri ve lojistik destek sağladılar.

Bir hastane, 3 de kamp kurmamıza izin verdiler. Silah ve hayvan ticaretinden pay alıyorduk. Gelirimiz Avrupa’dakine yakındı.”

Bulgaristan: “Bir eğitim bürosu açtık… Gizli servislerinin haberi vardı… Ses çıkarmıyorlardı.”

PATLAYICILARI SIRBİSTAN’DAN ALIYORDUK

Sırbistan: “Ellerinde Strella Füzesi vardı. 20 adet satın aldık.

Sırplar sonra çok daha fazlasını bize destek amacıyla parasız verdi.

Füze eğitimlerini de onlardan aldık. TNT, C-4, A-4, C-5 gibi patlayıcıları Sırbistan’dan sağlıyorduk.”

Romanya: “Bükreş’te evlerimiz ve derneklerimiz bulunuyordu. Devlet bize serbesti sağlamıştı. Türkiye’den katılanların ilk eğitim yeri Romanya’ydı. Romanya istihbarat servisi bize telsiz, dürbün, gece görüş cihazı gibi teknik malzeme veriyordu.”

Almanya: “Gizli servisle görüşüyordum. Parlamento’dan da beni ziyarete gelenler olurdu. Örgüt yöneticisi Kani Yılmaz’ın sığınma talebini kabul edip, pasaport verdiler. Her anlamda güçlü olduğumuz bir yerdi.”

İngiltere: “Bizim konumuzda en akıllı davranan ülkeydi.

Hiç direkt siyasi ilişki kurmadılar. Ama gizli olarak en büyük desteği İngiltere’den alıyorduk.”

Holanda: “Bizim üslenme ve eğitim alanımızdır. En çok destek ve para bulduğumuz ülkedir.”

Fransa ve İtalya : “Bize her zaman çok yakın oldular!

Bayan Mitterant ayağımıza kadar gelip ihtiyaçlarımızı listeler ve temini için gerekli organizasyonları yapardı.

BM kararları gereğince Anti personel mayınlarının yasaklanmış olmasına rağmen hala imal eden ülkelerden biri olan İtalya’dan Berlusconi sayesinde bu mayınları hep aldık.”

Amerika: “Bir temsilci atadık. Dernek kurdular. Ayrıca bir enformasyon büromuz vardı. Zaman zaman oradaki düşünce kuruluşlarından da destek aldık.

Körfez harekatında ise Kuzey Irak’taki ABD ordusunun, Peşmergelere yaptığı yardımların çoğu bize kaydırıldı.

PKK’YA SICAK BAKMAYAN TEK ÜLKE

Libya: “Oraya çalışmaya giden işçiler arasında iyi örgütlenmemiz vardı. Yılda 500 bin dolara yakın bağış topluyorduk. Ama Libya devleti ile aramız iyi değildi. Her türlü imkanları olmasına rağmen bize araç, gereç, silah ve malzeme vermediler. Defalarca talebim oldu ama Kaddafi bize hiç sıcak bakmadı.”

Okurken tüyleriniz diken diken oluyor…

Türkiye’de kan dökmek için ilan edilen ‘çok uluslu’ seferberliğe mi yanarsınız yoksa tek ‘dost’umuzun Kaddafi oluşuna mı?

Hâlâ “PKK 27 yıldır neden bitirilemedi?” diye sormaya gerek var mı?”[2]

**************   

MEHMET ÖZÇELİK

15-05-2022

 

 

 

 

[1] https://www.haber7.com/siyaset/haber/3222660-atasehir-belediyesinin-dhkp-c-baglantilari-ortaya-cikti-patlayici-parasi-veriyordu

https://www.yenisafak.com/gundem/atasehirde-korkunc-iliskiler-belediye-dhkp-cye-calisiyor-3819878

https://www.yenisafak.com/gundem/furkan-vakfi-ile-pkknin-kirli-is-birligi-kuytulun-esi-teroristlere-misafir-oldu-3819899

https://www.yenisafak.com/gundem/bakan-cavusoglu-isvec-ve-finlandiya-pkkya-acik-destek-veriyor-3819881

https://www.facebook.com/100003042544804/posts/4899349000176470/

https://m.yeniakit.com.tr/haber/yaziklar-olsun-sana-ahmet-tasgetiren-1655443.html

[2] Bak. https://www.facebook.com/656108373/posts/10158575271733374/

No ResponsesMayıs 15th, 2022

HİSSE-20

HİSSE-20

SEKİZİNCİ DEVA

 

Prof. Dr. Mustafa Nutku

 

İstanbul’da bir hastanede, 9 yaşında bir kız. İsmi: Esra. Hastalığı: Kanser.. Hastalığı vücuduna yayılmış.. O hasta halinde ve ölümün soluğunu her geçen an gittikçe daha da yakınında hissederek hayat yürüyüşünün son durağına yaklaşırken, hasta yatağında uyanık olabildiği zamanlar, devamlı olarak kitap okuyormuş.

 

Bir akşam, okuduğu kitaptan başını kaldırarak, annesine: “Babamı çağırabilir misin, anne?” demiş. Küçük kızının vücuduna yayılmış kanserle günden güne eriyişini görürken, ölüm habercisi bu hastalığın sevgili kızından ayrılık getireceğini bilerek, dünyadan o kesin ayrılığının acısına dayanabilmek bir yana, o ayrılık anının yakında muhakkak gelecek oluşunu düşünmenin büyük acısına dayanabilmenin bile kendisine çok zor geldiği annesi, kızının bu anî arzusu karşısında çekinerek sormuş:

 

“Babanı çağırmamı niçin istiyorsun?” Hasta kız, önce bunu açıklamak istememiş; bir an düşünmüş ve: “Çağırmasan da olur. Hem çağırsan, gelinceye kadar belki geç olur” sözleri üzerine annesinin merakı daha da artmış: “Babanı çağırmamı önce isteyip sonra niye vazgeçtin?” diye sorunca, kızı gayet sakin bir şekilde; “Anne, ben artık âhiret âlemine gidiyorum da, onun için..” cevabını vermiş.

 

Bu sözleri üzerine annesinin gözünden, artık tutamadığı gözyaşları boşanırken, kızı gene o çok sakin haliyle: “Bak! Azrail (as) beni almak için gelmiş; orada bekliyor..” diyerek odanın bir köşesini parmağıyla işaret etmiş.

 

Annesi, kızından ayrılık vaktinin geldiğini anlayıp elleriyle yüzünü kapatarak hüngür-hüngür ağlarken, kızına gayr-i ihtiyarî sormadan da edememiş: “Azrail (as) nasıl? Biraz tarif eder misin?” “Çok güzel…” demiş, küçük kız..

 

Daha sonra da, içinde bulunduğu o maneviyat âleminden dünya haline tekrar avdet etmiş gibi, annesinin o ardı-arkası kesilmeyen yüksek sesle ağlayışından rahatsız olmuş bir tavırla annesini, 9 yaşındaki çocukluğundan beklenemeyecek büyük bir kemal ve vakar haline girerek, tesellîye çalışmış:

 

“Niye bu kadar çok ağlıyorsun ki, anne? İmanı olan ve imanıyla yaşayanlar için ölüm ve âhirete gitmek, korkulacak bir şey mi? Dünyada daha fazla yaşasaydım, dışarıdaki insanların ekseriyeti gibi, dinde lâkayt, ibadette ihmalkâr halde uzun bir dünya hayatım olsaydı, benim için daha iyi mi olacaktı? Öyle olmam seni daha çok mu sevindirecekti?”

 

Kızının, yaşının çok üstünde bir olgunlukla kendisine verdiği bu hakikat dersi karşısında, annesinin sanki birdenbire gözyaşı pınarları kurumuş; yüksek sesle ağlaması aniden durmuş.

 

Kanser hastası, kanser hastalığı vücuduna yayılmış olan 9 yaşındaki kız, annesiyle bu son konuşmasından sonra, yüksek sesle Kelime-i Şehadet getirmiş; daha sonra da, başı yavaşça sol tarafına düşerek ruhunu teslim etmiş.

 

Annesinin biraz evvel pınarları kurumuş gibi durmuş olan gözyaşları yeniden, fakat bu defa sessizce çağlamış. O sırada sevgili kızının artık ruhsuz olan bedeninin yanında, yatağında okuduğu son kitap ile bir kalem, dikkatini çekmiş. 9 yaşındaki kızının dünyadan ahrete giderken, kendisini fevkalâde hayrete sevk eder derecede gösterdiği o çok yüksek ruh halinin sırrı, hasta yatağında son olarak altını da çizerek okuduğu o kitap sayfalarında kendini ilân ediyor gibiymiş.Kitap, “Hastalar

 

Risâlesi” ve altını çizerek okuduğu son bölümü de: “SEKİZİNCİ DEVA” imiş.

 

“SEKİZİNCİ DEVA “Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü’z-zünûb olduğu hadis-i sahihle sabittir. Hem hadiste vardır ki: ‘Ermiş ağacı silkmekle, nasıl meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker.’ “Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için manevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekva etmezsen, şu muvakkat bir hastalık ile daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. “Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür. Ondan feryâd et. “Çünkü, bütün dünyanın mevcûdatıyla kalbin, rûhun ve nefsin alâkadardır. Mütemâdiyen firak ve zevâl ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusus Âhireti bilmediğin için, ölümü idam-ı ebedî tahayyül ettiğinden, âdeta, güya, yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var. “İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük mânevî vücudun hadsiz hastalıklarına kat’î ilâç ve kat’î şifa verici bir tiryak olan îmân ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve za’fın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini ve rahmetini tanımaktır.

 

“Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürûrla doludur, derecesine göre, îman kuvvetiyle hisseder. Bu îmândan gelen mânevî sürur ve şifâ ve lezzet altında, cüz’î, maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.”

 

Dr. Sadullah Nutku ve Prof. Dr. Ayhan Songar (her ikisine de Allah rahmet eylesin) bir uçak seyahatinde yan yana iki koltukta oturuyorlarmış. O yolculuklarında ilk defa tanışıp görüşmelerinden önce, Dr. Sadullah Nutku, cebinden “Hastalar Risâlesi”ni çıkarıp kendi kendine, sessizce okumaya başlamış. Yanında oturan Prof. Dr. Ayhan Songar göz ucuyla bu kitaba bakmış, çok alâkasını çekmiş; ardından tanışmışlar. Yolculuklarının kalan kısmında Dr. Sadullah Nutku, kitabı yüksek sesle okumuş; Prof. Dr. Ayhan Songar da dikkatle dinlemiş ve o zamana kadar bilmediği Risâle-i Nur Külliyatının, psikiyatri mütehassısı bir profesör olarak da kendisini çok ilgilendiren devalarından bazılarını dinlerken, bir ara kendini tutamayarak: “İnsan bu manevî devaları dinlerken, hasta olmayı temennî edeceği geliyor!” demiş. Prof. Dr. Ayhan Songar, daha sonra ihtisası ile alâkalı olarak, kendisine muayene ve tedavi için gelen hastalarına ekseriya “Hastalar Risâlesi”ni tavsiye etmiş. Ayhan Songar da bir gün, Esra isimli 9 yaşındaki o küçük kız ve daha başka birçokları gibi kanser hastalığına yakalanmış. O da ecelle randevusuna doğru geri sayımının son günlerindeyken ve 9 yaşındaki o küçük kız gibi, vücuduna yayılmış olan kanser hastalığı ile hastahanede yatarken, yanından hiç ayırmadan okuduğu ve vefatında da yatağında yanı başında duran kitap, 9 yaşındaki o küçük kızın ölüm döşeğindeyken okuduğu kitapmış; ilk defa bir uçak yolculuğunda yan yana otururken Dr. Sadullah Nutku’dan dinlediği ve daha sonra da, meşhur bir psikiyatri profesörü olarak o zamana kadar kendisine muayene ve tedavi için müracaat etmiş birçok hastasına tavsiye ettiği, manevî devalar hazinesi: “Hastalar Risâlesi”…

***************  

Kastamonu’da sık sık gittiği yerlerden birisi de Hacı İbrahim Dağı idi.

Gün içinde çalışmalarını ve ibadetini yaptıktan sonra, akşama doğru eve dönmek üzereyken, kuru odun parçalarını toplar, yanında getirirdi.

Bu odunları fırıncıya verir ve karşılığından ekmek alırdı.

Yine bir gün akşamın alaca karanlığında, kucağında odunlarla şehre dönmüştü. Her zaman ekmek aldığı fırına geldi.

– Kardeşim, bu odunları al, bana bir ekmek ver, dedi.

Fırıncı, çok sık tekrarlanan bu durumdan dolayı mahcup oluyordu.

– Hocam, dedi. Neden bu kadar zahmet ediyorsunuz? Biz ve fırınımız sizin emrinizdeyiz. Siz kabul edin, değil odun mukabilinde ekmek, size canımızı veririz.

Bediüzzaman, fırıncıyı eliyle susturdu.

– Hayır kardeşim hayır… Allah sizden razı olsun. Ben ancak bu odunların karşılığında ekmek alırım. Sizin bana hakkınız geçmesin.

Fırıncı:

– Peki Hocam, dedi ve sıcak bir somun ekmeğini bezden dikilmiş çantasına koydu.

Bediüzzaman:

– Allah kazancınızı bereketli etsin kardeşim, dedi ve evinin yolunu tuttu.

*************** 

Eskişehir Hapishanesindeyken bir Cuma günü, Hapishane Müdürüne seslendi:

“Müdür bey, Müdür Bey!”

Hapishane Müdürü, katiple birlikte oturuyordu.

Sesin geldiği yöne baktı. Bu Bediüzzaman’dı.

“Müdür Bey, benim bugün Cuma’da, mutlaka Ak Cami’de bulunmam lazım.”

“Peki Efendi Hazretleri!” dedi Müdür. Kendi kendine de söylendi:

“Herhalde, Hoca Efendi kendisinin hapiste olduğunu ve dışarıya çıkamayacağını bilemiyor.”

Ve odasına çekildi.

Öğle vakti, “Gidip Hoca Efendinin gönlünü alayım, Ak Cami’ye gidemeyeceğini izah edeyim” düşüncesiyle Bediüzzaman’ın kaldığı koğuşa geldi.

Koğuşun penceresinden baktı ki, Bediüzzaman içeride yok! Hemen jandarmayı çağırdı:

“Nerede Hoca Efendi?”

“İçerideydi Müdür Bey, hem kapı kilitli” dedi jandarma…

Müdür derhal camiye koştu.

Bediüzzaman, ileride, en ön safta namaz kılıyordu.

Müdür namazın sonuna kadar bekledi. Çıkışta, onu da alır giderim, diye düşünüyordu.

Namaz bitti, ancak Bediüzzaman çıkmadı. İçeriye baktı, orada da göremedi.

Tekrar hapishaneye koştu. Kaldığı koğuşa geldi. Pencereden baktı. Hayretten donakaldı. Dilini yutacak gibi oldu.

Bediüzzaman, içeride “Allahü Ekber” diyerek secdeye gidiyordu.

******************    

.                 Ali Ulvi Kurucu’dan Bir Hatıra

 

1970 yıllarında Endonezya’nın eski başbakanlarından Muhammed Nasır, Medine-i Münevvere’ye geldi. Ziyaretine gittim. Halimi hatırımı sorduktan sonra ilk sorusu şu olmuştu:

“Bu sene de Türkiye’den hacı var mı?”

“Var Elhamdülillah” dedim. Tekrar sordu:

“Kaç kişiler?”

“Yüz elli bin” dedim.

“Yüz elli bin mi?” diye ağlamaya başladı ve secdeye kapandı. Hayretler içinde kaldım, büyük bir devlet adamı secdede ağlıyordu. Secdeden kalkınca oturdu. Kendisine:

“Verdiğim bu haber zat-ı âlinizi çok duygulandırdı. Acaba hikmeti ne olabilir?” diye sordum. Şu cevabı verdi:

“Aziz dostum, ben Lozan Muahedesini çok iyi bilen bir diplomatım. O muahedenin hedefi, aslında Müslüman Türkiye’nin başını yemekti. İngiliz heyetinin baş murahhası olan Lord Gurzon’un teklifi Türkiye’nin bir Hıristiyan devleti olmasıydı. Türk heyetini bu ağır teklifi kabule zorluyorlardı. Eğer Türk milleti Hıristiyan olma fikrine şiddetle karşı çıksa -ki çıkacaktır- o zaman hiç olmazsa Türkiye’de Avrupa kültürünün tam hâkim olmasını ve sefahate azamî hürriyet tanınmasını sağlayacaklardı. Laiklik, batı dünyasında olduğu gibi din ve vicdan hürriyeti manasına değil, din aleyhtarlığı şeklinde uygulanacaktı. Gelecek nesilleri bu manevi güçten, faziletten, mahrum etmekle menhus gayelerine kavuşacaklardı.” dedi.

 

O sırada Bekir (Berk) Bey dayanamayarak, “Haçlı seferleriyle yapamadıklarını bu muahede ile yaptılar.” dedi.

                         (Mehmed Kırkıncı, Hatıralarım)

*****************     

Veysel Karani Hazretlerine Sorarlar

Nasılsınız?

Cevap Manidardır

-AKŞAMA ÇIKIP ÇIKAMAYACAĞINI BİLEN İNSAN NASIL OLUR.

Sevenleri Israrla Kendisinden bir Nasihat Duymak İsterler.

O Gülümser Ve:  ALLAH’I BİLİR MİSİNİZ.?

