HAİN İÇERDE

HAİN İÇERDE

Kurt gövdenin içinde.

Atılmadıkça sokmaya, zehirlemeye ve öldürmeye devam edecektir.

-Yurtta sulh cihanda sulh…

Kolumuzu ve mücadele gücümüzü durdurmak için mi?

Elbette sulh esastır.

Ancak o kadar saldırıya karşı hala bu slogan mı?

15 Temmuzu yapanların da parolasıydı bu söz…

-Bugün pkk-yı idare edip sevkeden, kurup yöneten sosyalist ve de üniversiteden mezun kişilerden oluşmaktadır.

Abdullah Öcalan siyasaldan terktir.

1970 yıllarında fikirle daha doğrusu fikirsizlikle, ateizm, inançsızlık ve inanç zafiyetiyle hareket edenler ve onların ürünleri dağa çekildiler.

İşlerini dağdan yürütmektedirler, iplerini tutan sahipleriyle beraber.

-Masonlar içimizdeki bir çok kişiyi kullandı. Münafıkane hareketlerde bulundu.

-SEBİL DERGİSİNİN 55.sayı, 14 ocak 1977 tarihli dergide Denktaşın Rossides-le aynı locada mason olduklarını ifade etmektedir.

-Süleyman Demirel-in masonluğu ise saklanamaz halde açıktır.[1]

ÇUKUR SANATI

“Yılmaz Özdil: Önemli olan… Rakıdan anlamayan adama, memleket yönetimini vermeyeceksin!

İddia ediyorum, eğer bir kadeh rakı içmiş olsaydı Tayyip Erdoğan, hem kendisi, hem memleket için çok daha hayırlı olurdu, Türkiye’nin ruh hali bugünkünden çok daha farklı, çok daha makul olurdu.”

-Demirel den sanatçı bozuntularina kadar, burası Arabistan değil, Arabistan’a git diye inançlı insanlara hakaret edenler, başbakanı almakla tehdit edenler gerçekten bu milletin kanını taşımayan veya kan tahliline ihtiyacı olan insanlardır.

Bulundukları makama ya kolay gelmiş veyahutta çok değerlerini rüşvet vererek gelmişlerdir.

-Dün Ecdat tarih yaparken, biz bugün tarih yazmaktan aciz.

Onlar gerçekleri yaparken, bizler filmini yapmaktan aciziz.

-Gazeteci yazar Ertuğrul Özkök der;

“CENÂZEM KİLİSEDEN KALDIRILSIN”

“Hiç kendi cenâzenizi hayal ettiniz mi? İnsanlar nasıl giyinmiş meselâ? Hava nasıl bir hava?” sorusuna ilginç bir cevap veren Özkök, şunları söyledi:”

“Ettim! Bir tek şey istiyorum, karıma da söyledim. Birincisi kilisede yapılmasını istiyorum. Câmideki cenâze geleneğini beğenmiyorum. Hiç estetik gelmiyor bana. Allah’a inanıyorum. Müslümanım ama müslümanlığın kendi içinde diğer dinleri de barındırdığını biliyorum. Müslümanlar gidip kilisede namaz da kılabiliyor neticede. Dolayısıyla benim cenâzem de bir kiliseden kaldırılabilir diye düşünüpyorum. Güzel bir kilisede ve oturma düzeni içinde, arkadaşlarımın da kravatlarını takarak, şık bir şekilde yer almalarını ve hakkımda güzel şeyler söylemelerini umuyorum.”

-Bu cümleler üzerine çok şeyler yazılabir ancak sanatçı geçinenlerin ne gülünç ve nasıl bir seviyede olduğunu göstermek için yazdım.

Genel bilgi var, şuur ve îtikâdî bilgi yok…

Bacımın örtüsü batmakta rezilin gözüne/Acırım tükürüğe billahi tükürsem yüzüne.

-Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım! …
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…
İrticanın şu sizin lehçede ma’nası bu mu?
Mehmet Akif Ersoy

******************  

Namık Kemal ve Ziya Paşa yeni Osmanlı Devleti’nde şeriata dayanılmasını istiyorlar ve Fıkhı savunuyorlardı. Ali Suavi ise dünyanın dini kanunlarla idare edilmesine karşı yazıyor ve laikliği savunuyordu. Devletin birtakım kelime oyunlarıyla yani nüktecilik ve edebiyatçılıkla ve idare edilemeyeceğini, ilmi siyasetin esası şeriat ve edebiyat değil, coğrafya, iktisat ve ahlak olduğunu söylüyordu. Din ve devlet işlerinin ayrılmasını istiyor ve ilk defa açık bir ifade ile laiklik fikrini ortaya koyuyordu.

….Ali Suavi ibadetinde türkçeleştirilmesini, namaz surelerinin Türkçe’ye çevrilebileceğini söylüyor.[2]

-Hilmi Ziya ülken Ali Suavi’nin laiklik ve Türkçe ibadet konusundaki teklifini, tavrını, girişimini överekten ondan şöyle bahseder;

Ülken, onun “Din ve devlet işlerinin ayrılmasını istiyor ve ilk defa açık bir ifade ile laiklik fikrini ortaya koyuyordu. O devirde hiçbir Osmanlı aydınının bunu düşünmediğini hesaba katacak olursak, Ali Suavi’nin fikrindeki cesaret ve ileri görüş anlaşılır.

…Ali Suavi ibadetin de türkçeleştirilmesini, namaz surelerinin Türkçe’ye çevrilebileceğini söylüyor. Bu soru Suavi’den 80 yıl sonra ancak zamanımızda ortaya atılabilmiş ve Kur’an tercümelerine girişilmiş ise de namaz surelerinin Türkçe okunması, Türkiye’de bugün de cesaretle konuşulamamaktadır.”[3]

-Ülken hadis konusunda da, “Hadislere gelince bunların peygamberin ağzından çıktığını nereden biliyoruz. Sahih dediğimiz kitapları toplayanlar Peygamberi görmemişlerdir. Onların bi rçoğu sonradan uydurulmuştur.” diye kendi uydurukçasını böyle dile getirir.[4]

-Ülken, Neşet Halil Atay’a dayandırdığı bazı dini görüşleri, Uygun olmadığı halde Tasvip etmek de, rahatlıkla kendi ifadesi olaraktan dile getirmektedir.[5]

Yazar eserini ve hatta eserlerini ortaya koymaya belli ki çok çalışmış. Kitapları değil, makaleleri süzülmüş ve birbirleriyle irtibatlandırmış ancak istikameti ve özü ne kadar yakaladığı su götürür.

-“Türk tarihinde garp mütefekkirleri ile kıyas edilebilecek orijinal büyük bir feylesof yoktur binaenaleyh yalnızca felsefe veya ilim tarihi yapmak imkansız olacaktır.” [6]

-Sanatçılarımız ya bizi temsil etmemekte, ya istikametsiz veya yaralı..

-İşte sanatçı..

Şaman olduğunu söyleyen Erdal Özyağcılar, bunun sebebini yaşadığı anıyla anlattı: “9-10 yaşlarındayken bir bayram günü, ben hızla kendimi tırabzanlardan aşağı attım. Çenemin üstüne düştüm. Komaya girmişim. 2 gün hiç uyanmadım, ateşler içinde yandım. Her akşam yatağımdan balonla yükseliyordum, çatı açılıyordu, gökyüzüne çıkıyordum. Bir yerlere gittim. Hatta o şamanizm kitaplarını okuduğumda ‘Hepsini ben yaşadım bunların’ dedim. O şaman olayı ya böyle bir olaydan sonra ya da ölüme yakınken olurmuş.”[7]

-Ve bu sanatçıların yetişmesine katkıda bulunan işte Milli Eğitim;

Milli Eğitim Bakanlığı 6 Şubat 2019 tarihi itibariyle tüm il milli eğitim müdürlüklerine yoga yapılması yönünde bir yazı gönderdi. Bazı dini dernek ve vakıfların ‘tepkisi’ üzerine giden yazının iptal edildiği bilgisi iletildi. 

Milli Eğitim Bakanlığı Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürü Anıl Yılmaz, “Fit21 By Ece Vahapoğlu” firmasının çocuk yogası etkinliğine dair yazısını tüm illere gönderdi.[8]

-Yazarlarının kişilikleri kalmamış olan ülkeler, kendi tüzel kişiliklerini de yitirirler.N. Pakdil.