Evet Biliriz.

ÖYLEYSE BAŞKA ŞEY BİLMESENİZ DE OLUR.

-Efendim bir nasihat daha.

-ALLAH SİZİ BİLİR Mİ.?

-Elbette Bilir.

-ÖYLEYSE BAŞKALARI BİLMESE DE OLUR.

****************  

Köleler çalışmaya devam etsin diye babanın değil çocuğun elini kesiyorlardı. o bayıldığınız ve her fırsatta Türkiye’ye örnek gösterdiğiniz Avrupa işte böyle bir şey. Diğer Avrupa devletlerinin Belçika’ya hiçbir tepki vermemiş olması da ibretliktir…

Belçikalı çocuklar okulda dedelerinin « yeterince » çalışmayan Kongoluların ellerini kestiklerini öğreniyorlar mı? /DerinDüşünce/

No ResponsesMayıs 12th, 2022

GÖÇMEN SENARYOSU

GÖÇMEN SENARYOSU

Dünyada olduğu gibi, memleketimizde de hiçbir kimse kendisinin net olarak şu ırktan olduğunu söylemesi isabetli olmaz. Zira bu Anadolu çok göçlere sahne olmuş bir memlekettir.

Türkiye’de olsun dünyada olsun göçmen muhalefetinde bulunanların geneli, kendilerinin de göçmen ve yıllar öncesinde bir yerlerden göçmüş olduğunu görürsünüz.

İçimizdeki Selanik göçmenleri gibi.[1]

Nitekim İngiltere içişleri bakanının 25 bin civarındaki göçmene tahammül ve idare edemeyip ucuza kapatmak üzere Ruanda’ya göndermesi gibi.

Bu iç işleri bakanına baktığınız zaman Hindistan göçmeni olduğunu görürsünüz.

İçimizdeki göçmenleri ölüme gönderen çığırtkanlara baktığınızda genelinin bir yerlerden göçtüğünü görürsünüz.

Bu toprakların mahsulü değildirler ancak burayı sürüp, ekip biçmeye çalışan densizlerdir.

Onların meselesi göçmen meselesi değil, bu milletin geçmişten günümüze inancıyla olan meseleleridir.

Nitekim Başta Suriyeliler ve Afganlılar üzerinde cızırtı çıkarırken, savaştan dolayı Ukrayna’dan gelen Hristiyan vatandaşlarına karşı, tıpkı batının kısır zihniyetini ve İslam’a olumsuz bakış açılarını göstermektedir.

-Şarka bakmaz, garbı bilmez, görgüden yok yavesi

Bir utanmaz, bir kızarmaz yüz bütün sermayesi…

Ve de Suriye meselesi devleti kolay yıpratma aleti olduğundan çok rahat kullanma ve kullanılma aparatı olmaktadır.

Türkiye’de genellikle ihanet içerisinde olanların ya birbirleriyle akraba veya geçmişten gelen din ve ırki bağlarının olduğunu görürsünüz, Ermeni ve Yahudi gibi.

Göç ve göçmen meselesi insanlığın kaçınılmaz meselesidir. Bunu daha önce de yazmıştım.[2]

*****************

Rahmetlik Dedem anlatırdı. I. Dünya Savaşı sıralarında Adıyaman’dan vilayeti olan Malatya’ya 1000 kişi giderse, bunların ancak beş yüzü karargaha varır. Diğer beş yüz kişi ise açlıktan, kıtlıktan, bitten, soğuktan yolda ölürlerdi.

Bunun için ifade ediyorum ki; ana rahmine düşen milyarlarca spermden, meniden ancak bir tane, en fazla 10 tanesi hedefe ulaşıyor, dünyaya geliyor. Milyarlardan en fazla 10 kişi insanlığa aday oluyor.

İş bitmiyor, büyük bir yolcu olan insan, çocuklar geliyor. Çocuklukta da yine kimisi ya çocuk olarak ölüyor, ya genç oluyor, ya yaşlanmış olarak ölüyor. Herkesin hedefe varması amaçlanıyor ama hepsi hedefe varamıyor.

Gelişlerde gidişlerde oluyor. Hastalıktan, kazadan, depremden, selden, yangından kısaca tam yaşını doldurmuş olmadan farklı şekillerde dökülmeler oluyor.

Korana bunu daha da hızlandırdı. Gidişler daha da hızlanmış oldu ve böylece baktığımız zaman kabir âleminden devam edip mahşere, oradan da kabirden geçerek Cennet veya cehennem ile neticelenecek hedefe yol almaktadır.

Hülasa olarak kiminin finale spermlerin elenmesinden tutunuz da, kimisi de sırat-ı geçemeden cehenneme dökülüyor. Acaba cennete ne kadar varabiliyor? O Sperm ile beraber trilyonlar, katrilyon içerisinde döküntülerin dökülmesi olduğu gibi, en nihai durum olan sonsuzluk yolunda da bu ayrıştırılma gerçekleşecektir.

******************  

Memleketimizde yüz yıl öncesi değişimdeki kısırlıklar korunmaya çalışılıyor. Bu amaçla her türlü entrikalar çevriliyor.

Hem içte ve hem de dışta.

İçerde bu durum sinsice ve münafıkça sürdürülmektedir. Mesela;

-Ya Rabbi bu nasıl iştir?

Beş dakika öğretmen derse geç girse hesap soruluyor.

Bir doktor hastasına bakmasa soruşturma açılıyor.

Bir memur mesaisine gitmese uyarı cezası alıyor.

Bir gazeteci yanlış haber yapsa hukuk yakasına yapışıyor.

Bu durumlar maaş kesim cezasından, açığa alınmaya kadar müeyyideler uygulanıyor.

Ancak gel gör ki; dağdaki eşkiyayı savunan mecliste bulunuyor.

İstanbul belediye başkanı cumhurbaşkanlığı adaylığı için bulunduğu ili terk edip propaganda yapıyor, seyahata çıkıp, gizli görüşmelerde bulunup, münferit davranabiliyor.

Toplum tahrik edilip, çok rahat provake ediliyor.

Bu işe bir ciddiyet getirilmesi gerekir.

Zira bu işler pervasızca, milletin gözünün içine baka baka yapılıyor.

Bu işler ihmale gelecek veya şikayet edilmeyi beklemeyi gerektirecek işler hiç değildir.

Yıllarımız bunlarla kayboluyor.

Bu işler yapanın yanına kâr kalmamalıdır.

-Diğer taraftan İran bu eşkıyayı himaye ediyor. Mesela;

-“Operasyonu Tahran engelledi: PKK’yı İran kurtardı!

“PKK’nın bölgeden temizlenmesi Türkiye’ye yarar” diyen Tahran yönetimi, Irak ordusunun Sincar’daki operasyonunu durdurmak için Haşdi Şabi’yi devreye soktu.”[3]

-Birilerinin yurt dışından memlekete gelmesi için Türkiye’de kaos oluşması, problem oluşturulması, kirli ortaklık, şer ittifakı oluşturuluyor.

Şahsi kurtuluş adeta memleketin gerekirse batması üzerine bina edilmiş.

Bu aynı zamanda bir 50 yıl daha memleketin bir kargaşa içerisine itilmesi demektir.

-Bundan dolayı Esnaf olan yeğenimle yaptığım konuşmalarda, haklı olarak hükümetin bazı icraatlarından şikayet ediyor, insaflı olarak.

Tabii bu bir derece ekonomiye yansıyan noktalar.

Kendisine dedim ki; şu anda mesela bu hükümet değil de, Adaylığa soyunanlardan bazıları şu anda Cumhurbaşkanı olsa ve hatta muhalefette hangisi olursa olsun. Bu üstteki partilerden birisinin herhangi birisi başta olmuş olsa ve sen şu anda ayda 10 milyar kazanıyor iken, onlar başta olduğunda 20 milyar gibi kazanacak olsan (ki ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz…) bu duruma razı olur musun dedim.

Kendisi insaflı ve vicdanlı olduğundan, kendisi de işin nereye varacağını bildiği içindir ki; hayır dedi.

Onlar başta olup yine aynı kaos ortamı, Lgbt ve terör hakimiyetini tahmin edememek çok da zor değildir.

Elbette ki bu, şu andaki hükümetin her yaptıklarını tasvip etmek, her şeyde iyi yapıyor, düzgün yapıyor, çok iyi gidiyor anlamı değildir. Ancak o güven, samimiyet ve de iç ve dış ihanetler artık gizli yapılmıyor.

Sadece kayıp mal da değildir. Onların geçmişte yaptıkları ve gelecekte yapacakları ve dağdaki eşkıya ile bir çok noktada ortak noktalarda beraberliklerin durumu, onların geldiğinde nitekim İstanbul’da olduğu gibi, İçişleri Bakanının da bizzat 700-800 PKK’lının belediyeye alınmış olduğunu, bizzat bir bakanın söylemiş olması delil olarak yetmez mi?

MEHMET ÖZÇELİK/11-05-2022

 

 

[1] https://www.facebook.com/1128156923/posts/10224860104466406/

[2] http://www.tesbitler.com/2021/08/13/dunyayi-tehdit-eden-goc-hareketi/

http://www.tesbitler.com/2015/01/03/gocler-ve-gocmenler/

[3] https://www.haber7.com/guncel/haber/3220449-operasyonu-tahran-engelledi-pkkyi-iran-kurtardi#:~:text=Operasyonu%20Tahran%20engelledi,%C5%9Eabi%27yi%20devreye%20soktu.

https://m.turkiyegazetesi.com.tr/dunya/857565.aspx

https://www.haber7.com/dunya/haber/3220241-iranli-yetkili-turk-askeri-uslerini-biz-vurduk-istanbuldan-2-tane-ev-aldi#:~:text=%C4%B0ranl%C4%B1%20yetkili%3A%20T%C3%BCrk%20askeri,ald%C4%B1k%22%20dedi%C4%9Fi%20iddia%20edildi.

https://www.haber7.com/guncel/haber/3220932-kurt-gazeteci-ose-tek-tek-anlatti-pkkdaki-intiharlar-avrupadaki-gizli-zindanlar

 

No ResponsesMayıs 11th, 2022

HİSSE-19

HİSSE-19

Münker Nekiri Şaşırtan Zat

 

“Muhyiddi-i Arabi, vefat ettiğinde kabre konulup da insanlar yanından ayrılınca kendisi gibi Allah Dostu keşif ehli bir zat yanından ayrılmaz ve –Allah’ın izni ile- O’nun Münker ve Nekir ile diyaloğuna şahit olur.

 

“Rabbin kim?” sorusuna Muhyiddin şu cevabı verir:

 

“Biz bizle beraberken bizi bize sordular. Biz bizden hiç ayrıldık mı ki bizi bize sorarlar? Biz, bizden başka mıyız ki bizi bize sorarlar?”

 

Melekler, kaydı nasıl tutacaklarını şaşarak Allah katına başvurduklarında Cenab-ı Hak şöyle nida eder:

 

“Muhyiddin kulumu dünyada kimse anlamadı. Ölünce de melekler anlamadı. Onu bana bırakın. Ben anladım. Cevap tamamdır”..

************** 

Harun Reşid ölüm yatağında iken kardeşlerine:

 

“Defnedileceğim kabri görmek istiyorum” dedi.

 

Kardeşleri onu kabre kadar götürdüler.

 

Harun Reşid, kabre bakarak ağladı

 

Sonra çevresindeki insanlara yönelerek Hâkka Sûresi’nin 28 ve 29. âyet-i kerîmelerini okudu:

 

*مَٓا اَغْنٰى عَنّ۪ي مَالِيَهْۚ هَلَكَ عَنّ۪ي سُلْطَانِيَهْۚ

 

“Malım bana hiç fayda sağlamadı;

 

güç ve saltanatım elimden çıkıp gitti”

 

Bu âyetleri okuduktan sonra başını sema’ya kaldırdı ve ağlayarak şunları söyledi:

 

Ey mülkü yok olmayan Allah’ım

 

Mülkü yok olup gidene merhamet et

 

Ey Müslümanlar!

Sizler de şunu bilin ki:

 

Gece ne kadar uzun olursa olsun, fecrin doğması kaçınılmazdır

 

Ömür de ne kadar uzun olursa olsun, kabre girmek de kaçınılmazdır

 

Rabbim sonu güzel olanlardan eylesin.Amin.

********************  

Böceğin Rızkı

 

Hazret-i Süleymân (a.s.) bir gün, deniz kenârında oturmuşlar idi. Bir karıncanın geldiğini gördü. Ağzında bir yeşil yaprak tutardı. Deniz kenârına ulaştı. Sudan bir kurbağa çıkdı. O yaprağı karıncadan alıp, denize döndü. Karınca geri döndü.

 

Karıncadan sordular ki,

 

– Bunun hikmeti nedir.

 

Karınca cevâb verdi ki,

 

-Bu deryânın ortasında, Allahü Sübhânehü ve teâlâ hazretleri bir taş halk etmişdir. O taşın içinde bir böcek halk etmişdir. Beni onun rızkına sebeb etmişdir. Ben her gün o nesneyi, ona yetecek kadar rızkı getiririm. Deniz kenârına ulaşdırırım. Allahü teâlâ hazretlerinin, kurbağa sûretinde yaratdığı bir meleği o rızkı benden alır, o böceğe verir. O böcek, Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin kudreti ile, fasîh dil ile söyler ki;

-Sübhânallah ki, beni halk etdi, deniz ortasında ve taş arasında bana mekân verdi. Benim rızkımı unutmadı. İlâhî, ümmet-i Muhammedi ümîdsiz etme!

******************    

ABDULLAH İBN-İ MESUD’UN KUR’AN’A VUKUFU

 

Abdullah bin Mesud hazretleri Ashab-ı kiram arasında ilmiyle dikkatleri çeken bir sima. Onun bu yönünü en veciz olarak Hz. Ömer(r.a) dile getirmiş ve üç kere tekrarlayarak; “içi ilimle dolu dağarcık” buyurmuştur.

 

Onun Kur’an’a olan vukufuyla alakalı çok güzel bir hatırayı, merhum Ömer Nasuhi Efendi’nin enfes anlatımıyla nakletmek istedik.

 

İmâm-ı Şâ’bî’den rivayet olunuyor ki: Hazret-i Ömer radiya’llahu Teâlâ anh bir yolculuğu sırasında bir kafileye tesadüf etmiş, müşârün-ileyhin emri üzerine: (bu cemâat nereden geliyor) diye nida ede­rek sormuşlar.

 

Kafile tarafından; ‘uzak bir yoldan gelerek Kâ’be-i Mükerreme’yi ziyaret etmek istiyoruz’ diye cevap verilmiş.

 

Hazret-i Ömer ‘bu kafile içinde mutlaka âlim bir zat var, çağırarak so­runuz bakalım, Kur’ân’ın hangi âyeti a’zamdır(en büyüktür), diye emreder.

 

Sorarlar. Kafile tarafından:

اللّهُ لاَ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ

“Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir, kayyûmdur.(Bakara:2:/255) Ayeti’dir’ denilir.

 

Tekrar ‘Kur’ân-ı Kerîm’in hangi âyeti ahkemdir(en hüküm koyucudur), diye sorulur.

إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor(Nahl:16/90) Âyet-i Celîlesi’dir’ diye cevap verilir.

 

‘Kur’ân-ı Mübîn’in hangi âyeti daha cem’iyetlidir(toplayıcıdır), diye sorulur.

فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ {*} وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ

“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”(Zilzal:99/7-8) Âyet-i Celîlesi’dir denilir.

 

Tekrar ‘Kur’ân-ı Mübîn’in en hüzün verici âyeti hangisidir, diye soru­lur.

مَن يَعْمَلْ سُوءاً يُجْزَ بِهِ وَلاَ يَجِدْ لَهُ مِن دُونِ اللّهِ وَلِيّاً وَلاَ نَصِيراً

“Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür ve kendisi için Allah’tan başka dost da, yardımcı da bulamaz.”(Nisa:4/123) Ayeti’dir, diye cevap verilir.

 

‘Kur’ân-ı Kerîm’in en ziyade reca ve ümid veren âyeti hangisidir, diye suâl edilir.

قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

“De ki: ey nefisleri aleyhine israf etmiş kullarım! Allahın rahmetinden ümidi kesmeyin, çünkü Allah bütün günahları mağrifet buyurur, şüphesiz ki o öyle gafûr öyle rahîm o” Ayeti’dir, diye cevap verilir.(Zümer: 39/53)

 

Bunun üzerine Faruk-ı A’zam Hazretleri, ‘bu kafilede İbn-i Mes’ud olma­lı, bir kere sorunuz bakalım, diye emreder.

 

Sorarlar. İbn-i Mes’ud Hazretle­rinin, kafilede bulunduğu anlaşılır. Filhakika o bînazîr(benzersiz) allâme, kafilede bulunarak bütün bu cevapları ken­disi vermiş idi.

 

Ne diyelim, Üstad Bediüzzaman’ın ifadesiyle ‘bin barekallah bu cevaba!’

****************   

Son Şahitlerden Refet Barutçu anlatıyor:


“Isparta’da ani yapılan baskın ve araştırmalarda ele geçirilen Risale ve mektuplar arasında bir kitabın üzerinde ‘Ramazan’a aittir.’ diye bir yazı vardı.

İslam yazısını okuyamadıkları için; “Kimdir bu Ramazan?” diye aradılar, taradılar, nihayet Isparta Atabey’in köylerinden Ramazan isimli bir vatandaşı da ellerini bağlayarak Eskişehir hapishanesine yolladılar.

Aradan iki ay geçtikten sonra kitabın Ramazan Efendiye ait değil, Ramazan ve orucun hikmetlerini anlatan Bediüzzaman’ın Ramazan Risalesi olduğu anlaşıldı.

Mazlum ve masum Ramazan Efendi tahliye edildi. Hapishanede Bediüzzaman tebessüm ederek ‘Kardaşım Ramazan hakkını helal et!’ diye Ramazan’ı teselli ederdi.”

**************

Kıssadan Hisse


“Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken:
‘Ayağınıza takılan şeyleri toplayın!” diye emir verir.

Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup: ‘Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımıza takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım’ diyerek, hiçbir şey toplamamışlar.

İkinci grup ise; ‘Madem komutanımız emretti, birazcık toplayalım! Emre muhalefet etmeyelim. Zira ordunun, komutanına itaat etmesi gerekir!’ diyerek az bir şey toplamışlar.

Üçüncü grup ise; ‘Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete mebnidir’ diyerek, bütün abalarını ağzına kadar doldurmuşlar.

Sabah olduğunda bir de bakmışlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar.

Bunu anlayınca, hiç almayan birinci grup: ‘Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık’ diyerek pişman olmuşlar.

Az alan ikinci grup ise: ‘Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık’ diye sitem etmişler kendilerine

Çok alan üçüncü grup ise: ‘Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımızı atsaydık, daha çok toplasaydık. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık!’ diyerek, fazla almalarına rağmen üzülmüşler.”

Armağanı reddeden pişman,
Az alan pişman,
Çok alan yine pişman olacak;

“Neden daha fazla almadım?”

“Neden her fuzuli işi erteleyip huzura durmadım, Rabbimle olmadım?” “Neden daha fazla yüreğe ışık olmadım?” diye..

Son pişmanlığın faydası yok, biline..

***************  

Fırat kalkanı harekatında şehit olan Kayserili erin cebinden

şöyle bir yazı çıkar…””eğer şehit olursam yozgatlı……..

kardeşime 20 tl borcum var o nu ödermisin Komutanım..””
Yazıyı okuyan komutan gözyaşları içinde “şeref duyarım evladım şerefle “” der yozgatlı nın kim olduğunu sorar orada bulunan herkes ağlar ve şehit olan ikinci askerin bahse konu olan yozgatlı asker olduğunu söylerler…..
Komutanın gözü yozgatlının cebinden çıkan kağıt parçasına takılır…alır o nu da okur aynen şöyle yazıyordur
“”Kayserili benden 20 tl borç almıştı..biliyorum vermeye gücü yetmedi ama Allah şahit ki ben onu istemiyorum.eğer şehit olursam ona söyleyin hakkım helal olsun.””
Askeri böyle olan bir milleti MUZAFFER KIL YA RABBI. …..

****************

Erken yaşta emekli oldum ben”

diye başladı söze..
“Emekli olmadan evimi arabamı da almıştım..Dört çocuğum var, onları da evermiştim”
Anlatırken gözleri yerde kendi ayakta…
Bir ben, bir hanım, bir tas çorba, bir tas yoğurt, biraz turşu..
Gahersiz (kahırsız) ayağımızı uzatıp yaşardık..
Ama daha ne yaşımız var ne yasımız çok şükür.
Hanım gezelim ne işimiz var der,
Yok dedim..
Paramız var yahu elimiz ayağımız tutuyorken şu kaplıcalara gidelim der, yok derdim..
Şöyle bir yürüyelim der,
Yok derdim.
Beş lira harçlık ister, iki lira verirdim..
Neden bilmem onun istediği kanalı bile açmazdım.
Son beş altı senedir de onunla uyumazdım..
Telefonla konuşsa uzatma kapat,
Bir komşuya hamur pişirip vermek istese tantana çıkarırdım..
Ve güya hanımım CAN yoldaşımdı..
O bana CAN yoldaşıydı ama meğer ben değilmişim.
Bir sabah uyandım yok..
Yastığının altında çorapları, tulbenti var, ayaklarını sildiği havlusu bile ıslak ama o yok.
Kıldığı son vakit namazı sabah namazıydı öğlen namazından sonra topraktaydı benim hanım.
Evim, arabam, elimde TV kumandam, cebimde param…
Her şeyim bana kaldı…
O gitti…
Yalnız kaldım..
Onun tüm istedikleri imkan dahilindeydi..
Ama ben istemedim..
Sağlığım param gücüm kuvvetim ve karım varken ben hiçbiri için yoktum.
Şimdi karım gitti ama ben hepsi ile var iken yok oldum..
Şimdiki aklım olsaydı cümlesi bir geç kalınmışlık çığlığı..
Şimdiki aklınızı, vicdanınızı can yoldaşlarınızdan esirgemeyin.
Evlatlarınız ne görecekse sizin kapınızda görsün..
Dünyada misafiriz..
Kim kimden önce gider belli değil..
Eşlerinize güddüğünüz inat sizin vicdanınızda taş olur, onun başucuna dikilmiş taşa bakar kalırsınız…
Yaşanmış ve yaşanan bir hayat hikayesidir..

Asalet Salgınoğlu

 

Mehmet Özçelik

11-5-2022

No ResponsesMayıs 11th, 2022

LOZAN HEZİMETİ

LOZAN HEZİMETİ

Bizim nesil Lozan meselesini ilk olarak Kadir Mısıroğlu’nun, ‘Lozan zafer mi hezimet mi’ adlı eserinden, içindeki belgeler, tesbit, teşhis ve beyanlarla bir hezimet olduğunu öğrendik.

En dehşetlisini ise bir ihanet olarak, Bediüzzaman’ın eserlerinden okuduk.[1]

Bunu daha önceki makalemizde de ele almıştık.[2]

“Mehmetçiğin süngüsüyle kazanılan muazzam zafer Lozan’da heba edilmiştir.” (Trabzon Mebusu. Ali Şükrü Bey)

“«Venizelos, Türk murahhas heyetinin taleplerini öğrendiği zaman benliğini saran korkuyu yendi.
Bütün delegasyonların Türklerden daha çok ağır şartlar beklediği muhakkaktı. Türkler bir çok mevzulara dokunmamışlardı. Venizelos bunlara temas edilmemesini maharetle devam ettirdi ve bilhassa birinci inkıtadan sonra artık nefsine tam emniyet gelerek, Türklerden tavizler almaya devam etti, Hindular, tazminat, İstanbul hariç, Rum halkının mecburi hicreti ve Yunanistandaki Türklerle mübadelesi, patrikhane gibi esas mevzularda konferansın başlangıcında tasavvur dahi etmediği neticelere vasıl oldu. Öyle ki, son celselerde talep eden daha çok oydu.»Lord Gürzon.

Lozanda bulunan Dr. Rıza Nur ‘Lozan Hatıraları’ adlı eserinde;” Bizde ne hazırlık var, ne dosya var, hiçbir şey yok. Lord Curzon gibi birtakım resmi diplomatlar burada. Hem
bunların mükemmel dosyaları vardır. Ne yapacağız!..” der. Bir yandan acizliğimizi belki de sonucun şimdiden kabul edilme vahametini göstermektedir.

“Bizi karıştırmadılar. İtilâf Devletleri her şeyi yapmışlar. Reisleri kendilerinden tayin etmişler. Bize tebliğ ettiler. Karşımızda İngiltere, Fransa, Amerika, İtalya, Japonya, Romanya, Sırbistan (Sırp-Hırvat-Sloven) ve Yunanistan olmak üzere sekiz devlet var. Dünyanın en büyük milletleri bunların arasında. Biz bir kişiyiz. Bunlar bize her şeyi empoze etmek istiyorlar; fakat aşikâr görülüyor ki, bunlara da İngiltere empoze ediyor. Hemen her şeyi Lord Curzon yapıp, diğerlerine kabul ettiriyor. Yani konferansda sade İngiltere hâkimdi. Diğerleri dekor ve figüran nev’inden. Hepsi İngiltere’nin direktifi mucibince hareket ediyorlar.”[3]

“İsmet sâde muhabere ile meşgul. Olan şeyleri Ankara’ya yazıyor ve oradan yazılan şeylere cevap veriyor. Bana gösterdiği yok. Gizli tutuyor. Ne yazıyor, bilmem?.. Benim
de buna zaten vaktim yok. Muahede işlerine ancak yetişiyorum. Hem bu muahede işi değil, ehemmiyet vermiyorum.
Fakat görmek hakkım idi. Sade mühim ve pürüzlü bir muhabere olduğu vakit bana gösteriyor. Hem de fena bir adeti var. Yalnız Hariciye Vekâleti’ne yazacakken Mustafa Kemal’e de yazıyor.”

Aslında bu da her şeyin önceden hesaplandığını gösteriyordu.

İşin ruhu demin bahsettiğim Büyük Doğu mecmuasının 29. Sayısındaki gibidir.[4]

Türkiye’deki yüz yıllık kavga, toprak kaybı, geçmişle ilgili köprülerin yıkılması hep Lozan’ın ürünüdür.

-Lozan’ı bir zafer olarak değerlendirenler ise; Osmanlıdan bağımsız hatta kopuk olarak, kendilerini cumhuriyetten itibaren bir devlet olarak değerlendirmeleri sebebiyledir.

Lozan Osmanlının sonunun getirilmesidir.

Hezimet kabul edilmemesini ise, bunun Cumhuriyetle ve de Atatürk’le bir hesaplaşma olması düşüncesiyle reddetmektedirler.

Yani bir kuruntu hatta geçmişe adeta bir nefret üzerine bina edilmektedir.

Bu ise çoğunluğu değil, azınlıkları memnun edecek bir durumdur.

****************    

Ali Ulvi Kurucu’dan Bir Hatıra

1970 yıllarında Endonezya’nın eski başbakanlarından Muhammed Nasır, Medine-i Münevvere’ye geldi. Ziyaretine gittim. Halimi hatırımı sorduktan sonra ilk sorusu şu olmuştu:

“Bu sene de Türkiye’den hacı var mı?”

“Var Elhamdülillah” dedim. Tekrar sordu:

“Kaç kişiler?”

“Yüz elli bin” dedim.

“Yüz elli bin mi?” diye ağlamaya başladı ve secdeye kapandı. Hayretler içinde kaldım, büyük bir devlet adamı secdede ağlıyordu. Secdeden kalkınca oturdu. Kendisine:

“Verdiğim bu haber zat-ı âlinizi çok duygulandırdı. Acaba hikmeti ne olabilir?” diye sordum. Şu cevabı verdi:

“Aziz dostum, ben Lozan Muahedesini çok iyi bilen bir diplomatım. O muahedenin hedefi, aslında Müslüman Türkiye’nin başını yemekti. İngiliz heyetinin baş murahhası olan Lord Gurzon’un teklifi Türkiye’nin bir Hıristiyan devleti olmasıydı. Türk heyetini bu ağır teklifi kabule zorluyorlardı. Eğer Türk milleti Hıristiyan olma fikrine şiddetle karşı çıksa -ki çıkacaktır- o zaman hiç olmazsa Türkiye’de Avrupa kültürünün tam hâkim olmasını ve sefahate azamî hürriyet tanınmasını sağlayacaklardı. Laiklik, batı dünyasında olduğu gibi din ve vicdan hürriyeti manasına değil, din aleyhtarlığı şeklinde uygulanacaktı. Gelecek nesilleri bu manevi güçten, faziletten, mahrum etmekle menhus gayelerine kavuşacaklardı.” dedi.

O sırada Bekir (Berk) Bey dayanamayarak, “Haçlı seferleriyle yapamadıklarını bu muahede ile yaptılar.” dedi.”(Mehmed Kırkıncı, Hatıralarım)

MEHMET ÖZÇELİK

7-5-2022

[1] Emirdağ Lâhikası Nihai Vesika.sh.277. Büyük Doğu’nun (5.cilt) yirmi dokuzuncu sayısında; “Lozan’ın İçyüzü”

https://kulliyat.risaleinurenstitusu.org/emirdag-lahikasi/nihai-vesika/277

https://www.risalehaber.com/necip-fazil-yazdi-said-nursi-yayinladi-lozanda-turkleri-islamdan-sogutma-karari-332602h.htm

[2] http://www.tesbitler.com/2015/01/03/lozan-zafer-mi-hezimet-mi/

[3] Age.32-33.

[4] Age.56,Emirdağ Lâhikası Nihai Vesika.sh.277. Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; “Lozan’ın İçyüzü”

https://kulliyat.risaleinurenstitusu.org/emirdag-lahikasi/nihai-vesika/277

No ResponsesMayıs 8th, 2022

HİSSE-18

HİSSE-18

Bediüzzaman Said Nursi, ziyaretine gelen muallimlerle çok fazla alâkadar olurdu.

 

Bayram Yüksel anlatıyor:

“Üstadımız, muallimler ziyarete geldiklerinde onlarla çok fazla alâkadar olurdu.

‘Şu zamanın dindar bir muallimine, eski zamanın velileri nazarı ile bakıyorum… Muallimin iyisi çok iyi, fenası da çok fena. Çünkü masum çocuklar muallimlerine çok dikkat ederler, âdeta mıknatıs gibi hocalarından ne görürse iyiyi de fenayı da çekerler. Muallimin iyisi minare başında, kötüsü kuyu dibindedir. Muallimler için ortası yoktur, ya âlay-ı illiyyinde veya esfel-i safilindedirler’ derdi.

“Onun için dindar muallimlere çok ehemmiyet veriyordu… Muallimlere ders verirken merhum Hasan Feyzi, Mustafa Sungur, Abdurrahman Yüksel gibi zatları misâl verirdi ve ‘Sizleri de onlar gibi kabul ettim’ derdi. Hem, ‘Mustafa Sungur’un okuması mânâ-yı ismîden mânâ-yı harfî hükmüne geçti, onun okuması maarif-i İlâhî hükmüne geçti’ derdi.”(Son Şahitler, C. 3, s. 60)

*******************   

ÇOK İBRETLİK BİR HATIRA


Bediüzzaman Said Nursi’yi Eskişehir hapishanesinde ziyaret eden stajyer avukat Kemal Taner anlatıyor:

“Hapishaneye yanına görüşmeye gitmiştim. Namazı yeni kılmış, tesbih çekiyordu. Elini öptükten sonra kendilerine dedim ki: ‘Efendim, size birçok keramet gösterir, diyorlar. Halbuki ben sizden herhangi bir harikal hal ve vezayit görmedim. Eğer böyle birşey gösteriyorsanız, bana da gösterin, meselâ şu elinizdeki tesbih kendi kendine yürüsün.’

“Bediüzzaman tebessüm etti. Bana temsilî şu hikâyeyi anlattı:

“Bir adamın çok sevdiği, sevimli, sevgili bir tek oğlu varmış. Adam bu kıymetli yavrusuna, çok değerli bir hediye almak için, kuyumcu dükkânına götürmüş, Çok çeşitli elmas ve mücevherattan hangisini beğenir ve isterse oğluna alacakmış.

“Mücevherat dükkânında, kuyumcu adam, dükkânı süslemek için; tavana, çok çeşitli renklerde, kırmızı, yeşil, mavi, mor, pembe, sarı her renkte büyük balonlar asmış. Çocuk dükkâna girince mütemadiyen tavandaki balonlara bakarak, ‘Baba ben bu balonlardan isterim’ diye tutturmuş, başlamış ağlamaya. Adam, ‘Oğlum, ben sana çok pahalı ve kıymetli, elmas, mücevher alacağım’ diyormuş, Çocuk ise, ‘Ben balon isterim’ diye ağlayıp duruyormuş. Bu misali bana anlatan Bediüzzaman, sözlerine devamla:

“Ben Kur’ân’ın elmas ve mücevherat dükkânının bekçisiyim, dellalıyım. Ben baloncu değilim. Benim dükkânımda, benim pazarımda, Kur’ân’ın ebedi ve ölümsüz elmasları var. Ben bunlarla meşgulüm. Ben Kur’ân nurunu ilân ediyorum, balonculuk yapmıyorum’ dedi.

“Bediüzzaman’ın ne demek istediğini anlamıştım, yaptığım hareketten dolayı mahçup olmuştum.”

***************

Bayram Yüksel anlatıyor:


“1961’de Mustafa Polat’la merhum Hasan Basri Çantay’ı ziyarete gitmiştik. Mustafa Polat; Neden Üstad tarzında eser yazmadınız?” diye sordu. O da;
“Kardeşim, sizler Üstadın nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz. Kimse Üstadla mukayese edilemez. Onun kulağına üfleyen vardı. Onun fiş takacağı yeri vardı. Bizim fiş takacak yerimiz yok.”

“Kardeşim, sizi tebrik ederim. Bizler Üstadın sayesinde müellif olduk. Bizler korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk ve ne de kimseye anlatabiliyorduk. Üstad Hazretleri Risale-i Nurları te’lif etmeye başladı; hem Türkiye’de okuma çığırı açtı, hem de hapishanelerde dayak, kelepçe, açlık, susuzluk her zulme tahammül etti. Fakat onun ihlâsı, onun şefkati, onun merhameti, onun tevazuu, onun şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi.”

*************  

Son Şahitlerden Dr. Tahir Barçın anlatıyor:


(1906’da Ermenek’te doğdu. Emirdağ’da Bediüzzaman’ın doktorluğunu yaptı. 11 Mayıs 1978’de İstanbul’da Allah’ın rahmetine kavuştu.)