MEHMET ÖZÇELİK

17-02-2019


[1] Adalet Partisi Genel Başkanı SÜLEYMAN DEMİREL’ in MASON ‘ luk Vesikasıdır.

Bak.Yalçın Küçük.İsyan2. Sh.600.

http://www.tesbitler.com/index.php?s=mason

[2] Türkiye’de Çağdaş düşünce tarihi.Hilmi Ziya ülken sayfa 94.

[3] Sh.94.bak.99.100.

[4] Age.100.

[5] Age.94-115 ⁿve devamında Suavi.nin görüş leri…

[6] Türk Tefekkürü tarihi H. Ziya Ülken.9.

[7] https://www.cnnturk.com/magazin/erdal-ozyagcilar-hepsini-yasadim-ben-samanim?page=5

[8] https://t24.com.tr/haber/meb-okullara-yoga-yapilmasi-icin-yazi-gonderdi-gelen-tepkilerin-ardindan-iptal-etti,808357

https://www.memurlar.net/haber/809510/meb-okullara-yoga-yazisi-gonderdi-sonra-da-iptal-etti.html
https://www.habervaktim.com/yazar/87591/mebden-ogrencilere-yoga-dersi.html
No ResponsesŞubat 18th, 2019

DÜRÜST MÜYÜZ

DÜRÜST MÜYÜZ

Pek değiliz dediğinizi duyar gibiyim.

Ne kadar dürüstüz?

Tartışılabilir değil mi?

Dürüstlük, her noktada, inanç ve amelde, insanlıkta istikameti elde etmek ve korumaktır.

Özellikle ve özellikle bunun hayata yansıyan noktası olan sözlerimizde bu dürüstlüğü ne kadar göstermekteyiz?

Bediüzzaman Emevi camiinde verdiği hutbede;

“Evet, sıdk ve doğruluk, İslamiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir; riyakarlık fiilî .bir nevî yalancılıktır, dalkavukluk ve tasannu alçakça bir yalancılıktır, nifak ve münafıklık muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sani-i Zülcelalin kudretine iftira etmektir.
Küfür, bütün envaıyla kizbdir, yalancılıktır; îman sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binaen, kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesafe var; şark ve garp kadar birbirinden uzak olmak lazım geliyor. Nar ve nur gibi birbirine girmemek lazım. Halbuki, gaddar siyaset ve zalim propaganda, birbirine karıştırmış; beşerin kemalatını da karıştırmış.

Ey bu Cami-i Emevîdeki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonra alem-i İslam mescid-i kebîrindeki dört yüz milyon ehl-i îman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. Urvetü’i-vüska, sıdktır; yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir, doğruluktur.Amma, maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiştir.”[1]

Başka zamanda üç yerde söylenilmesi caiz olan yalanı bu zaman neshetmiş, ortadan kaldırmıştır.

Bunu şunun için dile getirdim;

-Bir ilde ezan yarışması dolayısıyla saat 9.00 da orada olmamız ve yoklamanın yapılarak yarışmanın o saatte başlayacağını söylemişlerdi.

Zorluklara ragmen erkenden vardık. Ancak yarışma 10.00 da başladı.

Heyetinden yarışmacılara kadar sözünde durmama hepsinde olmuştu.

Bu durumdan rahatsızlığı bir arkadaşa söylediğimde cevaben;

Bu devamlı böyle oluyor, demişti.

Yani devamlı dürüst değiliz, demekti.

Bu durumun Diyanet ve İlahiyat camiasında olması gerçekten üzücü bir durumdur.

Batıda uçak-otobüs v trenlerin kalkışı konusunda; tam saat başları olmayıp, zamanın öneminden dolayı, 5.13, 14.37, gibi küsuratlı saatlerde kalktığı ve de beklemediği söylenmektedir.

Ezan saatlerine de dikkat ettiğimizde, tam saat başlarında değil, küsuratlı olarak okunmaktadır. 12-56, 15.24 gibi.

İslam dünyasının kaybettiği değer ve içerisine düştüğü sıkıntı; istikameti ve doğruluğu kaybetmesidir.

“İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah,
Yardımcısıdır doğruların hazreti Allah.”Ziya Paşa.

MEHMET ÖZÇELİK

15-02-2019


[1] Tarihçe-i Hayat Birinci Kısım: İlk Hayatı. Sh.85-86.

No ResponsesŞubat 16th, 2019

ÖĞRENCİLER NADASTA MI? NERDE?

ÖĞRENCİLER NADASTA MI? NERDE?

Evet, Öğrenciler Nadasta…

Milli eğitim nerede?

En iyi öğrenci, uyuyan öğrenci.

Gece boyunca cep telefonunu kullanan ögrenci, o yorgunluktan uyuyor.

Bazen öğrencilere sınıfın adını değiştirmek gerektiğini, onun yerine otel demenin uygun olduğu söylendiğinde, pek rahatsız olmuyorlar.

Ve yine uyuma mazeretleri hazır; hocam ben konuşmuyorum ki.

Bir adım ötesinde Öğrenci, hocam ben zaten sizin anlattıklarınızı biliyorum.

Veli arandığında ise, pek ciddi bir değişim olmuyor.

Çocuklar mı uyuyor, eğitim politikası mı uyutuyor?

Uyuyan eğitim.

Uyutan eğitim.

Eğitime neşter vurulmalı.

Ameliyat masasına yatırılmalıdır.

İki bin yılının başında ekonomi dibe vurdu.

O andan itibaren de çıkışa geçti.

Zira dalgıçlar boğulacakları zaman kendilerini dibe vurup öyle çıkarlarmış.

Değişik makyaj ve teneffüs faaliyetleriyle eğitime sürekli Sun-i Teneffüs yaptırılmakta ve güzel gösterilmeye çalışılmaktadır.

Tıpkı 90 lık neneyi güzelleştirme işlemi gibi.

Bu hükümetin, herkesçe de kabul görmektedir ki, en başarısız olduğu alan, milli eğitimdir.

Küflenme içinde olan eğitim, o durumdan kurtarılmalıdır.

Fıtrata uygun bir eğitim verilmelidir.

Sınıfın dar duvarlarından kanatlanmalı, geleceğe kulaç atması sağlanmalıdır.

Bu da uyutulması ile değil, uyuduğu uykudan uyandırılması ile mümkündür.

Bu küflenme zincirleme olarak üniversitelerede sirayet etmiştir.

Tencere dibin kara, seninki benden de kara…

Eğitimdeki yara, en büyük yara.

-Eğitimde beni en çok mutlu edeni ise, hafta sonu kendi isteğiyle gelen ve eğitimini medresesinde de sürdüren öğrencilerle yaptığım eğitimdir.

Zira onlar istekli, ben istekliyim.

Onların isteği benim iştahımı açmaktadır.

Hafta sonunu adeta iple çekmeye çalışmakta ve de öğrencilerde de bunu görmekteyim.

Öğrencileri etkinlik amaçlı olarak değişik görevlere gönderdiğimizde zevk ve şevkle bunu yapmaktalar.

Yorgunlukta dinlenmektedirler.

Aslında öğrencileri yoran, dinlemelerini sağlayarak dinlendirme yöntemidir.

-Öğretmenlere dokunuyor veya dokunmadan onları dinlemeye çalışıyorum.

Milli Eğitim Bakanlığı ve Müdürlüğü öğretmene ne kadar dokunuyor ve onları ne kadar dinliyor?

Öğretmenlere kulak verilmelidir?

Öğretmenler bir an evvel dinlenmeli, problemler tesbit edilmeli ve cevap verilerek, hızla çözüme gidilmelidir.

Öğrenciler nadastan çıkarılmalıdır.

MEHMET ÖZÇELİK

16-02-2019

No ResponsesŞubat 16th, 2019

İNSAN SURESİ

No ResponsesŞubat 16th, 2019

ZAMAN BEDİÜZZAMANI HAKLI ÇIKARDI

ZAMAN BEDİÜZZAMANI HAKLI ÇIKARDI

Vaktuz zaman olmayan, zamane çocuğu olur.

Bu asrın memesinden süt emen Bediüzzaman, asrını çok iyi tanımakta ve hastalıklara isabetli reçeler yazmaktadır.

Peygamber Efendimizden sonra hatta daha cenaze kalkmadan hilafet meselesi, siyaset ve riyaset meseleleri tartışılmaya başlanmıştır.

İslam dünyası 14 asırdır hep siyaset cephesinden yara almış ve yaralanmıştır.