Bir Hıdırellez günü Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve Emirdağlı talebeleri ile beraber kıra gittik. Emirdağ yakınlarındaki bir yüksek tepeye çıktık.

“Üstad, o tepede, vefatından bahsetti. ‘Ben ölürsem ne yaparsınız?’ deyince Mehmet Çalışkan: ‘Burada Hacı Yusuf Dede vardır, sizi oraya, o zatın yanına defnederiz!’ dedi. Üstad cevaben:

Ben öldükten sonra yerimin belli olmamasını istiyorum
“Yok, beni Ispartalılar isterlerse onlara verin. Hem ben öldükten sonra yerimin belli olmamasını istiyorum. Çünkü türbeye gelenler kimi ekmek asacak, kimi ip bağlayacak, kimisi de benden dilekte bulunacak. Beni kabrimde rahatsız edecekler. Şimdi birisi gelip de elimi öpmek istese, bana tokat vurmak gibi oluyor. Hiç böyle şeyleri istemiyorum. Mezarımın bilinmemesini istiyorum…’

“Daha sonraki cereyan eden hâdiseler malum… Zulmettiler ona, onlar zulmetti, fakat Cenab-ı Hak Üstad’ın duasını kabul etti…

*********************   

Abdullah Gayretlioğlu anlatıyor:

Bir gün Zübeyir [Gündüzalp], ortasından kırılmış bir kaşık getirdi. Bu kaşığı tamir etmem için Üstad göndermişti.

Kaşık alüminyum olduğu için kaynak tutmuyordu. Kolayından gidip, on kuruşa bir çay kaşığı aldım, bunu Üstada götürdüm.

Üstad bana, “Kardaşım sen bilmiyor musun? Bu kaşık benim kırk yıllık arkadaşımdır” dedi.

Bu defa çaresiz tekrar dükkâna gelip, küçük bir sac keserek kıvırdım ve kaşığın içine geçirip iyice sıkıştırdım. Sağlamlaşınca götürüp Üstada verdim. Çok memnun oldu ve bu tamirat için bana yirmi beş kuruş verdi. (Son Şahitler, 3:140)

***************** 

 

CİĞERCİ ;

 

Neyzen Tevfik, ciğercinin önünden geçerken, parası olmadığı halde içeri dalar ve iki porsiyon ciğeri  götürür, sonra garsonu çağırarak parasının olmadığını, sonra vereceğini söyler. Şef garson kabul  etmez, ya parayı verirsiniz ya da bu gün bulaşıkları siz yıkarsınız der. Neyzen : “Öyleyse arka sokakta bir dostum var, bir pusula yazayım ona götürün parasını o verir” der. Şef garson : “Tamam ben giderim” Şef garson : “Efendim, bu pusulayı size Neyzen bey gönderdiler” der.  Neyzenin dostu, pusulayı okuyunca tebessüm eder ve kaç porsiyon ciğer yediğini sorar. Garson : “İki porsiyon efendim” der Dost : Üç porsiyon parası vererek “Bir porsiyon daha yesin” der. Şef garson meraklanmıştır, “efendim para önemli değil bizde karşılarız yeter ki pusulada ne yazdığını  söyleyin. Dost pusulayı uzatır. İki satır yazı vardır.

 

“Dağladı ciğerci ciğerimin yarasını Ciğerparem veriver ciğercinin parasını”

************** 

#YIL 1917…

Bir İngiliz general Irak’ta yardımcıları ile arazide gezinirken  bir çobana rastladı.

Çevirmen aracılığıyla çobana:

”Eğer sürüdeki köpeğini öldürürse ona yüz sterlin vereceğini söyledi.

Doğaldır ki, çoban için köpek çok değerlidir, sürüyü sevk ve idare eder. Kurtlara ve öteki yabani hayvanlara ve art niyetli insanlara karşı onları korur.

Ama teklif edilen para da çok büyüktür. Çoban köpeği yakalayıp, generalin önünde keser.

General bu kez de çobana; “köpeğin derisini yüzersen yüz sterlin daha veririm” dedi. Çoban köpeğin derisini yüzdü.

General çobana; köpeği parçalara bölersen bir yüz sterlin daha veririm, dedi. Çoban onu da yaptı. General parayı verip oradan ayrıldı.

Çoban generalin arkasından seslendi:

“Yüz sterlin daha verirsen köpeği yerim.”

General;

“Asla… Ben sizin değer verdikleriniz hakkındaki karakterinizi öğrenmek istedim. Sen para için, yoldaşın, yardımcın ve senin için çok değerli olan köpeğini kestin, yüzdün ve parçaladın. Eğer bir yüz sterlin daha verseydim, yiyecektin de. Benim, ihtiyaç duyduğum ve öğrenmek istediğim bu karakterdi.”

Sonra yanındakilere dönerek;

“Bir ülkede bu karakterde insanlar fazla olduğu müddetçe asla korkmayın” dedi.  Parayı verir her şeyi yaptırırsınız.

Çoban ve köpek işbirliği içinde idi.

Çoban çıkarı için birlikte görevli olduğu arkadaşını yok etti.

Bir toplumda bu tür kişiler çoksa, o toplumda birlik ve dayanışma  kolaylıkla ortadan kaldırılabilir. Çıkarcılar dostlarına her zaman ihanet edebilir.

Para her şeyi çözer!” diyorsa bir insan, “Ben para için her şeyi yaparım!” demek istiyordur. Para her şeyi çözmez, para her kapıyı açmaz. Para sadece para için yaşayanların kapısını açar.

 

Şimdi bir düşünün bakalım bu ülkedeki onlarca yabancı vakıf burada ne yapıyor ve gazetecisinden akademisyene kimleri niye fonluyor?

*****************  

Ingilizler,Aldulhamid han varken Çanakkale’ye saldırmadılar.

önce Sultan’a rüşvet teklif ettiler. Etrafın kuşatıldı. Yalnızsın dediler.

Sonra,bunu gezi benzeri 31 mart vakaası ile ispatladılar.

Diktatör,kızıl sultan diyerek indirdiler.

Çanakkale savaşı,Osmanlı evladlarının toprağa gömülme projesidir.

Akabinde dünya savaşına dahil olduk.

Yunan çeteler, Ingiliz talimatıyla girdikleri köylerde beşikteki ve  kadınların karınlarındaki bebeklere kadar saldırdılar.

Kadınlara tecavüz ettiler.

Eskiler izansız birisine kızdıklarında yunan dölü derler.

Tarihin tekerrür etmemesini istiyorsak asıl biz akıllı olmalıyız.  Fevzi Srl

**************  

İmam-ı Azam ın oğlu Hammad’ın bir oğlu vardı İsmail…

    İbni Hallikan, bu İsmail’in dedesinden anlattığı bir hatırasını şöyle nakleder kitabında. İsmail der ki:

   – Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’e hürmetsizlik etmekten çekinmeyen saygısız bir komşumuz vardı. İki katırının birine Ebu Bekir, ötekine de Ömer adını koymuştu. Ahırında bunları tımar ederken ‘Ebu Bekir şöyle dur, Ömer şuraya çekil..’ diye yüksek sesle söylenir, bizi rahatsız ederdi. Dedem de bizlere hep sabır tavsiye eder:

– Sakın tartışmaya girmeyin, Ebu Bekir ve Ömer sizin korumanıza ihtiyaç duymayacak kadar büyük insanlardır, onlar kendilerini korurlar, diyerek bizleri tartışmadan hep uzak tutardı.

 Bir gün koşa koşa gelen biri dedeme dedi ki

– Katırlarına Ebu Bekir, Ömer adını koyan adamı bir katırı teperek öldürmüş, cesedi ahırdaymış şimdi!. Dedem de dedi ki:

– Gidin bakın mutlaka Ömer tepelemiştir onu. Ebu Bekir affeder ama Ömer kolay kolay affetmez adaletini uygular! Gerçekten de gidenler haber getirdiler.

– Ömer tepelemiş, cesedi orada yatmaktadır. Dedem bizi tekrar ikaz etti:

– Sakın böyle öfkeli kimselerle tartışmaya girmeyin. Büyüklere saygısızlık edenler sonunda karşılığını görürler. Sizin karşılık vermenize gerek kalmaz!

******************  

CAHİL HER ŞEYİ BİLENDİR*

 

🔴Eski Mısır devlet başkanı “Enver Sedat”ı suikast sonucunda öldüren adama hakim sorar:

“Neden öldürdün?”

Katil: “Çünkü laikti”

Hakim: “Laik ne demek?”

Katil: “Bilmiyorum!!”

 

🌎Mısır’ın en iyi edebiyat adamlarından “Necip Mahfuz”u öldürmeye çalışıp başarısız olan sanığa hakim sorar:

“Neden vurdun?”

Sanık: “Sokak çocuklarının hayalleri adlı kitabı yazdığı için”

Hakim: “Peki sokak çocuklarının hayallerini okudun mu?”

Sanık: “Hayır!!”

 

Hakim, yazar “Faraç Foda”yı öldüren üç teröriste sorar:

“Neden Faraç Foda’ya suikast düzenleyip öldürdünüz?

“Suçlular: “Çünkü kafir”

Hakim: “Onun kafir olduğunu nereden anladınız?”

Suçlular: “Onun kitabından”

Hakim: “Hangi kitabından anladınız onun kafir olduğunu?”

Suçlular: “Biz okuma yazma bilmiyoruz”

“Her kötülüğün anası her dönemde🔴CEHALET olmuştur!”

MEHMET ÖZÇELİK

6-5-2022

No ResponsesMayıs 7th, 2022

HİSSE-17

HİSSE-17
VEFA HAZRETLERİ
İstanbul’un Vefa semtine adı verilen Şeyh Vefa, Fatih devrinin büyük alimlerinden ve evliyasındandı. Akşemseddin, Molla Gürani gibi devrin manevi önderlerinden biriydi. Bu büyük zatın oyun yaşlarındaki bir oğlu kötü bir alışkanlık edinmişti. Ucuna çivi çakılmış bir sopa ile o devirde evlere içme suyu taşıyan sakaların kırbalarını deliyordu. Evcil hayvan derisinden yapılmış su tulumu demek olan kırba, sivri bir madde ile dokunuldu mu kolayca delinecek bir nesneydi. Şeyh Vefa’nın oğlu da bunu yapıyordu. Sakalar, “Bir din ulusunun oğludur, çok sürmez geçer” diye bir müddet dayandılarsa da baktılar vazgeçeceği falan yok, Şeyh Vefa’ya şikayet ettiler. Vefa Hazretleri olanları duyunca hayretler içinde kaldı. Nasıl olur da bunca dikkat ve özenle yetiştirilen, haram lokmadan uzak tutulan bir çocuk böyle bir şey yapardı? Şeyh Vefa sakalara, “Tamam” dedi. Konu anlaşıldı, gereken yapılacak, sizin de zararınız ödenecektir. Önce kendinden işe başladı. “Acaba ben bu çocuğa yanlışlıkla da olsa haram yedirdim mi?” diye düşündü. Bir şey bulamadı. Hanımına sordu; “Sen bu çocuğa hamileyken veya süt verirken haram bir şey yedin mi, çok iyi düşün, bana bildir, yoksa oğlanın sonu kötü” dedi.
Hanım düşündü, taşındı, rüyaya yattı, nihayet bir olay hatırladı. Oğlana hamileyken oturmağa gittiği bir komşu evinde, masadaki bir tabakta portakallar varmış. Görünce canı çekmiş ama istemeye de utanmış. Ev sahibi hanım bulundukları odadan dışarı çıktıkça yakasındaki iğneyi portakallara batırıp sularını içmiş. Bunu şeyhe anlattı. Şeyh Vefa “Aman hatun hiç vakit geçirmeden o komşuya git, olanı biteni dosdoğru anlat ve helallik dile” diye tenbihledi. Kendi de sakaları çağırdı, kimin kaç tane kırbası delinmişse hepsinin parasını ödedi ve haklarını helal ettirdi. Oğlana olayın başından sonuna kadar bir şey denmedi. Hakkında böyle şikayet var, bir daha yaparsan asarız, keseriz yollu tehdit edilmedi. Ama çocuk bir daha çivili sopa ile kırbaları delmedi.
*************
DİBE ÇEKEN AĞIRLIKLARIMIZ
İBRETLİK BİR FIKRA
Hindistan’ın İngilizler tarafından işgal edildiği yıllarda bir İngiliz subayı hiçbir neden olmaksızın halktan bir Hintliye sertçe bir tokat atar. Hintli adam hemen yüzüne bir yumruk vurur. Subayı yere serer.
Bu karşılığı beklemeyen subay hem korkar ve hem de sinirlenir.
Tek başına bir şey yapamayacağını bildiğinden yardım almak için bölüğe gider. Nasıl olur da sıradan bir Hintli İngiliz Kraliyet Subayını vurmaya cesaret ederdi !
Subay Generalin yanına gidip kendisinden asker talep eder. General onu dinledikten sonra onu bir odaya götürür.
General bir kasadan 50.000 rupiye çıkarıp subaya verir:
– Bu parayı bu gün sana tokat atan Hintliye ver. ve ondan da özür dile!
Bunu duyan İngiliz subay sinirlenir:
– Zavallı bir Hintli, İngiltere Kraliyet Subayını vurup hakaret edecek ve karşılığında ondan özür mü dileyeceğim !
General emrivaki:
-Bu bir emirdir! Soru sormaksızın itaat edeceksin !
Subay çaresizce parayı alıp Hintli adama götürür ve ondan da özür diler. Hintli adam bu kadar çok para karşısında bayağı sevinir. O zamanın parasıyla yarı servet gibi bir şey. Onunla ev araba vs… alır
Bir müddet sonra bu Hintli tanınan tüccarlar arasına girer. Bir gün General tokat yiyen subayı çağırır.
– Zamanında sana tokat atan Hintliyi hatırlıyor musun?
Subay:
-Unutmam mümkün mü efendim !
General:
-Şimdi intikamını alma vaktidir ! Ona topluluğun içinde vur ! İnsanları hepsi görsün !
Subay itiraz ederek:
-Bu Hintli kimsesiz iken onu vurmama izin vermezken şu an şehrin tanınan kişilerinden olmuşken mi vurma mı istiyorsunuz? Onu vurur vurmaz etrafındakiler bana saldırırlar efendim !
General kendinden emin bir şekilde:
– Endişelenecek bir şey yok. Sana dediğimi yap. Git ona vur gel !
İngiliz Subay Hintli adamın mağazasına gider. Hintlinin adamları da orada bulunmaktadır. İngiliz subay bir şey demeksizin öyle bir vurur ki, Hintli adam yere kapaklanıp düşer.
Hintli adam hiçbir karşılık vermediği gibi düştüğü yerden de kalkmaz! İşin garip tarafı Hintli adam subayın yüzüne dahi bakmaya cesaret edemez !
Karşılık görmeyen subay hayretler içerisinde kalır. İntikam almanın verdiği sevinçle oradan ayrılıp generalin yanına gelir.
General:
-Seni hem sevinçli ve hem de hayretler içerisinde görüyorum.
Subay:
– Evet efendim. O Hintli İlk seferinde kimsesiz iken ona vurduğumda sessiz kalmayıp daha sert bir şekilde beni vurdu. Ama bugün mal makam sahibi iken ona vurduğumda bana bir söz dahi edemedi !
General:
-İlk sefer onu vurduğunda İZZETİ NEFSİ vardı. Ve bunu en büyük sermayesi bilirdi. Onu korumak için sana karşılık verdi.
Ama ikinci seferde İZZETİ NEFSİNİ PARAYA SATTI. Menfaati tehlikeye girer diye sana karşılık vermeye korktu. Onun için kendini savunamadı !
Menfaati için haksızlık karşısında susanlara ithaf olunur. siz de susmanın bedelini ödeyeceksiniz..
****************
Ortalama 75 sene yaşayan bir insan ömründe neler yapıyor ⁉️

⏰ 8 saat uykuyla ömrünün ⏳25 senesi uykuda.
⏰ 9 saat Sabah 08:00 – 17:00 arası çalışma ile ömrünün ⏳ 28 senesi çalışmakla
⏰ 2 saat yolda gidiş,geliş ve ulaşım ömrünün ⏳ 6 senesi ulaşımla.
⏰ 2 saat yemek,içmek vs ömrünün ⏳ 6 senesi.
⏰ 1 saat telefon,televizyon sosyal medya vs. Ömrünün ⏳ 3 senesi
⏰ 1 saat kişisel temizlik,banyo,wc vs . ömrünün ⏳ 3 senesi

8+9+2+2+1+1= 23 saat ömrünün 72 senesi

24 saatin 23 saati, 75 senelik ömrünün 72 senesi dünya için

Acaba yirmiüç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarfeden ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarfetmeyen;
ne kadar zarar eder,
ne kadar nefsine zulmeder,
ne kadar hilaf-ı akıl hareket eder.
Sözler 📚

Rabbim zamanın kıymetini bilip, rızası dairesinde harcamayı nasib etsin.🤲🤲
***************
Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osmana hakaret ve tekfir eden Şia yani İranlılar şunu düşünmezler mi acaba?
Kendilerinin kızlarını bir kâfir veya yahudi istese verirler miydi?
Veya kendileri onlardan kız alırlar mıydı?
Vermeyip alamayacakları gibi, bunu hakaret olarak kabul edeceklerdi.
Peki peygamberimiz nasıl böylelerinden kız alır ve verir?
Kendisinin gösterdiği hassasiyet kadar, inandığı veya inandığını söylediği peygamberin hiç mi hassasiyeti yoktur?
Nitekim….
MEHMET ÖZÇELİK
6-5-2022

No ResponsesMayıs 6th, 2022

İRAN İÇ TEHDİDİ VE ŞİA

İRAN İÇ TEHDİDİ VE ŞİA

İran ve inancı olan Şia aslında batının değil, geçmişten geleceğe İslam dünyasının bir problemi olmuştur.