Oysa siyaset meselesi, islamın yüzde bir meselesidir.

Cemel vakasıyla on bin kadar, Sıffin vakasıyla yetmiş bin kadar sahabe şehid olmuştur.

İlk Cemel ve Sıffin Vakası siyasi odaklıdır.

Fitne, fesat ve nifakın en çok rol oynadığı alandır siyaset.

Bütün bu gibi başta menfaat olmak üzere sebeplerden dolayı Bediüzzaman, şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçmış ve Allaha sığınmıştır.

-Siyasetin kirliliği tamamı ile kendini 15 Temmuzda gösterdi. Temiz insanlar kirli yerlerde, kirli insanlar temiz yerlerde yer aldı.

Şeytan artık sadece soldan gelmedi, Sağdan da geldi. Her kılığa bürünüp. her renge girdi.

-Evet gerçekten de zaman Bediüzzamanı haklı çıkarmıştır.

-At iziyle it izinin birbirine karıştığı, kimlik ve kişiliklerin yer değiştirdiği bir siyaset içerisindeyiz.

Tarih boyunca bizler dıştan çok içten çekmişiz. Dış bizi yıkamamış ancak içten yıkılmışız.

-Emeviler’in durumu siyasi olaydır. En büyük kaybını bu Ümmet siyasetle vermiştir.

-Asker ne vakit siyasetle uğraşmış, dış ile mücadeleyi bırakarak, içte birbirleriyle uğraşmışlardır.

-Osmanlı tarihinde İstanbul’da birçok defa isyanlar çıkmış ve bunların çoğunda da askerler başrolü oynamışlardır.

Bu da askerin siyaset üstü olması gerektiğini göstermektedir.

Nitekim 31 Mart Vak’ası ile başlayan siyasî ve askerî isyan, yerini 1960 yılından itibaren başlayan darbelere bırakıyordu.

II. Abdulhamidin devrilmesiyle birlikte ordudaki tecrübeli alaylılar gitmiş, yerine mektepliler gelmişti.

Ondan sonra ise;” Peşpeşe gelen gaileler, Arnavutluk isyanı, Trablusgarb Harbi, İttihat ve Terakkiye olan muhalefeti had safhaya çıkardı.”[1]

Ve neticede 1. Dünya savaşı, çanakkale savaşları ve Dev çınar olan Osmanlının yıkılması başlayacaktı.

”Osmanlı döneminde de asker birçok defa isyan ederek yönetime müdahale etmiş,
Osmanlı padişahlarının yaklaşık üçte biri askerin müda​halesiyle değiştirilmişti.”[2]

-”Türk Masonluğunun tahtına yerleşen İttihat ve Terakki ricali, “zabitlerin siyasetle alakası kesilmelidir” diye ortaya koyduğum fikrimi karşılamak üzere onları da Mason localarına kayıt ile elden çıkarmamağa çalışıyorlardı.”[3]

-”Fatih Sultan Mehmed’den sonra isyanla yüzleşmeyen Osmanlı padişahı yok gibidir.
Osmanlı padişahından 12 tanesinin isyan ve darbe ile tahtını kaybettiği…”[4]

-İsyancılar yaptıklarının yanlarına kâr kaldığını bildiklerinden dolayı çok rahat isyana kalkmaktadırlar.

Nitekim Genç  Osmana karşı yapılan isyanda;” İsyanın ikinci günü asiler önce Yeniodalar’da, sonra Fatih Camii’nde toplandılar, sonra şehrin dört bir yanından Atmeydanı’na doğru akın ettiler. Ulemadan birkaç kişi, asilerin isteklerini padi​şaha iletmek için saraya gönderildi. Aracılar, asilerin katledilmesini istedikleri kişilerin
isimlerinin bulunduğu bir kâğıdı padişaha verdiler ve “Padişahım istediklerini ver, yoksa hâl harap olup şehir yağmalanır” dediler. Ancak II. Osman, asilerin öldürülmesini istedikleri kişileri vermemekte diretti. Heyetin, “Padişahım kul taifesi toplandıklarında istediklerini alırlar.
Atalarınızdan dahi istediklerini almışlardır. Şimdi dahi onlar istediklerini alırlar. Şehir yağma olmadan istediklerini ver” demesi üzerine padişah, “Evvel sizi, sonra onları kırarım. Onların tedariki görülmüştür” şeklinde sert bir cevap verdi. Ancak II. Osman bu cevapla kendi sonunu hazırlamaktaydı.”[5]

Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişah idare ettiği insanlar tarafından öldürülüyordu.[6]

Ancak bunu yapanların yanına bu kar olarak kalmadı, kendileri de yaptıklarının cezasını gördüler.

4. Murat bu eksikliği gördü. Kendisi de her ne kadar fedai verdi ise -saltanatının ilk yıllarında çünkü küçük yaşta tahta geçmişti.- Bunu affetmedi.

-“IV. Murad, tüm hükümdarlığı boyunca zorbaların devleti ne hale düşürdüklerini hiç unutmadı ve bu yüzden en küçük bir ihmali veya asayişsizliği en ağır şekilde cezalandırdı.”[7]

Şefkat ise maraz getiriyordu.

Nitekim ‘. Abdulhamid Sultan Abdulazizin öldürülmesinde katkısı olanların çoğunluğun idam istemesine karşı şefkatli sultan son karar mercii olması hasebiyle onların idamına değil, müebbed kürek mahkumluğuna çevirdi.

“II. Abdülhamid, Yıldız Saray’ında devlet adamla​rından oluşan 25 kişilik bir heyet
topladı. Burada idam cezalarının uygulanıp uygulanmaması konusu tartışıldı. Katılanlardan 15 kişi idamların yerine getirilmesini, 10 kişi ise cezaların hafifletilmesini istedi. İdamların onaylanmasını isteyenler arasında Plevne kah​ramanı Gazi Osman Paşa da vardı. Paşa kararın uygulanmasının hukukun gereği olduğunu söylemiş, aynı zamanda, ibret olması açısından da idamların yerine getirilmesini istemişti. Ancak son karar merci olan II. Abdülhamid bambaşka bir hükme vardı. Bü​tün idamları müebbet küreğe çevirdi ve mahkûmların cezalarını Taif’te çekmelerine karar verdi.[8]
Temmuz 1881’de, başta Midhat Paşa olmak üzere, kürek mahkûmları İzzeddin Sultan Vapuru’yla Taif’e gönderildiler.”[9]

-Ömer bin Abdulaziz Emevi halifelerindendir.Emevilerin seyyiatının hasenatındandır.

“İmparatorlukların da, insanlar gibi bir yaşamları, kendilerine özgü bir varlıkları vardır. Onlar da doğarlar, büyürler, olgunluğa erişir, ardından yaş1anır güçten düşerler.” İbni Haldun.

Tıpkı ayette; “İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) [10]

Gerek alınan kararlar ve gerekse de yapılan yanlışların birikimi ve monotomluk şairin şu sözlerini de doğrular;

-“Hükümdar yine en kötü söze uydu, böldü halifeliği ve toprağı, kimin aklına geldiyse, baksaydı görürdü saçlarının ağardığını.”
Mesudi bir devecinin şu dizeleri seslendirdiğini dile getiriyor:
“Bu seçimle verilen sözler tutulmayacak/Bir yangın ki, her yanı saracak.” Getirilen çözümle ilgili olarak görüşü sorulan bir adamın da, “Kılıçlar kınlarından sıyrılacak, imparatorluk kan
ve ateşe bulanıp parçalanacak,” [11]

-Şu dizeler Fadıl’a aittir: “Bahtsızlığımızdan yakarı­şımız Allah’adır/Acı ve kederimizin ilacı ancak onıın ellerindedir/Dünyadan gittik ama yine de dünyadayız/Ne öldük, ne de
canlı sayılırız.”

******************   

Bediüzzaman Said Nursi gazetelerde yazı yazmasının nedenini, “Volkan gibi cerâid-i diniye ile nesâyih-i diniyeyi, o mütehassis ve müteheyyic vicdanlara yağdırmak istiyoruz” sözleriyle açıklar [12]

Gazetecileri de “huteba-i umumî” olarak tavsif eden Nursi (Nursi, 2012, ESDE, s. 57) gazetelerin “bedraka-i efkâr” (fikirlerin kılavuzu) olmaları gerektiğini de ifade etmektedir.(Nursi, 2012, ESDE, s. 115).

“Edipler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddip olmalı. Ve onun sözleri kalb-i umumî-i müşterek-i milleten bî- tarafane çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i halise tanzim etmeli” (Nursi, 2012, ESDE, s. 124.) diyerek de gazetecilik ilkelerine ahlaki ve şer’i bir çerçeve çizer.

-“Yine “Asker Kardeşlerime” başlığı ile (18 Nisan 1909, sayı: 152) Serbesti’de
yayımlanan yazısında Said Nursi, ordunun siyasete karıştırılmaması gerektiğini
ifade etmekte ve meşrutiyetin devamından duyduğu memnuniyeti dile getirmektedir (Nursi, 2012, ESDE, s. 105). Aynı gazetede (Serbesti, 20 Nisan 1909)
“Umum Zabitanımıza” başlıklı bir yazısında da bütün askerlerin “itaat-i kamile”
ile muvazzaf oldukları dile getirilmektedir (Nursi, 2012, ESDE, s. 106).

-“Bediüzzaman Said Nursi esaret sonrasında Osmanlı ve İslam alemi üzerinde oynanan oyunları bozmak için gazete ve neşriyat imkanlarını sonuna kadar kullanır. Mesela “Kürtler ve Osmanlılık” başlıklı (22 Şubat 1336/7 Mart 1920.İkdam, 8273) yazısı o günlerin siyasal karışıklığı ve parçalanmaya doğru giden Osmanlı üzerindeki oyunları bozmaya yöneliktir. Yazı Paris’te, Şerif Paşa ile Ermeni heyet-i murahhasası reisi Boğos Nubar Paşa arasında, Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir itilâf akdedildiği haberlerinin çıkması üzerinedir (Nursi,2012, ESDE. ss. 106-107). Nursi, bu itilafnameye şiddetle karşı çıkar. Yazının imza kısmında Bediüzzaman’la birlikte Sâdât-ı Berzenciyeden Dava Vekili Ahmet Arif, Hizan Sâdât-ı Kiramından İhtiyat Binbaşısı Muhammed Sıddık isimleri de vardır.
Bu bağlamda Sebilürreşad’da da “Kürtler ve İslamîyet” başlığı ile bir yazı daha çıkar (17 Mart 1920). Yazının girişinde, “Bu hususta en ziyade söz söylemek salâhiyetini haiz bulunan ve Kürdlerin salâbet-i diniye, necabet-i ırkiye ve celâdet-i İslâmiyesini bihakkın temsil eden ve Dârü’l-hikmeti’l-İslâmiye azasından, Kürd eşraf ve mütehayyızânından bulunan fazıl-ı şehîr Bediüzzaman Said el-Kürdî Efendi Hazretleri buyuruyorlar ki:” açıklamasıyla Boğos Nubar ile Şerif Paşa arasında akdedilen mukaveleye şiddetli itiraz dile getirilir. “Kürdler camia-i İslâmiyeden ayrılmaya asla tahammül edemezler” denilerek bunun aksini iddia edenlerin Kürtlük namına söz söylemeye yetkili olmayan beş-on kişiden ibaret olduğu ifade edilir (Nursi, 2012, ESDE, s.108).
Kürtleri temsil yetkisinin Meclis-i Mebusan’da olduğunu ifade eden Said Nursi, “Kürdistan’a verilecek muhtariyeten bahsediliyor. Kürdler ecnebi himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense ölümü tercih ederler. Eğer, Kürdlerin serbestiyet-i inkişafını düşünmek lâzım gelirse bunu Boğos Nubar’la Şerif Paşa değil, devlet-i Âliye düşünür.” diyerek çözümün adresini de gösterir (Nursi,2012, ESDE, s.109).

-“1907-1920 aralığında onlarca gazetede onlarca yazısı çıkan Said Nursi, istibdat, hürriyet, meşrutiyet, Batıcılık, İslamcılık, Kürt meselesi, İslam aleminin genel problemleri gibi hususlarda Kuranî yaklaşımı dile getiren yazılar yazmış ve makalelerini Makalat adlı eserinde toplamıştır.[13]

******************   

Gerçekten bu gün tüm partilerin içerisinde düşmanın bile yapmadığı ve de                                                                                                                                                                             yapamadığını yapan kopuk ve kişiliksiz ve de bu milletin değerlerine saldıran ve salyasını akıtan insanları devamlı görmekteyiz.

Bu menfi insanlar işte mesaj verecekleri bu günler için sahipleri tarafından beslenmişlerdir.

-Trenden inenler, hükümetin başarısızlığı için her kozu kullanmaya, boşluğun sürmesini arzu ediyorlar.

Kendileri dökülenler, hükümetin de dökülmesini temenni ediyor, sonrası için hazırlık yapıyorlar.

-Türkiyede patates ve soğandan medet uman kokmuşlar var.

Milleti patates zamlarıyla esir almaya çalışan şövalyeler ve şövalye zihniyetliler bulunmaktadır.

-Trump-un doları yükselterek bizi çökertmeye çalışmasına karşı, içimizdeki Trumplarda patates ve soğanları yükselterek hükümeti devirmeye çalışmaktadır.

Sonuçta Trumpla aynı noktada birleşmektedirler.

-Eğer Ergenekon deşifre olmasaydı, fetö yıkılmayacaktı.

-Kirletilen kelime cemaat-hizmet-tarikat-şeriat olmuştur.

Bediüzzamanın siyasetten kaçmasının büyük hikmetleri vardır zira siyasete girenler kirleniyor ve teker teker toplanıyor.

-Siyaset üzerine epey yazı yazmıştım. Onlardan bir kaçına atıfta bulunulmuştur.[14]

-Zamanın yöneticileri tarafından Hacı Bayramı velinin müridlerinden vergi alınmaması üzerine adeta vergi verecek kimse kalmaz.

Buna bir çare olarak Hacı Bayramı veli, kendisinin 1,5 müridinin olduğunu söyler.

Ve yüksek bir meydanda kendisini sevenlerin kurban edileceğini söyleyip, çadırda bir kurban kesildiğini ve kanın aktığını gören herkes kaçmaya başlar.

Sadece bir erkekle bir kadın, canımız feda olsun der, kaçmaz. Bu iki kişiden vergi alınmaz.

-Cemaatlerin devlet kademesinde olması normal iken, gayr-ı meşru ve haksız olarak bunu elde etmesi anormaldir.

-Cemaatlarda istihbarat ekipleri bulunmaktadır. Mesela bu konuda eğer Fetönün durumu perdelenmeden deşifre edilseydi, bu duruma gelinmezdi.

-Siyasetle iştiğal etmeyen Bediüzzamana saldıranlar, yine siyaset perdesi altında bunu yürütmektedirler.[15]

-Yıldıray Oğur’un TV5’teki “Medya Analiz” programında konuşan Karar Gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren’in “12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat döneminde yazdım, kendimi bu zamandaki kadar kısıtlı bir duygu içinde görmedim.” sözü üzerine epey tepki aldı.

Bu da eski siyaset gömleğinin hala sürdürüldüğünü göstermektedir.

-Bediüzzaman’ın iman –Hayat- Şeriat üçlemesi içerisinde şu anda şeriat denilen yani diğer bir ifadeyle siyaset devresi yaşanmaktadır.

Mehdiyet ve süfyaniyetin son devresi siyaset alanında cereyan etmektedir.

MEHMET ÖZÇELİK

15-02-2019


[1] OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA ASKERÎ İSYANLAR ve DARBELER E.AFYONCU-A.ÖNAL- U.DEMİR.Sh.166.

[2] Age.7.

[3] Birinci cihan harbine nasıl girdik. 2.cilt.Kazım Karabekir.sh.91.

[4] Age. Heyet.7,36.

[5] Age.45.

[6] Age. 49.

[7] Age. 66.

[8] Age. 28.

[9] Age.159.

[10] Al-i İmran.140.

[11] HARUN REŞİD ve ABBASİLER DÖNEMİ-ANDRE CLOT. Sh.88.

[12] Nursi, 2012, ESDE, s. 98.

[13] Meşrutiyet Dönemi Gazetelerinde Bediüzzaman Said Nursi..Ahmet Dursun)Bak.sh-77-99.“İSLAM’I UYANDIRMAK”1.Cilt.