İran sözde batıyla uğraşıyor görünse de aslında onun en çok uğraşıp problem çıkardığı İslam ülkeleri ve özellikle Osmanlıdan hatta İslam tarihinden bugüne Türkiye ile devam etmektedir.

Batıyla söz kavgası içerisine girerken, Osmanlıdan günümüze bizimle 23 defa karşı karşıya gelmiş ve de gelmektedir.

En az tabirle batı dünyası İran’ı bahane ederek, onun şahsında İslam dünyasına saldırmaktadır.

Bu konuda birkaç yazıda bunu belirtmiştim.[1]

Ve onun bir şubesi olan Alevilik konusunu genişçe ele almıştım.[2]

-1502 yılında Şeyh iken Şahlığa soyunan Şah İsmail’in yarım bıraktığını bugün İran devam ettirmektedir.[3]

1979 yılında Ayetullah Humeyni liderliğinde İran’da bir İslam Cumhuriyeti kurulması ile yeni bir döneme ve değişime girmiş oldu.[4]

Oda Müslümanları öldürerek. Bugün bir milyon Suriye’de akan kanlarda İran’ın kanlı eli bulunmaktadır.

İran derin devleti.

Milyonlarca Müslümanı öldürüp, öldürülmesine ortak olan devlet.

Suriye, Irak, Yemen.

– “Irak’ta Şii gruplar arasındaki çatışma cami ve medreselere sıçradı, karşıt gruplar camilere saldırıp minareleri yıktı. Gerilimin temelinde ise İran’ın Irak’taki etkisi var. Yaşananlar, İran ile ABD arasındaki nükleer müzakere sürecinin sonucu için de anlam taşıyor.”[5]

Bugün camilerinde çok rahatlıkla özellikle Hz. Ebubekir, Hz. Ömer hatta Efendimizin hanımı Hz. Aişe’ye lanet edilmektedir.

Hatta Hz. Aliye olan muhabbetleri, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’e olan düşmanlıklarındandır.

Zahiren Hz. Ali taraftarlığı görünürken, diğerlerine olan düşmanlığı sürekli körüklemektedir.

Bizde bir kısım gayrı Müslimlerin veya o yapıda olanların; keşke Osmanlı Müslüman olmasaydı sözü gibi onlarında içinde bir kısım ve kesim; keşke İran Müslüman olmasaydı düşüncesi içerisindedirler.

Bunlar İranlıların temel Şii kitaplarında da açıkça işlenmektedir. Bunlar;

-Bihar-ul Envar, Kitab-ul Vafi, Rahmanın Nefesi, Kâfi, 12. İmamın Tarihi kitapları gibi.

-Şia üzerine birçok reddiyeler ve tahliller ele alınmıştır.[6]

-“İran Azerbaycan ve Türkiye ye karşı, tarafını Ermenistan’dan yana tutmuştur. Azerbaycan Ermenistan savaşında da bunu göstermiştir.[7]

İran’ın en büyük hedefi kendilerinin İslam’dan önceki Sasani İmparatorluğunu tekrar canlandırmak ve bu amaçla Osmanlı ve şimdi de Türkiye’nin güçlenmesini hazmedememektedir.

-”Pentagon, PKK’nın Türkiye’ye karşı ittifak kurduğu yeni müttefiği açıkladı.

Türkiye’nin terör örgütü PKK’ya karşı yürüttüğü sınır ötesi operasyonları devam ederken, Pentagon tarafından hazırlanan yeni bir raporda, PKK’nın İran destekli militanlarla işbirliği yapmaya başladığı belirtildi.”[8]

-Altında Yahudi fitnesinin yani Abdullah bin Sebe’nin bulunduğu ve siyasi bir yapıya sahip olan Şia bir mezhepten çok artık bir inanç halini almıştır.

Tarihlerine baktığımızda kin ve kan kokar. Yayılmacılık düşüncesi her an tazeliğini korumaktadır.

Yavuz Sultan Selim Han olmasaydı bugün Anadolu tamamen Şia’nın idaresi altında olacaktı.

Onun hedefinde İslam’ı yaymak değil, Müslümanlarla uğraşmak vardır.

Onun temelinde din esas değil, siyaset esastır.

Bugün Hristiyanlıktaki Teslis inancı gibi Hz. Ali’yi Allah’ın oğlu kabul eden Ğulat-ı Şia bulunmaktadır.

Hristiyanlıkta papa nasıl Allah’ın yer yüzündeki hakimi ise, İran’daki İmamda aynı güç ve yetkidedir.

“Şiilere göre amellerin kabul edilmesi imametin kabul edilmesine bağlıdır. Cafer b. Muhammed babasından rivayetle şöyle demiştir. “Cebrail (aleyhisselam) Hz. Muhammed’e inerek şöyle demiştir: ‘Ey Muhammed! Selam olan Allah sana selam söyleyerek şöyle buyurdu: Ben yedi tabaka arzı ve içindekileri yarattım. Rükün ile
Makam’dan daha yüce bir yer yaratmadım. Eğer bir kul yerleri ve gökleri yarattığım andan itibaren bana itaat etse, ama huzuruma Ali’nin velayetini inkâr ederek gelse
onu yüzüstü cehenneme atarım.”[9]

İmamet ve Velayet konusunda Humeyni kitabı­nda şöyle söylüyor: “İman ancak Ali’nin ve onun pak ve masum olan vasilerinin velayeti vasıtası ile olur. Hatta şöyle diyebiliriz:
Velayeti kabul etmeden Allah’a ve Peygambere iman da kabul olunmaz.”[10]

İmamlar masum ve peygamber özelliği olan İsmet sıfatına sahiptirler.

Gaybı bilip, mucize sahibidirler.

İran’ın ve Şia’nın problemi asıl ve temelden başlar.

Peygamber Kur’an-da problemleri vardır.

Kur’an-ı Kerim hakkında:” Şia âlimlerden Nuri et-Tabrisi Kur’an’ın tahrif edildiğini
ispatlamak gayesi ile bir kitap yazmıştır. Güya Kur’an’daki tahrifatı ispatlamaya çalışan et-Tabrisi kitabına şu ismi vermiştir: Fasl el-Hitap Fi İsbati Tahrifi Kitabi Rabb’il-Erbab. Nuri et-Tabrisi bu kitabında şunları zikrediyor: “Masum
imamlarımızdan Kur’an’ın her türlü tahrifata uğradığını destekleyen iki binden fazla rivayet bulunmaktadır.

Humeyni bu konuda şunları söylüyor: “Bunların (yani sahabelerin) bu ayetleri Kur’an’dan çıkarmaları, semavi kitabı tahrif etmeleri ve Kur’an’a perde çekip onu âlemin gözünden gizlemeleri kolay bir şeydir.

Bu suçlamada Kur’an’ın üçte birinin çıkarıldığını ve yok edildiğini ve Kur’an’ın ayetlerinin sayısının yetmiş bin olduğunu söyleyecek kadar ileri gittiler.90 Bunlar, Kur’an’ın aslının Hz. Ali’nin (radiyallahu anh) topladığı Kur’an olduğuna, bu Kur’an’ın da ğaib imamın yanında olduğuna ve mevcut Kur’an’dan ayrı olduğuna inanıyorlar.
İmamlarından bazıları şunu iddia ediyorlar: “Bizim yanımızda Fatıma’nın mushafı var. Bu Mushaf mevcut Kur’an’ın üç misli kadardır.”
Kâmil Süleyman, eseri Yevm el-Halas’ta imam Cafer es-Sadık’tan rivayetle şunu söylüyor: “Kaim Mehdi çıktığında Allah’ın kitabını olduğu gibi okuyacak ve Ali’nin
(aleyhisselam) yazmış olduğu Mushaf’ı çıkaracaktır.”
[11]

Hz. Ali İslam için o kadar mücadele ettiği halde, eğer gerçekten dürüst ve şereften bir nasipleri varsa, bunu hiç beklemeden ortaya çıkarırlar.

1400 yıldır niye bekliyorlar?

Oysa bu bir aldatmaca ve uyutmacadır.

“Bütün Şii fırkalar Rasulullah’tan sonra üç, dört kişinin dışında bütün sahabenin irtidat edip küfre düştükleri hususunda hem fikirdirler.”[12]

Böylece o sahabeleri takip eden Müslümanların durumu da gayet açıkça anlaşılmaktadır.

Böyle olunca Sünni Müslümanlarının malları da kafir olduklarından tüm kaynaklarınca da mubah sayılmaktadır. Kafirin tüm hükümleri ehli sünnet için geçerlidir.

Ehli sünnetle evlenilmeyip, kestikleri yenilmez ve arkalarında namaz kılınmaz.[13]

Geçici evlilik olan Mut’a nikahıyla fuhşun her nevi uygulanmaktadır.[14]

-Ehli sünnetin 1400 senedir çiğerini yakıp parçalayan Kerbela olayı ise, Şianın siyasetini besleyen en önemli vakadır.[15]

MEHMET ÖZÇELİK

4-5-2022

[1] http://www.tesbitler.com/index.php?s=iran

https://www.youtube.com/watch?v=DmrKuhOEKeg

http://www.tesbitler.com/2015/01/03/risale-i-nurlarda-hz-ali/  

[2] http://www.tesbitler.com/index.php?s=alevi

[3] Bak. Şah İsmailin Turk Siyaseti ve Kültürel yeri.1-137.

[4] Bak. DİN, SİYASET ve KADIN-İran Devrimi-SERPİL SANCAR-1-283.

[5] https://video.haber7.com/video-galeri/208899-ramazan-gunu-irakta-camiler-neden-yikildi

[6] EMEVÎLER DEVRİ ve GUNUMUZ ŞİİLİĞİ.Doç. Dr. Hasan ONAT.1-216, Ibn Teymiyye – EL – MUNTEKA (ŞİA VE MAHİYETİ)1-549.

[7] https://video.haber7.com/video-galeri/208602-iran-ordusundan-turkiye-ve-azerbaycani-hedef-alan-video-ermenistan-kirmizi-cizgimizdir

[8] https://www.haber7.com/dunya/haber/3219349-pentagon-pkknin-turkiyeye-karsi-ittifak-kurdugu-yeni-muttefigi-acikladi

[9] Kendi Kaynaklarına Göre Ş İ A V E ŞİİLİK. İSMAİL K A Y A. Sh.21.

[10] Age.25.

[11] Age.64-65. Geniş bilgi için bakınız. Şia’da ve Ehl-i Sünnet’te Kur’an Tasavuru. Şaban Karataş. 1-221.

[12] Age.118.

[13] Bak.age.127 ve devamı.

[14] Age. 132-136

[15] HZ. HÜSEYİN ve KERBELA FACİASI. M. Asım KÖKSAL.1-396,Çeşitli yönleriyle Kerbela.1-3.cilt.Sh.1.1430, K E R B E L A  V A K I A S I.  E B U M İ H N E F.1-224, Kerbela güzeli ve Kerbela faciasının iç yüzü.1-180.

No ResponsesMayıs 4th, 2022

HİSSE-16

HİSSE-16

 

AT NALI UĞUR GETİRİR Mİ?

Kadıköy Camisinde vaaz vermekte olan Osman Demirci Hoca’ya “At nalını evimizin kapısına asarsak uğur getirir mi?” diye sormuşlar.

Demirci Hoca:

– Zannetmiyorum, diye cevap vermiş. O nallardan her atta dört tane var ama bütün gün kamçı yiyip duruyorlar.

 

HAYATI SEYRETMEK

Yazar Kazancakis, akan bir suyun başında uzun süredir duran ihtiyara “Neye bakıyorsun öyle?” diye sorduğunda ihtiyar adam, gözlerini sudan ayırmadan şu cevabı verir:

– Hayatıma oğlum, akıp giden hayatıma…

 

HERKES YANINDAKİNİ VERİR!

Kendisine hakaret edilen Hz. İsa’ya “Niçin karşılık vermediniz?” diye sorduklarında:

– Herkes yanındakini verir. Onda olan, benim yanımda yoktu, demiş.

 

SELAMDAKİ İNCELİK

Muzaffer Ozak Hoca’nın sahaflar çarşısındaki dükkanına giren bir genç

“Selâmunaleyküm babalık!”diye selam verince, hazret selamı şöyle alır:

– Aleykümselâm kurukalabalık…

 

KABRİSTAN

Hz. Ali, mezarlığa neden sık gittiğini soranlara şu cevabı vermiş:

– İki sebebi var. Anlattıklarıma itiraz etmiyorlar ve arkamdan gıybetimi yapmıyorlar.

 

ÖLÜLER ÇİÇEK DE KOKLAMAZ

Amerikalı bir iş adamı, bir Çinliye alaylı bir ifadeyle “Ölüleriniz, mezarlarına koyduğunuz pirinçleri ne zaman yiyecek?” diye sorunca Çinli, yaptığı işten başını kaldırmadan cevap vermiş:

– Sizin ölüleriniz, koyduğunuz çiçekleri kokladığı zaman…

 

ÖLÜM NEDİR?

Talebelerinden birinin “Ölüm nedir?” sorusuna

Konfüçyüs’ün cevabı şu olmuş:

– Hayat hakkında ne biliyorsun ki sana ölümden bahsedeyim…

 

ZOR AMA GÜZEL

Fars sufi ve filozof Cüneyd-i Bağdâdî’ye “Sabır nedir?” diye sorduklarında şu cevabı vermiş:

– Yüzünü ekşitmeden acıyı yudumlamaktır…

 

DERDİN DEVASIZI..

İbn-i Sinâ’ya:

“Dünyada devası olmayan bir dert var mıdır?” diye sorduklarında:

– Derdin devasızı, iyinin kötüye muhtaç olmasıdır, cevabını vermiş.

 

KORKUYA GEREK YOK

Bir Rus generali, Kafkas Kartalı Şeyh Şâmil’in iştahını abartarak “Beni de yemenizden korkuyorum!” deyince, Şeyh Şâmil:

– Boşuna korkmayın efendi, demiş. Bizim dinimizde domuz eti yemek haramdır.

 

UYKU KARDEŞLİĞİ

Mevlânâ Hazretleri, talebelerinden biriyle yürürken yol kenarında birkaç köpeğin sarmaş dolaş uyuduklarını görürler.

Yanındaki talebesi:

– Güzel bir kardeşlik örneği, der. Keşke insanlar da bunlardan ibret alsa…

Mevlânâ, tebessüm ederek karşılık verir.

– Aralarına bir kemik atıver de gör kardeşliklerini…

 

DÜNYANIN YÜZÜ

Hastalıktan ötürü gözleri kapanmış olan bir adam, halk şairi Seyrani’ye:

– Bende dünyayı görecek göz mü kaldı, diye şikayette bulununca söz eri Seyrani:

– Hiç üzülme dostum, demiş. Zaten dünyada bakılacak

yüz de kalmadı…

 

MUTLULUK

Tolstoy’a “Nasıl mutlu oluyorsunuz?” diye sorduklarında şu cevabı vermiş:

– Sahip olduğum şeylere sevinerek, sahip olmadıklarımı ise hiç düşünmeyerek…

 

HAKSIZ ÖLÜM

Sokrat Ölüme mahkûm edildiğinde, eşi “Haksız yere öldürülüyorsun.” diye ağlamaya başlayınca Sokrat:

– Ne yani, demiş bir de haklı yere mi öldürülseydim!..

 

KENDİ İŞİNİ YAP

Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare’e  gönderdiğinde ünlü yazarın ilettiği cevap şu olur:

Dostum siz şemsiye yapın!

Hep şemsiye yapın!

Sadece şemsiye yapın!

****************  

Genç Kaymakam, yeni atandığı İlçeye bakmaya gitti.

 

İlçeyi kendi başına gezdikten sonra, ara sokakta gördüğü çay ocağında, bir bardak çay içeyim diye oturdu.

O anda 12-13 yaşlarında bir çocuk, “amca boyayayım mı?” dedi

 

Ayakkabısı boyalı olmasına rağmen, çocuğu kırmamak için, “tamam gel boya” dedi.

 

Bu arada “iyi boyarsan sana istediğin paranın iki katını veririm” deyince, o çocuk:

“Ben hep aynı boyarım” dedi.

Kaymakam, “nasıl yani?” deyince,

– Öğretmenimiz; “çocuklar, ne iş yaparsanız yapın ama herkese AYNI YAPIN. Ayrım yapmayın” diye tembih etti. Ben de bu parayla hasta anneme ilaç alacağım, sana ayrım yaparsam o ilacın annemin hastalığına şifası olmaz.”

 

Genç Kaymakam, hayatının en iyi dersini almıştı. Ağlamamak için kendini zor tuttu.

Boyacı çocuğa cebindeki en büyük parayı verirken, bir de kartını verdi.

 

Babası olmayan ve hem okuyan hem de hasta annesine bakmaya çalışan çocuğa ilgilenme sözü verdi.

 

Çocuğa o dürüstlüğü aşılayan öğretmenini de ziyaret ederek, ilçede görev yaptığı sürece ilgi gösterdi.