[14] http://www.tesbitler.com/2015/01/01/nur-cemaati-ve-siyaset/

http://www.tesbitler.com/2015/01/01/gecmisten-gelecege-chp/

http://www.tesbitler.com/2015/01/01/siyasetin-oyununa-dikkat/

http://www.tesbitler.com/2018/03/26/zindika-komitesi/

http://www.tesbitler.com/2017/11/07/siyaset-seyislik-mi/

http://www.tesbitler.com/2015/03/19/siyasetin-kirli-ve-cirkin-yuzu-sesli-dinle/

http://www.tesbitler.com/2015/01/03/kor-ve-kor-eden-siyaset/

http://www.tesbitler.com/2015/01/03/chp-siyaseti/

http://www.tesbitler.com/2015/01/03/kilic-kusananin-at-binenin-siyaset-siyaseti-yapanindir/

[15] https://www.risalehaber.com/hirsiz-sahtekar-ve-sapik-ulusalci-ilahiyatci-nazif-aydan-nurculara-iftira-321453h.htm

https://www.risalehaber.com/said-nursinin-mezar-sirrini-ifsa-etmis-311529h.htm
https://www.risalehaber.com/said-nursiye-saldiran-ilahiyatci-nazif-ay-ben-yahudiyim-341978h.htm
No ResponsesŞubat 16th, 2019

YETİŞİN! YANGIN VAR. MİLLİ EĞİTİM YANIYOR

YETİŞİN! YANGIN VAR.

MİLLİ EĞİTİM YANIYOR

Evet… Gerçekten yetişilmeli, Milli eğitimde yangın var.

Yangını görmeli… Fil dişi kulelerden sahaya inmelidir.

Bu eğitimdeki çatırdamalar ve dökülmeler ile ilgili çokça yazdım, dünden bugüne radyo ve tv-lerde çokça katkıda bulunamk amacıyla sohbetlerde bulundum.

Hep gördüğüm o ki; kaportada güzel gelişmeler olurken, motorda gittikçe yıpranma ve çökmeye doğru gidiliyor.

Çok rahatlıkla söyleyebilirim ki; bunun bir çok sebebble birlikte birinci önemli sebebi, rejimi koruma uğruna, rejime dokunulmaması şartına bağlı olmasıdır.

Rejimde ne ise? Neye dokunulmayacaksa… Bir türlü içi doldurulmayan bir heyula.

Bizden geride ve küçük olan, neredeyse onbeşde birimiz olan Finlandiya modeli bile örnek gösterilmekte, başarılı bulunmaktadır.

Eğitimimizin reflekteye ihtiyacı var… Zülfiyare dokunsa da…

İşte sayısız ve olumsuz örneklerden bir kaçı;

-Telefon ne velinin, ne idarenin, ne öğretmenin ve ne de öğrencilerin kontrolünde değil.

Telefon herkesi esir almış durumda…

Olumlu ve takviye olarak kullanılmamaktadır.

********************   

İkinci dönem ilk defa dersine girdiği son sınıfın -ki üniversiteye hazırlanması gerekirken- öğrencileri hocalarına küstahça, seviyesizçe ve de ahlaksızca şunu diyebiliyor;

-Hocam, bizim sınıfa gelen öğretmenler ya ağlıyor, ya da sinirinden gülüp, çıkıp gidiyor.

Bir atasözünde;Ata et, ite ot verilmez.

Acaba verilmemesi gerekenlere ilmin izzetini korumayıp vermenin acısı mı çekiliyor?

Bu bir sanat okulu. Bunlar esnaf olacak. 3 gün zaten dışarda, uygulamadalar.

Peki millet bunun esnaflığından ne bekleyebilir? Hayata ne katabilir?

Toplumu dolandırıp kandırmanın dışında…

Oysa bizler öğrencilerden okulu bitirdiklerinde hiç bir şey bilmiyor olsalar bile; Adam olarak çıkmalarını istiyoruz.

Eksik bilgiler telafi edilirde, kaybedilen adamlık sonradan ne kadar elde edilebilir?

-Neredeyse hergün çakmakla bir yerleri yakan bu öğrencilerden eğitim ve millet ne bekleyebilir?

Hep bunlara verilen cevap tutarsız ve ölçüsüz sözler;

-Biz bu öğrencileri eğer sokağa salarsak, bunlar kaybederler.

Peki okula gelerek diğer öğrencilere ve eğitime kaybettirdikleri ne olacak?

Onları kazanalım darken, çok şeyleri kaybetmekteyiz…

*********************    

Öğretmen okulun önünde bulunan 10. Sınıf öğrencisinin elindeki elektronik sigarayı alarak, insanca öğüt ve tavsiyelerde bulunuyor.

Aslında eski zamanda olsa tokat atılır, disipline verilir, gerekirse okuldan atılırdı.

Ancak öğretmen dövmüyor, discipline vermiyor, emniyete götürüp para cezası verdirmiyor.

Öğrenci özür dilemesi gerekirken savunmaya geçerek; sigarayı dışarda içtiğini ve bunun cezasının olmadığını söyleyebiliyor.

Ancak hangi yüzle ve cesaretle hareket ediliyorsa; anne okula gelerek, öğretmene çkışıp ve de adeta sorgulayarak; oğlunun içtiğini bildiğini ve elektronik sigarayı vermesini söyleyip, alabiliyor.

Bu aynı zamanda milli eğitim gibi  ailede de bir çöküntünün ve yangının olduğunu gösteriyor.

Buda bir İmam Hatip….

-Bir Müdür Muavini arkadaşla bu durumları konuştuğumuzda, kendisinin eski disiplin kurulu defterini gözden geçirdiğini, işin ciddi tutulduğunu ve cebinde sigara döküntüsü olan öğrencinin dahi disipline verildiğini anlatmıştı.

Çocuk ise savunmasında; Ceketin abisinin olduğunu, kendi ceketinin yıkanmasından dolayı bunu giydiğini söylüyor.

****************

Birde kendimden ve yıllar öncesinden bir örnek vereyim;

Ne ideallerle üniversiteyi bitirmiştim.

Açılan imtihanlardan Diyanete gitmemiş, o yıl Emniyet Müdürlüğünün 250 komiser almasına ragmen müracaat etmemiş, tüm zorluklara ragmen öğretmen olmayı istemiş ve de nasib olmuştu.

O sevinçle yarı yılın bittiği o Cuma günü namazdan sonra müdürün odasına girdim.

Bendeki başlama kağıdını göstermiş ve ondakini de imzalayarak göreve başlayacaktım.

Büyük bir mutluluktu. Allah isteyen herkese tattırsın.

Elimi uzatmış masanın üzerindeki başlama kağıdını tam imzalayacakken, müdür hızla kağıdı çekerek;

-Parmağındaki gümüş yüzüğü çıkar, demişti zorbaca.

Nedenini sorduğumda hiç bir cevap verememiş ve çıkar işte deyip, kağıdı vermemede diretmişti.

Başkalarının bundan daha kalın altın yüzük taktıklarını söyledimse de, belliki laf para etmeyecekti.

Odasında 2,5 saat kadar oturup bekledim.

Arada bir dışarı çıkıyor, kağıdı çekmeceye koyup kilitliyor.

2,5 saatten sonra mesai bitişine doğru, -Tamam, çıkarırım-,deyip çıkarmadan imzalamıştım.

Dışarıya çıktığımda ise, sırf yalancı çıkmamak için, parmağımdan yüzüğü çıkardım ve tekrar taktım.

Öyle de devam ettim. Hala da devam ediyorum.

Buda eğitimi temsil eden kısır müdür, bozuk zihniyet, kapalı dünya.

-Eğer inanmayan varsa, kendi fil dişi kulesinden inip öğretmenlere bir dokunsunlar da görüp öğrensinler…

MEHMET ÖZÇELİK

15-02-2019

No ResponsesŞubat 15th, 2019

ZULMETMENİN ADI KEMALİZM-ÜÇLER-

ZULMETMENİN ADI KEMALİZM

-ÜÇLER-

Asırlar içerisinde bu asrın en garip ve acip bir uygulaması; bir insanın kanunla korunması ve de sürekli neticeye kavuşmayan bir tartışma merkezinde bulunmasıdır.

Bunun en öenmli sebebi ise toplumun inanç ve yaşantısıyla aynı eksende bulunmayışıdır.