 

Boyacı çocuktan duyduğu “BİZDE HERKES AYNI OLUR” cümlesini meslek hayatında unutmamak ve hep uygulamak için, makamında masasında bulunan isimliğinin arkasına yazdırdı.

 

Bazen uygulamakta zorlansa da asla taviz vermemeye çalıştı.

**************** 

Defalarca müracaat etmesine rağmen kendisine Hac kurâsı çıkmayan Urfalı amca: “Allah bu Nemrut’un belâsını versin !” deyince

yanındaki kişi sorar; “Amin de ne alâkası var sana kura çıkmaması ile Nemrut’un ?”

Urfalı amca cevap verir; “Ha o kâfir, İbrahim’le iyi geçinseydi Kâbe’yi Urfa’ya inşa edecekti, her sene hac yapacaktık ne güzel.”…. 😀

***************   

100 yıl Tavukluğa Razı edilen ülke.                  Dört tavuk, bir kartal yuvasına gidip bir yumurta çalarlar.Yumurtayı kümese getirdiklerinde, diğer tavuklar gördükleri bu yumurtanın çok büyük bir tavuğa ait olduğunu düşünürler.

Zaman geçer, yumurtayı getirenler de unuturlar, onlar da bu yumurtanın büyük bir tavuğa ait olduğuna inanırlar.

Günün birinde kuluçkaya yatan bir tavuğun altındaki o yumurta kırılır. İçinden simsiyah kanatlı, ilginç gagalı tuhaf bir tavuk çıkar.

Herkes şaşkın, mutludur; böylesini ilk defa görmüşlerdir.

Anne tavuk, yavrusuna dersler vermeye başlar: “Bak yavrum, yerden bulduğun böceği şöyle ye! Arpayı buğdayı böyle ye!.” Anne tavuk her geçen gün yeni şeyler öğretir yavrusuna; tehlikelere karşı nasıl davranılacağını da..

Büyük yumurtadan çıkan ilginç gagalı yavru tavuk, annesinin her söylediğini yapmakta, büyüdükçe de güzelleşmektedir. Oldukça uzun kanatları vardır. Diğer tavuklar onun kanatlarına kıskançlıkla bakmaktadır.

Bir gün anne tavuk yavrusuna havadan gelen tehlikelere karşı kendini nasıl savunacağını anlatırken yavrunun gözü, gökyüzünde çoook yukarılarda süzülerek ihtişamla uçan başka bir canlıya ilişir. “Anne bu ne?” diye sorar.

Anne tavuk;

“Ha o mu? O kartal yavrum, kuşların padişahı.”

“Ne de güzel uçuyor!..” deyip iç geçirir yavru tavuk.

“Evet yavrum. Ama sen sakın ona özenme! Asla onun gibi olamazsın. Senden önce baban, deden, amcan hepsi ona özendi ama hiç biri onun gibi uçamadı. Sen bir tavuksun ve bir tavuk gibi yaşamalısın.”

O günden sonra küçük tavuk, ömrü boyunca arka bahçede kartalın ihtişamlı geçişini izleyip iç çeker ve her defasında, “Keşke ben de bir kartal olup uçabilseydim.” diye hayıflanır.

 

Ve bir gün siyah uzun kanatlı büyük tavuk, ihtişamlı kartalı izlerken ölüp gider. Onu bir tavuk gibi defnederler. Oysa ölen bir kartaldır.

 

Etienne de La Boétie “Gönüllü Kulluk” kitabında der ki:

 

“Eğer iki kuşak köleleştirilirse, bundan sonra gelen kuşak özgürlüğü hiç tanımadığı, görüp bilmediği için pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir.”

Yanlışı alkışlıyorsan fikrin yoktur.

Eğri ile doğruyu ayıramıyorsan aklın yoktur. Yalana sahip çıkıyorsan ahlakın yoktur.

Akıl,ve ahlakını,kiraya verdiysen,

sen zaten yaşamıyorsun…

Ayşe Bulut

*******************  

ACINACAK ADAM

Gönenli Mehmet Efendi,

Sultan Ahmet Camii’ne tayin

edilince çevreyi incelemiş.

Fakir ve düşkün kimseleri bulup alâkadar olmak istemiş.

 

O civarda oturan âmâ bir kimse olduğunu öğrenince ziyaretine gitmiş.

Selâm vermiş,  kendini tanıtmış:

 

– Efendim ben Sultan Ahmet Camii’ne imam geldim. Hem sizi ziyaret etmek hem de üzerime düşen bir vazife varsa onu ifa etmek isterim.

 

Âmâ:

– Hoş geldiniz hocaefendi.. Allah razı olsun.

 

Hocaefendi:

– Maaşınız falan var mı?

– Hayır, yok.

 

Hocaefendi:

– Peki, başka yerden geliriniz falan…

 

Âmâ:

– Hayır, herhangi bir gelirim yok!

– Peki, neyle geçiniyorsunuz?      

 

Amâ adam öfkelenmiş:

– Bundan size ne efendi? Bir de imamsınız. Rızık kimden? Gidebilirsiniz!

Hocayı bir güzel terslemiş.

 

Hoca çıkmak zorunda kalmış lâkin

o gece gözüne uyku girmemiş.

 

Ertesi gün sabah yine gitmiş ve kapıyı çalmış.

Âmâ içeriden:

– Kimsin?

Hoca:

– Dün kovduğun yüzsüz imam.     

Âmâ adam kapıyı açmış:

–Gene neye geldin?

Hocaefendi:

–Hiç efendim, ziyaretinize geldim. Beni bin defa kovsanız da yine geleceğim.

Âmâ:

– Adın ne senin?

Hoca:

–Adım Mehmet Öğütçü, efendim. Gönenli Hoca diye tanırlar beni.

Âmâ bunu duyunca:

–Buyur gir içeri, konuşalım.       

İçeriye buyur etmiş. Hocaefendi içeri girince âmâ:

– Kusura bakma hoca, dün kalbini kırdım. Hakkını helâl et.

Hocaefendi:

–Estağfirullah efendim. Sizin gözleriniz görmez, kimsenin yardımına ihtiyaç duymuyorsunuz, bu nasıl oluyor,  sırrınız nedir? Meraktayım.

Âma :

– Benim sırrım şu Hocaefendi. Ben her gün kuşluk namazını kıldıktan sonra:

“Ya Rabbi! Kuşluk senindir, güzellik senindir, nimet ve her şey senindir. Eğer rızkım gökte ise yere indir. Yerde ise çıkar. Uzakta ise yaklaştır. Haram ise helâl et. Dar ise genişlet ve elime ilet.” diye dua ederim.

Sonra ellerimi yüzüme sürer sürmez, biri gelir sağ dizime vurur. “Aç elini!” der. O günkü ihtiyacımı verir gider. Kuşluk namazı kıldığım her gün bu böyle devam eder.  Aynı zat bugün de geldi ve sağ dizime vurarak benim kısmetimi verdikten sonra, sol dizime vurarak:

“Bunu da Gönenli Mehmet Efendi’ye ver.” dedi. Al kısmetini!

Bu sözlerin duyan büyük âlim, fakirlerin ve talebelerin mânevî babası Gönenli Hoca:

İlâhî ya Rabbi! Hikmetinden sual olunmaz.” diyerek içli içli ağlamaya başlamış!

Hocaefendi bu hatırasını naklederken şunu ifade etmiştir :     

 “O âmâ adamdan bu mübarek kısmeti aldıktan sonra ömrü hayatımda hiç darlık ve sıkıntı çekmedim.”

Ben hep acınacak insanları gezerdim. Meğer acınacak insan benmişim.’

Gönenli Hoca’ya Allah bol bol rahmet eylesin, ruhu şad olsun!

hayatı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o hayatı besleyen ve idame eden de odur. Ondan başka olmaz… Delil mi istersin? En zaîf, en aptal hayvan; en iyi beslenir (Meyve kurtları ve balıklar gibi). En âciz, en nazik mahluk; en iyi rızkı o yer (Çocuklar ve yavrular gibi).

Sözler – 23

“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriya’yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriya, onun bulunduğu bölmeye her girişinde yanında bir yiyecek bulurdu. “Meryem! Bu sana nereden geldi?” derdi. O da “Bu, Allah katından” diye cevap verirdi. Zira Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” 3. Ali İmran suresi 37. Ayet

*****************  

İNSAN NEDİR ⁉️

 

✴THALES: İnsan, araştıran hayvandır.

 

✴SOKRATES: İnsan, sorgulayan hayvandır.

 

✴PLATON: İnsan, toplumsal hayvandır.

 

✴ARİSTO: İnsan, düşünen hayvandır.

 

✴HERAKLIETOS: İnsan, tartışan hayvandır

 

✴I.KANT: İnsan, eleştiren hayvandır.

 

✴K.MARX: İnsan, mücadeleci bir hayvandır.

 

✴F.NIETZSCHE: İnsan, düpedüz hayvandır.

 

✳BEDİÜZZAMAN :

“insan;

şu kâinat ağacının en son ve en cem’iyetli meyvesi

✅ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi

✅ve kâinat Kur’anının âyet-i kübrası

✅ve ism-i a’zamı taşıyan âyet-ül kürsîsi

✅ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri

✅ve Padişah-ı Ezel ve Ebed’in gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı

✅ve çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî

✅ve kâinat sultanının ism-i a’zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi’ bir âyinesi

✅ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı

✅ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı

✅ve hadsiz fakrıyla ve aczi ile beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare zîhayatı

✅ ve istidadca en zengini

✅ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi

✅ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde

✅ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak

✅ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran hârika bir mu’cize-i kudret-i Samedaniye ve bir acube-i hilkat

✅ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden…

Şualar 📘

 

şu kâinatın hülâsası

✅ve neticesi

✅ve nazdar bir halifesi

✅ve nâzenin bir meyvesi olan insan…

Sözler 📘

İNSAN,

ubudiyetin azameti cihetiyle

Hâlık-ı Arz ve Semavat’ın mahbub bir abdi

✅ve Arz’ın halifesi, sultanı

✅ve hayvanatın reisi

✅ve hilkat-i kâinatın neticesi

✅ve gayesi oluyor.

Mesnevi-i Nuriye 📘

DERLEYEN

MEHMET ÖZÇELİK

 

 

 

 

 

 

 

No ResponsesMayıs 4th, 2022

DAĞDAN İNDİ ŞEHİRE

DAĞDAN İNDİ ŞEHİRE

Dağdan indi şehire…

Dağ eskiyalığından şehir eşkiyalığına…

Eşkiyaya şehir görevi.

“Eli keleşli PKK’lı İstanbul Büyükşehir Belediyesi çalışanı çıktı! İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Sosyal Hizmet Uzmanı olarak görev yapan bir çalışanın terör örgütü PKK kamplarından birinde silahlı fotoğrafları ortaya çıktı.”[1]

Eskiden eşkıya dağdaydı artık bugün şehirde.. mecliste.. belediyede.. devlet kurumlarında..

Yıllarca din ve dini cemaatler iç tehdit sayıldı.[2]

Düşman hiçbir zaman için uyumadı.

“Sinsi plan ortaya çıktı! ABD, İstanbul’u böyle işgal edecekmiş.”[3]

Dünyada katliam yapıldı.

Amerika 70 milyon Kızılderili katletti. Fransa sadece Cezayir’de 1.5 milyon insan katletti. Almanya sadece Nambiya’da 100 bin insan katletti. İngilizler Asya-Afrika ve Avrupa’da 3 milyondan fazla insan katletti.

-Suriyede vahşete ortak olundu.

2013 yılında Şam’ın Al-Tadamon semtinde Esed güçleri tarafından 41 sivilin çukura atılıp katledildiği, ardından ateşe verilerek yakıldığı görüntüler ortaya çıktı.[4]

-Türkiye’de yerleştirilmeye çalışılan zihniyet, Alisiz Alevilik, İslamiyetsiz Türklük, sulandırılmış Din, Agop gibi beyne beyne bir yaşantı,

Doğumuyla ölümü Müslümanca, uygulama ve yaşantısı batıca yaşantı.

Yüz yıl önce tahrib edilen medrese, cami, tekke, zaviye ve askeriye yeniden ve de daha muhteşem olarak tamir ve ihya ediliyor.

Muhteşem devlet ve milletle…

Kripto ermeni ve Yahudiler devreye konuldu.

****************   

Nan-Kör..

Kim mi?

Yapılan onca hayırlı işleri görmeyenler. Kulp takıp inkar edenler.

Daha garibi bunların önüne set çekip, mani olanlar…

Eskiden bir doktor bulamazken, şimdi şehir hastanelerinde kaybolup, doktor çokluğundan, onca doktordan randevu aldığın doktoru arıyorsunuz, onu danışmaya sorarak buluyorsunuz.

Kısa sürede onca hizmet.

İnsanımız sadece bürokratik işlemlerin bir tıkla çözülmesi bile, bu milletin zindandan çıkışı için büyük bir başarıdır.

Ahireti zindan olanlar, bu dünyayı da zindana çevirme pesindeler.

Hem de şeytancasına.

Allah bu zihniyettekilere fırsat vermesin.

“Ve her kim burada (hakikatları görmeyip kalben) kör oldu ise işte o, ahirette de kördür, yolca da daha sapıktır.”[5]

“Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz.”

O der ki: “Ey rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim.”

Allah buyurur: “İşte böyle! Sana âyetlerimiz geldiğinde onları unutmuştun, bu gün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!”

Haktan sapan ve rabbinin âyetlerine inanmayanları işte böyle cezalandırırız. Hiç kuşkusuz âhiretteki ceza daha şiddetli ve daha kalıcıdır.

Kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız onları hâlâ yola getirmedi mi? Oysa onların yurtlarında dolaşıp duruyorlar! Kuşkusuz bunlarda akıl sahiplerinin çıkaracağı dersler vardır.”[6]

MEHMET ÖZÇELİK

1-5-2022

 

[1] https://www.yenisafak.com/gundem/hdp-ile-ittifakin-diyeti-ise-bilerek-almislar-3817593

https://www.yenisafak.com/gundem/eli-kelesli-terorist-istanbul-buyuksehir-belediyesi-calisani-cikti-3807341

https://www.haber7.com/guncel/haber/3217499-eli-kelesli-pkkli-istanbul-buyuksehir-belediyesi-calisani-cikti

[2] https://www.yeniakit.com.tr/haber/30-nisan-1997-darbeciler-tarafindan-dinin-ic-tehdit-olarak-ilan-edilmesi-1651953.html30%20Nisan%201997:%20Darbeciler%20Taraf%C4%B1ndan%20Dinin%20%C4%B0%C3%A7%20Tehdit%20Olarak%20%C4%B0lan%20Edilmesi

[3] https://www.yeniakit.com.tr/haber/sinsi-plan-ortaya-cikti-abd-istanbulu-boyle-isgal-edecekmis-1652001.htmlD%C3%BC%C5%9Fman%20hi%C3%A7bir%20zaman%20i%C3%A7in%20uyumad%C4%B1

[4] https://video.haber7.com/video-galeri/209883-esed-rejiminin-sivilleri-cukura-atarak-katlettigi-goruntuler-ortaya-cikti

https://www.yenisafak.com/dunya/suriyedeki-vahsetin-goruntuleri-27-katliam-videosu-daha-var-3817892

[5] İsra. 72.

[6] Taha suresi. 124-128.

No ResponsesMayıs 2nd, 2022

ZEHİRLİ ŞIRINGA

ZEHİRLİ ŞIRINGA

Bu millete medeniyet adıyla çok zehirli fikirler şırınga edildi.[1]

Bu şırınganın tesirinde olanlar bugün bu milleti idareye talipler, geçmişte olduğu gibi.

Evet, Ne gariptir ki bu milletin değerlerinden kopuk veya taban tabana zıt olan insanlar bu milleti yönetmeye talip oluyorlar.

Mesela, hutbeleri beğenmediğinden, cuma namazının farzını kılıp çıkıyorum. Hutbeyi dinlemiyorum.

Teravih namazı 40 rekat.

Cuma namazını salı gününden kılıyorum.

Cumayı evde kılıyorum.

Veya Ramazan’da utanmadan, sıkılmadan gündüz vakti milletin gözü önünde veya meclis kürsüsünde hakaret amaçlı su içilmesi gibi.

Türkiye’de ya Şia veya Ermeni yanlısı bir yönetim oluşturulması yönünde çaba gösteriliyor.

PKK bunun silahlı gücü.

Suriye’deki gibi azınlığın çoğunluğa sahip ve hakim olması sağlanmaya çalışılıyor.

Tıpkı yüz yıldır yapmaya çalışılıp, kavgalı bir ortam oluşturma amacıyla darbelerle yönetilmesi gibi.

Zira azınlıkların büyük devletlerce yönetimi kolay olur.

Onun için yüz yıldır uyuyan kripto hücreler uyandırılmış, bulundukları önemli mevkilerin kullanımını kendi lehlerine çevirmeye çalışmaktadırlar.[2]

Dağda olan eşkıya şehre indi hatta devletin içine sızdı.

“İçişleri Bakanlığı: İBB’de işe alımlarda süreç gereği gibi işletilmedi

İçişleri Bakanlığı: İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde ilk defa işe alımlarda güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sürecinin gereği gibi işletilmediği anlaşılmıştır.”[3]

Türkiye’deki sol PKK’nın ve terörün göbeğinde faaliyet göstermektedir.

-Menderes bu millete devlet olacağını gösterdi.

Özal devletle tanıştırdı.

Erdoğan devletle buluşturdu.

Bu millet kolay bozulmadı. Evvela fikir ve kalbinden vuruldu. İşte 1931 yılında Devlet  tarafından basılan Tarih kitabından zehirli örnekler;

“İnsan, tabiatın mahlukudur. Hayatın büyük kaidesi de tabiata tabi olmaktır.
Tabiatta hiçbir şey yok olmaz ve hiçbir şey yoktan var olmaz. Yalnız tabiatı vücuda getiren varlıklar, tabiatın kanunları icabı olarak· şekillerini değiştirirler. Arzın ve hayatın mütalea ve tetkikinde bu hakikat pek açık görülür.

…insanların bütün bilgileri ve inanışları, insanın zekası eseridir.
Zeka tabii olan dimağdan çıkar. Bun dan, tabiatı anlamakta zekanın, en büyük cevher ve müessir olduğu anlaşıldığı gibi tabiatın fevkinde ve haricindeki bütün mefhumların, insan dimağı için kendi tarafından uydurma şeylerden başka bir şey olmayacağı meydana çıkar.”
1/2.

“Bundan 200 sene evveline kadar, dünyanın 5 – 6 bin sene evvel yaratıldığı ve insanın Basraya iki günlük yolda, Fırat nehri üzerinde bulunan cennette yaratıldığı
zannolunmakta idi.
Bu kanaatler hep din kitaplarındaki hikayelerin olduğu gibi hakikat sanılmasından doğuyordu.
Artık, hayatın 6 bin senelik değil, milyonlarca senelik olduğu anlaşılmıştır.”

Hayatın oluşumu tam bir tesadüfler zinciri neticesinde olduğu işlenmektedir.

“Her halde, hayatın, herhangi bir tabiat harici amilin mü­dahalesi olmaksızın dünya üzerinde tabii, zaruri bir kimya v e fizik seyri neticesi olduğunu kabul etmek lazımdır.

Filhakika umumiyetle iddia olunuyor ki, insanın ve büyük maymunların (Res. 1,2) müşterek bir cetleri vardır. Bu cet dahi, daha basit şekilleri haiz bir nesilden, ilk memeli hayvan cinslerinin birinden ayrılıyor. Bu memeli hayvan da bir nevi yerde sürünen hayvandan ve nihayet bu da balıklardan geliyor. Bunların hepsi de ilk hayat şekli olan iptidai hücreye dayanıyor.
İnsanın bu şeceresi, insanın teşrihile sair kemikli hayvanların teşrihi arasındaki mukayeselere müstenittir.
İnsan, doğmadan evvel, vücudunun geçirdiği pek garip safhalar vardır ki, onlar bilinecek olursa, bu iddianın sıhhatini kabul etmemek mümkün olmaz. Filhakika rüşeymi hayat ile cenin hayatı devirlerinde insan, evvela bir balık olacakmış gibi başlar; yerde sürünen hayvanları hatırlatan birtakım şekillerden geçer; basit memeli hayvanların bünyelerini tekrarlar; hatta bir müddet için kuyruğu da vardır.
İnsan doğduktan sonra dahi, şahsi inkişafında insan olarak başlamaz. İnsanlığa doğru atılmak için, adeta ilk hayvanların yaptıkları gibi, çırpınır durur.
Hülasa insanlar, sularda kaynaşıp çırpınan bir mevcuttan, çok yavaş yürüyen bir tekamülle, bugünkü şekle geldiler.

İnsanın bugünkü yüksek zeka, idrak ve kudreti, milyonlarca nesilden geçerek hazırlandı. Artık o, bugün, tabiatın, nihayetsiz büyüklüğüne ve tabiat içinde, kendi nev’inin, mukadderatına, gittikçe büyüyen bir irade ve şuur ile bakıyor.”1/5.

“İnsanların ceddi olarak tavsif olunan mahluk idi. Bu mahluk kolayca ağaçlara tırmanabiliyor, ayaklarının baş parmakları ile ikinci parmakları arasında bir maddeyi tutabiliyordu.”1/6.

Kitapta o kadar mantık dışı ve zehirli ifadeler var ki, o da ancak kitabın tümünü yazmak gerekir.

Tamamen ilahi iradeyi dışlayan, bir plan ve proje çerçevesinde olmadığını nazara vererek adeta dinin aksine aid ne varsa ele alınmaktadır.

Sanki sırf dine muhalefet olsun diye.

“Çocuğu olmayan Hazreti Davut, Allah’a dua etmiş ve ’Ya Rabbim bana bir kız çocuğu ver, onu sana kurban edeyim’ demiş.

Dua tutmuş; Davut, kızının adını Ayşe koymuş.

Gel zaman git zaman, çocuğun kurban edileceği zaman gelmiş. Hz. Davut kızı yatırmış, tam boğazını kesip kurban edecekken Azrail gökten bir keçiyle çıkagelmiş ve ’Kızı bırak, al bu keçiyi kurban et’ demiş.

Dinleyenlerden biri dayanamamış: “Yahu bunun neresini düzelteyim.”

“Hz. Davut değil Hz. İbrahim, kız değil erkek, Ayşe değil İsmail, Azrail değil Cebrail, kurban edilen de keçi değil koç olacaktı!”

Bu kadar yanlışlığın neresini düzeltelim?”

Toplum yıllarca bu yanlışlarla zehirlendi. Zehirlenmiş nesil türetildi.

“İptidai insanların atadan korktukları anlaşıyor. Çocuklar bu ata korkusu içinde büyüyordu. Öldükten sora bile onu hoşnut etmeğe çalışıyorlardı. Zaten atanın, yani reisin öldüğünden kat’i bir surette emin olunamıyordu.
Ata korkusu yavaş yavaş anlaşılmaz bir surete “kabile allahı,, korkusuna intikal eti. Dimağları bu düşünceyi geçmeyen insanlar, kainatı da aile çerçevesi için de gördü. İnsanlarda ata korkusu tehlikeli hayvanlara karşı olan korku ile karıştı. Bu suretle Allah mefhumunun başlangıç hali olan “ulvileştirilmiş ata,, ya , temsili olarak, muhtelif hayvanlara ait şekiller verildi.”
1/21.

“İnsanların hayatına taalluk eden her şeyde olduğu gibi dini meselelerde de bir tekamül hadisesi görünür. İptidai insanda Allah ve din hakkında hiçbir fikir ve kanaat yoktu. Bu
kadar umumi ve şümullü telakkilere, insanın dimağı ancak yavaş yavaş alıştırıldı. Din fikri, insanlar cemiyet hayatına sarahaten atıldığı nispette genişlemeye başlar, vahdet mefhumuna yaklaşır ve nihayet, tabiatın kudret ve azameti ile daha ziyade
anlaşılması kabil, hakiki bir mahiyet alır. Görülüyor ki insanlar cemaat halinde yaşamaya başladıktan sora, diğer içtimai müesseseler gibi din müessesesini de vücuda getirmişlerdir.
Uluhiyet mefhumunu bulan, bu mefhumun sırlarını keşfeden ve bugün dahi keşfetmeye devam eden, insan zekasıdır.”
1/23.

Belli ki bu tarih ve tarih kitabı bizim tarihimiz değildi.

“Muhammet Mekke’de müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına rağmen dini meseleler ve dini düşünceler pek derin bir surette, zihnini işgal ediyordu. Muhammet 40 yaşına geldiği zaman vatandaşlarını, kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. Muhammedin davet ettiği bu dine o zamanın haniflerine imtisalen “İbrahim dini” yahut inkıyat manasını ifade eden “islam” denilmiştir.”2/89.

“Medineliler Muhammedi ve müslümanları himaye edeceklerine söz verdiler. Muhammet te Mekkeden kalkıp Medineye kaçtı (622) ; buna hicret denildi ve bu hicret islam tarihine sonradan başlangıç oldu.

Muhammedin koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir .

Tarihi nokta-i nazardan da mütalea edildiği zaman gö­rülüyor ki: Muhammet birdenbire Allahın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sora kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammetten evel de
Araplarca meçhul değildi. Bütün iptidai kavimler gibi, Araplar da, şairlerin, akil erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi.

…Muhammet uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu.
Bununla beraber kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir m evcudiyet olduğuna samimi surette kani idi.”
2/90-1.

“Muhammet, islam teşkilatına Medine’de başladı, orada islam cemaatinin siyasi ve askeri reisi oldu ; Mekke müşriklerine karşı harp ilan etti.”2/93.

Eserde normal bir şahıstan bahsedilir gibi söz edilirken, bir peygamber sıfatıyla değerlendirilmemektedir.

Normal batılı birinin yazdığı tarih kitabı gibi. Müslümanların kitabı ve Müslümanca yazılmış değildir. İçi ruhsuzdur.

“Kuran ayetlerini bir cilt halinde toplayarak Kuran denilen kitabı ilk vücuda getiren Ebubekirdir. Kullanılan yazının esası Summer Çivi yazısından alınmış hususi bir alfabe idi. Bu alfabe sonraları muhtelif yerlerde yapılan şekillere göre muhtelif isimler almıştır.”2/119.

“Abdülhamit devrinin keyfi, muvaffakıyetsiz, şerefsiz ve sıkıcı idaresi osmanlı müslümanlarının bir kısım genç mü­nevverlerini, muhalefete sevk etmiştir. Bunlar da Yeni Osmanlılar – ikinci bir tabirle Genç Türkler – namını aldılar. Hafiye ve polislerin tecessüs ve takiplerine rağmen dahilde biraz teşkilat yapmağa ve ecnebi memleketlerinde serbest ve tenkitkar gazeteler çıkarmağa muvaffak oldular ; 1897 ye
doğru, bu hareket, hayli ciddiyet kespetti.”
3/140.

  1. Ciltte ise cumhuriyetin kuruluşundan inkılaplara, lozandan dini hayatın kurulacak yeni devletin oluşumunu kolaylaştıracak yaptırımlara, hilafet ve eğitimden askeriyenin düzenlemesine kadar geniş perspektifli yeni oluşumu ele almaktadır.

*Tarihi bir belge:

“25 yıldır saklanan Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ın kendisiyle yapılan röportajında Türkiye’deki yüz yıllık ihaneti deşifre etmektedir

Yalçın Özer, “Bunu Hasan Cemal’e sorun” bölümünü açmasını isteyince, Özal şunları anlattı: “Bizim sıkıntılarımızdan birisi de ülkemizin sıcak kuşakta bulunmasıdır. Bu ülkelerde satılık insan bulmak çok kolay. Bir Almanı, İngilizi, Fransızı, Japonu ve bir Rusu satın alamazsınız. Osmanlı’yı yıkmadan önce içerden bazı kimseleri İngilizler satın almışlar.

(…) İngilizlerden maaş alan Osmanlı Güney Cephesi Başkomutanı Cemal Paşa’ya (Hasan Cemal’in dedesi) talimat vererek, Şam’daki İslam alimlerinin (ki Şam o zaman İslami ilim merkeziymiş) genç kızlarını konağına getirmesi, onlara alkollü içki içmeye zorlaması ve tacizde bulunarak geri bırakılmaları istenmiştir. Bu emri alan (Cemal) Paşa, derhal bu işlemi yapmıştır.

ARAP OSMANLI DÜŞMANLIĞINI HASAN CEMAL’E SORUN

Bu yüz kızartıcı olaylar süratle Arap alemine yayılmış ve ‘Osmanlı artık bozulmuş ve İslami yoldan çıkmıştır’ propagandası yapılarak, Araplar Osmanlıya düşman yapılmıştır. Özellikle Hicaz’da hazır bekleyen Şerif Hüseyin de işin esasını bilmeden ve duyduklarına inanarak Arapların Osmanlı aleyhine İngilizler ile birlikte kıyama geçmesine sebep olmuştur. İşte bu nedenle ‘Arap-Osmanlı düşmanlığının kaynağını Hasan Cemal’e sorun’ dedim.”

OSMANLI İÇTEN YIKILDI

Özal, röportajında, Avrupalıların satın aldıkları adamlarla Osmanlıyı içten yıktığına dikkat çekerek, böylece Türkiye’nin hem Arap dünyasından, hem de Hindistan’daki Müslüman aleminden koparıldığını anlattı. Özal, “İngilizler, bu yolla iki şeye kavuştu: Ortadoğu’daki petrol sahasını kontrol altına aldılar ve İslam Halifesi’nin etki alanındaki bir türlü hakim olamadıkları Hindistan’a hilafeti kaldırarak hakim oldular” dedi.

DİN CAHİLİ GAZETECİLER

Merhum Özal, Türk gazetelerindeki şeriatçı devletler tartışması konusunda ise şunları söyledi: “İran Şiidir, bu güne kadar daha gayrimüslim bir devlet ile savaştıkları görülmemiştir. Şiiliği yaymak için sürekli Sünni Müslümanlarla savaşmışlardır. Vahhabiler ise İngilizlerin kurduğu bir cereyandır, bunlar da çok Sünni kanı dökmüştür. Bunların ikisi de mezhep değildir, birbirlerine düşmandır. Şeriat İslam’ı yaşamaktır, bizim gazeteciler din cahili oldukları için bilmiyorlar ve bunlara şeriat devleti diyorlar. Tıpkı Paris’te bir patlamada ölen Hıristiyanlara şehit diye haber yaptıkları gibi.”

İNGİLİZLERE ‘HİLAFETİ KALDIRMA SÖZÜ’ VERİLDİ

Özal, Osmanlı’nın çöküşüne neden olan İttihat ve Terakki ile bugünkü CHP yöneticileri arasındaki paralelliğe de dikkat çekti: “CHP’lilerin büyük dedeleri Mithat Paşa ve ‘Kinim dinimdir’ diyen Ispartalı Hüseyin Avni Paşa ekibidir. Dedeleri ise Jön Türkler ve 600 yıllık Osmanlı devletini 6 yılda yıkmayı becerebilen 3’lü çete: Yüzbaşılıktan paşalığa yükselen Enver, posta memurluğundan paşa olan Talat ve malum Cemal paşalar…”[4]

MEHMET ÖZÇELİK

26-04-2022

[1] http://www.tesbitler.com/2022/04/17/hangi-medeni-bilgiler/

[2] http://www.tesbitler.com/2015/05/01/icteki-ermeniler/

http://www.tesbitler.com/index.php?s=Ermeni

[3] https://www.haber7.com/siyaset/haber/3209849-icisleri-bakanligi-ibbde-ise-alimlarda-surec-geregi-gibi-isletilmedi

[4] https://www.yeniakit.com.tr/haber/turgut-ozalin-kayip-roportaji-ortaya-cikti-iste-gunumuze-ayna-tutan-o-sozler-231515.html

 

No ResponsesNisan 26th, 2022

HANGİ MEDENİ BİLGİLER ?

HANGİ MEDENİ BİLGİLER ?

Mim-siz medeni bilgiler mi?

Meral Akşener: İktidara geldiğimizde okullarda ‘Medeni Bilgiler’ kitabını dağıtacağız.[1]

Bu ifade bu milletin yüz yıldır çektiği acının az gelmiş gibi yenilenmesinden başka bir şey değildir.

Belli ki hala eski ve eskimiş zihniyet hala değişmemiş.

Yüz yıl önceki kısır zihniyetin günümüzdeki taşıyıcıları ve taşıyıcı kolonları.

Dini değerleri ele almadan, milli değerlerle toplumu bağlamaya çalışan kısır bir bağ oluşturulmaya çalışılmaktadır.

İşte o medeni bilgilerden pasajlar:

“Türkler İslâm dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Bu dini kabul
ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de
sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilâkis, Türk
milletinin millî bağlarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu. Bu pek
tabiî idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde,
şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bu Arap fikri, ümmet kelimesi
ile ifade olundu. Hz. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa,
hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecburdular.
Bununla beraber, Allah’a kendi millî lisanında değil, Allah’ın Arap kavmine
gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe,
Allah’a ne dediğini bilemeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar,
ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, adeta bir kelimesinin manasını bilmediği
halde Kuranı ezberlemekten beyni sulanmış, hafızlara döndüler. Başlarına
geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince, karışık, cahil Hocalar ağziyle, ateş
ve azap ile müdhiş bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz
ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan Avrupa’da,
Allah kelimesinin ilası parolası altında, Hıristiyan milletlerini idareleri altına
geçirdiler, fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları
ümmet yaptılar ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısır’da, belirsiz
bir adamı halifedir diye yok ettiler, hırkasıdır diye bir palaspareyi, hilâfet alâmeti
ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular; halife oldular. Gâh şarka, cenuba, gâh
garba veya her tarafa birden saldıra saldıra, Türk milletini Allah için, peygamber
için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak
derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Millî duyguyu boğan, fani dünyaya
kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felâketler his olunmaya başlayınca, asıl
hakiki saadete öldükten sonra ahirette kavuşacağını va’t ve temin eden dinî akîde
ve dinî his, millet uyandığı zaman onun şu acı hakikatı görmesine mani olamadı. Bu
feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin. ahiretteki
saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahiret hayatına
kavuşmak telkin eden din hissi, dünyanın, acısı duyulur takatiyle, derhal, Türk
milletinin vicdanındaki çadırını yıktı; davetlileri, Türk düşmanları olan Arap
çöllerine gitti. Türk vicdanı umumîsi derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayişiyle,
büyük heyecanlarla çarpıyordu.”