Çok örneklerinden mesela Kur’an-ı Kerim ve Peygamber efendimizle ilgili söylemiş olumsuz sözleridir;

Gökten indiği sanılan dogmalar gibi.[1]

-“Tevfik Fikret, Abdullah Cevdet (Diğer adıyla Aduvvullah Cevdet) ve Ziya Gökalp Kemalizm’in fikir kaynakları olarak biliniyor.

Tevfik Fikret’in büyük ümitler bağladığı ve millet örnek evlât diye takdime çalıştığı Haluk, gide gide sonunda Papaz olup “haç” çıkardı. Abdullah Cevdet’in kavga- gürültü kaldırıldığı cenazesinde vasıta bulunmadığı için Fener Rum Patrikhanesinden “haçlı” bir cenaze arabası çağırıldı ve mezarlığa öylece götürüldü. Ziya Gökalp de Fransız Hastanesinde can verdikten sonra morgda başında bir “haç” ve ayak ucunda Hristiyanlara ait kutsal bir mum yanan taş üzerinde yatmıştı.” [2]

Annesinin ölümünde ağlamayan gazi, ziya gökalpin ölümünde ağlamıştır.

Atatürkü anlamak için bu üç karanlıktaki aydını anlamak yeterlidir.

-“Tevfik Fikret’e gelince, Atatürk’ün ölünceye dek hayran olduğu kişi, Recep Peker bir anısını şöyle anlatır:
” Bir gün Çankaya’da sofranın belli müdavimleri toplanmıştı. Atatürk o akşam çok dalgın görünü­yordu. Gruplar kendi aralarında konuşuyorlardı. Bunlardan birinde Fikret üzerinde bahsediliyordu. Ben hem en dikkat kesildim, içimden, işte şimdi parlayacak, dedim.’
” Nitekim birdenbire gürledi:
” Susunuz, susunuz…’
Hepsi sustular; Ata’nın kaşları çatılmıştı. Dudaklarından şu sözler döküldü’:
“Siz Fikret’i konuşacak adamlar değilsiniz. O kimdir biliyor musunuz? Onu iyi tanıyanlar, onu iyi tanıyacaklar, benim bugün yapmak istediğimi kavrayacak kimselerdir.”[3]

“Fikret’in öğrencilerinden Vecdi Bingöl anlatı­yor:
“..,.Bu hususi toplantıda Türk müziğinden, edebiyattan konuşuldu. Bu arada Atatürk, benim Fikret’in talebesi olduğumu öğrenince memnun oldu.
Saraya birkaç defa gittim. Hiç unutmam, birgün TEVFİK FİKRET gözlerimin içine bakarak ve derinden gelen bir sesle dedi ki:
“Tevfik Fikret’in o Tarihi Kadim-i yok mu, işte o dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır!

Âkif, Tarih-i Kadim adlı şiirin yayınlanmasından sonra Fikret’ten nefret etmiş, ona düşman kesilmiştir:
Babama sövse affederdim.

“Ahlâk kürsüsünden haykıran bir adamın— ister inansın ister inanmasın — halkın mesnedi olan varlığa uluorta sövmesi… İşte bu, akılların kabul edemiyeceği bir şey.. Bu adam Peygamberime sövdü. Babama sövse affederdim. Fakat Peygamberime (a.s.m.) sövmek… Bunu ölürüm de hazmetmem,.,”
Tevfik Fikret’in bu şiiri Âkif in “Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder” mısrasını yazmasına sebeb olmuştur.

.. Cemil Meriç’in de dediği gibi, içinde yaşadığı, ekmeğini yiyip, suyunu içtiği cemiyete “angaje” olamayan aydınlar, bu memlekete ye bu millet ne fayda verirler? İçinde yaşadıkları cemiyete bir fener gibi yol göstermeyen, kendilerini aşayamayan, başlarına
TEVFIK FİKRET bir şey gelecek de, işlerinden olacakdar diye ödleri kopanların bu millete bir şey vermesi mümkün mü?
Aslında genç cumhuriyeti bu hâle getiren ve ülkeyi ya tek parti sultası altında, ya da ihtilâlcilerin diktatörlüğü altında inleten insanlar da hep bu akılları başkaları­nın cebinde olanlar değil mi”[4]

-“Peki, Atatürk’ün öve öve göklere çıkardığı, Mehmed Âkif in ateş püskürdüğü bu şiir neyin nesidir?
Tevfik Fikret’in mâzi, mefâhir, din ve iman gibi bü­tün köklü ve esaslı fazilet kaynaklarına hücum ettiği Tarih-i Kadim şiirini, o devirden bugüne kadar, inançsızlık
tarafları bir küfür beyannamesi gibi elden ele dolaştırarak iman düşmanlığı yapmışlardır. Tarih-i Kadim nasıl bir fikir sapkınlığının ve imansızlık dalâletinin eseridir?
Bunu en iyi gösteren kendisidir.
Fikret, şiirin ilk mısralarında, tarihi insanların eski ve karanlık geçmişinden masallar uydurarak onları uyutan, başı belirsiz geçmişte, ayağı ne olacağı bilinmeyen bir
gelecekte sürünen, kuru bir heykele benzetiyor. Daha sonra “O biraz filozof, biraz sırtlan ve bütün kabalığı ile bir hortlaktır” ifadelerini kullanıyor.”[5]

-“Meşhur mürtedlerden Nurullah (haşa sümme haşa) nursuz Ataç da 1939 yılında Vakit gazetesinde yazdığı bir yazıda yoldaşı Fikret için aynen şöyle demişti:
Tevfik Fikret hiç şüphesiz dinsizdi., Tevfik Fikret’i bir çok sebeplerden severim. Dinzizliği de bu sebeplerden biridir.'” [6]

-“Abdullah Cevdet hayranı olan Vedat Günyol’un, Dr. Adnan Adıvar’dan dinlediklerine
bir göz atalım;
“Dr. Adnan Adıvar bence dünyanın en saygın adamı olan Adnan Adıvar onun için bana şöyle demişti bir özel konuşma sırasında: ‘Mustafa Kemal önceleri onu tutmuştu, dinsiz diye. Sonra damızlık olayı ortaya çı­kınca, atın şu keratayı demiş, kovmuştu meclisinden.
Mebus yapmayın onu, demişti.” [7]

-“Mustafa Kemal’in, dinsizliğinden dolayı benimsediği, bizi biz yapan millî ve manevî değerlerimize zıt inkılâpları gerçekleştirirken fikirlerini kaynak olarak kullandığı Abdullah Cevdet aynı zamanda da bir “İngiliz ajanı” idi. “Türkiye’de Sol Hareketler” isimli kitabın 44. sahifesinde “Abdullah Cevdet’in bir İngiliz Ajanı olduğunun bilindiği” de belirtilmektedir. Zekeriya Sertel, “Hatırladıklarım” isimli kitabının 69- sayfasında, Abdullah Cevdet’in İngilizler tarafından himaye edildiğini belirtmektedir.”[8]

-“Merhum Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın onun cenaze merasimine kimsenin gelmediğini belirten ifâdelerinde;
” Abdullah Cevdet Allah’a inanmadığını söylüyordu.
İslâm harflerinin şiddetle aleyhinde bulunuyordu. Dinî değerlerin çoğuna karşı olduğunu yazıp söylüyordu. İş­te bu adam ölünce cenazesi Ayasofya Camiine getirildi.
Fakat hiç kimse cenâze namazını kılmaya gitmedi. Öylece musalla taşında duruyordu. Hocalar da namazını kıldırmaya yanaşmıyorlardı. Bunun üzerine cenâze belediyenin bir arabasına konularak götürüldü.” [9]

-“Ziya Gökalp, Fransız Hastanesinde, sabaha kadar kafasını duvarlara çarparak ölmüştü. Ölüp giderken de en galiz kelimelerle Allah’a sövmüştü.
Yazdıkları, söyledikleri İslâm düşmanı olduğunu gösteriyordu ama, ölümüne şahit olan bir kadının anlattıkları bir “sahte kahraman”ın gerçek yüzünü ortaya koyması bakımından ayrı bir değer taşıyordu.
Necip Fazıl Kısakürek “Sahte Kahramanlar” isimli eserinde, Abdülhak Hamid’in evinde tanıştığı bir hanı­m efendiden dinlediklerini nakletmişti. Bu hanımefendi,
ömrünü Avrupa’da geçirmişti. Ne Türkiye ile ne de Türk Edebiyatı ile bir alâkası yoktu. Hatta biraz da “züppe” idi. Necip Fazıl, Abdülhak Hamid’e, Ziya Gökalp’in dinsizliğinden bahsederken bu hanımefendi birden doğruldu ve şahit olduğu vak’ayı anlatmaya başladı:
“İstanbul’a gelişlerimden birinde hastalandım. Ve Fransız hastanesinde yattım. Bitişiğimdeki odadan garip sesler geliyordu. Kim olduğunu, bu sesleri çıkaran hastanın ne olduğunu sordum.
Meşhur Ziya Gökalp, dediler. Mebusmuş, profesörmüş… İsmini bile yeni duyuyordum.
Öldüğü gece başını duvarlara çarparak, sabaha kadar Allah’a en galiz kelimelerle sövdü. O kadar fena oldum ki, bu hal karşısında odamdan .çıkıp başka bir yere sığındım. Öğrendiğime göre Allah’a inanmazmış…
Hem Allah’a inanma, hem O’na söv! Duyulmamış, görülmemiş şey…[10]