Bir yandan bu milletin geçmişi göz ardı edilirken, Selçuklu ve Osmanlının dinden aldığı ilham, maddi ve manevi yükseliş setredilerek istibdatla yönetildiği ve bunun sebebinin ise din olduğu belirtilmektedir.

İçi doldurulmayan demokrasi öne çıkarılmaktadır.

Oysa yüz yıldır idare edilen bu millet güya demokrasi ile yönetilmekteydi.

Hepsinde de darbeyle karşılaştı.

Yüz yıldır üç lider hariç, (Menderes-Özal-Erdoğan) hiçbir yönetici gerçek manada bu milletin iradesi ve çoğunluğun seçimiyle gelmedi.

Yönetmesini istediği liderler asıldı, öldürüldü, öldürmeye teşebbüs edildi ve de 15 Temmuz darbesi ve devamıyla bu durum bitmedi.

İngiltere övülmekte, İslâm’dan önceki Türk tarihi en güzel idare yöntemi olarak öne çıkarılır.

“Bugün, İngiltere, Belçika gibi büyük eski demokrasilerin, daha bariz ve
daha iyi tanzim olunmuş bir demokrasinin tahakkuk ettirilmesi yolunda, çalıştıkları
görülmektedir.
Demokrasi fikri, asri teşkilâtı esasiyenin bir farikası olduğu halde, fikir çok eskidir.
Demokrasi fikrinin muhteviyatı ve mânası hakkında lâyıkıyle tenevvür için onun
kısaca tarihini hatırlatmak faideli olur.
Bundan en aşağı 7000 sene evvel, Mezopotamya’da , ilk beşeriyetin
medeniyetlerinden birini kuran Sumer, Elam ve Akat kavimlerinde demokrasi
prensibi tatbik , olunmuştur. Filhakika, bu Türk kavimler, müttehit bir cumhuriyet
teşkil etmişlerdir. Bundan sonra, Atina ve Isparta gibi Yunan şehirleri, bir nevi
demokrasi ile idare olunurlardı.
Roma dahi demokrasi hayatı yaşamıştır.
Türk milleti en eski tarihlerinde, meşhur kurultaylarıyla, bu kurultaylarda devlet
reislerini intihap etmeleriyle demokrasi fikrine ne kadar merbut olduklarını
göstermişlerdir. Son tarih devirlerinde, Türklerin teşkil ettikleri devletlerde,
başlarına geçen padişahlar, bu usulden ayrılarak müstebit olmuşlardır.

Kralların ve padişahların istibdadına, dinler mesnet olmuştur. Krallar, halifeler,
padişahlar etraflarını alan papazlar, hocalar tarafından yapılmış teşviklerle, ilâhî
hukuka istinat etmişlerdir. Hâkimiyet, bu hükümdarlara Allah tarafından verilmiş
olduğu nazariyesi uydurulmuştur. Buna göre, hükümdar, ancak Allah’a karşı
mes’uldür. Kudret ve hâkimiyetinin hududu yalnız din kitaplarında aranabilir. İlâhi
hukuka müstenit bir mutlakıyet kaidesi önünde, demokrasi prensibinin, ilk aldığı
vaziyet mütevazıdır. O, evvelâ hükümdarı devirmeğe değil, onun yalnız kuvvetlerini
tahdide, mutlakıyeti kaldırmağa çalıştı. Bu çalışma 400 – 500 sene evvelinden
batlar. Evvelâ, kuvvetin milletten geldiği ve kuvvet gayri muktedir bir ele düşerse
onun istirdat edilebileceği, bu kuvvetin milletin vekillerinden mürekkep meclis
tarafından kullanılması lâzım geleceği ifade olundu.
On altıncı asırda demokrasi prensibi, hükümdarların nüfuzunu kırmak için, siyasî
mücadele vasıtası olarak kullanıldı.”

Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal. Elbette geçmiş geçti ancak bu geçmişi ve geçmiş yönetimi kötülemeyi gerektirmez.

Bu taassuptur ki, geçmişe düşman olup, yeni idareyi yerleştirmek için bir savaş açmayı değil, tashih gereken yerleri düzeltmeyi gerektirir.

Maalesef bu olmadı ve yapılmadı.

“Kendine hususi bir din izafe eden (teokratik) devlet te vardır. Rus Çarlığı ile
Osmanlı Saltanatı böyle idiler. Çar kilisenin reisi, sultanlar da halife unvanını
takınmışlardı. Kezalik dini siyasetten ayırmış lâik hükumetler vardır :Amerika,
Fransa, Türkiye Cumhuriyetleri gibi. Hükümdarlıklarda, devlet riyaseti makamına
veraset tarikiyle gelinir.
Halbuki, Kuvvetinin ve salâhiyetinin Allah’tan geldiğini ve yalnız ona karşı, âhırette,
hesap verebileceğini farz eden ve devleti, memleketi mevrus bir malikâne kabul
eyliyen bir hükümdar, her türlü kayıttan kendini vareste görür. Böyle bir idarede,
milletin benliği hürriyeti mevzuu-bahs dahi olamaz. Binaenaleyh, salâhiyeti mahdut
dahi olsa hükümdarlık tekli demokrasiye, hâkimiyeti milliye prensibine mutabık
değildir. Hükümetin, mahdut insanların, sınıfların, elinde bulunması dahi millet
mevcudiyetinin asla kabul edemeyeceği bir keyfiyettir. Bütün milletin ekseriyetle,
devlet idaresine iştirakine mâni olan bu “oligarşi” usulü de bir zümrenin, kendi
menfaatlerini temin için umum millete ait hâkimiyeti, gaspından başka bir şey
değildir.”

Maalesef İttihat ve Terakkiden beri başa geçmek ve devleti yönetmek için bu milletin köklü olan din ve inancına vurmak hedef alındı.

Hem içte ve hem de dışta. Bilinçli, bilinçsiz ittifaklar oluşturulmaktadır.[2]

MEHMET ÖZÇELİK/17/4/2022

[1] https://www.yenisafak.com/gundem/meral-aksener-iktidara-geldigimizde-okullarda-medeni-bilgiler-kitabini-dagitacagiz-3794968

MURAT BARDAKÇI, AKŞENER’İ YERİN DİBİNE SOKTU : O KİTAPTA YAZANLARI BİLSEYDİN.

https://www.youtube.com/watch?v=XpcKTIig180

[2] https://www.haber7.com/dunya/haber/3209506-fransada-basortu-yasagi-secim-malzemesi-oldu-asiri-sagci-le-penin-islam-dusmanligi

https://www.haber7.com/guncel/haber/3209300-can-dundarin-hain-plani-desifre-oldu-nuri-gokhan-bozkirdan-bakin-ne-istedi

https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu

Partinin temelinde mi problem var yoksa Temelde mi problem?

https://www.yenisafak.com/gundem/6li-masanin-sifreleri-3772697

https://www.haber7.com/dunya/haber/3210372-imran-hana-yonelik-operasyonlarin-arkasindaki-isim-pakistan-fetosu-tahirul-kadri

 

No ResponsesNisan 17th, 2022

MARİFET VE MUHABBET

No ResponsesNisan 15th, 2022

HİSSE-13

BEDEVÎNİN DUÂSI

 

Hazret-i Ömer (رضي الله عنه), Resûlullah ( ﷺ )’in kabrini ziyâret eder. Kabri önünde bir bedevînin duâ ettiğini görür ve arkasında durup duâsını dinlemeye başlar. Şöyle duâ etmektedir bedevî:

 

-“Yâ Rabbi! Bu senin Habîbin, ben de kulunum. Şeytan da düşmanın. Eğer beni bağışlarsan habîbin sevinir, kulun kazanır, düşmanın üzülür. Beni bağışlamazsan habîbin üzülür, düşmanın sevinir, kulun helâk olur. Yâ Rabbi! Sen habîbini üzmekten, düşmanını sevindirmekten, kulunu helâk etmekten daha cömertsin. Yâ Rabbi! Araplar arasında asil insanlar vefât ettiklerinde kabri başında kölesini âzâd etme geleneği vardır. İşte Âlemlerin Efendisi vefât etti. Kabri başında beni cehennemden âzâd et…”

 

Bunun üzerine Hazret-i Ömer (رضي الله عنه) avazı çıktığı kadar:

 

-“Yâ Rabbi! Bu Bedevî’nin Sen’den istediğini ben de istiyorum” diye bağırır. Sakalı ıslanıncaya kadar hıçkıra hıçkıra ağlar. Bedevî dayanamaz ve:

 

-“Ey Mü’min’lerin Emîri! Sen de mi ağlıyorsun?” der. Merhametlilerin en merhametlisi olan Allâh’ım! Bizi de, ana-babamızı da, sevdiklerimizi de, üzerimizde hakları olanları da cehennemden âzâd eyle. Yâ Rabbi! Biz de o bedevînin istediğini istiyoruz, kabûl eyle Allâh’ım…! (آمين)

***************  

ZEHİRLEYEN BENDİM

 

1980’li yıllardı. Kütahya’da, bir akşam vaktiydi. Elindeki kitaptan ders yapan zat “Konuşan Yalnız Hakikattir” başlıklı yazıyı okuyordu. Okurken sıra “…bana zulmedenlerin, beni kasaba kasaba dolaştıranların, hakaret edenlerin türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine hakkımı helal ettim.” cümlelerine gelmişti.

 

Koltuğun birisinde yarı dinler, yarı uyur vaziyette duran elli yaşlarında gösteren bir kişi bu cümlelerin okunmasıyla dikkat kesildi. Ders bitince yanındakilere sordu:

 

—Bu zat hapis yatarken zehirlenmiş midir?

 

Evet, dediler.

 

—Afyon Hapishanesi’nde mi yatmıştır?

 

Evet, dediler.

 

Bu cevapları alan kişi, üzgün ve mahcup bir vaziyette der ki: “O zatı zehirleyen sağlık memuru bendim.”

 

Emekli sağlık memuru olan bu kişi, zehirleme olayını bakın nasıl anlattı:

 

1947–1948 yıllarıydı. Afyon Hapishanesi’nde yatmakta olan bu zat için, görevli kişi, hükümet tabibini çağırmış. Elinde tuttuğu zehirli iğneyi göstererek: Bu iğneyi şu kişiye yapacaksın.” demiş. O da ancak yazılı emirle yapabileceğini söylemiş. Görevli kişi: “O zaman bir memurunu gönder.” demiş. Hükümet tabibi de beni gönderdi. Beni hapishanede karşıladılar. Önce: “Bu doğulu hoca, bir Kürt devleti kurmak istiyor. Bu kişi devletimiz için çok tehlikelidir. Gizli gizli kitaplar yazarak halkı zehirliyor. Daha neler yapıyor neler. Sen şu iğneyi bu kişiye zerk edeceksin.” dediler. Gizli güçlerin görevlendirdiği bu kişiler, ayak ayaküstüne atarak kahvelerini içerken ben de oraya çağırılan zatın hazırlanmasını bekliyordum. Kendisine iğne yapılacağını anlayan zat dedi ki:

 

—Ben hasta değilim, benim vücudum iğneyi kaldırmaz, bir haşarat salgını da yoktur. Niçin iğne vurulmak icap ediyor? Yoksa siz iğneyi yapmak mecburiyetinde misiniz?

 

Evet, dedim. “Bu iğneyi yapmak mecburiyetindeyim.”

 

“O zaman yap, dedi.

 

Ağzına kadar zehir dolu olan enjeksiyonun bir miktarı bile insanı öldürmeye yetecekken bana hepsini zerk etmem emredilmişti. Ben iki dizyem yaptım. Bu zat zehirlendiğini çok iyi anlamıştı. Koğuşuna götürüldü. Her an bayılması ve ölmesi bekleniyordu. Bir iki dakika içinde netice alınacaktı.

 

Gizli komitenin görevli kişileri, birkaç dakikada bir kendilerini arayan telefona cevap veriyorlar: “Hepsini zerk ettik, sonucu bekliyoruz.”

 

diyorlardı. Koğuşa gidip gelenler, bu zatın acılar içinde kıvrandığını söylüyorlar, fakat öldüğünü bir türlü söylemiyorlardı.

 

Telefon defalarca çalıyor, görevliler ise hep aynı cevabı tekrarlıyorlardı. Tam bu sırada ezan okunduğunu hatırlıyorum. Dışarı da “Tanrı uludur, Tanrı uludur” sesleri duyulurken içeride “Allahuekber Allahuekber” sedaları yükseliyordu.

No ResponsesNisan 12th, 2022

HİSSE-12

HİSSE

İSLAMÎ TEBLÎĞ USULÜ

 

Ders ve ibret dolu bir hatıra!:

 

Molla Hamid Ağabey (r.a) anlatıyor (Bediüzzaman Said Nursi’nin talebesi)

 

Van da Nurşin Camii’ndeyken Üstadımız gelen gidenlere vaaz u nasihatlerde bulunurdu. Efendimizin (a.s.m.) ahlakını, sevgi ve şefkatini en çok takip eden oydu. Yanına devamlı gelen âlim, şeyh ve mollalara, millete şefkat ve merhametle muamele etmelerini tavsiye ederdi.

 

*“Vaaz ve nasihat ederken milleti korkutmayın, ümitlendirin”

 derdi.

 

Hatta bir seferinde kalabalık bir âlim cemaati vardı. Bir mesele konuşuluyordu.

 

Bediüzzaman, Molla Resul’e hitap ederek:

 

*“Kardeşim, size günahkâr bir genç teslim edilse, bütün imkân sizin elinizde olsa, ‘Bunu ıslah ve terbiye edin’ denilse, siz ne kadar uğraşsanız genç namaz kılmasa, oruç tutmasa, şer’î kuralları uygulamasa, ne yaparsınız?”*

 dedi.

 

Orada bulunan âlim ve fazıl zatlar:

 

*“Seyda! Vallahi bu feraizi yerine getirmezse biz önce tehdit ederiz, olmazsa döveriz. Daha da olmazsa o genci hapsederiz. Çünkü şeriat buna izin vermiştir”*

dediler.

 

Üstad onlara hitaben:

 

*“Kardeşlerim! İşte burada benim fikirlerimle sizin ki uyuşmuyor”*

dedi.

 

Orada bulunanlar:

 

*“Peki, siz ne yapardınız?”*

diye sordular.

 

Üstad şu cevabı verdi:

 

*“Ben o gence önce iyilikle söylerim. Sonra, ‘Farzları yaparsan seni hediyeyle taltif ederim’ derim. Yine yapmazsa, bir tarafa çekilip ağlayarak,*

 

*‘Ya Rab, bu genci yakma, merhamet et!*

 

*Çünkü ıslah etmek Senin elindedir!’ diye yalvarırım.*

 

*Sizinki neye benziyor biliyor musunuz? Arkadaşınızla harbe gittiniz. Arkadaşınız kaza eseri düşmana esir düştü. Onu kurtarmaya çalışmayıp ‘İyi oldu, yakalanmasaydı’ demeye benzer. Veya gezmeye çıktınız. Arkadaşınız suya veya bataklığa düştü. Elinden tutup çıkartır mısınız, yoksa bir tekme de siz atıp ‘İyi oldu, düşmeseydin’ mi dersiniz?*

 

*İşte, mühim olan onu cehennemden ve bataklıktan kurtarmaktır. Kurtaramazsanız, hem dünyası yıkılacak, hem cehenneme yollanacak. İşte bu noktada benimle sizin fikirlerimiz ayrılıyor.”

************ 

MAYMUN TUZAĞI

 

Asya’da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır.

Bir hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.

Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.

 

Maymun tatlının kokusunu alır ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken

elini dışarı çıkartması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkamaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında maymunu tutsak eden bir şey yoktur. Onu sadece kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir.

Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır.Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

 

Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.

Joseph Golstein

**************

Gönül Hûn Oldu Şevkinden

Gönül hûn oldu şevkinden boyandım yâ Rasûlallah
Nasıl bilmem bu nîrâne dayandım yâ Rasûlallah.
Ezel Bezmi’nde dinmez bir figândım yâ Rasûlallah
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Rasûlallâh.

Yanan kalbe devâsın sen, bulunmaz bir şifâsın sen
Muazzam bir sehâsın sen, dilersen rû-nümâsın sen
Habîb-i Kibriyâ’sın sen, Muhammed Mustafâ’sın sen
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Rasûlallah.

Gül açmaz, çağlayan akmaz, ilahî nûrun olmazsa
Söner âlem, nefes kalmaz, felek manzûrun olmazsa
Firâk ağlar, visâl ağlar, ezel mesrûrun olmazsa
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Rasûlallah.

Erir canlar o gül-bûy-i revân-bahşın nevasından
Güneş titrer, yanar dîdârının bak ihtirasından
Perîşân bir nazâr inler hayâtın müntehasından
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Rasûlallah.

Susuz kalsam yanan çöllerde, can versem elem duymam
Yanardağlar yanar bağrımda, ummânlarda nem duymam
Alevler yağsa göklerden ve masseylesem duymam
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Rasûlallah.

Ne devlettir yumup aşkınla göz, râhında can vermek
Nasîb olmaz mı Sultânım, haremgâhında can vermek
Sönerken gözlerim âsân olur âhında can vermek
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Rasûlallah.

Boyun büktüm perîşânım, bu derdin sende tedbiri
Lebim kavruldu âteşten, döner pâyinde tezkîri
Ne dem gönlün murâd eylerse taltîf eyle Kıtmîri
Cemâlinle ferahnâk et ki yandım yâ Rasûlallah.

YAMAN DEDE

 

No ResponsesNisan 11th, 2022