-“21 Ekim 1924 Cumhurreisi Gazi Mustafa Kemal”
Gençliğinin başında geçirdiği “manevî” bir kriz sırasında kafasına sıktığı kurşunun, “yürümesi” ile ölen Ziya Gökalp’i Kemâl Paşa Avrupa’da tedavi ettirecekti elbette. Zira, Ziya Halk Partisi’nin “altı oku”unun fikir babasıydı. Lâik’liğin temelini atmış­tı. Halkevleri’nin kuruluşunda önemli rol oynamış­tı, yani tavsiyeleri tutulmuştu.
Halk Partisini kurma fikri Kemal Paşa’nın kafasında iken Ziya Gökalp ile gizli bir görüşme yapmış ve bundan sonra bir risale yayınlanmıştı. Bu risalede Halk Partisi’nin “dokuz prensibini” açıklı­yordu. Dokuz “umde” yani dokuz ok, daha sonra altıya inecek ve CHP’nin amblemi olacak ve günü­müze kadar gelecekti.[11]

“…. Lise son sınıflarında iken geçirdiğim fikir buhranının şiddetini hatırladıkça adeta ürperiyordum. Çocukluğumda, yüreğimde uyandırılmış idealler sönmeye baş­lamıştı. Milletim için birşey yapamaz hale geldiğimi sanıyordum. Alem, bana insan iradesi dışında dönüp giden bir dolap gibi geliyordu. İnsanları bu dolabın basit bir çarkı halinde görüyordum. Aklımın beni sevkettiği kanaatle, gönlümün istekleri arasındaki takat beni’ o cehennem hayatına sürükledi….. Sabaha kadar uyumadığını günler çok oldu. O kadar zayıflamıştım ki, beni görenler’hasta sanırdı. Bende kendi kendimi hasta sanıyordum. Gerçekte ise hiç bir hastalığım yoktu. Hattâ maddî bir sıkıntım da yoktu.
Bu buhran felsefesi, düşünüşten ileri geliyordu.
…..Tasavvufça düşünmenin verdiği alışkanlıkla, “hakikat-ı kübra” dediğim beni tatmin edecek hakikati bulabilseydim, hiç bir derdim kalmayacaktı.
O sırada Doktor Abdullah Cevdet, Diyarbakır’a geldi… Kısa zamanda doktorun dinsizliği Diyarbakır’da yayıldığı için, amcam onunla sıkı fıkı görüşmemi İstemedi.
Buna rağmen bu doktordan bir şeyler öğrenmeye çalışır dururdum. Bir gün bana doktor “Allah’ın İnkârı” adlı bir kitap verdi. Onu okuyunca büsbütün sarsıldım. Kalbimdeki bütün insanların boşaldığını hissediyordum. Yine uykusuz kaldığım bir günde, arkadaşımın birinin verdiği silâhı çektim. Kurşun alnımın kemiğine saplandı.”[12]

-“Yahya Kemal “Sokrat’ın metodu sormakmış. Ziya Bey’in ki, tersine sormadan söylemekti” diyecekti. Ziya konuşmaktan vakit buldukça içecekti; içerken de konu­şacaktı. Yahya Kemal anlatıyor:
“Kendi aramızda, ara sıra onun evinde, ara sıra Ada’nın Yorgolu, Dil, Viranbağ, Hiristos gezinti yerlerindeki rakı ve yemek düzenleyerek içmeye başlarken co­şar ve sofraya otururken şu eski beyti söylerdi.
“İçelim içelim şarap içelim
Nice bir gâv (öküz) gib âb (su) içelim.”
Bir keresinde Yahya Kemal ile karşılıklı atışmışlardı;

Ziya Gökalp “Harabisin harabati değilsin/ Gözün mazidedir/ati değilsin” şeklinde tarizde bulunmuş, “Ne harabi, ne harabatiyim/ Kökü mazide olan atiyim” cevabını
almıştı.[13]

-“Kemal Paşa kendisinden “fikir babam” diye bahsedecekti.”[14]

“Cemil Meric Mağaradakiler isimli eserinde:
“Tanzimattan bu yana Türk aydının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak… Senaryoyu başkaları- hazırlamıştı. Biz sadece birer  oyuncuyduk.,”[15]

MEHMET ÖZÇELİK

15-02-2019


[1] https://m.youtube.com/watch?feature=youtu.be&v=q074-k98qqQ

[2] Kemalızmin Fikir Kaynakları-Atilla Yargıcı.7.

[3] Age. 14.

[4] Age. 14-16.

[5] 25,29.

[6] Mehmed Âkif. s. 60- 6l).Age.41.

[7] Milliyet .Sanat, Mayıs 1980, s. 767)Age.53.

[8] Age. 69-70.

[9] 15 Kasım 1983. Yeni Nesil).Age.70.

[10] Sahte Kahramanlar /74/75).Age.71-72.

[11] Vehbi Vakkasoğlu/ Ziya Gö­kalp/ 71- 72).Age.74.

[12] Emin E./Ziya Gökalp.

[13] Hilmi Yücebaş/Yahya Kemal/2l6).85-86.

[14] Age. 86.

[15] Age. 87.

No ResponsesŞubat 15th, 2019

MASONLAR İŞ BAŞINDA

-Bediüzzaman özellikle Türkiyede dinsiz bir komiteden bahseder.

Bütün menfiliklerin altında bunların olduğunu söylerken, özellikle bunların masonlar olduğuna da işaret eder.

-Bu konuda daha önce de yazmıştım.[1]

-Masonlar zahiren sakin, sessiz gibi görünse de, gayet derinden yürümektedir.

Devletin önemli noktalarına getirdikleri adamlarına önemli bir iş yaptırarak, bir çok alanda etkili olmayı sağlar.

Geçmişe doğru baktığımızda devletin tüm damarlarında dolaştıklarını görürüz.

-Kendisinin mason olduğunu söyleyen Hürriyet gazetesi sahibi Erol Simavi;” Beni masonluktan soğutan olaylardan biri, Demirel meselesi olmuştur… Süleyman Demirel masondu. Hem de üstadlığa kadar çıkmış bir masondu.” [2]

-İlk kopmam Demirel’in AP Genel Başkanı olacağı zaman, mason olmadığını belirten bir belge istemesiyle başladı… Bu mektup kendisine verildi.”[3]

-”Devlet Başkanı Türk asıllı bir başka mason da K. Kıbrıs Türk Devleti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’tır. Denktaş bir İngiliz Mason locasına bağlıdır.”[4]

-”1911 yılında toplanmış Belfort Mason Kongresi tutanaklarındaki şu söz:
«Unutmayalım ki biz masonlar din düşmanıyız. Localarımızda bütün gayretlerimizi göstererek dinin her tiirlü tezahür şeklini imha edeceğiz.»
-Gene bu örneklerden bir başkası, 1866 yılı yayını Fransız Maşrık-ı Âzam Bülteni denen belgenin 545’inci sayfasındaki şu sözler:

«Dindar kimseler localara kabul edilmezler. Locaya giren her yeni insan herşeyden önce hür fikirli bir adam olmalıdır. Hakiki farmason dindar olmaz.»
Daha çok Fransızca belgelerden aktarılan bu ve benzeri görüşler ise, Türkiye’de yayımlanan, masonlara kar­şı hemen her kitapta sayfalar boyu sergilenip durmaktadır.”
[5]

-”Türkiyeli mason düşmanlarından Cevat Rı­fat Atılhan’ın MASONLUK NEDİR adlı kitabında, «Masonluk yahudi şeriatının başka bir maskesi, yeni bir ismidir. Farmasonların dinleri Kabbale yahudi dini, adetleri, rumuzları, ananeleri, ibadetleri ve herşeyleri İbrani’­dir… Muharref Tevrat ve yahudiliğe bağlıdır, siyonizm amaline hizmet ederler…»[6]

-”Masonların Akasya adlı dergilerinin 1908 yılmda yayımlanan 62. sayısındaki şu sözler de, masonlarla yahudiler arasındaki bağın en açık bir işareti olarak sık sık ileri sürülür:
«Yahudisiz hiç bir mason locanı yoktur. Yahudi Havralarında hiç bir mezhep mevcut değildir. Orada Farmasonlarda olduğu gibi yalnız semboller vardır. Bundan dolayıdır ki İsmail Mabedi bizim tabii müttefikimizdir. Ve bu sebebledir ki Masonlar arasında geniş miktarda yahudiler vardır.»
Aynı Akasya Dergisinin gene 1908 yılında yayınlanan 98. sayısındaki şu sözler de öyle:

«Farmasonluk, Yahudi düşmanlığından uzaktır. Yalı udiler müsavi haklarla localara girmekte serbesttirler.”[7]

-”Amerika Birleşik Devletlerinde 4 veya 5 milyon mason vardır. Ve gene Otto Bachmann’a göre,
«Birleşik Amerika’daki her beş masondan biri 32’nci derecededir.»[8]

Türkiyeye bu kadar baskı yapıp, control altına almasının sebebi çok net anlaşılıyor değil mi?

1960-dan beri her vesile ile bize darbelerle müdahale eden Abd, bu günde bize destek olanlara müdahale etmektedir.

-Guaido, Maduro’yu devirebilmek için askerlerle görüştüğünü açıkladı.

ABD’nin desteği ile Venezuela’da kendisini devlet başkanı ilan eden Ulusal Meclis Başkanı Guaido, Amerikan gazetesi Washington Post’a verdiği demeçte seçilmiş Devlet Başkanı Maduro’yu devirmek için askerlerle görüştüğünü anlattı.[9]

-ABD-nin her dediğine Evet dememe zamanı.

Amerika’ya rest çekme ve dirsek gösterme zamanı.

Ona hayır demek, masonluğa hayır demektir.

-”Herşcyden önce bilinmesi gereken şey, masonluğun bir varsıllık (zenginlik) mesleği olduğudur. Yoksul kişi mason olamaz. Mason olabilmek için insanın kesinlikle Mr şeylerinin olması gerekir. Bu kural da, masonluğun, tarihin eski dönemlerinden beri hep birşeyi olan insanlar arasında kurulmuş benzeri kuruluşlardan kaynaklandığıdınm belirtisidir.”[10]

MEHMET ÖZÇELİK

11-02-2019


[1] http://www.tesbitler.com/index.php?s=mason

[2] DÜNYADA ve TÜRKİYE’DE MASONLUK VE MASONLAR- İLHAMI SOYSAL –Sh.26.

[3] Age. 27,277,443.

[4] Age. 67.

[5] Age. 121.

[6] 130.

[7] 130-131.

[8] 191.

[9] https://www.yenisafak.com/dunya/guaido-maduroyu-devirebilmek-icin-askerlerle-gorustugunu-acikladi-3443487

[10] Age.207-208.

No ResponsesŞubat 11th, 2019

KIYAMET SURESİ

No ResponsesŞubat 9th, 2019

AKPARTİYE OY VERMEYECEKMİŞ.. NEDEN Mİ?

AKPARTİYE OY VERMEYECEKMİŞ.. NEDEN Mİ?

Mesele AKP’ye oy vermek veya vermemek, sevmek veya sevmemek değil.

Önemli olan insanımızın özellikle gençlerin geçmişi bilip bilmemesi ve geleceğe bakış açısıdır.

Yine mesele Akp-ye oy verip vermemeden daha önemlisi, kime oy verilmeyeceğidir.

Türkiyede yarım asırdır özellikle bir kesimin basiret eksikliği, kime oy verilmeyeceğini önemsememesi ve yerine getirmemesidir.

Bu da menfi insanların ve düşünce sahiplerinin ekmeğine yağ sürmekte, hainlerin işini kolaylaştırmaktadır.

Birinci hedef hayrın getirilmesi değil, şerrin def’i ve getirilmemesidir.

Yoksa mantıksızca ve de körü körüne, falan kişi hele bir gitsin de, ondan sonra kimin geleceğini o zaman düşünürüz.

Oysa bunun iki büyük tehlikeli, bizi ve islam dünyasını bitiren iki uygulaması vardır.

Biri Abdulhamidin götürülmesi, kimin geleceğinin düşünülmemesi…

Abdulhamidin cenazesinde, Onu iyi bilirdik diyenler, sonrasını hesaplamadıklarını söylemişler ve bir asırdır gaileleri başımıza açmışlardır.

Diğeri ise, 40 bin ihvanın yok edilmesine sebeb olan İhvan-ı Müsliminin Kral Faruku götürmek ve devirmek için Abdun Nasırla iş birliği yapmasıdır.

Türkiyede de her seçimde oynanan oyun hep bu yöndedir.

Bu milletin kendi iradesiyle başa getirmeyeceği parti ve kişiler, hep bu basit hesaplar yüzünden olmuştur.

-Niye verip vermemenin sebeplerine gelince;

Menfaat mi, terör yanlılığımı, bilmememi?

İşte bir örneği;

Adam hurdacılıkla uğraşıyor.

Maddi durumu da fena değil. Evi de var, arabasıda var.

Kesinlikle Chp olsun, Hdp olsun bu kimselere oy vermeyecek ve de vermemiş bir kimse.

Hep Akp- ye oy vermis birisi.

Ancak Akp- ye ısrarla oy vermeyeceğini söylüyor ve de önceki seçimde gerçekten de götürüp oyunu Hdp-ye vermis birisi.

Sebebi mi;

Bu kişi orta yaşlarda. Hanımı ölmüş.

Dediğimiz gibi durumu gayet iyi.

Ancak bir türlü evlenmek için kime müracaat ediyorsa geri çevriliyor.

Hiç bir kadın onunla evlenmiyor.

Evlenmesine mani halleri mi var?

Hayır, o da yok.

Ona göre ise; Akp herkese maaş bağladı. Yaşlıya, dula, öğrenciye, vs.

Dul kadınlarda maaş aldıkları için erkeklerle evlenmeye ihtiyaçları olmadığı, hayatlarını devam ettirecekleri bir gelirleri olduğu için evlenmemektedirler.

Oysa hükümet onlara maaş bağlamasa ve de gelirleri olmasa idi, kendilerine muhtaç durumda olacaklarından ister istemez evlenme tekliflerini kabul edeceklerdi.

Tüm bunların müsebbibi bu parti olduğundan ve de bu adam durumu müsait olduğu halde bir türlü evlenemediğinden dolayı oyunu muhaliflerine vermektedir.

Şahsi menfaat.. Kısır düşünce..

Oysa milletin menfaatı ve de geleceğimiz tüm menfaatların ve hesapların üzerinde olmalıdır.

Bu ve benzeri hesapları toplumda çok rahat görebilirsiniz.

-Tekrar diyorum ki; tüm mesele kime vereceğini, vermeyi bilmekten ziyade daha önemlisi kime verilmeyeceğini bilmektir.

Kimin geleceğinden daha önemlisi, kimin gelmeyeceğidir.

Evelden buna ehven-i şer denilir uygulanırdı ancak şimdi o şerler yerini hayra bırakmaktadır.

Sadece görme farkı ve görme bozukluğu hüküm sürmektedir.

Menderesi götürenler tek şefi getirdiler, Özalı götürenler kaosu getirdiler, Erdoğanı götürmeye çalışanlar ise Pkk-yı getirmeye çalışmaktadırlar.

Kıssa: Onu deviren İttihat Terakkicilerin tam kadro bulunduğu cenaze namazı ertesinde imam “Merhumu nasıl bilirdiniz” diye sorunca, İttihatçı bakanların da içinde bulunduğu cemaat “İyi bilirdik” diye bir ağızdan cevap verince, Talat Paşa, “Madem iyi bilirdik, o zaman neden devirdik” diye mırıldanıyor.

MEHMET ÖZÇELİK

08-02-2019

No ResponsesŞubat 8th, 2019